Komşumuza "Bravo" diyorum

19 Ağustos 2004

Komşumuz Yunanistan, geçmişine çok yakışır bir organizasyonla 2004 Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmaya devam ediyor. MÖ 776 ile MS 217 yılına kadar şampiyonların kayıtları mevcut. Alcmene'nin oğlu Herakles'in başlattığı iddia edilen ilk olimpiyatın MÖ 1270 yılında yapıldığı tahmin ediliyor. O tarihlerde şampiyonlara sadece zeytin dalından bir taç ve buket hediye edilirmiş. Aynı geleneğin tekrar yaşatılması hoşuma gitti. Asırlardır zaferle yenilgi gözyaşlarının karıştığı nokta olimpiyatlar.Bush, Ohio'da konuşurken 60 bin askerini Irak'tan geri çekeceğini belirtiyor. Oysa 1 milyon 400 binlik orduda bu büyük bir rakam değil. Ama umurumda değil. Ben Olimpiyat 2004'teyim. Eskrim, konkurhipik, disk, beysbol, okçuluk, aletli jimnastik, bisiklet ve yüzme, yüzme gene yüzme. Bayılıyorum! Gelin şimdi biraz da dedikodu yapalım.Bisikletçilerin zamana karşı yarışlarının yapıldığı Atina'nın güneyindeki Aya Marina sahil bölgesi ekranlara çok güzel yansıdı. Bisiklet, eşim Haluk için en önemli spor dalıdır. Yazlıkta hergün 1.5 saat biniyor. Biraz takıldım Haluk'a: "Sana hediye olarak bu aerodinamik şapka ve gözlüklerden alayım mı?" Cevabı çok çabuk geldi: "Onları istemem ama bisikletlerinden alırsan 'hayır' demem."Geçenlerde Murat Birsel, TRT sunucularını İngiliz spikerlerle karşılaştırmıştı. Ben de Olimpiyatları Eurosport'tan takip ettiğim için İngiliz spikerleri dinliyorum. Bir kere doğallar, anlattıkları konuları iyi biliyorlar ve bu durumlarına sürekli biçimde benzetmeler ve şahsi yorumlar ekleyebiliyorlar. Örneğin aletli jimnastikte Çin, Kore ve ABD çok çekişmeli bir duruma geçince, "Kapı açık. Kim istiyorsa gelsin alsın şu altını. Zaten herkes bir köşesinden parçalayıp koparmaya çalışıyor. Bak paralel barda hata da yaptı. Bakalım şimdi sinirine hakim olabilecek mi?" misali neler söylüyorlar neler.Spitz'i hatırlattıBisiklet yarışında gümüş madalyayı kazanan Ekimov un adını da durmadan yanlış telaffuz ettiler. Nasıl mı? Devamlı adama "Yekimov" dediler. Dün akşamki yayın sonunda ne dediler biliyor musunuz? "Şimdi arkadaşımla ben bira içmeye gidiyoruz. Yarın akşam saat 20.00'de tekrar görüşürüz."Yüzmede olağanüstü bir yetenek Michael Phelps! Tabii ki bizlere efsane yüzücü, 7 olimpiyat madalyalı Mark Spitz'i hatırlattı ama rekorunu kıramadı. Hatırlıyorum o tarihlerde, Spitz'in ayak parmak aralarının kurbağanınkiler gibi olduğu haberleri bayağı yayılmıştı.Yüzme konusuna gelmişken, nedir bu power skin dedikleri 'wet suit'e benzer giysi? Yüzücüler öyle bir geliyorlar ki havuza, şaş da kal! Başlarında küçük bir bone, gözlerinde uzaylı bir gözlük, üstlerinde de power skin! Mark Spitz'de hiç böyle havalar yoktu. Bunlarda bir, "dünyayı ben yarattım" havası seziyorum. Spitz'in tevazuunu arıyorum.Bizim sporcularla da çok gurur duydum. Halil Mutlu olağanüstü yetenekli bir genç. 135 kiloyu kaldırmış, Herkül gibi kavramış ama yüzü bir gülüyor pir gülüyor. Gözleri pırıl pırıl. Nurcan da haklı bir gurur içinde. Diğerleri de. Keşke Türkiye olimpiyatlara daha çok dalda katılabilse. Denize kıyısı olmayan ülkelerin havuz çalışması yapmış yüzücüleri, madalya alıyorlar.Aletli jimnastikte Kore, hiç hesapta olmayan 17 yaşındaki bir sporcuyu çıkardı ve bu çocuk harikalar yarattı. Bizim de böyle ne yeteneklerimiz vardır ama değerlendiremiyoruz gibi geliyor bana.2004 Olimpiyatları kapanınca bir eksiklik hissedeceğimi şimdiden tahmin edebiliyorum. 10 milyon nüfuslu komşumuz Yunanistan'ı böyle başarılı bir çalışmanın altından kalkabildiği için tekrar kutluyorum. MS 394'te Roma İmparatoru Theodosius'un Atina Olimpiyatları'na son vermesiyle ("Ne gereksiz bu çırılçıplak gösteriler" demiş!) ev sahipliğine soyunan Antakya'nın 2020 tarihindeki olimpiyatlara mekân olmasını çok istiyorum.

Devamını Oku

Gecekonduyla ilgili yazım üzerine gelen tebrikler

18 Ağustos 2004

Geçen gün İstanbul'un gecekondu sorunları konusundaki yazıma çok çeşitli mesaj geldi. Hepinize teşekkür ediyorum çünkü böyle tepkiler gelince, desteğiniz artınca moraller yükseliyor.Adının açıklanmasını istemeyen bir okuyucum diyor ki: "Ben de istanbul doğumlu değilim. Eğitimimi burada aldım. Şimdi İstanbul'da burnumdan ter damlarcasına her gün çalışıyorum. Üretiyorum. Gelgelelim, bizim çalışmamızdan, oy hesaplarıyla büyük kente getirilmiş, işsiz güçsüzler pay alıyorlar. Benim vergilerim kimleri geçindirmek için harcanıyor? Sokaklar ve köşe başlan dilenci ve cam silici çoluk çocukla doldu. Oy hesabıyla belediye başkanları bu gecekondu sokaklarını asfaltlıyorlar. Yöreye elektrik, su, otobüs servisi getiriyorlar. Sokaklara isim evlere numaralar veriliyor. Derken muhtarlık, bakkal, kasap, okul... Peki bütün bu hizmetler hangi parayla gerçekleşebiliyor? Benim gibi imanı gevreyinceye kadar çalışıp, vergisini veren vatandaşlardan toplanan paralarla. O zaman bana sorun kardeşim! Benim paramı harcayan yetkililer, bana bu harcamayı yapıp yapmamalan konusunda soru sormalı. Kabul edersem bu hizmeti götürmeli, etmezsem asfaltları döşememeli.Sonra hangi sahneleri görüyoruz? Cıyak cıyak bağıran vatandaşlar. 'Devlet bize yardım etmiyor. Devlet baba bize elini uzaaaaattt' diye çığlıklar. Neden size yardım etsin devlet yahu? Devletin parası nereden geliyor? Benim gibi vergisini ödeyen vatandaşlardan geliyor.Düşüncelerimi şeffaf bir biçimde anlatıyorum. Sakın haa beni faşist tandanslı birisi olarak görmeyin. Bıktım şu güzel İstanbul'un pespaye görüntüsünden. Bir türlü toparlanamıyoruz. Bilakis gün geçtikçe daha partallaşıyoruz.Buraya gelen (veya oy için getirilen) vatandaş buralara uyum sağlıyor mu? Yooooook! Şehirli, çağdaş insan olmanın gereğini yapıyorlar mı! Varsa yoksa kahvede iskambil, TV, her konuda başbakan gibi fikir yürütme! Bu kişileri getiren yetkililer var ya? Hepsini bulalım. Döşenecek tüm asfaltların, getirilecek elektriğin ve suyun tüm masraflarını bu başkanlar karşılasınlar. Özel hesaplarından alalım. Evleri, arsaları varsa satsınlar, parasını gecekondu bölgeleri için oluşturulacak bir fona yatırsınlar. Bizim paramızı kendi özel paralan gibi görmekten arük vazgeçsinler. Bu durumda ne olur biliyor musunuz Ayşe Hanım? istanbul nüfusu 5-6 milyona düşer. Bakın o zaman dünya başkenti nasıl olurmuş, görün!"Çözüm olarak bu okuyucumla aynı fikirde değilim. Anadolu'nun geri kalmış yörelerini kalkındırmamız gerek. Vatandaşlarımızın göçtüğü yöreler kalkınırsa, eminim herkes aslında özlemini duyduğu bu yörelere döner. Neden? Çünkü o yörelerin havası da suyu da çevresi de büyük kentlerden daha güzel.Üstelik doğayla baş başa. Büyük kentler, bu vatandaşlarımıza alışılmadık komplikasyonlar yaratıyorlar da ondan. Ben hâlâ hükümetten bu istikamette atılacak adımlan bekliyorum ve çeşitli mesajlarınız için hepinize tekrar teşekkür ediyorum.Dikkat... Dikkat...Acıyan yürekler görmek istemiyoruzBağdat Caddesi sakinlerinden bana mesajlar gelmeye başladı. Gençler yine belli bir saatte otomobilleriyle yarışarak slalom yapıyorlarmış. Dökülen kanlar yetmedi mi? Trafik polislerinin de bu işe seyirci kaldığı, gelen mesajlarda iddia ediliyor. Semt sakinleri, "Ne yapacağımızı bilemiyoruz" diyor. Buradan İstanbul trafik polisine sesleniyorum. Yine bir kaza, yine dökülen kanlar, yine acıyan yürekler istemiyoruz. Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Şimdiden belirtmek istedim. A. Ö.

Devamını Oku

Bu yazıyı okuyanlar gecekondu kurabilir!

17 Ağustos 2004

''Canım sizler de gidip dere yatağına evinizi yapmasaydınız!!!"Yaa! İşte böyle derler adama.Ama aralarında sessiz ve suskunlar da vardır. Dinleyin bakın. "Tık" çıkmaz onlardan. Hiçbir ses çıkartamazlar. Özellikle bu zamanlarda. Nasıl zaman bu? Sel felâketlerinin yaşandığı, Alibeyköy'ün sular içine gömüldüğü zamanlarda.Kimdir bu sessizler? Bunlar oy avcılığı yapmak için İstanbul'a akın akın getirttikleri Anadolu insanının dere yataklarına yerleşmelerine göz yumanlar, ses çıkartmayan belediye başkanlarıdır. Hatta geçim zorluğunu bildikleri için, oy potansiyellerini garanti altına almak için bu insancıklara bedava süt, bedava ekmek dağıtanlardır. Önce göz yum. Seçim vakti oy bekle. Gelmeyince kaybet git. Diğerleri daha çok göz yumacağını belirtmiş olmalı ki onlar kazansın!Ben de geçenlerde köşemde bir gecekondu yıkımını konu etmiş, "Ben korktuğum için gecekondu yapmıyorum. Siz nasıl korkmuyorsunuz? Karakola götürülebilirim. Para cezasına çarptırılabilirim. En kötüsü de hapise girebilirim" demiştim.Hey gafil ve çaylak Ayşe Özgün! Hay dünyadan habersiz, kafasını kuma gömmüş kuş beyinli! Sen ne bilirsin ki zaten? Kendime çok kızıyorum, çoooook! Niçin mi? Anlatayım.Ben, gecekondu yapım hayallerimi yukarıdaki gibi düşünürken bakınız mimar hocamız Oktay Ekinci televizyonda neler anlatıyor."Efendim, bakınız AB'ye girelim diye ele alıp değiştirmedikleri yasa kalmadı. Gelgelelim, hiç kimse İmar Yasası'nı değiştirelim demiyor. Kamuoyu da habersiz ve suskun! Neden? Çünkü bu sektörde rant var rant!!! Vazgeçemiyorlar! Alışmışlar, suyu kesemiyorlar!Şimdi mi söylenir?Bugün, Türkiye'nin herhangi bir bölgesinde, herhangi muhteşem bir manzara önüne, tapusu size ait olmayan, tercihan Hazine arazisine bir gecekondu kurarsanız, mevcut imar yasamıza göre hiçbir cezaya tabi olmuyorsunuz! Ne aleyhinize dava açılabiliyor, ne para cezasına çarptırılıyorsunuz, ne de hapis yatıyorsunuz! Bu yasayı değiştirecek çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen hükümet, tapusu kendisine ait olmayan yere bina inşa edenlere ceza uygulayacak yasaları çıkartmıyor." Hocam şimdi mi söylenir? Bu bilgi, yaşamımın sonbaharında mı bildirilir bana? Yıllar önce benim canım istemedi mi şöyle Boğaz'a nazır bir evciği dikebilmeyi, küçük bahçesine kiraz ağacı ekmeyi, çocuklarla çimende yalınayak yürümeyi? Şimdi mi söylenir Sayın Ekinci?Meğer hiç cezası yokmuş dostlar. Bizden, yani yasa tanırlardan sakladılar bu bilgiyi! Yasa tanımazlara tanıttılar! Adını da oy potansiyeli koydular. Hem Meclis'te imar ceza yasalarını Mustafa Kemal'den itibaren başa kim gelmişse çıkartmadılar (İnönü, Bayar, Menderes, Türkeş, Evren Paşa, Gürsel Paşa, Bülend Ulusu, Ecevit, Erbakan, Demirel, Çiller, Baykal vs... Ve şimdi de Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal) hem de büyük kent belediye başkanlan dere yatağı yerleşimlerini teşvik ederek, "seçim zamanı oy alırım" dürüstsüzlüğüyle (sözlükte aramayın, ben yarattım bu kelimeyi) hareket ettiler ve Allah öyle büyük ki, çoğu bir kez daha seçilemedi ama şu anda sessiz. Kaytarıcı, unutturucu, yutturucu sessizliği içindeler.Onların teşvikiyle Alibeyköy dere yatağına evini kuran vatandaşlar da soruyorlar: "Yahu bu derenin üst tarafını kapadınız. Alt tarafı Haliç'e bakıyor. Ama bizim evlerin olduğu orta kısımda hiç hareket yok. O dere dolunca taşmıyacak mıdır? 50 yıldır bu sorunu çözecek bir tek başkan gelmemiştir. Biz ne yapacağız?"Henüz İmar Ceza Yasası, Meclis'te teklif bile edilmeden haydi gecekondu kurmaya koşunuz. Ama dikkat edin dere yatağı olmasın!

Devamını Oku

Mensucat Santral ve Bezmenler

16 Ağustos 2004

Mine Şenocaklı'nın VATAN gasetesinde Fuad Bezmen ile yaptığı son söyleşiyi okudum. Oğlu Halil Bezmen'in "işbilmezliğini" teyid eden Fuad Bey'in yerine kendimi koymaya çalıştım. Mensucat Santral gibi çok çaplı bir tekstil tesisi kurmanın ne denli zor, meşakkatli bir çalışma olduğunu tahmin ediyorum. Eminim Fuad Bey ilk kuruluş yıllarında ve daha sonraları bir hayli uykusuz geceler geçirmiştir.Bu sayede hem ülkeye değerli bir kurum kazandırılmış, birçok aileye iş ve aş kapısı açılmış hem de Bezmen ailesine yüklü bir varlık temin edilmiş olmalı. Ne kadar güzel. Gurur duyulacak bir durum.Gel zaman git zaman işin başına getirilmesi planlanan (ki bunu her baba düşünür) oğul Halil, gerekli eğitimle donandıktan sonra fabrikanın idaresine getirilmiş. Anladığıma göre ailede üç kardeş var. Sanırım kara bulutlar bu devrede harekete geçmiş. Neden?Fuad Bey'in ve Halil Bey'in kitaplarını okumadım ama gelişmeleri anlamaya çalışıyorum. Halil Bezmen, iyi bir iş adamı olmadığını söylüyor baba da bunu onaylıyor. Demek işin başına yetkili olarak getirilen bu oğul durumunu kavrayamadı, sorumluluğu taşıyamadı, kapasitesi yetmedi, limitasyonları vardı ve işleri vurdu sefahat ve vurdumduymazlığa. Bu yetse iyi ama yetmemiş. Hem yönetimi elinden bırakmamış hem de yıllardır fabrikanın üzerine oturtulduğu raylardan gelen doğal kazançlarını, kendi özel zevk ve sefası için abur cubur harcamaya başlamış. Nedir bunlar? İngiltere'de özel tekne yaptırılmış, hanımına 2.5 milyon dolarlık kolye alınmış. Herhalde bunlar aysbergin su üzerinde görünenleri. Kimbilir altında daha ne saçma sapan masraflar var.Şimdi ben de düşünüyorum. Oğlumun böyle saçma sapan bir sapkınlığa daldığını görür görmez, diğer iki kardeşi çağırıp onun yetkilerini elinden almaya kalkmam mı?Hangi hakla?Mensucat Santral gibi bir işletmeyi sadece tek başına Halil Bezmen kurup yaratmış olsa, hiç kimsenin söyleyebileceği bir söz yok. Ama o gelirde, o çalışmada, o hasatta tüm işçilerin ve diğer kardeşlerin de hakkı var. Halil Bezmen tek başına hangi cüret ve düşüncesizlikle herkesin payını "ham hum şaralop" yutuyor ve fabrikayı da iflas raddesine getiriyor? Birçok işçiyi gelirsiz bırakıyor? Hangi hakla? Bu kadar miyop olunabilinir mi? Olunuyormuş!Fuad Bezmen, yıllardır yaptığı çalışmaya mı yansın? Uykusuz geçen gecelerine mi üzülsün? Ailenin düştüğü rezil durumlara mı utansın? İşçilerin ve diğer çocuklarının rızklarının yok olmasına mı kahrolsun?Ben bu aileyi hiç tanımam. Fuad Bey'i veya Halil Bey'i de hiç görmedim, tanışmadım. Ama Mensucat Santral Fabrikası'nın başarılı çalışmalarının methini, iş yaşamım boyunca hep duydum. Türkiye bu fabrikayı kaybetmekle büyük bir potansiyelinden mahrum kalmıştır. Sebep sadece Halil Bey'in düşüncesiz müsrifliği ve idaresizliği olmayabilir. Bütün sebepleri bilmiyorum ama Halil Bezmen'in, "Ben iyi bir iş adamı olamadım" demesi çok şey ifade etmekle birlikte meydana gelen hasarı örtmeye yetmez. Felaket bir tek onun başına gelseydi sorun yoktu. Ancak kılıç binlerce işçi ailesinin ve Türk tekstil sektörünün başına inmiştir.Fuad Bey'e bir çift sözüm var. Efendim hiç unutmamamız gereken harikulade bir atasözümüz vardır: "Atı suya götürebilirsiniz ama içirtemezsiniz." Bu gece balkonunuza çıkıp derin derin yıldızlara bakın. Evrenin cesametinin farkına varın. Siz üzerinize düşeni hakkıyla yaptığınıza eminseniz gerisi boştur.Şu koca evrende kurduğunuz fabrika, 2.5 milyon dolarlık gerdanlık, zenci kadına ayrılan 60 sayfa, Bodrum'da alınan villa, hepsi çok boştur. Halil, kardeşleriyle size gelirse kabul edin. Bu kararınıza katılıyorum. Gelmiyorsa üzülmeyiniz. O gene bir iki şey bulur sayfaları doldurmak için. Yoksa bile uydurur bir iki şey gider. Eşyanın tabiatı farklı. Üzülmeyin!

Devamını Oku

"İstanbul Masalı"nı okuyun!

15 Ağustos 2004

Buyrunuz size, elinize aldığınız anda bitirmeden kesinlikle bırakamayacağınız bir kitap. Yazarı Mine Soysal. Resimleyen Betül Sayın. Gunisi Yayınları (0212) 212 99 73.İstanbul'da şu anda yaşamakta olan 14 milyon insan, bu kente hayran. Türkiye'nin başka bir köşesinde oturup da buraya gidip gelmiş insanlarımız da hayran. İstanbul'a hiç ayak basmamış olanlar da merak içinde. İşte herkese ve hepinize hitap edebilecek muhteşem bir yapıt.Mine Soysal, benim için çok önemli bir birikime sahip. İstanbul Üniversitesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü'nden mezun. Arkeolog-araştırmacı olarak İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde görev yapmış. Kazı çalışmalarında bulunmuş. Kendisini tanımam. Kitabı, beni hem heyecanlandırdı hem de bilgilendirdi.Evet çoğumuz İstanbul'da yaşıyoruz. Yaşam alanınızda her gün uğradığınız noktaları birer çizgiyle birleştirseniz nasıl bir geometrik biçimle karşılaşırsınız? Benimki üçgene benziyor. Bazılarınızınki beşgen, altıgen olabilir.Mine Soysal kitabında, İstanbul'un meydana gelişini çok hoş ve akıcı bir dille, taa tarihin en derinliğinden alıyor ve günümüze getiriyor. Fikret Şenes'in yazdığı ve Ajda Pekkan'ın yorumladığı "Kimler geldi, hayatımdan kimler geçti" şarkısı bu kitaba çok uygun!!!Üç imparatorluğa başkentlik yapmış, bugün hepimizin orasından, burasından çekiştirdiği, eleştirdiği bu güzelim kent artık yorgun, bitkin ama hâlâ alımlı, hâlâ gizemli. Neden?"İstanbul Masalı", bu kentin Paleolitik Çağ'da başlayan serüveniyle okuyana yavaşça yaklaşıyor. Hiç ürkütmeden, korkutmadan, derin ve uzun kelimelere başvurmadan, tektonik hareketler öncesi durumu anlatıp Küçükçekmece Gölü kuzeyindeki Yarımburgaz Mağaraları'na dokunuyor ve okuyucu daha farkına bile varamadan asırları geçerek Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine geliyor. Mükemmel bir anlatım var.İlk nazım planıCumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte yaşanan gelişmelerden sonra 1930'larda dünyaca ünlü Fransız şehir planlamacısı Henri Prost'un hazırladığı ilk nazım planına değiniyor ve buna uygun olarak inşa edilen bulvarları, meydanları, stadyum, sergi salonları, opera binası inşaatlarına kadar ilerliyor.Her Türk vatandaşının bu kitabı okumasını öneriyorum. Neden biliyor musunuz? Bir kere İstanbul gibi bir kenti geçmişiyle bilirsek, tam değerini anlayabilir ve takdir edebiliriz. Yoksa Etiler tepesinden Boğaz'a bakıp, "Ay ne güzel şehir şu İstanbul" olayı değil İstanbul'u sevmek ve takdir etmek.Geçenlerde gazetelerimizde bir haber vardı: "Üsküdar'da yerin 2.5 (yazıyla iki buçuk!!!) metre altına girince Osmanlı kalıntıları bulundu." Allah Allah! Nasıl oluyor bu iş? Birisi damperli kamyonla kum ve toprak mı yığıyor Osmanlı eserlerinin üzerine! Anlayamadım?Sultanahmet Camii civarında kaç metre kazarsak hipodroma erişilir? Orası nasıl kapandı gitti? Geçmişten eser yok! Bu kitabı alıp okuyunuz. İstanbul'da yaşamanızın manası artacaktır. Büyük ihtimalle gezmekolik olacaksınız. Gayet de iyi olur!Betül Sayın'ın gerçekçi çizimlerine ama asıl Mine Soysal'ın, "İstanbul Masalı" kitabına bir İstanbullu olarak teşekkür ederim.Kendilerine bir önerim olacak. Mine Hanım ile Betül Hanım, Türkiye'nin her bir ili için benzer çalışmayı yapsınlar. Daha da iyisi, diğer illerimizde yaşayan tarih ve edebiyatla uğraşan vatandaşlarımız, "İstanbul Masalı"nı örnek alarak araştırmalarını yapsınlar, kitaplarını yazsınlar, bir bilim adamına onaylattıktan sonra bastırsınlar."İstanbul Masalı" dahil olmak üzere tüm bu kitaplar İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Rusçaya da çevrilsin. Her turistin alacağından eminim.

Devamını Oku

Toplu ulaşım ciddi bir iştir

14 Ağustos 2004

Üst üste gelen tren kazaları sonrası konuşan Türk Ulaşım Sendikası Genel Başkanı Nazmi Güzel'den öğreniyoruz ki, makinistlerimiz yorgun ve stresliymiş. Son bir ay içinde 10 tane demiryolu kazası olmuş, bunların 8'i basına yansımamış. Özellikle makinistlerimiz stresli ve yorucu bir vazifeyi, kliması bile olmayan lokomotiflerde gerçekleştirmeye çalışıyorlarmış. Demiryolları hastanesi, SSK'ya devredildiğinden beri periyodik olarak yapılan 6 aylık psiko-teknik muayeneler de aksamış. Yeni eleman alımına izin verilmediği için başka hizmette görevliler hizmetiçi eğitim sonucu makinist oluyorlarmış. Kalifiye eleman eksikliği varmış. ATS sistemleri de alınmamış.Vay ki vay! Nazmi Bey bu gerçekleri kazalardan önce basına açıklasaydı acaba medyamızda hak ettiği yeri alır mıydı? Örneğin acaba böyle bir haber, sinema ve dizi şöhreti kızımızın varlıklı bir hukukçu aileye gelin gitmesi ve bir gün sonra boşanması kadar önemli yer kaplar mıydı? Kocaeli-Tavşancıl yolunda hayatını kaybedenlere rahmet, yaralananlara sağlık dileklerimi gönderiyorum.Ulaşım çok ciddi bir iştir. Tren, otobüs, uçak veya feribot, toplu taşımacılık, toplumların atar damarıdır. Benim endişem, trenden başka diğer toplu ulaşım sistemlerimizde benzer eksikliklerin olup olmadığıdır. Şayet varsa, ilgili yetkililer bir kaza yaşanmadan önce bu haberleri basına vermeyi borç bilecekler midir?3 Kasım seçim sonuçlarından sonra şarkılar, nutuklar, alkışlar bitip de taşlar yerine yerleşince, Başbakan ve hükümeti masadaki tablolara dikkatlice baktıklarında bu seçime girerek, nasıl bir yedi başlı canavarı zaptedip ehlileştirmeye talip olduklarını anlamış olmalılar.Nefes aldığımız her saniye faizleri tepemizde gezen uydulara doğru yükselen borçlarla başa çıkabilmek için, enflasyonu düşürebilmek için, döviz sarsıntılarını durdurabilmek için, ilk önce ekonomiye önem veren yetkililer, "vur deyince öldür" misali, benim Türk siyasetinde ilk olarak tanık olduğum bir tedbiri de almaktan geri kalmamışlar. Ne diyor Sendika Başkanı Nazmi Güzel: "Yeni eleman alımına izin verilmediği için..."Evet, ben bu uygulamayı iktidara gelmiş (ve gitmiş) hükümetler arasında bugüne kadar hiç görmemiştim. Gelen yandaşlarına kadroları doldurdu, giden doldurdu. Seçildikleri yörenin işsiz vatandaşlarına çözüm yaratmak gayesiyle ama aslında oy potansiyellerini arttırmak hevesiyle bugüne kadar gelmiş geçmiş her iktidar bu işlemi yaptı.AKP iktidarı da aynı şeyi yaptı sanıyordum ama hiç olmazsa devlet demiryolları işletmesinde yapmadıklarını, Sendika Başkanı'ndan öğreniyoruz. Ekonomiyi düzene sokmak için masraf yapılmaması tedbirleri arasında "işe yeni elaman almayın" talimat verilmiş. Ama olmadı işte! Olmadı dostlar, bu da olmadı!Kalifiye yeni eleman alınacağına, kurumda mevcut kişiler hizmetiçi eğitim sonrası vazifelendirilmişler. Nasıl yani? Yani, örneğin Devlet Demiryolları muhasebesindeki bir eleman makinist yapılmış. Veya tren biletlerinin baskılarından sorumlu bir yetkili makinist olmuş. Sendika Başkanı Nazmi Güzel'in buifadesinden ben bunu anlıyorum.Ulaşım çok ciddi bir iştir. Benzer ekonomik tedbirler havayollarımız, gemi işletmelerimiz için de alınmış mıdır? Onların sendika başkanları araba devrilmeden durumları basına açıklasa diyorum. Çünkü Türk Ulaşım Sendikası Genel Başkanı Nazmi Güzel, olayın, "Takdir-i ilahi, Allah emri, kem gözlerin nazarı, Allah verir Allah alır..." ile hiç mi hiç alâkası olmadığını bizlere açık biçimde yansıtıyor.Ulaşım o kadar ciddi bir iştir ki bence kara, hava ve demiryolu kurumlarının ihtiyaçlarını karşılamak ve teknik donanımının tam olmasını temin etmek için bilim adamlarından kurulu bağımsız bir kuruluşun kontrolü altında olmalıdır. Üniversitelerimiz ya da TÜBİTAK gibi kuruluşlardan yardım alınmalıdır. "Bilim adamları da değişik görüş bildiriyorlar" denirse bu gerçekten uzak bir ifade olarak görülmelidir.Bilim tektir, birdir. Nitekim hızlandırılmış tren kazasından sonra bazı bilimadamlan, "Bilmeden, okumadan imzaladım" diyebilmişlerdir. Ülkemiz yıllardır itile kakıla, pervasızca sokulduğu bu derin ve karanlık borç tünelinden muhakkak ki kendi yetenekleriyle çıkacaktır.Ne AB'ye, ne ABD'ye, ne de Ortadoğulu desteklere ihtiyacı vardır. Türk milleti daha ne derin, daha ne karanlık tünellere girmiş ve başarıyla çıkmıştır. Yeter ki baştakiler yanlış kararlar almasınlar, bilime önem versinler, ekonomik istikrarı sağlamak için alınan tedbirleri yanlış noktalarda kullanmasınlar.Bizler de sabırla, fedakârlıkla çekmeye, direnmeye devam edeceğiz. Bizim neslimize bu vazife verildiyse yapacağız. Yeter ki halkıyla açık açık konuşan, dürüst, şeffaf, doğrucu bir hükümet olsun. Yeter ki böyle bir kaza sonucu Ulaştırma Bakanı'nı neden ve niçin istifaya çağırmadığını Başbakanımız bizlere anlaşılır bir dille anlatsın. Belki kendilerinin bildiği ama bizim bilmediğimiz bir nedenler zinciri vardır. Anlatmadığı müddetçe biz buradan üzüleceğiz, üzüntülerimizi bildirdikçe de kendileri kızacak. Değer mi?

Devamını Oku

Rotasyon enerjisi olabilir mi?

13 Ağustos 2004

Ali ve gelinim Meryem geldiler. Bu sabah Aliciğim müthiş düşüncelerle katıldı iğdenin altında yanımıza. Konuşmalarımızı sizlerle paylaşmak istiyorum."Yok petrolmüş, yok nükleer enerjiymiş, yok güneş enerjisiymiş vs. bunlarla olacak iş değil bu sorunların halli, böyle hantal ve kaba sistemlerle ayakta durmaya çalışıyor insanoğlu, oysa durum bambaşka.""Günaydın Aliciğim! Hangi durumdan bahsediyorsun?""Anne, bu hantal enerji kaynaklarıyla çalışan jet motorlarından, nükleer santrallerden insanoğlu kurtulmak zorunda. Bütün mesele rotasyonda.""Yani dönüşüm mü diyorsun?""Bak uzaya! Her şey durmadan dönüyor. Sudaki girdaplara bak. Fırtınada meydana gelen hortumlara bak. Asıl enerji kaynağı rotasyonun kontrol altına alınıp kullanılmasında...""Aliciğim, Einstein ışık hızının, evrendeki en yüksek hız olduğunu iddia etmişti. Oysa birkaç yıl önce Nobel Ödülü alan iki fizikçi ne keşfetmişti hatırlıyor musun?""Hatırlat bakayım anneciğim.""Laboratuvar ortamında atomu ayrıştırdılar. İçindeki protonu da parçaladılar. Tam hatırlamıyorum ama sanırım protonu parçaladılar... Evet evet onu...""Bak tam benim söylediğim noktadasın anne. Atomdaki proton devamlı bir rotasyon içinde...""Onun için naklediyorum zaten bu olayı. Neyse, yarım atomu ve yarım protonu, ki hâlâ dönüyormuş, laboratuvarın bir köşesine koyuyorlar, diğer yarımları da aynı laboratuvarda daha uzak bir mesafeye yerleştiriyorlar. Sonra bilim adamları bir atoma müdahale ediyorlar ve dönüş istikametini yani rotasyon istikametini değiştiriyorlar, bir de ne görsünler?""Ne oluyor peki. Diğeri de mi rotasyon değiştiriyor yoksa?""Aynen öyle! Olacak şey değil. Bu ne demek biliyor musun?""Einstein'in ışık hızı teorisinin çürümesi demek. Bu iki atom parçası arasında organik bir bağ yok. Birbirlerini görmüyorlar bile ama müdahale edilen proton parçasından diğerine bir şekilde bir mesaj gidiyor.""Ne mesajı?""Ne mesajı olacak, 'Rotasyon değişikliği yap' mesajı.""Evet. Bu işlemi başaran fizikçilere Nobel Ödülü verildi.""Bak anne, bütün kilit bu rotasyon sistemini kurmada. Şayet başka gezegenlerde başka yaşamlar varsa, UFO gerçeği yaşanıyorsa, bu insanların rotasyon enerjisini yaratmalarından ve kontrol etmelerinden ileri geliyordur. Sudaki girdap etrafında ne varsa alıp yutuyor. Havadaki hortum, önüne geleni, içine alıp yok ediyor. Bu ne enerji gücüdür kardeşim? Biz çölü delip, hortum uzatıp, sifon yapacağız da, çıkan ham petrolü rafine edeceğiz de, benzinciye göndereceğiz de, o hantal enerji kaynağını, otomobilin, uçağın, hantal motoruna vereceğiz de hareket edeceğiz. Fizikçiler rotasyonu çözmek durumunda.""Sen, ben göremeyiz Aliciğim.""Ne demek göremeyiz? Bence 10 yılı kaldı bu rotasyon sisteminin kontrol altına alınıp uygulanması için. Sen de görürsün, ben de görürüm!"Dikkat... Dikkat...Guinness'e giren temel atma töreninin öyküsüKayseri Organize Sanayi Bölgesi (KOSB) üyelerinden Tevfık Eraslan Bey'den aldığım bilgilere göre, geçen yıl 900 müteşebbis, yeni fabrika kurmak için KOSB'a müracaat etmiş. Arsaların, ihale açmak yerine, noterce taahhütte bulunanlara verilmesi kararlaştırılmış. Taahhüt şöyleymiş: "Bir yıl içinde inşaatı bitireceğim. İki yıl içinde üretime geçeceğim." Esas itibariyle 900 arsa tahsisi isteyen müteşebbis arasında bunu taahhüt eden 181 firma varmış. Bunlardan 139'u temel atma işlemlerini tamamlayabilmiş.KOSB Başkanı da "espri olsun" diye Guinness yetkililerini çağırmış. Din adamının hazır bulunması da Kayseri geleneklerinden kaynaklanıyormuş. Bunu bilgi için okuyucularıma yansıtıyorum. A. Ö.

Devamını Oku

Çadırla kamp yapmayı seveniniz var mı?

12 Ağustos 2004

Gökçeada Kuzulimanı'nda sıra beklerken beni tanıyan bir bayan geldi yanıma."Ayşe Hanım merhaba. Sizi her gün TRT1'de Kardelen programında zevkle izliyorum. Ne zaman başlıyorsunuz tekrar?""Kısmetse 6 Eylül'de ekrandayız yeniden. Şu anda değerli Elçin Temel sunuyor programı. Siz nereye gidiyorsunuz acaba?""Biz sadece bir gece kaldık Gökçeada'da. Şimdi tekrar kaldığımız kampa geri dönüyoruz.""Hangi kamp bu?""Kabatepe Orman Kampı. Biz dört senedir oraya geliyoruz.""Çocuklar için fevkalâde olmalı bu kamp, öyle değil mi?""İşte ne yapalım. Oradayız.""Ne oldu? Sanki bir sorun varmış gibi konuşuyorsunuz.""Yok yok Ayşe Hanım, sorun falan yok. Biz çadır kuruyoruz. Çadırda kalıyoruz yani.""Çok güzel. Sportmence bir yaşam tarzı seçmişsiniz kendinize.""Artık sportmence mi değil mi bilmem. Ama ucuz değil tabii.""Nasıl yani? çok mu pahalı? Ne kadar ödüyorsunuz günde?""Günde tamı tamına 9 milyon 750 bin lira ödüyoruz.""Bu verdiğiniz paraya karşılık neler sağlıyorlar sizlere?""Çadıra elektrik veriyorlar. Bir de su var. Müşterek tuvaletler.""Büyük mü çadırınız?""Sadece iki odalı. Biz, üç aile kalıyoruz aynı çadırın içinde.""Üç aile iki odaya nasıl sığıyor? Sıcak suyunuz var mı bari?""Yok canım ne gezer. Verdikleri su soğuk! Banyoda da bulaşıkta da bu soğuk suyu kullanıyoruz.""Çok zor olmalı. Peki yemeği tüp gazla mı pişiriyorsunuz?""Evet. başka şansımız yok""Peki alışveriş için Eceabat'a kadar gidiyor musunuz?""Gidiyoruz. Bilirsiniz perşembeleri pazar var Eceabat'ta. Kamp yerine kamyonlar da getiriyor.""Naim mi geliyor size oraya da? Ben hep ondan alırım.""Naim getiriyor bize de.""Akşam yemeklerini üç aile hep birlikte mi yiyorsunuz?""Yok canım. Herkesin kendi masası var. Aralıklarla masalar koyduk. Ayrı yiyiyoruz yani.""Dört yıldır geldiğinize göre kamp yaşamını seviyor olmalısınız.""Ağaçlar da var kumluk da... Çocuklar denize giriyor. Bazı aileler var, 22 yıldan beri buraya geliyorlar. Kurulduğundan beri yani.""Yaz mevsimi denize girebilmek çocukların daha iyi gelişmelerini sağlar derler. Ne mutlu sizlere. Ailenize çok iyi bir tatil diliyorum.""Size de Ayşe hanım, size de..."Dikkat... Dikkat...Çanakkale ilimiz hızla hedefe ilerliyorBence bir kentte beş yıldızlı, tam teşekküllü, uluslararası standartta konaklama tesisi yoksa, orası birinci sınıf olma yolunda ilerliyemiyor demektir. Çanakkale'de Kolin adında harikulade bir otel yapılmış. İçinde kuaförler, jimnastik salonları, lebiderya teraslar, lokantalar, dükkânlar var. Hemen hemen bütün ihtiyaçlarınıza cevap verebilecek kapasiteye sahip. Kuaföre gittim, yemek yedim, gezdim ve çok beğendim. Çanakkale, Türkiye'nin belli başlı merkezlerinden birisi olma yolunda hızla ilerliyor. Uçak seferleri konulsa çok iyi olur. Kaz Dağı burada, Şehitlikler burada, Truva, Assos gibi daha nice turistik yöreler burada. Üniversitesi ve çok keyifli kordon boyu da var. Daha ne ister insan? Yetkilileri kutluyorum.

Devamını Oku