Geçen gün Seddülbahir'deki evimin bahçesinde tüm aile, artı misafirler otururken bir de ne görelim? Bizlerden 5-6 metre uzaktaki iğdelerin altından bir tilki hiç çekinmeden, hiç endişelenmeden, hiç korkmadan yavaş yavaş bahçenin öbür kanadına doğru yürüyor!! Doğadaki her canlı, büyük bir açlık ve susamışlık içinde. Tilki aç olduğu için "kelle koltukta" o kadar yanımıza yaklaştı.Örümcekler aç oldukları için bizim kuş havuzundaki suya tehlikeli açılardan eğilip, çoğu kez boğuluyorlar. Ağaçlar, çimenler, çiçekler hergün yağmur bekliyor. Bitmez tükenmez bir açlık ve susuzluk, bir çok canlıyı motive ediyor ancak yapılabilecek pek bir şey yok!Bizim gibi ülkeler penceresinden bakarsak, insanoğlu diğer canlı alemlerden çok farklı değil. Genelde büyük bir yokluk ve açlık karşısında didinip, bu ihtiyacı gidermek için büyük riskleri bile göze alarak yaşayan, karnını doyurmaya, susuzluğunu gidermeye çalışan insanlarla dolu bir dünya. Bazı ülkeler ise gelişmişler, yeni şartlar ortaya atmışlar ve insanoğlunu olmazsa olmalarla karşı karşıya getirmişler.Eğitim, hukuk, sağlık, barınak, yiyecek diye başlamışlar otomobil, uzay aracı, Versace kravat, gökdelen, mikrodalga fırın, Fransız danteli, lokanta olarak işleri büyütmüşler de büyütmüşler.Onların yıllardır sadece akıllı ve dürüst hükümetlerce yönetildikleri için başarılı ve zengin olduklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kalkınmalarının en önemli unsuru çalışkanlıklarıdır. ABD'de nasıl çalışılıyor biliyor musunuz? Hergün işyerine giden her Amerikalı, ortasından yeni kesilmiş bir yarım taze limon gibi girer ofisine. Bir de çalışma süresi sona erince baksanız, limonun sonuna kadar sıkılmış olduğunu görürsünüz.Başka türlü olabilir mi? Düşününüz! Mümkün mü? Sizce, ABD halkının yüzde kaçı, doğduğu ve anne babasıyla büyüdüğü evin yakınında oturmakta? Çok küçük bir yüzdesi! Hepsi ülkenin binbir köşesine dağılmış durumdalar.Mutlular mı? Kök salabiliyorlar mı? Hayır. Ticaret? "Evet" ama bir de bu yüzden McDonalds, Holiday Inn Otelleri, Kentucky Fried Chicken zincirleri ABD'ye ve sonra dünyaya yayılmış. "Üzülme, bak aynı ailenle olduğun zamanki gibi. Biz burada, yanındayız." ABD'de bir müdür ve işçinin işten atılması an meselesidir. Pembe bir kâğıt getirip koyarlar adamın önüne. "İki haftalık maaşını vezneden alabilirsin. Git ve gelme."Dış kapıda senin işini kapmaya hazır 300 kişilik bir kuyruk vardır. Yasal olarak hiç bir şey yapamazsın. İşsizlere para veriliyor ama gerçek kazancından o kadar az ki. Nefes alabilmen için. O kadar.Küçük bir saksıya, bahçemden biraz toprak doldurdum ve bir domates fidesi ektim. Komşum da ekti ancak o koyduğu toprağı gübreyle harmanladı, eledi, suladı yani kısacası terledi durdu. O terlerken ben de onu seyrettim. Aynı Selo'yu seyredenler gibi. Zamanı gelince onun domatesleri kocaman kıpkırmızı ve lezzetli oldu, benimkiler ise tam kızarmadı bile, çöpe attım. Bu topraktan bu kadar kardeşim!Okuyucu mektubuBir teşekkür mesajı daha...* Yaklaşık iki ay önce Arcadium Migros'tan Show marka, 84 ekran bir televizyon almıştım. Ekranda renk dağılması başlayınca hemen aldığım yere geri götürdüm. İstanbul'daki fabrikaya gönderdiler ve yeni bir televizyonla değiştirdiler. Hem Migros'a hem de Show TV fabrikasına köşenizden teşekkür etmek istiyorum. (Yılmaz Sarıkaya)* Keşke her şikâyetçi müşteri sizin gibi olumlu tepkilerle karşılaşsa. Geçmiş olsun!
VATAN'dan öğreniyorum ki, Başbakan'a bir gazeteci, "Bakan ve sorumlular hakkında tasarrufunuz olacak mı?" diye bir soru sormuş. Meslektaşımı kutlamak istiyorum. Son derece uygar, kendisini kontrol edebilen, soğukkanlı bir kişiymiş. Neden?"Bakan ve sorumlular hakkında tasarrufunuz olacak mı?" Şu zarafete bakar mısınız? Şu kontrol ve disiplinin farkında olun istiyorum. Bu cümle, halk diliyle çok daha keskin, çok daha acıtıcı, çok daha gaddar olabilirdi. Oysa arkadaşım tasarruf kelimesini seçerek kullanmış. Kendisini tebrik ediyorum.Bu zarafet karşısında Başbakanımız ne demiş? "Haddinizi bilerek sorun." Bu ifadeden benim anladığım şu: "Sen bir gazetecisin, ben ise başbakanım. Bir gazeteci, başbakana bu kadar önemli manalar içeren istifa ettirme çağırışımları yaratabilecek sorular soramaz.Doğru bir tespitHaddi değildir. Gazetecinin hadleri bellidir. Aynı kamyonların istiap hadleri gibi."Üslûbundan dolayı Sayın Başbakanımızı kutlamam mümkün değil tabii. Gazeteci arkadaşımın kibar sorusunun manası ise şu: "Yetkililerin bilgisizlik ve cahil cesaretinden kaynaklanan bu hata sonucu çok insan öldüğü için başbakanımız, bakan ve başka yetkilileri istifaya davet edecek mi?"İşte Başbakanımızı çileden çıkartan ve tepkisini düşünmeden belirtmeye zorlayan gerçek soru bu. Gazeteci arkadaşıma böylelikle haddini bildirdikten sonra cevabını tamamlamak zorunda kalmış Sayın Erdoğan. Ne demiş?"Şimdiye kadar böyle kazalarda hükümetler ve bakanlar istifa etti mi?" Ne kadar basit ve anlaşılır bir cümle değil mi? Kime söylesen anlar. Bir iki anlamayan olur belki diye ben yine de ifadeyi açmak istiyorum.Aslında doğru bir tespit. Şimdiye kadar... Yani? Yani, Necmettin Erbakan, rahmetli Alparslan Türkeş, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller v.s. hükümetlerini kastediyorlar. Bu kadar büyük ve ölümcül kazalar AKP'den önceki hükümetlerce de yaşandı ama onlardan hiçbir başbakan, bakanın istifasını istedi mi? Kim nereden çıkarıyor bu fikirleri?Ben de Başbakanımızın bu ifadesini okuyunca, kendi kendime dedim ki: "Onlar istifa etmediler diye gittiler!"Siz bu gerçeğin hâlâ farkında değil misiniz? Siz iktidara hangi dinamikler sonucu eriştiğinizin tam analizini yaptınız mı? Bu hususu gerçekten çok merak etmeye başladım ben. Adalet ve Kalkınma Partili bir Başbakan, bana geçmişte aynı hataları yaptıkları için halk tarafından dışlanmış, yok edilmiş partileri örnek gösteriyor. Kulaklarıma inanamıyorum!Şunu çok iyi bilmezini isterim. Sizden önce gelenler, sorumluları istifaya zorlasalardı, bugün siz o koltuklarda oturamazdınız, onlar hâlâ iktidarda olurlardı!!Efendim. Ben sizin seçimden önce söylediğiniz bir tek cümleye çok önem vermiştim: "İşi ehil olanlara vereceğiz." İşte Sayın Binali Yıldırım Bey de bu projeyi, tüm bilimadamlarının teknik ve haklı itirazlarına rağmen onaylayıp bir an önce hizmete soktuysa ve 60 kilometre hızla bile seyretmesi yasak olması gereken trene, "120 kilometre hız yapabilir" onayı verdirdiyse -ki kim verirse versin- sorumluluk Binali Bey'dedir. Kendileri, "işin ehli olmadıklarını", tüm Türk halkına acı ve kanlı bir biçimde göstermişlerdir.Ehil kişi yok mu?Sanırım gazeteci arkadaşım, Kur'an'da da yer bulan bu ifadeyi kastederek size soruyu yöneltti. İşleri, verebileceğiniz daha ehil kişiler yok mu acaba? THY'nin de tehlikeli adımlar attığı söyleniyor. Aman dikkat! Bu kazadan alınacak mesajları doğru okuyunuz. Sizler, vatandaşın; fakir fukara, garip gurebanın sesini duymazlıktan gelmeyin. Onların sesleri, sizlere yaklaşıp soru soran gazeteci arkadaşımın cümlesinde mühürlüdür!
Çok saygı duyduğum okuyucularım. Bitlis konusunda yazdığım iki yazı sonunda çok miktarda mail ve faksınızı alanın gururu içindeyim. En önemli husus nedir bilir misiniz? Aklı başında hepimiz, dertleri çok iyi görüyor, biliyor, çareleri de ortak paydalar altında sıralayabiliyoruz.Evet hükümetimizin sorumluluk duygularıyla dertlere sarılmasını, yıllardır hatta yarım asrı aşan bir süredir bekleyip duruyoruz ve artık ne resmi sektörün ne de özel sektörün, çeşitli teşvik tedbirlerine rağmen güzel ama çetin şartlı Anadolumuz'un birçok muhtaç yöresine yardım eli uzatmasının çok zor olduğunu anlamış bulunuyoruz. Bu nasıl bir duyguya kaptırıyor bizleri biliyor musunuz? Bir anne, çocuğu özürlü bile doğsa, onu elinden gelen en mükemmel biçimde büyütüp, yapıcı bir vatandaş olarak topluma hazırlama içduygusu içindedir ya! Bana e-posta gönderip düşüncelerini belirten her okuyucum da aynı duygular içerisindeler.Sağlık sorunlarıÜlkemizin her bir köşesi, asgari alt yapı ve üst yapı imkânlarına, asgari eğitim ve sağlık hizmetleri kaynaklarına sahip olmadan, kimsede huzur olmamalı ve rehavete kapılınmamalıdır. Bu ne demektir? Bu ağaç diplerine çömelmekten, yetersiz foseptik çukurlarını doldurup doldurup vidanjorle boşaltmadan kurtulma, her yerleşim biriminin alt yapıda bir kanalizasyon, üst yapıda ise sanitasyon sistemlerine kavuşması demektir.Ülkemizin her bir köşesi vatandaşın sağlık sorunlarına eğilecek sağlık evleri, sağlık ocakları, klinik ve hastanelerle donatılması demektir. Ülkemizin her bir çocuğunun eğitim çağı geldiğinde, lise son sınıfa kadar mecburi eğitiminin uygulanması demektir. Lise eğitimi sırasında her bir çocuğun, kız ve erkek olmak üzere seçmeli meslek derslerini lise çağlarında almaları demektir. Liseden sonraki devrede, öğrencilerin tercih edebilecekleri meslek okullarının ülkenin her ilinde olması demektir.Ülkemizde küçük tasarruf sahiplerinin birleşerek kooperatif ataklarını başlatmaları demektir.Bana mail gönderenler, büyük kent ve ilçelerde, eski veya yeni apartman katlarında, emekli maaşıyla geçinen veya fabrika sahibi, üniversitelerde öğretim görevlisi olarak vazife gören veya lise ve üniversite öğrencileridir. Yani hepimiz kısaca yurdum insanlarıyız. Eeeeee peki, rahat mı battı bizlere?Yok efendim, ne ilgisi var. Herkes her şeye boşverebilir, "adam sendeeeeee" diyebilir. "Sen mi kurtaracaaaaan be Selo?" diye de sorabilir.Ancak biz rahat olamıyoruz! Ne zaman Anadolu'nun derin bir yöresini ziyaret etsek veya oradan geçiyor olsak, o umutsuz bakışlar bizim vicdanımıza saplanıyor. Sarsılıyoruz. Sarılıp bütün yaraları iyileştirmek için aynı imkânları o insanlarımıza da verebilmek için içimizde bitmeyen bir alev yanmaya başlıyor. Çünkü biliyoruz! Hissediyoruz. Her şeyden önce bunun bir insanlık borcu olduğunu biliyoruz! Dünyanın pek çok yerini gezmiş ve oralarda ikâmet etmiş bir kişi olarak, dikkatimi en çok çeken hususu sizlerle paylaşmak istiyorum. Türk farklı! Bunu çok emin bir biçimde söyleyebilirim.En çağdaş ve zengin kabul edilen ülkelerde bile, oraya göçmüş Yunanlı, İtalyan, Hollandalı, Alman yeni yurduna alışmış, sevmiş kökünü derinlere salmaya başlamış oluyor. Türkler ise öyle değil. Oraya alışmış olsalar bile, bir İngiliz'den daha mükemmel İngilizce konuşsalar bile, her bir ailenin çanak ve radyo anteni Ankara'ya dönük! Dost meclislerindeki konuşmalar, Türkiye'dekilerden hiç ama hiç farklı değil.Müthiş bir güçAslında bu konuda Türklerin bu kadar farklı olmalarını da eleştiren bir insanım. "Yahu yap işte şu İtalyanlar gibi! Uy rüzgâra, törpüle şu duyguları birazcık, araziye uy, unut geçmişi." Yok kardeşim!Olmuyor, olamıyor. Pekâla! Bu durumun müthiş bir güç olduğunun farkında mısınız?Bu ne demektir bilir misiniz? Bu demektir ki, güvenilir, çağdaş eskileri hatırlamayan, doğru yöne dönük, bir tek inanılabilinecek bir lider çıksa ortaya, Türkiye G8'leri G9 yapacaktır. Bundan da adımdan emin olduğum kadar eminim. Çünkü Mustafa Kemal'in olağanüstü başarısı, dünyaya parmak ısırttıran devrimleri, bu halk ve o liderle gerçekleşti. Ama kadere bakın ki Atatürk'ten sonra hep defolu, hep bir öncekilerin düştüğü aynı hatalara düşen liderlere mahkûm kaldık. Oysa sapına kadar inanacağımız bir liderimiz olsa, harikalar yaratabilecek fedakârlıkta, çalışkanlıkta, sabırda bulunabilecek bir milletiz.Bilen biliyor...Bu yazımda bana mesaj çekerek destekte bulunan tüm okuyucularıma teşekkür ediyorum. Yukarıdaki metin sizin önerilerinizin bir kaçından derlenmiştir. Büyükşehirler hakkındaki yakınmalarınıza yerim kalmadı. Ama bilen biliyor tabii! Seçim meydanlarında bir çok vaatlerde bulunup oylarınızı alan ve iktidara gelen hükümet yetkililerimize bir şablon çıkarmış oldunuz. Gelen mesajların yüzde 95'inde sizler yukarıdaki dertler hallolmadan AB'ye talip olmamızı istememişsiniz.Bazılarınız da AB'ye girince yabancıların bu temel dertleri halletmeyeceklerini defalarca vurgulamışsınız. Aynı fikirdeyim."Dışardan kaval çalmak kolaydır" derler. Olabilir. Yıllardır sessizlikten kavalı çalanlar kendi menfaatlerini düşündüler ve bakın bizler neredeyiz? Kavalı tekrar onlar çalmaya devam etsinler ama halkın istediği melodiyi çalsınlar, kendi bestelerini değil!
Seddülbahir ve tüm Ege'de, 19 gündür şiddetli bir rüzgâr esmekte. Bu yüzden balığa çıkmak, keyifle yüzmek, yelken açmak çok zor, hatta imkânsız. Ege'ye açılmak için kuzey limanlarından hareket eden tekneler, bizim koya sığınıyorlar. Herkesin dilinde şu sözler hakim:"Havalar mı değişiyor? Bu mevsimde hiç böyle rüzgâr olmazdı. Hatta evimizde vantilatör bile çalıştırmak zorunda kalırdık."Bana gelince, dün sabah bahçemde oturdum ve rüzgârın hangi ağaç ve bitkilere yakıştığına karar vermeye çalıştım. İlk önce fırtınaya yakın esintinin her bir bitki ve ağaca yakışmadığını kabul ettim. Örneğin, şeftali, kiraz ve mürdüm eriği ağaçları bu rüzgârda estetik bir biçimde sallanmıyorlar. Dallar, alçak gövdeden itibaren uzun ve tek parça olduklarından mı nedir, bu ağaçların dalları hep beraber uygun adım bir sağa savruluyorlar, bir sola... Bu da hoş durmuyor. Arka bahçemdeki ayçiçekleri durmadan başlarını öne eğip, bu işten hoşlanmadıklarını belirtip duruyorlar. Estetik mi? Bence değil.Sarmaşıklar? Her biri ayrı telden çalıyor. Sağdaki yaprak sola savrulurken, soldaki tam tersini yapıyor. Bir keşmekeşlik durumu mevzubahis. Hanımeli? Aynı sarmaşıklar gibi biraz sersemleşmiş durumda. İncirin uzun dalları da biraz şaşkın. Onlar yukarı aşağı sallanırken, kocaman kocaman yaprakları bambaşka ve daha hızlı bir tempoda ayrı telden çalıyorlar. Saksıdaki fesleğenlerim hepsi bir küme olmuş, hep birlikte sırtlarını fırtınaya vermişler öne eğilip kalmışlar. Beli ağrıyan bir insan misali, eski dimdik hallerine kavuşabilmek için rüzgârın dinmesini bekliyorlar.Bütün bunlara karşın rüzgârın hatta fırtınanın resmen yakıştığı bitki ve ağaçlar var. İlk önce iğde ağaçlarına değinmek isterim. Uzun fakat çok ince dallarının her bir kenarı, ince ve uzun yapraklarla kaplı olduklarından, bir sallanmada ahenkli bir kıvrılma meydana geliyor. Hani ipi önünüzde yere doğru dalgalandırarak sallarsınız ya? İğde dalları da öyle bir ahenk içinde rüzgârla oynuyor.Fırtınanın yakıştığı ikinci ağaç salkım söğüt. Bu ağacın da ince dalları, zarif yapraklarla dopdolu olduğu için aynı iğdeler gibi ama daha da ahenkli bir sallanım içindeler. Rüzgâr estiğinde salkım söğüt adeta gıdıklanan bir hanım gibi kıkırdamalarını koyvermeye başlıyor.Bunu gören rüzgâr daha hızlı esmeye başlıyor ki, işte bu noktada bizim söğüt, apaçık ve bariz bir biçimde kahkahalarla gülmeye başlıyor. Bitkilerden rüzgâra en fazla hayran ve âşık olanı bence lavantalar. Onlar da hemen hemen hiç gövdesiz, sanki topraktan bin kollu şamdan misali gökyüzüne yükseldikleri için rüzgârın, onların yemyeşil dallarında ve uçlarındaki mor çiçeklerde etkisi olağanüstü.Bence esinti ve fırtınayla en güzel dans eden bitki, hiç şüphesiz lavanta! Eğilip bükülmeler, gülüp eğlenmeler, naz etmeler, çapkın çapkın gidip gelmeler hep lavantalara ait. Celal'in küçük lavanta kütüklerini, bundan 4 yıl önce toprağa daldırdığını hatırlıyorum. Kim derdi ki bu kadar zamanda bu kadar büyüyüp bu kadar güzelleşecekler diye.Evet! Bence rüzgâr ve fırtına en çok lavantalara yakışıyor!Okuyucu mektubuBir kotun ömrü üç ay olmamalı* 2 Mart 2004'te Nautilus Diesel Kadıköy'den bir kot pantolon aldım. 3 ay yıkama talimatına uyarak pantolonumu giydim. Sonra pantolon tüylendi. Geri götürdüm. 8 gün sonra aradılar ve kullanma hatası olduğunu söyleyip kargoyla geri gönderdiler. Kargo parasını da ben verdim. Bunu Diesel'e yakıştıramadım. (Kadir Talikatccı)* Diesel, tüketici haklarına önem veren, dünya çapında çalışan, kaliteyi ön planda tutan bir firmadır. Bir kotun ömrü 3 ay olmamalıdır. Size tamamen katılıyorum. Acaba üretimde yahut da kullanılan kumaşta mı hata vardı? Olabilir böyle durumlar. Bence bu yazıyla birlikte mağazaya kısa bir ziyaret daha yapıp beni durumdan haberdar ediniz.
Hürriyet Gazetesi' nde okuyorum ki, Anayasa Mahkemesi, Gelibolu Milli Parkı içinde yere sönmemiş sigara atılmasına, Türkiye ve dünyadaki en yüksek hapis ve para cezasının verilmesini öngören düzenlemeyi onaylamış. Mahkeme gerekçe olarak, Çanakkale Savaşları'nda yaşamını kaybeden yüz binlerce insanın anısının yaşatılması hususunu göstermiş. Hapis cezası 2 yıldan az olmayacak para cezası ise 160 milyon liradan 800 milyon liraya kadar olabilecekmiş.1995'te yaşadığımız büyük yangının ardından yerli ve yabancı üniversite öğrencilerinin ektikleri minik fidanlar henüz bir metre yüksekliğe gelebildi. Tepeler yeni yeni yeşillenmeye yüz tuttu.Sigara fırlatmakEceabat ile Seddülbahir Köyü arasında uzanan Milli Park yolunda, nisan ve eylül ayları dışında çok fazla trafik görülmez. Ama bu aylarda otomobil camından kutu kola, plastik poşet, sigara fırlatmak alışkanlığı insanlarımızın zihninde, hiç de yapılması yanlış olan bir hareket olarak yer ermemiştir. "Adaaaaaaaaam sende! Kim görecek bu tabiatın içinde?" zihniyeti duruma hakimdir. Bu düşünce yapısını, yüksek (veya alçak) hiçbir eğitim süreci de değiştirememiştir. Pisliğini etrafa boca eden üniversite mezunları olduğu gibi pislik saçmanın yanlış olduğunu düşünen birçok ilkokul mezunu insan tanırım. Bütün mesele pisliğini, yanık veya sönük sigara izmaritini etrafa fırlatanları durdurma çabalarıdır.Kaliforniya'da otobanda, otomobilinizden bir çöpü yola atarsanız ödemeniz gereken ceza miktarı 1000 dolardır. Dolayısıyla dünyadaki en yüksek para cezasının, Milli Parkımızda uygulanacağı hususu herhalde doğru değildir. Bence, yanık veya sönük sigara izmariti hiçbir surette, hiçbir mevsimde, otomobilden veya traktörden veya minibüsten veya yayalar tarafından yola atılmamalıdır. Bu madde bende öyle bir his uyandırıyor ki, sanki izmarit sönük olursa atılabilir ama yanık olursa atılamazmış gibi! Bu bana mı yanlış geliyor yoksa sizler de aynı fikirde misiniz? Zaten şimdi kaldırıldığını farkettim. Geçen yıla kadar Gelibolu Milli Parkımızın muhtelif köşelerinde dikili olan bir tabelada, "Sigaranızı söndürmeden atmayınız!" ibaresini birkaç kez bu köşeden sizlere de bildirmiştim. Yani söndürerek atabilirsiniz gibi bir tabelaydı o ve bence yanlıştı!Sönük veya yanık, kuru veya ıslak, naylon veya teneke, plastik veya tahta, Milli Park ve tüm Türkiye dahilinde hiç kimse, "beni gören olmaz" diye pisliğini ve çöpünü yollara, kırlara almamalıdır. Belki cezalar daha da yükseltilmeli, medya aracılığıyla insanlanmıza daha çok duyuru yapılmalıdır.Belki ispiyonculuk diyenleriniz olabilir ama bir kişinin etrafı kirlettiğini bildiren vatandaşa da küçük de olsa bir ödül verilmelidir. Ödüller çeşitli olabilir.Hükümetin bu maddi zorluğunda, örneğin belki su veya elektrik faturalarında küçük bir indirim yapılabilir veya Milli Park Müdürlüğü restoranında kirlenmeyi bildiren kişinin ailesine bir yemek verilebilir.Poşet dağıtılmalıBu fırsattan istifade tekrar belirtmek isteyeceğim bir husus da yöreyi ziyaret eden vatandaşlarımızın çöplerini yüzlerce şehidimizin can vererek çarpıştığı mahallerde bırakıp gitmemeleridir. Gelen her otobüsün yolcularına çöp poşeti dağıtılmalıdır. Veya yolcular yanlarında çöp poşetiyle gelmeliler, dolan torbalarını Milli Park çöp bidonlarına uçları bağlanmış çöp poşetleri halinde bırakmalıdırlar.Bu yörede yüz binlerce insanın anısının bulunmasının, etrafı kirletmemek, düşüncesizlik içinde yakıp yıkmamak için geçerli bir sebep olacağı bir çağdaş Türkiye'nin özlemi içindeyiz.
Bu yazıyı kaleme aldığım anda Başbakanımız Sayın Erdoğan ve yanındaki değerli bakanlarımız gene bir Avrupa seyahatine çıkmış bulunuyorlar. Havalimanında Sayın Başbakanımız verdiği beyanatta demişler ki: "Türkiye'nin AB'ye girme kararlığında hiçbir değişiklik olmadığını tekrar vurgulamak için bu çok önemli seyahate çıkıyoruz."Diğer taraftan Bitlis 11 Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Sayın Turan Dönmezer ile telefonda konuşuyorum:"Sayın müdürüm, yörenin eğitim sorunlarını öğrenmek istedim. Belki bir kampanya başlatıp yardımcı olabiliriz.""Çok teşekkürler Ayşe Hanım. Şartlar gerçekten yardıma muhtaç. Derslik, yol, su, elektrik için çok uğraş verilmesi gereken zorluklarla karşı karşıyayız. Merkez ve ilçelerimizde durumlar iyidir ancak bazı köylerimiz var ki gerçekten şartlar çetin.""Efendim yıllar önce Sayın Turgut Özal, 'Ülkede elektriksiz bir nokta kalmamıştır' demişti. Biz de inanmıştık. Elektriksiz köylerimiz mi var demek istiyorsunuz?""Var maalesef Ayşe Hanım. Bazılarında su yok. Bazılarında yol şartları çok çetin. Bakanlığımız yatılı bölge okulları vasıtasıyla öğrencilerimize yardım etmeye çalışıyoruz ama yeterli olamayan yöreler var. Bilgisayarlar var. Öğretmenlerimiz de kurslardan geçtiler. Merkez ve ilçelerde sorunlar az ama sadece Bitlis'in takriben 200 kadar köyünde şartlar bayağı zor.""Köyler küçük mü?""10 hanelik köylerimiz var. Dağınık yerleşim alanlarıdır bunlar. Şu anda tüm dertleri toparlayıp anlatabilmek o kadar zor ki! 'Haydi Kızlar Okula' projesiyle 1760 kız çocuğumuz okula başlamıştır. Eğitimdeki dönüşüm hızlı olamıyor. Oysa eğitim şartlan iyidir. Sınıflar 30 öğrenci altındadır. İkili eğitim yoktur. Teknoloji gönderilmiştir. Ancak elektrik, su ve yol yoksa...""En çok hangi alanda yardıma ihtiyaç var efendim?""Birçok, birçok ama temelden başlamak gerekirse birçok köyün tuvaleti ve tuvalet alışkanlığı yoktur. İlk bu halledilmelidir.""Yani şu anda Bitlis'in birçok köyünde vatandaşlar ağacın kenarına mı eğilip ihtiyaçlarını görmektedirler?""Aynen öyledir Ayşe Hanım."Şu anda Fransa'nın başkenti Paris'teki Elysee Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Chirac'ın Türkiye'nin AB'ye katılmasında çok aceleci olmamalarının sebeplerini sayarken belki de kibarlığından, Türk vatandaşlarının belli bir kesiminin hâlâ milattan önceki şartlardan da uzak bir tarihe yakın durumları yaşadıklarını, ihtiyaçlarını ağaç kenarlarına eğilerek yaptıklarını, temizliklerini de yapraklara emanet ettiklerini söyleyemeyecektir.Ben de istiyorum ki, "leb demeden leblebiyi anlayan" bir Başbakanımız ve hükümetim olsun, arka bahçemizde böyle temel ihtiyaçlarımızı gidermeden, AB ülkelerine ziyaretlerimizin turistik bir hava değişiminden ileri gidemeyeceğini anlayan danışmanlara sahip olsunlar ve boşu boşuna masraf yapmasınlar! Bir tek şu Fransa seyahati masrafından acaba kaç köydeki öğretmen lojmanı onarılırdı?Sevgili okuyucular. El ele vermeliyiz. Devletten bir şey bekleyemeyeceğimizi taaaaaaaa Osmanlı zamanından beri öğrenmiş olmalıyız. Bugün, güneşli bir plaj kenarında ayağını kuma gömen kim varsa bize yardım borçludur ve etmelidir. El ele verip bu çok sevdiğimiz ülkemizi bizler kalkındırmalıyız.Okuyucu mektubuBir hukukçuya danışmaksınızEmekli ikra miyemizle bir daire almaya niyetlendik fakat muhatap olduğumuz emlak komisyoncusu ve avukat ağabeyi bizden yaklaşık 3 milyar ve % 40 faiz istiyorlar. Biz emekli maaşımızla bunu nasıl ödeyebiliriz? (Rıza Dirican)Emlak komisyoncuları satmaya aracı oldukları gayrimenkul için (anlaşmaya göre) % 1 ile % 3 arasında komisyon alırlar. Bu durumu bilmiyor muydunuz? Bu ödeme gecikirse % 40 faiz uygulaması konusunu bir hukukçuya danışmaksınız.
"Ne zaman döndün Dubai'den?""Evvelsi gün döndüm. Döndüğüme de çok memnunum!""Niçin çok memnunsun?""Sormayın Ayşe Hanım. Orada durumlar bambaşka bambaşka!""Nasıl yani?""Bir kere hava nasıl biliyor musunuz? Evden çıkınca, yüzünüze sıcak bir saç kurutma makinesini tutuğunuzda ne hissederseniz işte tam öyle bir sıcakla karşılaşıyorsunuz. Dayanılır gibi değil!""Ama turistik bir yermiş.""Turistik, muristik. Hiç kimse bronzlaşayım hevesiyle güneşe çıkmaya kalkamaz Dubai'de. 15 dakika güneşte yatanı kıpkırmızı kavrulmuş bir halde hastaneye ambulansla götürmeleri lazım.""Sahi o kadar fena mı?""İnanınız bana Ayşe Hanım. Hem başka olumsuz yönleri de var bu emirliğin.""Neler?""Örneğin trafikte gidiyorsunuz. Önünüz tıkalı, sağınız tıkalı. Arkadan bir Dubaili selektör yaka yaka hışımla tamponunuza yaklaşıyor. Ne yana çekilebilirsin ne de öne gidebilirsin. Ama taciz ediyor işte." Salonda bizi dinleyen bir bey söze karıştı:"Arabadan çıkar, esaslı bir hesap sorarsın olur biter.""Olup bitmiyor öyle işte. En ufak kavga çıkaranı, bir daha geri dönmemek üzere anında ülkeden ihraç ediyorlar.""Kadınların durumu nasıl?" "İşin en acıklı tarafı orası işte. Hanımları restorantlarda görüyoruz ancak. Yüzlerini bile kapayan tesettürlerinin altından çatalla, kaşıkla yemek yemeye çalışıyorlar. Çektikleri ıstırabı görünce şaşar kalırsınız. O kumaşları kaldıra kaldıra, içeriden içeriden, sıcak bir kahve içmeleri var ki, olmaz böyle şey vallahi!Ben de diyorum ki, bu kadar eziyet çekeceklerini bile bile neden evlerinde rahat rahat yemiyorlar da restorana gelmek istiyorlar?""Ne yaparsın? Ne de olsa bir değişiklik istiyor canları.""Çalışanların hemen hemen hepsi Hintli ve Pakistanlı. Dubaililer pek çalışmıyorlar. Ama herkese çok çabuk kızıyorlar. Kızdılar mı da yapmayacakları şey yok. Duydunuz mu Kahraman Sadıkoğlu adında bir iş adamına neler yaptılar? Hapse attılar. Neden? Hakkı olan parayı istemiş, şeyhle konuşurken sesini yükseltmiş. İşte bu kadar! Zor yerler buraları, zor.""Diğer emirliklerle karşılaştırırsan, nasıl bir sonuç çıkar?""Onlar çöl köyleri, burası gelişmiş. Yüksek binalar var. 7 yıldızlı o otel var. Ama biliyorlar ki, petrol geliri bir gün bitecek. O zaman ne olacak? Telaş bundan.""Bize de Ayşe Arman methetmişti bu ülkeyi.""Nesini methetmişti?""Ne bileyim ben? Yatak odasında iki kişilik bir yatağı varmış bir de boş salonu. Çok hoş vakit geçiriyormuş.""Nasıl?""Boşver boşver! Seddülbahir'e hoşgeldin!"Okuyucu mektubuİşte "Bravo" dediğimiz bir örnek daha!* Ayşe Hanım, ben İstanbul Üniversitesi'nde öğretim üyesiyim. Yalova'daki Migros'ta alışveriş yaptım. Para ödeme üzere kasaya geldiğimde yanımda para olmadığını fark ettim. Aldığım şeyleri orada bırakıp hemen bir bankamatiğe gidip para çekmem lazımdı. Çok anlayışlı davrandılar. Torbaları hazırladılar, yanıma bir de personel verdiler. Bankaya beraber gittik. Paramı çekip borcumu o kişiye ödedim. Bu ne güzel bir hizmet anlayışı. Örnek olsun diye köşenizden bunu duyurmak istedim.* İngilizcede bir tabir vardır, "Müşteri memnuniyeti için arkadan ikiye katlanmak gerekir" diye. Gerçekten sizin anlattığınız da buna benziyor. Son zamanlarda Migros'un müşteriye gösterdiği anlayışı, bize gelen sayısız mesajlardan algılıyoruz. Tüketici haklanna uyanlar müşteri adedini arttıracaktır. "Yok ben hâlâ uymam, eski alaturka usulü değiştirmem" diyenler süratli bir biçimde müşterilerini diğerlerine kaptıracaklardır. Bravo Yalova Migros!
Selam! Ben 23 yaşında genç bir öğretmenim. Bitlis'te görev yapıyorum. Türkiye'nin en mahrum ikinci ilçesinin köyündeyim. Gerçekten çok zor şartlarda çalışıyoruz. Elektrik, su, yol, kısacası her şey problem. Başlangıçta hiç alışamamıştım. Ancak öğrencilerin sevgiye hasret gözlerini gördükçe düşüncelerim değişmeye başladı. Bu şartlarda yaşamaya devamlı mahkûmlar. İnanın hemen hemen bütün öğrencilerin kalem defter ihtiyacını kendimiz karşılıyoruz. Ancak bu yeterli olmuyor. Sizden bir isteğim var. Belki küçük çaplı bir kampanya düzenlenebilir ama benim için anlamı çok büyük olacaktır. Sizin gibi duyarlı bir kişiye ulaşmaya çalıştım. Çevrenizin de geniş olduğunu düşünerek size yazdım. Cevap bekliyorum. Lütfen bu genç öğretmene kulak verin...***Canım öğretmenime sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Bir kampanyayla Bitlis'teki küçük öğrencilere yardım elimizi hep beraber uzatalım istiyorum. Gelgelelim ne okul adı var, ne e-posta adresi var, ne de telefon numarası. İletişim kurabilmemiz için okulun telefon numarasını ve adresini derhal gönderiniz! Şimdi, yukarıdaki mesajın bir cümlesi çoğumuzun içinde, kapanmak bilmeyen büyük bir yarayı tekrar kanattı. Hangi cümle o? "(Öğrenciler) Bu şartlarda yaşamaya devamlı mahkûmlar." Asıl önemli mesel budur işte! Hükümetin gündeme getirdiği "hayati" kabul etmediğim gündem maddeleri, bu öğretmenin sorunları yanında bence solda sıfırdır! Benzer cümleyi, ülkemizin birçok ücra köşesinden duyuyorum. Sizler duymuyorsanız, kulaklarınızı bile bile tıkamışsınızdır demektir.Oysa hükümet olarak, sivil toplum kuruluşları olarak, medya olarak bu sesler kulağımızda "çın çın" ötmeli. Bizleri harekete geçirmeli. Bakın ne diyor genç öğretmenim: "Zor şartlarda görev yapıyoruz. Elektrik, su, yol, kısacası her şey problem!" Bunun tercümesi şudur: "Ayşe Hanım, buralarda su yok, yol yok, elektrik yok (varsa da kesintiler çok)!" Efendim bunu deşifre edemiyorsak, nefes almadan yöreye yardım eli uzatamıyorsak bunun yerine, "Yok kamu alanı nerede başlar? Başladıysa nerede biter? Başlamadıysa, başlamalı mı? Evde mi başlamalı? Yolda mı başlamalı? Şeyde mi başlamalı!!!" gibi bence hiç de hayati olmayan konularla devamlı gündem işgal ediliyorsa, değerli Milli Eğitim Bakanımız bu öğretmenlerimizin sesini duymuyorsa, o zaman nerede kaldı AKP'nin "Halkın yanında olacağız" sözleri? Gelmiş geçmişlerden ne farkı kaldı AKP'nin? Geçmişte de böyleydi. Bu öğretmen arkadaşımın yaşadığı zorluklar, milattan önceden beri bu yörede (ve güzel ve çetin Anadolu'nun birçok yerinde) devam edegelmekte, ama gündem nedir? "AB bize tarih verecek mi?"Yatıyoruz, kalkıyoruz konu bu! Verirlerse ne olur? Vermezlerse ne olur? Aslında gündemin, öğretmenimizin yukarıda belirttiği konular olması gerektiğini kimse bilmiyor mu Türkiye'de? Bu öğretmenin ve onun gibi haykıran binlerce öğretmenin sesleri ne zaman duyulacak? Değerli öğretmenimden iletişim numaralarını tekrar rica ediyorum. Gelince hep beraber yardım elimizi uzatacağımızı ümit ediyorum!Dikkat... Dikkat...Kâmuran Gürün'ün ardından..Kâmuran Bey bilgili, donanımlı, kendinden emin, esprili, olağanüstü beyefendiydi. Eşi değerli Gencay Gürün'ün yeteneklerini, yaratıcılığını her zaman takdir etmiş, teşvik etmiş ve daha da basardı olması için elinden gelen desteği göstermişti, Los Angeles'ta yaşarken Ermeni asıllı Amerikalıların, Türkiye aleyhine yaptıkları onlarca etkinliğe karşı koyabilmek içinköyümüzdeki Torrance Kütüphanesi'nde araştırma yaptığımızda, Türkiye'nin görüş açısını belirten objektif gerçeklere dayalı bir tek kitap bulabilmiştik. Bu kitap, Kâmuran Gürün'ün hazırladığı, Ermeni ve Osmanlı gerçeklerini şeffaf biçimde ortaya koyan, detaylı tek çalışmaydı. Ülkeye döndükten sonra Ruhat ve Güngör Mengi'nin bir davetinde tanıştığımız muhterem Gürün'e Haluk ile teşekkürlerimizi arz ettiğimizde gösterdiği mütevazı yaklaşımından dolayı kendisine bir kez daha hayran kalmıştık. Memleket çok deneyimli ve bilgili bir evladını kaybetti. Başta değerli ahbabımız Gencay Gürün olmak üzere Leyla ve Ayşe Alemdar ile tüm aile bireylerine başsağlığı diliyor, Sayın Kâmuran Gürün'e Allah rahmet eylesin diyorum.