29 Temmuz sabahı, Seddülbahir köyü sakinleri muhteşem bir güneş ve yaz günüyle uyandı. Yaprak oynamıyor ve deniz durgun bir göl gibi önümüzde uzanıyordu. "Tamam" dedim kendi kendime, "Bu akşamüstü balığa çıkılıyor." Avukat Burhan Akıncı ile Reyyan Hanım'a çaya davetliyiz ama onlar halden anlarlar! Ben dalıp denizden 30 tane kümelenmiş midye çıkardım. Veysel temizledi. Midye içlerini gazeteye yaydı, tuzladı, üstlerini örtüp güneşe koyverdi.
Haluk ile Veysel zaten olta takımlarını elden geçirmişlerdi. Saat tam 18.30'da sandaldaydık ve bir iki oflama poflama sonunda Johnsonn motorumuz hırladııııı, gürlediiiii vitesi attık ve sinarit hayalleri ile Abide'ye doğru açılmaya başladık. Haluk dümende, ben de oltayı salıveriyorum. Gittik, geldik, gittik gene geldik mübarek "tık" demiyor. Son bir kez daha denetik, baktık vuran bile yok. Bizim mutat fenerin yanına gelip demirledik.
Olta savruldu
Bir kere koca kış boyunca soğuklarla savaşırken unuttuğumuz balığa çıkmanın keyfini hatırlayınca içimi büyük bir sevinç kapladı. Hafif bir esinti, güzel mi güzel bir güneş, elimi temizleyip kovamızı doldurduğum harikulade ılık bir deniz suyu, yanımdan akıp giden kopmuş deniz çimenleri, her şey ama her şey muhteşemdi!
"Bakalım ilk önce hangimiz tutacağız?" dedi Haluk.
Yemi güzelce oltaya sardım, salıverdim denize. Gene unuttuğum o duygu geri geldi. Karagözler, karınlarını doyurmanın hevesi içinde hemen yeme saldırıp alıverdiler.
"Tamam Haluk anlaşıldı, biz buraya balık tutmaya değil balıkları doyurmaya geldik."
Durmadan iğnelerimizi yemliyor, bir türlü yakalayamıyorduk. Tam böyle düşünürken birden benim son attığım olta şiddetle savrulup, gerilmeye başladı. Aman dostlar o ne keyif öyle! O ne heyecan! Nasıl özlemişim bu duyguyu, anlatamam sizlere. Çekmeye başladım.
Kıvrıla, büküle, eğile, çarpıla isyanlarda bir karagöz bana doğru geliyor. Aman kurtulmasın! Aldım sandalın içine. Sol elinle tutarsın, iğneyi kolaylıkla çıkartırsın ve kovadaki suya atarsın. Şıppp, şuppppü!
Haluk, "Bak kısmet sanaymış" derken o da çekmeye başladı oltasını. Ona da bir karagöz. O da kovada yerini buldu. Bundan sonra yarım saat kadar sadece yine balıkların karnını doyurduk diyebilirim. O kadar akıllılar ki oltaya yakalanmadan yemi kapmada çok usta bu karagözler!!!
"Haluk biri sana biri bana, doyar mıyız? Ne dersin?"
"Gerekirse elbette doyarız. Ne yapalım! Kısmet bu kadarmış."
"Hayır artık güneş batıyor da!"
Sağ tarafımızda güneş olanca kızıllığa bürünmüş, zeytin ağaçlı tepelere uzanıp kaykılmaya hazırlanıyor. Bir de başımı sola çevirdiğimde ne göreyim? Ay da gümüşi rengini altına çevirirken tabak gibi yükselmiş bizi selamlamıyor mu? Var mı böyle bir güzellik dostlar?
Bu duygular içinde iğneme otellerin brunch büfelerini aratmayacak zenginlikte bir ziyafet maması koydum. Fırlattım ve evet, gene şiddetle savrulmaya başladı oltam. Çektim sandala ve oradan da kovaya. Haluk'ta "tık" yok. Böyle durumlarda insanların moralleri bozulabiliyor. Bana olur. Örneğin Haluk durmadan çeker, bende "tık" yok, gördükçe üzülürüm. Bende yalan yok. Sanırım Haluk öyle bir duygu içindeyken birden (hop!) o da yakaladı. Bu kez ona bir gelin balığı gelmiş. Zarif mi zarif, reprenkli mi reprenkli. Hemen ağzından oltayı kolaylıkla çıkartıp gerisin geriye denize attı. Bana bir karagöz daha geldi. Haluk'a da geldi.
Kovamızda 6 adet karagöz olunca demiri almaya başladık. Johnsonn bir iki oflama puflama yaptıktan sonra aldı ve bizim kıyının yolunu tuttuk. Mehtap, ışığını salmış bize doğru arkadan el sallıyor. Biz gidiyoruz o ışığını salıyor, biz gidiyoruz o hafif bakır rengi huzmesini gönderiyor. Kartpostal mı dersin? National Geographic mi dersin? İnanılmaz bir güzellik. "Canım Türkiyem" diye bağırmak geliyor insanın içinden.
Köyde yaşam
Veysel temizledikten sonra altı adet balığımızı tavada güzelce kızarttım. Yanına Eceabat domatesi, üzerine sızma, biraz limon ve limonlu kekik. Geçen hafta bizde misafir olan Oya Başar'ın getirdiği grissiniler bana, binbir çeşit peynirler ise Haluk'a! Üstüne de bir kaşık benim yeni yaptığım kırmızı erik reçeli! Tarihte, Topkapı Sarayı'nda bile böyle mükellef ziyafet verilmemiştir.
Köyde yaşamanın en muhteşem yönü nedir biliyor musunuz? Deniz seni besliyor. Toprak seni besliyor. Senden kalanlarla da doğadaki diğer canlılar besleniyor. Örneğin, "Balık kılçıklı olur, köpeğe verilmez" derler ama biz, kır köpeğimiz Ernie'ye veriyoruz.
Anında güçlü çeneleriyle öğütüyor ve yutuyor. Tabii bizim karagözler küçüktü, avucum kadar diyebilirim. Büyük balık kılçığı olsa vermem. Doğru olmaz. İşte böyle. Bizler balık mevsimini açtık efendim. Aranızda meraklısı varsa "rastgele" deriz!
Balık mevsimini açtık!
29 Temmuz sabahı, Seddülbahir köyü sakinleri muhteşem bir güneş ve yaz günüyle uyandı. Yaprak oynamıyor ve deniz durgun bir göl gibi önümüzde uzanıyordu
Haberin Devamı

