Bu ülkenin çivisini çıkardınız, çivisini!

3 Ağustos 2004

TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün söylediklerini okuyorum: "Banka hortumcularının elinde rehin gibiyiz. Tipik borçlu davranışıyla karşılaşıyoruz. Örneğin 100 bin dolar borcunuz varsa, ödeme gücüne de sahipseniz, bir ödeme gayreti gösterirsiniz. Ama elinizde karşılığı olmayan durumda 100 milyon dolar borcunuz varsa ödemenizde düşüklük olur..."Hey yarabbim Allah! Şu kepazeliğe bakar mısınız lütfen? "Ödemenizde düşüklük" olurmuş. Onun adı düşüklük değildir Ahmet Bey!Şimdi her bir okuyucuya soruyorum. Çoğunuzun bir aylık bütçesi vardır. Farzedelim bu paranızdan, faizle borç isteyen birisi çıktı karşınıza. Allah ve Peygamber aşkına soruyorum. Borcu isteyen karşınızdaki kişiye sormaz mısınız?"Kar yapmalıyım""Kardeşim bu parayla ne yapmaya niyetlisin? Şöyle bakalım.""Abi bir kahvehane kuracağım. Çay ocağı almam gerek. Kira parasını peşin istiyorlar. Üç kişiyi asgari ücretten işe alacağım. Tabii onların sigortaları olacak. İskemle, masa lazım. Elektrik, su parası var. Digiturk bağlatırsam daha çok müşteri çekerim diye düşünüyorum. Bunun kirası olacak. Fincan, tepsi, şeker, çay, kahve gerek. Bir iki deste iskambille okey takımları almam lazım. Herhalde ikisinden de 10 takım yeter. Sonra gelir vergim olacak. Hem de 4 çocuklu ailemi doğru düzgün yaşatmam için kâr yapmalıyım. Hem sana olan borcumu da faiziyle ödeyeceğim. Kiradan kurtulmak için her ay kenara para biriktirmeliyim. İşte hepsi bu kadar abi!""Kahvehanene kaç iskemle koymayı düşünüyorsun?""40-50 adet kadar gerekli abi.""Bir bardak çayı kaça satacan?""Hesapladım abi. Tanesi 250 bin liradan gitse, günde 60 iskemle doldursam, arada kahve de sipariş etseler ben bu işi yırtarım.""Civarında senden başka başka kahvehane var mı?""Var abi! Hem de üç tane. Hepsi de müşterili. Ben de zaten onun için borç alıp açmak istiyorum.""Onlar bir bardak çayı kaça satıyorlar? Bilgin var mı?""Valla bakmadım abi, bana ne onlardan. Hepsinin de dolu olmalarını görmem yetmez mi?"'Yetmez kardeşim. Onlar sana müşteri kaptırmamak için fiyat kırarlar. Müşteri oraya gitmeye devam eder. O zaman da sen yeterli olan parayı kazanamaz, bana da borcunu ödeyemezsin. Hayır arkadaş, ben sana bu borç parayı kesinliklevermem!!!" demez misiniz?Şimdi bu kredileri veren banka yetkililerine soruyorum! Sizlerin yukarıdaki şu adamdan daha akıllı olmanız gerekmez mi? Siz kime, hangi cüretle, hangi hesap kitapla, bile bile, afedersiniz ama insandışılıkla milyonlarca dolarları verip durdunuz? Şimdi de hepiniz susuyorsunuz! Suçlu olduğunuzu bile bile, paranın hortumlanmasını bile bekleye bu paraları verdiniz. Sanki bu paralar kendi malınız, alnınızın teriymiş gibi! Aranızda hepiniz, tekrar ediyorum hepiniz bu paraların hangi uluslararası vergi cennetine gittiğini de bal gibi biliyorsunuz. Neden? Çünkü yetim hakkı yiyen o transferleri de sizler yaptınız.Alay etmeyin!Çıkın ortaya da konuşun! Kaç dolarları, hangi gizli özel hesaplara yolladınız? Bavulla gitmedi çünkü bunlar. Bavullara sığmaz beyler! Bizim zekâmızla alay etmeyin! Konuşmazsanız Ahmet Ertürk'ün sözleri doğru olur. Ne diyor? "Ödeyeceğim diyene, 'kaynağın ne?' diyemeyiz." Bu kaynak sizlerde baylar, bayanlar. Biliyorsunuz. Haydi söyleyin! Bunları yazıyorum çünkü benzer bir banka yetkilisinin bugün de benzer işleri yapmalarını istemiyorum! TMSF rehin alınmışmış! Çivisini çıkardınız bu ülkenin, çivisini!..

Devamını Oku

Rekora din adamından tanıklık mı?

2 Ağustos 2004

Vallahi, tallahi inanamıyorum okuduklarıma. Kayseri'de 139 tesisin temeli atılıyor. Guinness Rekorlar Kitabı Türkiye Temsilcisi Prof. Dr. Orhan Kural, yemiyor, içmiyor, düşünmüyor, durmuyor ve herhalde "Aman Sayın Başbakanım, bu müthiş bir olay. Biz bunu, benim temsilciliğimden kayda geçirelim. Bunca gayret boşa gitmesin" mi diyor? Guinness Komisyonu da bu temel atma törenine bir din adamının herhalde şahit olması için hazır bulunmasını istiyor. Nereden çıkmış bu istek? Komisyon, daha önce herhangi bir yerde rekor denemesi yapıldığında din adamının hazır bulunmasını istemiş mi? Yoksa uluslararası bir kuruluş, Türkiye ile açık seçik dalga mı geçiyor?Sanayi hamlesi!Kayseri'de temeli atılan tamı tamına 139 tesisin parası hangi dereden gelecek? Elverişlilik raporları çarçabuk nasıl hazırlandı? Bu raporları kim onayladı?Ecevit-Erbakan döneminde de benzer hamleler yapılmıştı. Anadolu'nun her köşesine yaptığım iş seyahatlerimde ne zaman derme çatma bir-iki çukur, üç tuğla görsem, "Burada neler olmuş?" diye yetkililere sorardım. Onlar da bu sorumu, "Necmettin Erbakan'ın Ağır Sanayi Hamlesi'nden kalma çukurlar" diye cevaplarlardı. Asıl CHP-MSP koalisyon döneminde, yurdun her bir köşesi rekor düzeyde atılmış temellerle tamamendelik deşikti.Ama onlar Guinness'i falan çağırmamışlardı! Hükümetin, aynı bugün olduğu gibi o zaman da parası olmadığı için Avrupa'da çalışan işçilerimiz ikna edilmiş, bin-bir zorlukla biriktirdikleri paracıkları DESİYAB adıyla kurulmuş bir bankaya yatırılmış, bu ağır sanayi hamlesinin maddi rüzgârı vatandaşların birikimleriyle karşılanmak istenmişti. O tarihte parasını DESİYAB'a yatıranlar, atılan temeller fos çıkınca paracıklarını geri alabilmişler miydi? Hiç unutmuyorum, sanırım Gaziantep periferisinde benzer bir çukura rastladığımda, yanımdaki yetkililer açıklamalarında demişlerdi ki: "Sümerbank tekstil sanayiinin dokuma makineleri bu fabrikada imal edilecek." Kendi savunma aletlerimizi kendimiz yapacaktık. Ne oldu? Hepsi boş, hepsi uçuk; olağanüstü pahalı ve çöpe gitmiş hayaller olarak benim hafızama kazıldı kaldı. Bunu asla unutmadım!Şimdi bakıyorum aynı pikapta aynı şarkı tekrar çalmaya başladı! Başbakan, her temeli atarken o 139 tesisin her birinin kaça mal olacağını, ne kadar sürede biteceğini, kaç işçi istihdam edeceğini, amortismanını ne kadar zamanda sağlayacağını, ürünleri nerelere satacağını, kaç liraya (veya euro ve dolara) mal olacağını, iki yıllık işletme masraflarının ne kadar olacağını ve gerekli mali gücü nereden bulacağını şeffaf ve yalın bir biçimde kamuoyuna açıklamadan bütün çabalar benim bir kulağımdan girer ve diğerinden çıkar. Bu sefer papaz pilav yemeyecek beyler!139 tesis!!! Ne biçim bir rakam bu? Guinness Komisyonu, bu rakamla alay ediyor diye korkuyorum doğrusu. Yapacaksan yap! Şeffaf ol! Halka maddi imkânlarını anlat. Ülkemizin ücra köşelerinin nasıl fabrikalara ihtiyacı olduğunu biliyoruz.Ne gerek var?Yapılmalarını tabii ki destekleriz ama ortada (kurutulmak istenen bir de bataklık ve sazlık da varmış) uluorta bağırmalara, dünya rekor şirketlerini çağırmaya ne gerek var? Ben de yarın Guinness'cileri bahçeme çağırayım, "Bakın 10 metre kareye kaç adet maydanoz tohumu ekiyorum" diye rekor denemesinde bulunayım! Bakalım benden de bir din adamı şahitliği isteyecekler mi?Garip şeyler oluyor, garip! Devlet adamlığı ciddiyetinden gün geçtikçe uzaklaşıyoruz gibi bir his dolduruyor içimi. Ben, Başbakan'ın danışmanı olsam hayatta böyle saçmalıklara izin verdirmem. Hayatta!!!

Devamını Oku

Veysel'lere de prenses geliyor!

1 Ağustos 2004

"Veysel senin hanımın doğumu ne zaman?""Ekimde bekliyoruz işte. Her şey yolunda giderse tabii." "Nasıl yani?""Bizde kan uyuşmazlığı varmış. Devamlı kontrole gitmemizi istiyorlar." "Sen sigortalısın ama değil mi?" "Sigortalıyım ama sigorta hastanesinde muayene çok zor." "Neden?""Bakın ilk önce Eceabat'a gideceksin. Sağlık ocağı sana sevk verecek.""Yapma yahu! Sigorta kağıdın yok mu senin?""Var ama önce sağlık ocağından sevk almam gerek. Sonra karşıya geçecez. Kuyruğa girecez." "Bu ne kuyruğu?" "Kan alıncak hanımdan." "Neticeyi o gün alıyor musunuz?" "Sigortayla işler çok zor Ayşanım. Röntgen çekiyo, kuyruk va, netice yok. Biz de özel doktura gidiyoz." "Yapma yahu? Pahalı değil mi?" "Valla bir 60 milyon veriyoz. Her şey anında çekiliyo, kan alınıyo, netice o gün elimize veriliyo. Ultraso mu ultranso mu neyse, doktur onla bebeği dinliyo, bakıyo, ölçüyo, tartıyo, hepsi bi günde oluyo. Geçen gün İmam'ın hanımı sigortaya gitmiş tahlil yaptırmış. 40 milyon vermiş! 'Sen 60 milyona bitirdin işi' diyo bana. Hemi de kuyruk yok, muyruk yok.""Sevindim buna.""Ama bu doktur da 'her hafta gelin' diyo bize ama biz gitmiyoz.""Veysel bu çok önemli ama doktor ne diyorsa yapmak gerek."Ayşanım, her hafta 60, her hafta 60, nirden virilir bu?"Peki oluyor mu böyle?""Her hafta ne gidicez? Ayda bi gidiyoz. Zate artık sade bi tane daha gidicez bitiyo. İlk çocuğumuzda hiç gitmediydik ya!""Yapma yahu? Kan uyuşmazlığı olduğunu o zaman da biliyormuydunuz?""Dedilerdi yaaa! Ama bi gittik, iki gittik, oldu bitti işte. O zaman ben Bağkur'luydum. Doğumda annemgil yattı hanımın yanında. Bi tek ona yemek parası verdiydim. O da ne tuttu bakiiiim? Sade 250 000 lira. Başka bi kuruş vemedimdi Bağ Kur'la. Bakalım bu sigortayla ne vericez?""Bence bununla da vermezsiniz. Bana methettiler bu hastaneyi. Hem tesis çok iyiymiş hem de doktorlar.""Hemşireler de önemli biliyon mu? Geceleri hep onlar gelip gidiyo, ateşine bakıyo, tansiyon ölçüyo...""Biliyorum Veysel. Çok önemli hemşireler. Kız mı oğlan mı bu sefer?""Oğlan va bizde. Şimdiki kız'mış!""Sevindin mi?""Eee bi kız istiydik. Hepisinden bi dane olsun. Tıpkı senin torun gibi.""Doğru söylüyorsun Veysel. Benim torun da kız.""Sade kız diil canım. Sen ne diyon? Pirenses, pirenses! Öyle yazmışsın ya! Bize de bi pirenses geliyo.""Erkek veya kız, Allah sağlıkla, sıhhatle, analı babalı büyütsün inşallah!""Amin Ayşanım, Amin!"Okuyucu mektubu'Üretim hatası yok deyip işin içinden çıktılar'* Olivium Flo mağazasından aldığın lacivert renkli Nike spor ayakkabımın üstü dört ayda kahverengine dönüştü. Ucuna yakın bir yerden de yırtıldı. Mağazaya geri götürdüm. Bir müddet sonra, "Üretim hatası değildir" diye cevap geldi. Kalitesine, marka ve deneyimine güvenip oldukça pahalıya aldığım bu ayakkabıların ömrü sadece 4-5 ay mı olmalı? Bizlerin böyle bir lüksü yok. Nike bunu bilmiyor mu acaba? (Mehmet F.)* Nike gibi dünya çapında bir firma bunu bilmez olur mu? 4-5 ay giymiş olduğunuz ayakkabınızla ne tür spor yaptığınızı bilemem. Hele hele lacivertin kahverengine dönmesini hiç anlamış değilim. Nasıl olur? Ayakkabınız, çorabınızı mı boyadı? Boya mı aktı? Nike bu işlerde çok hassastır. İletişimde bir hata mı oldu diye merak ediyorum. Belki mağazayı bu mesajla tekrar ziyaret ederseniz size yardımcı olmaya çalışabilirler. Bunun dışında bir çözüm düşünemiyorum. Belki de "marka" meraklısı olmadan, ayağınızı rahat tutan bir spor ayakkabısı almanız en uygun hareket tarzıydı. Ama bazen insan isteyince de iyisini istiyor. İnşallah sorununuzu halledersiniz.

Devamını Oku

Balık mevsimini açtık!

31 Temmuz 2004

29 Temmuz sabahı, Seddülbahir köyü sakinleri muhteşem bir güneş ve yaz günüyle uyandı. Yaprak oynamıyor ve deniz durgun bir göl gibi önümüzde uzanıyordu. "Tamam" dedim kendi kendime, "Bu akşamüstü balığa çıkılıyor." Avukat Burhan Akıncı ile Reyyan Hanım'a çaya davetliyiz ama onlar halden anlarlar! Ben dalıp denizden 30 tane kümelenmiş midye çıkardım. Veysel temizledi. Midye içlerini gazeteye yaydı, tuzladı, üstlerini örtüp güneşe koyverdi.Haluk ile Veysel zaten olta takımlarını elden geçirmişlerdi. Saat tam 18.30'da sandaldaydık ve bir iki oflama poflama sonunda Johnsonn motorumuz hırladııııı, gürlediiiii vitesi attık ve sinarit hayalleri ile Abide'ye doğru açılmaya başladık. Haluk dümende, ben de oltayı salıveriyorum. Gittik, geldik, gittik gene geldik mübarek "tık" demiyor. Son bir kez daha denetik, baktık vuran bile yok. Bizim mutat fenerin yanına gelip demirledik.Olta savrulduBir kere koca kış boyunca soğuklarla savaşırken unuttuğumuz balığa çıkmanın keyfini hatırlayınca içimi büyük bir sevinç kapladı. Hafif bir esinti, güzel mi güzel bir güneş, elimi temizleyip kovamızı doldurduğum harikulade ılık bir deniz suyu, yanımdan akıp giden kopmuş deniz çimenleri, her şey ama her şey muhteşemdi!"Bakalım ilk önce hangimiz tutacağız?" dedi Haluk.Yemi güzelce oltaya sardım, salıverdim denize. Gene unuttuğum o duygu geri geldi. Karagözler, karınlarını doyurmanın hevesi içinde hemen yeme saldırıp alıverdiler."Tamam Haluk anlaşıldı, biz buraya balık tutmaya değil balıkları doyurmaya geldik."Durmadan iğnelerimizi yemliyor, bir türlü yakalayamıyorduk. Tam böyle düşünürken birden benim son attığım olta şiddetle savrulup, gerilmeye başladı. Aman dostlar o ne keyif öyle! O ne heyecan! Nasıl özlemişim bu duyguyu, anlatamam sizlere. Çekmeye başladım.Kıvrıla, büküle, eğile, çarpıla isyanlarda bir karagöz bana doğru geliyor. Aman kurtulmasın! Aldım sandalın içine. Sol elinle tutarsın, iğneyi kolaylıkla çıkartırsın ve kovadaki suya atarsın. Şıppp, şuppppü!Haluk, "Bak kısmet sanaymış" derken o da çekmeye başladı oltasını. Ona da bir karagöz. O da kovada yerini buldu. Bundan sonra yarım saat kadar sadece yine balıkların karnını doyurduk diyebilirim. O kadar akıllılar ki oltaya yakalanmadan yemi kapmada çok usta bu karagözler!!!"Haluk biri sana biri bana, doyar mıyız? Ne dersin?""Gerekirse elbette doyarız. Ne yapalım! Kısmet bu kadarmış.""Hayır artık güneş batıyor da!" Sağ tarafımızda güneş olanca kızıllığa bürünmüş, zeytin ağaçlı tepelere uzanıp kaykılmaya hazırlanıyor. Bir de başımı sola çevirdiğimde ne göreyim? Ay da gümüşi rengini altına çevirirken tabak gibi yükselmiş bizi selamlamıyor mu? Var mı böyle bir güzellik dostlar?Bu duygular içinde iğneme otellerin brunch büfelerini aratmayacak zenginlikte bir ziyafet maması koydum. Fırlattım ve evet, gene şiddetle savrulmaya başladı oltam. Çektim sandala ve oradan da kovaya. Haluk'ta "tık" yok. Böyle durumlarda insanların moralleri bozulabiliyor. Bana olur. Örneğin Haluk durmadan çeker, bende "tık" yok, gördükçe üzülürüm. Bende yalan yok. Sanırım Haluk öyle bir duygu içindeyken birden (hop!) o da yakaladı. Bu kez ona bir gelin balığı gelmiş. Zarif mi zarif, reprenkli mi reprenkli. Hemen ağzından oltayı kolaylıkla çıkartıp gerisin geriye denize attı. Bana bir karagöz daha geldi. Haluk'a da geldi.Kovamızda 6 adet karagöz olunca demiri almaya başladık. Johnsonn bir iki oflama puflama yaptıktan sonra aldı ve bizim kıyının yolunu tuttuk. Mehtap, ışığını salmış bize doğru arkadan el sallıyor. Biz gidiyoruz o ışığını salıyor, biz gidiyoruz o hafif bakır rengi huzmesini gönderiyor. Kartpostal mı dersin? National Geographic mi dersin? İnanılmaz bir güzellik. "Canım Türkiyem" diye bağırmak geliyor insanın içinden.Köyde yaşamVeysel temizledikten sonra altı adet balığımızı tavada güzelce kızarttım. Yanına Eceabat domatesi, üzerine sızma, biraz limon ve limonlu kekik. Geçen hafta bizde misafir olan Oya Başar'ın getirdiği grissiniler bana, binbir çeşit peynirler ise Haluk'a! Üstüne de bir kaşık benim yeni yaptığım kırmızı erik reçeli! Tarihte, Topkapı Sarayı'nda bile böyle mükellef ziyafet verilmemiştir.Köyde yaşamanın en muhteşem yönü nedir biliyor musunuz? Deniz seni besliyor. Toprak seni besliyor. Senden kalanlarla da doğadaki diğer canlılar besleniyor. Örneğin, "Balık kılçıklı olur, köpeğe verilmez" derler ama biz, kır köpeğimiz Ernie'ye veriyoruz.Anında güçlü çeneleriyle öğütüyor ve yutuyor. Tabii bizim karagözler küçüktü, avucum kadar diyebilirim. Büyük balık kılçığı olsa vermem. Doğru olmaz. İşte böyle. Bizler balık mevsimini açtık efendim. Aranızda meraklısı varsa "rastgele" deriz!

Devamını Oku

Denizin daveti ve hediyeleri!

30 Temmuz 2004

Oğlumuz Ali, Haluk ile bana yeni deniz gözlükleri getirmiş. Son derece hafif ve kullanımı kolay. Geçen gün deniz dümdüz, hava sıcak, adeta bana sesleniyor. "Tak şu yeni gözlüklerini de gel derinlerime!" Kim durur? Dalmak için en güzel saat öğlen vakti 13.00 ile 16.00 saatleri arasıdır. Çünkü bu saatlerde herkes öğlen yemeğine çekilir, arkadan bir de uyku... Saat 16.00'da tekrar kıyılar dolmaya başlar.Flipperler ayağımda, yeni snorkel gözümde, kavuştum turkuaz sulanma. Ben yokken neler olmuş neler bitmiş? Kimler gelmiş kimler gitmiş? Yeni deniz çimen türleri gelmiş. Ben, yosun demesini sevmediğimden deniz çimeni ifadesini tercih ediyorum. Çimlerin üzerinde küçük dalgalarla güneşin yarattığı kat kat altın ışıklar yanıp yanıp sönüyorlar. Çimenlik, kum havuzlarıyla süslü. Dıştan baktığınızda bu bembeyaz ince kum havuzları turkuaz görünür. Kum havuzu içinde bir iki dolandıktan sonra ilerleyince tekrar çimenlerin arasındasınız ancak o da ne? Birden bire karşınıza yusyuvarlak, çevresindekilerden daha uzun boylu, 2 metre çaplı yeni bir çimen türü daire geliyor. Vallahi bir bahçıvan olsa, bu değişik tür çimeni oraya ekerdi. Birden karşınıza çıkan Taksim Meydanı gibi!Yüzmeye devam ediyorum. Aynı karadaki gibi ancak bonsai tarzı çam ağaçları türemiş bizim Çanakkale kıyılarında. Fıstık çamları olur ya? Hani baharda yeni filizler sürerler? O yeşilin aynı yeşili, yeni sürmüş dallarıyla minik çam ormanına geliyorum denizin içinde!İnanılır gibi değil? Bu tür bitkileri ilk görüyorum ve bayılıyorum.Tekrar turkuaz bir kum havuzundayım ve bugüne kadar gördüğüm en büyük istiridye ile karşı karşıyayım. Dalıp ellemeden önce üstünde köpek balığı misali dönüp duruyorum. Gözüm mü aldanıyor acaba? Elimden büyük ve kalın kabuklu. Sonunda dalıp çıkarıyorum. Kabuğu o kadar kalın ki muhakkak yüzyıl yaşlarındadır bu istiridye kalıntısı diye düşünüyorum.İstiridyelerin kaç yıl yaşadıkları hakkında en ufak bir bilgim yok. İçine dolmuş kumları boşaltıyorum. Koleksiyonum için file torbama yerleştiriyorum. Bir, iki koyu renkli kestane, üzerlerine midye kabuğu almışlar, böylelikle gelecek fırtınadan savrulmamak için tedbirliler. Ve işte hiç beklemediğim bir maske, az ileride beni bekliyor! Taş mıdır, maden midir, bilmiyorum.Yüzyılların birikimi sarmış her bir yanını. İhtiyar bir adam maskesi bana bakıyor. Burnu büyük ve biraz kemerli. Gözleri de büyük. Sol taraftaki hafif çekik. Alnı yuvarlak ve saç hizasında bitiyor. Burun delikleri hizasında da alt bitiyor. Modern mi modern, somut mu somut, harikulade maskeyi torbama koyuyorum. Şöminemin üzerinde yeri hazır bile. Her yıl denizin bu davetini heyecanla beklerim. Beklemeye değmez miymiş? Siz karar verin!Okuyucu mektubu'Geri dönüşüm kutuları' uygulamasıİstanbul'daki belediyelerin hemen hemen her semte yerleştirdiği "geri dönüşüm kutuları" gerçekten çok olumlu bir uygulama. Pet şişe, karton ve camların ayrı ayrı yerleri olması da güzel. Ne var ki, attılan kutuları toplayarak geçimini sağlayanlar, geri dönüşüm kutlarının kapaklarını açarak içindekilerin tümünü alıyorlar. Bu kutular boşuna mı yapıldı? Ne kadar masraf edildi kimbilir? (Esen Erdayı Sudaş)Dünya bu sorunu çözmekte zorlanıyor. Evimizde bu üç değişik çöpü ayırarak toplamanız için mutfaklarımızın çok daha geniş ve boş kutuları koymaya elverişli olması gerekiyor. Yer darlığından hepimiz şikâyetçiyiz. İmkânı olanların bu ayrımı evlerinde yapıp sonra kutulara koymalarını destekliyorum. İnşallah ülkemizde hiç kimse bu tür çöp toplama işine muhtaç kalmaz da belediye kutuları meseleyi halleder. Ne zaman? Daha uzun seneler gerekir diye tahmin ediyorum.

Devamını Oku

Abidin'in askerlik hatıralarına devam ediyorum

29 Temmuz 2004

Bu yıl Abidin'in kulakları, eskisi kadar iyi duymuyor. Bastonu elinde, iğdelerin altına oturduk. Sabah saat 07.00. Güneş muhteşem, hafif esen rüzgâr daha da güzel."Askerliğini kaç yılında yapmıştın sen Abidin?""47'de başladım, üç yıl sürdü.""Ne olarak yaptın?""Jandarma eri be!""Hangi merkezdeydin?""Balmumcı'daydık. Ama kere, bi gün benim arkadaş vaa, kaçtık onunla. Baktık sokaktan güzeee bi kadın gidiiiy. Ben didim ki, gel takip edek. Olurdu, olmazdı biz takip ettik. Kadın, ara sıra arkaya dönüp bize bakıyooo. Biz çaktırmıyoz. O gitti biz gittik...""Abidin, ne yapmayı planlıyorsunuz?""Heeecccc! Takip ediyoz işte! Serserilik. Başka bişeyn değil. Neyse bi de baktık kiii, uleeeee, kadın jandarma karakolundan içeri giriy. Koş Haşmet didim. Koş, geri koşalım bu karı bizi şikâyet idicek! Biz tabanvaya kuvvet koşa koşa koğuşa geldik. Biliyoz ne olacağını. Biraz sonra jandarma başçavuşu geeedi. Biz yataktayız. Uyku numrası yapıyoz güya. Kadın da yanında.""İnanmıyorum Abidin!""İnan inan! Jandama başçavuşu didi bize: 'Kalkın bakiiim!' Biz ne olduğunu anlamamış gibi yaptık. Ne vaaa? Me vaaa? Oturunca yıtakta kadına, 'Bunlaaa mı? İyi bak haaaa!' didi.""Tamam başçavuş bunlaaa. Hatta bana laf attılaaaa! (İçimden dedim seni o.....k... vay. Hiç de lafatmadıydıkdı). Neyseee ertesi gün çavuş beni çığırdı. Topla eşyalarını hemen, gidiyon.""Yahu baş çavuşum nireye gidiyom? Niye gidiyom?""Edirne'ye gidiyon. Yarım saat sona hazır ol. Tren kalkacak dimez mi? Yahu bi kadın yüzünden taaa Edirne'ye sürüldüm beeeee!""Ahh Abidin, ahh!""Niyse. Aldık kaputu maputu. Geedik Sirkeci'ye. Bindik trene. Hava soğuk. Lüleburgaz Müleburgaz, ne karın ağrısı yeeerse, çavuş geedi, didiki: 'Kak, iniyon buuuda!' Mecburi inicin tabii. İndik biz de... Yürü babam yürü. Çavuş önde ben arkada. Gece oldu kimbilsin kaç? 'Hadi yat' didi çavuş. Ertesi sabah bi uyandım ki kemiklerim donmuş. Ayaklanm acıyyyy! 'Çavuşum, ben gidemiycem be yavu' dedim. Baktı ayaklara. 'Hadi bin gene trene' dedi. Allah'tan Edirne'ye yürümeden geeedik!""Bir çay daha vereyim mi Abidin? İster misin?""Yok sağol. Hadi bana müsaade. Vaydanım bekler beni. Hoşçakal."Okuyucu mektubuBunun adı, "Bugün git yarın gel" taktiğidir* Güzinn Kundura'dan şikayetçiyim. Okuldan mezun oldum. Kep törenime bir hafta kala, bir ayakkabı siparişi verdim. Altı gün sonra gelip almamı söylediler. Dedikleri gün gittiğimde, "Henüz bitmedi, yarın gelin" dediler. Ertesi gün yine gittim. Bu sefer de, "Şu anda hazır değil, saat 14.30'da gelin. O zaman mutlaka hazır olur" dediler. Dedikleri saatte gittim. Biraz beklememi söylediler. Burada daha fazla oyalanamazdım çünkü kep törenim 17.00'deydi. Aceleyle hiç de güzel olmayan başka bir ayakkabı alarak törene yetiştim. Bu olay beni çok üzdü. (Menemen'den bir okuyucum)* Ne kadar üzüldüğünüzü tahmin edebiliyorum. Kep giyme törenlerinin önemli olduğunu bilenlerdenim. Ismarlama ayakkabıyı her ayakkabıcı yapamaz. Tabii ki firmanın sizi oyalaması hiç de hoş değil. "Biz bu ayakkabıyı yapamayız" deselerdi siz de kendinize uygun bir ayakkabı seçebilirdiniz.

Devamını Oku

Ülkede çiftçilik bitti mi?

28 Temmuz 2004

Bizim kır köpeğimizin "aşı zamanı" geldiğinde Çanakkale'den başarılı veteriner Fikret Bey hemen çıkagelir. Eli çabuktur. Acıtmadan aşısını yapar, sonra birlikte oturur biraz sohbet ederiz."Ne var ne yok Fikret Bey?""Biraz endişe, biraz hüzün. İşte bunlar var.""Nasıl yani?""Ayşe Hanım. Benim mesleğim veterinerlik. Bu sebeple Çanakkale civarındaki köyleri durmadan gezip dururum. Maalesef artık terkedilmiş köylerimiz var Çanakkale'de. Çiftçilik azaldı. Hayvancılık bitti.""Ama Çanakkale'nin toprağı çok mümbit, güzel mahsul veren bir toprak. Nasıl olur da çiftçi toprağı terkeder?""Bakın Ayşe Hanım. Bu yıl buğdaya verdiler ikiyüz küsur. Geçen yıl üçyüzelli idi. Şimdi ne yapsın köylü, efendim? Köyü terketti, göçtü büyük kentlerin varoşlarına...""Hayvancılık ne durumda?""O da bitti. O da yok oldu. Anlamak mümkün değil. Peki buğdayı bizim maliyetten daha ucuza alıyorsun. Alıyorsun ama karşılığında bizim köylümüzü tarladan ayırıyorsun. Yani bir bakıma işsizliğe sevkediyorsun." "Çiftçi başka iş yapamıyor mu?" "Ne demek Ayşe Hanım? Çiftçi, bildiği işi yapar. Belki torunlar falan onlar yeni bir durumlara girerler ama çiftçi toprağına bağlı, onu tanıyan, onunla yatıp onunla kalkan, onun sesini soluğunu duyan bir kişidir. Siz alın şimdi bu çiftçiyi, koyun kente, getirin örneğin bir ekmek fırınında ocağın başına. Ne olacak?""Ne olacak Fikret Bey?" "Olmaz Ayşe Hanım. Yapamaz çiftçi kentte, kentin varoşunda. Ekmek tokluğuna köyde kalsın, tercihidir. Ahhhh o IMF! Ahhhhhh o para verenler yok mu?""Onlar mı getirdi bu hale diyorsunuz?""Bence öyle. Bir de onlann Türkiye'de destekçileri var. 'Efendim köylü kivi yetiştirsin. Devekuşu eti satsınlar.' Bu zihniyet yok mu? Masa başında, araziden uzakta fikir beyan ediyorlar. Ne bilirler ki onlar? Tabii ki IMF emretti hükümete. Hükümet de borç içinde ya? Boynu kıldan ince, 'olur' demeye mecbur kaldı ve bugünlere geldik işte. Yazık ettiler şu canım memlekete, yazık! Düşünüyorum da Atatürk'ten beri işi dört dörtlük bilen adam gelmemiş hükümetin başına. Gelen bildiği gibi çorap örmüş, giden bildiği gibi çorap örmüş. Bir doğru düzgün çorap örmesini bilen kişi de geçmemiş şu Ankara'nın başına.""Bütün mesele, bundan sonra ne yapacaklar. Size iyi yolculuklar diliyorum Fikret Bey.""Teşekkürler Ayşe Hanım. Kalın sağlıcakla "Tuvalet kullanma alışkanlığı üzerine..Geçenlerde "Hababam Sınıfı"nın çekildiği Validebağ Öğretmenevi'ne gittik. Her taraf yemyeşil. Çam ağaçları, meyve ağaçları, çeşitli kamp alanları var. Yemekten önce biraz yürümek istedik. Bir de baktık, bir çift, 3-4 yaşındaki çocuklarına büyük tuvaletini yaptınyor. Oysa 10 metre ötede tuvalet var. Şaşkınlığımızı belirtince, "Siz kendinizi ne zannediyorsunuz?" diye bize bağırmaya başladılar. Biraz ısrar edecek olsaydık üzerimize bile yürürlerdi. Buna ne dersiniz Ayşe Hanım? (Neriman Demircioğlu)Ne diyebilirim ki? Belki de büyük kente yeni yerleşmiş, henüz kent kültürüne alışmamış, kırsalda doğal karşılanabilecek bir uygulamayı, burada da yapmakta sakınca görmemiş bir çift diye düşünürüm. Bazı köylerimizde bu tür tuvalet alışkanlıklarının hâlâ sürdüğünü, üzülerek bu köşeden zaman zaman belirtiyorum. Bu çift, sizin tepkinizi anlamamış. Ancak sizin uyarınız inşallah onlara yardımcı olur da bundan sonra tuvalet kullanma alışkanlığına başlarlar.

Devamını Oku

İlköğretim müfredatı yeni bir sisteme oturtuluyor!

27 Temmuz 2004

Hürriyet gazetesinden öğreniyorum ki, Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in bana 4-5 ay evvel telefonda söyledikleri gerçekleşiyor. Talim Terbiye Kurulu, yepyeni müfredat programlarını onaylamış ve sanırım bu yıl uygulamaya geçiliyor. Emeği geçenleri kutluyorum. Çalışmayı detaylı bir biçimde henüz göremedik ama bazı başlıklardan da sorunlar çıkabileceğini hissediyorum.Doğu Anadolu'da uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir okurum bana çektiği bir mesajda, "Okumayı sökme için hazırlanan kitaplarda, çocukların daha kolay kavramalan için örneğin muz yerine bir muz resmi, çilek yerine bir çilek resmi, kiraz yerine bir kiraz resmi konulmuş olmakla beraber çocuklar bu meyveleri o yörelerde hiç tanımadıktan için öğrenim iki misli zorlaşmıştır" diyor. Şimdi bu yeni sistemde de öğretmenler üzerinden yük alınarak yüzde 30'lara indirilecekmiş. "Uyarı sembolleri" kullanılacakmış. Her öğrencimizin anlayabileceği semboller mi bunlar acaba diye merak ettim.Ortaokulda çocuğun "mesleki yönlendirmeye" geçmesi ne kadar doğrudur bilemiyorum. Lise seviyesinde muhakkak da 6, 7, 8'de bu mümkün müdür? Bir kere azalan öğretmen etkinliğinin yerini öğrenci danışmanları alacak mıdır? Bu danışmanlar, anne-baba etkisinde mi kalacaklar yoksa çocuğun tercihlerini mi uygulayacaklardır? Durum lise seviyesinde gerçekleşse çocuğun gelişmişliğine güvenirim de 6, 7, 8. sınıflarda emin değilim. Ben nedense bu eski-ortaokul seviyesine getirilen seçmeli, zorunlu ve zorunlu seçmeli dersleri lisede daha bilinçlenmiş olan gençlerin önüne getirilmesini isterdim. Ancak belki de başarılı olur bilemem. İnşallah diyorum.Alternatiflere bakıyorum: Bilişim Koridoru, Yabancı Dil Koridoru ve Mesleki - Teknik Eğitim Koridoru olmak üzere üç koridor mevcut. Benim çocuğum şu anda 6. sınıfta olsa bu üç koridoru da isterdim!Seçmeli meslek derslerini çok merak ediyorum. Marangozluk, motor, bilgisayar gibi standart çalışmaların dışında yepyeni ve çağdaş dersler de var mı? Anadolu'nun her yöresinde bunları öğretebilecek kadrolara sahip miyiz?Mesleki öğretinin neden bu kadar erken yapıldığını anladık. İlköğretimin 8 yıllık mecburiyeti karşısında öğrencinin hiç olmazsa bir meslek kursunun yanından geçmiş olmasını sağlamak için... Mecburi eğitimi 12 yıla çıkartıp mesleki dersleri lisede çocukların önüne seçmeli olarak koysak daha iyi olmaz mı? İnşallah o günleri de görür Türkiye!'Kaddafi, Türk gençliğinin sesine kulak versin'Üniversiteli ve liseli okuyucularımdan gelen özel isteklerde, Libya Devlet Başkanı Kaddafi'ye bir cevap yazmam isteniyor. Gençlerimiz çok alımış ve kırılmışlar. "Bizim Atatürk devrimleri izinde yürüdüğümüzü lütfen köşenizde belirtin de konsolosları okuyup Kaddafi'ye bildirsinler" diyorlar. Ben saçma sapan savlara cevap bile vermem. Ancak Kaddafi özel internet sitesinde demiş ki: "Türkiye, tarihi açıdan Avrupa'yı her zaman fethedebilecek bir bölge olarak gördü." Bu ifadesi beni çok güldürdü! Cem Yılmaz durumları yani! Aynı biçimde Avrupa ülkeleri de Anadolu ve Orta Doğu'yu her zaman "fethedebilecek bir yer" olarak görmüşlerdir. Türkiye ve AB ülkelerinin bugün vardıkları uygar nokta gündeminde, geçmişi unutup bugün ve yarın elele vererek çağdaşça yaşamak vardır. Ben Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni bu kadar kıskandığını yeni öğrendim. Türk öğrencileri de diyorlar ki: "Libya lideri fitnecilik yapıyor. Bu yaklaşımlar bir devlet başkanına hiç yakışmıyor. Bizce Mustafa Kemal Atatürk ile komşusu Habib Burgiba'nın biyografilerini bir kez daha okusun ve gerçek Türk gençliğinin sesine kulak versin."

Devamını Oku