AKP’li olmayanların aralarında çok konuştuğu ve gerçekten çok merak ettikleri bir konu var: “Bunca yolsuzluk olayı ortaya çıkarıldığı halde, AKP’yi tutanlar neden hiçbir tepki göstermiyor?”
Bu çok ciddi bir şekilde merak ediliyor. Çünkü biraz akıl ve vicdan sahibi olan herkes göz göre göre yapılan yolsuzluklar karşısında, en azından rahatsız olur ama belki sesini çıkarmaz oturur oturduğu yerde.
Oysa AKP savunucuları sessiz kalmak ne kelime, yolsuzluk yok diye avaz avaz bağırıyor. Geçenlerde AKP’ye çok yakın olduğunu bildiğim bir dostumla Bebek’te sohbet ediyorduk. Konu yine yolsuzluklara geldi.
Bana ne dedi biliyor musunuz? “Can, sen de ısrarla yazıyorsun ama boşuna nefes tüketiyorsun çünkü AKP’liler yolsuzluk yapıldığına inanmıyor ki.”
Doğal olarak “Nasıl yani, haydi haberlere inanmıyorlar diyelim ama ortaya konanları da mı hiç düşünmüyorlar, merak da mı etmiyorlar?” sorusunu sordum.
AKP’ye yakın dostum “Çünkü” diye söze girdi “Ortada çalınan para varsa bile bunun ceplere gitmediğine inanıyor AKP tabanı, bu paranın Kuran kurslarına, fakir fukaraya aktarıldığına inanıyor.”
İster istemez şaşırdım, “Bunu ciddi mi söylüyorsun?” diye üsteleyince sözlerine devam etti:
“Bak, anlamadığın şu. Bu adamlar sizin anladığınız gibi çalışmıyor. Mahalle toplantıları düzenliyorlar. Sen sanıyorsun ki burada kimse soru sormuyor. Soran var tabii. Ama onlara ‘Kardeşim ne yolsuzluğu, biz zaten bugüne kadar ülkenin kanını emenlerden topluyoruz paraları, bu paralar olmasa evinize yardımlar nereden gelecek, çocuklarınızı gönderdiğiniz Kuran kursları nasıl açılacak, üniversite öğrencilerine evlerini açanlar akşam sofraya nasıl yemek koyacak’ diyorlar. Bunu duyan vatandaş da sesini kısıyor ve yolsuzluk iddialarına karşı çıkıyor.”
Duyduklarım çok tehlikeli bir anlayışın da ürünü aynı zamanda. Çünkü belli ki mahalle toplantıları yapanlar, yolsuzluk konusunu “din dışı” gördükleri kesimden toplanan bir tür vergi gibi görüyor ve halka bunu empoze ediyor.
Tehlikeye bakar mısınız?
Havaalanı? Havalimanı?
Aslında yazının amacı İstanbul Metrosu’nda “Atatürk Havalimanı” yerine sadece “havaalanı” yazılmasını bir kere daha hatırlatmaktı. Ama yazıyı yazarken o gün aldığım bir bilgiyi de “yararı olsun” diye ekleyiverdim. Bana aktarının bilgisine güvenerek ve tekrar kontrol etmeden.
Yanlış bilgi şuydu: Havaalanı denize kıyısı olmayan şehirler için kullanılır. Denize kıyısı olan yerlerdeki alanlara ise havalimanı denir.
Yazının yayınlanmasıyla birlikte “bu bilginin yanlış olduğu” yolunda mesajlar almaya başladım. Yanlış bilgiyi şöyle düzeltiyordu herkes: “Yurt dışına çıkış yapılan, gümrüğü olanlara havalimanı denir. Eğer yurt dışı çıkışı yoksa adı havaalanıdır.”
Bu yanlışı düzeltenler THY çalışanları, bazı pilotlar ve havacılık bilgisi olanlardı.
Tabii ki üzüldüm. Böyle bir maddi hata yapmaya hakkım yok. Ancak sırası gelmişken şunu da söyleyeyim:
Yılın en az 300 günü yazı yazıyorum. Köşemi biliyorsunuz, genellikle 4 ayrı konuda başlık var. Bu da yılda en az bin 200 yazı eder. Bin 200 yazı içinde birkaç yazıda maddi bilgi hatası olamaz mı?
Aslında olamaz ama kaçıyor işte. Bu nedenle herkesten özür dilemek istiyorum.
Ancaaaak, ben tam bu konuda bir özür yazısı yazmaya hazırlanmışken Devlet Hava Meydanları Genel Müdürü Orhan Birdal aramaz mı..
Birdal, “Sizin gibi bir yazarın yanlış yazmış olmasına ben de çok üzüldüm ve doğru bilgi verme ihtiyacı hissettim” dedi son derece nazik bir ifadeyle. Sonra da işin gerçeğini birinci ağızdan anlattı:
“Havalimanı ve havaalanı terimleri tamamen idari konudur. Meydanların yoğunluğuna göre havaalanı ya da havalimanı deriz. Havalimanı kapsamındaki olan yerlerde başmüdür, müdürlükler ve şeflikler vardır. Havaalanında ise örgütlenme müdür ve şeflerden oluşur.”
Bunun üzerine “Peki yurt dışı uçuşlar...” derken Birdal “Onunla ilgisi yok. O da yanlış bilgi. Örneğin Sivas ve Kayseri’den yurt dışı uçuşlar vardır ama adı havalimanı değil, havaalanıdır” cevabını verdi.
Bazen küçücük bir yanlış bile ne kadar tartışılabiliyor değil mi? Ama sonuçta en doğru bilginin paylaşılması işin güzelliği galiba.
Biraz ayıp
Bu yazıyı TV reji yönetmenleri ve kameramanlar için yazıyorum. Konumuz şu: Özellikle tartışma programlarında kameralar zaman zaman tartışmacıların arasında geziniyor. Bu arada bir bakıyorsunuz kameralardan biri konuşmacılardan birinin önündeki not kâğıtlarına zoom yapıyor. Konuşmacı farkında bile değil.
Diyorum ki; arkadaşlar bunu yapmayalım. Bir tartışma programında konuşmacıların önlerindeki not kâğıtları onların mahremidir. Konuşmacı bu kâğıda bilgi notu yazabileceği gibi çöpten adam da çizebilir, diğer konuşmacıya vereceği cevabı da not edebilir, konuşmacılardan biri için düşündüğünü de yazabilir.
Bunu, üstelik konuşmacı farkında bile değilken ekrandaki milyonlara iletmek ayıp ve saygısızlık.
Elbette reji yönetmenleri ekrana bir hareket getirmek için yapıyor bu atraksiyonları ama konukların özeline de saygı göstermek hepimizin görevi.
Başıma böyle tatsız bir şey gelmedi. Ekranlarda bu sahneleri sıkça gördüğüm için bir öneri olarak yazdım.
Sevgililer Günü...
Bugün Sevgililer Günü. Açıkçası iyi bir şey mi bilemiyorum. Anneler Günü’nü, Babalar Günü’nü anladıkta da Sevgililer Günü çok mu gerekli?
Tabii her şeye rağmen insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağlarının hatırlanması açısından bakınca çok da olumsuz değil.
Buna karşın eğer bir sevgiliniz varsa, her gün sizin demektir, özel bir güne fazla da gerek yok.
Ama bu günün asıl işlevi iç piyasaları canlandırmak, hediye alma çılgınlığı yaratmak galiba. Günlerdir kim bilir kaç kuruluştan, mağazadan gelen “Sevgililer Günü için hediyenizi aldınız mı, almadıysanız şu ürünümüz tam size göre” içeriğindeki mail’leri ayıklamaktan yorgun düştüm.
Yine de sevgilisi olanları ya da 40 yıllık eşini sevgilisi gibi gören herkesi kutlamak isterim.
Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.

