Yetkililerin standartları düşük olursa ne yapalım?

11 Ağustos 2004

Başta Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Erkan Mumcu, Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım ve tüm yetkililere seslenmeyi bir borç bilerek iki yıl aradan sonra dün gittiğim Gökçeada seyahatinden izlenimlerimin son derece olumsuz olduğunu belirterek yazıma başlamak istiyorum.Gökçeada'nın yolları berbat! İlk önce Bademli Köyü'ne çıktık. İki yıl önce o tırmanış neyse bugün daha da beter. Yola koyulan herkes, "İnşallah karşıdan hiçbir vasıta gelmez de bu bir tarafı uçurum diğer tarafı dağ yolundan tepetaklak aşağılara yuvarlanmayız" dualarına başlıyor olmalı. Çünkü benim için böyle oldu. Yıllarca hiç dokunulmamış, "İdare eder" mantığıyla iç huzuruna kavuşmuş bir yönetimle mi karşı karşıyayız? Sayın Kaymakam ve Belediye Başkanı bu duruma nasıl razı oluyorlar?Zeydali Oteli civarında bir dibek kahvesi içelim dedik. O da ne? Önce 50 yıllık ötesi berisi kırılmış bir asfaltta ilerledik, sonra toz toprak bir bölüme geldik, sonra derme çatma yolumsu bir yer daha ve sonunda bin yıllık tarihi taş yolu bulduk. Ama ilerlemek mümkün değil. Bir adet vasıta giremez trafik levhası asılmış. Peki ben tepedeki Zeydali Oteli'ne, kalmak için gelmişsem üç parça bavulumu oflaya puflaya yukarıya mı taşıyacağım? Hem de o eğricik büğrücük bin yıllık tarihi taşların üstünden? Yetkililer hangi düşünceyle o trafik levhasını sağ tarafa dikmişler? Anlaşılır gibi değil!Vatandaşlarla konuşuyorum. Milyarlarca para dökülmüş. Kaleköy önüne marina yapılmış. Gelgelelim derinlik ne kadar? 2,5 metreymiş! Soruyorum: "Mehtapta sular çekilince, seviye nerelere iniyor?" "Sormayın Ayşe Hanım" diyorlar. Bu ne hesap ne kitap? Sular çekilmese bile kotra ve motorlar için gereken normal derinliğin boyu 3,5 metre olmalıymış. Heyhat!!!Marina önüne bir otel yapılmış. Broşürü vapurda verdiler. Dört yıldızmış. Dışarıdan, lüks otel yerine Ankara'nın devlet mimarisini andırıyor. "İçi de öyle" dediler. İçimden girmek gelmedi. "Şifalı çamur tesisinizi kurdunuz mu?" diye sordum. "Yok canım. Hiç öyle bir faaliyet yok. Düşünce de yok."Şaşar kalırsınızKaymakam Bey'e ve Belediye Başkanı'na soruyorum. Adada hiç mi müteşebbis yok? Bu ada, Kuzey Ege'nin incisi olması gereken bir konumda. Yanında Semadirek, biraz kuzeyinde Thasos adaları var. Nasıl bakımlı nasıl turist kaynıyor, şaşar kalırsınız. Hem de hangi tarihler arasında? 1 Nisan ile 30 Ekim arasında. Neden bizler beceremiyoruz? Bu işi bilen kişiler neden iş başına getirilmiyor?Gökçeada gibi çok mükemmel bir yere ilk adımdan itibaren zakkumlar içerisinde tertemiz ve estetik bir giriş yapabilmek, sonra tarihi köylere muntazam ve emniyetli yollardan çıkabilmek, oralarda korunmuş eski yapılarda dut ağaçları altında çay içebilmek, dut likörü satın alabilmek, her derde deva çamur banyoları yapılabilen çağdaş bir tesise girip çıkabilmek vs. neden mümkün olmasın?Turist gemileri neden yanaşamasın? Semadirek adasıyla motor bağlantısı neden kurulamasın? Kimdir bizi tutan? Kişi mi? Kurum mu? Zihniyet mi? Bir şey söyleyeyim mi? Başbakanımızın partisinde her işin bir ehli olduğuna, bunca deneyimlerden sonra inanmıyorum. Aslında bunu eleştiri olarak da söylemiyorum. Birisi bana gelip, "Gel Ayşe şu serada Diana gülü yetiştir" dese şaşırıp kalırım. Herkes, her işin ehli olamaz. Ama olanlar vardır. Onlar iş başına getirilmelidir. Bakınız rahmetli Çelik Gülersoy'un elinden kopararak aldığınız Yıldız Parkı'ndaki zarif kamelya, bakımsızlıktan çürümüş gitmiş! Anlatabiliyor muyum? Sizi hiç kimse suçlamıyor. Sadece diğer tarafta bu işi bilenler varsa, ihtisaslarına başvurunuz."Her şeyi ben bilirim ve yaparım" zihniyeti çok köhne ve eskimiş bir düşünce biçimidir. Üstelik zarar ziyan ve acıya yol açar. Bir de standartların yükseltilmesi lazım. Yetkililerde standart düşük olunca her bozukluk sineye çekilip her olumsuzluk, olumlu görülebilir. Ne yapacağız bilemiyorum. Bu söylediklerim tabii ki geçmiş hükümetleri de kapsamaktadır. Şimdi ortada yoklar ama veballeri masanın üzerinde çırılçıplak duruyor.

Devamını Oku

Dostlarımızın başına gelenler

10 Ağustos 2004

Bugün sizlere Los Angeles'ta oturan aziz dostlarımız Delia ile Fikret Tecimer'in başına gelmiş bir olayı anlatmak istiyorum. Delia, dün beni Büyükada'daki Büyük Kulüp'ten aradı, iyilik haberlerimizi birbirimize ilettik. Bu sabah Los Angeles'a dönüyor ama konuşmamız bana aşağıdaki çok hoş hikâyeyi hatırlattı. Sizlerle paylaşmak istiyorum.Delia ile Fikret her yaz İstanbul'a geldiklerinde Büyükada'daki Büyük Kulüp'te bir ay kalırlar. Dostlarını burada ağırlarlar, misafirliğe buradan gidip gelirler yani kısacası Büyük Kulüp bir ay boyunca bu dostlarımızın "evi" olur.Sanırım iki-üç yıl önceydi. Bir akşam Delia ile Fikret birlikte bize yemeğe geldiler. Sarafin şaraplarının ortaklarından rahmetli Güven ve Vicdan Nil de bizdeydiler. Gece geç vakte kadar sohbet ettik. Saat tam 24'te şoför, Delia ile Fikret'i bizden aldı ve Bostancı iskelesinden 24.30'da kalkacak son vapura yetiştirdi. Hikâyeyi ertesi gün Delia'dan şöyle dinledim:"Ayşeciğim, dün akşam için çok teşekkür ederiz. Senin şoför bizi vapura bıraktıktan sonra başımıza gelenleri dinlemeni isterim. Biz Fikret'le vapura bindik ve üst kata çıktık. Hava da oldukça sıcak biliyorsun, kimseler yoktu. Vapur iskeleden ayrıldıktan sonra ben koltuğa kıvrıldım. Hemen dalmışım." "Sahi mi diyorsun Delia?" "Sahi sahi. Sonra gözümü açtığımda bir de ne göreyim..." "Eyvah, ne gördün peki?" "Saat sabahın 3'ü. Her taraf karanlık. Karşı koltuğa da Fikret uzanmış uyumuyor mu?" "Vapurda mısınız hâlâ?" "Evet. ikimiz de oracıkta uyuyup kalmışız. Vapur ada seferlerini yapıp bitirmiş. Gelmiş, Bostancı'ya iskeleye bağlanmış. Biz de bir güzel uyku çekmişiz ki sorma gitsin!""Ay Delia, geçmiş olsun. Çok üzüldüm. Ne yaptınız sonra?""Hemen Fikret'i uyandırdım. O da olanları anlayınca çok şaşırdı. Kalktık, çıktık vapurdan. Nereye gideceğimizi şaşırdık birden.""Bir otele gitseydiniz! Ne yaptınız peki ondan sonra?""Oteli o anda düşünemedik. Aklımıza, yazları Caddebostan'da oturan Los Angeles'tan dostlarımız Harika ile Ertürk geldi. Hemen bir taksiye atladık onlara gittik. Sabahın 4'ünde onları uyandırdık. Neyse, Harika çay yaptı. Ancak kendimize gelebildik. Otele biraz evvel gelebildik. Bir maceraydı ki sorma! Gene de sana ve Haluk'a dün gece için teşekkür etmek isteriz."İşte böyle bir macera yaşadı dostlarımız Delia ile Fikret. Gelecek yaz muhakkak Seddülbahir'e bizi ziyarete geleceklerine dair söz verdiler. Doğrusu bugün hoş bir anı olarak hatırladığımız dostlarımızın başına gelmiş bu hikâye, o günlerde bayağı üzücü olmuştu.Dikkat... Dikkat...Çöp imha istasyonları mutlaka kurulmalıSeddülbahir Köyü, bu yıl sinek ve sivrisinekten kısmen arınmış durumda. Bu sevindirici bir haber. Duyduğuma göre yörede toplanan çöpler artık Milli Park'ın bazı yerlerine boşaltılmıyormuş. Toplanan çöpler Çanakkale'ye sevkediliyor, orada imha ediliyormuş. Bu uygulamayı planlayanlara teşekkür ediyoruz. Daha temiz bir Türkiye için çöp imha istasyonlarının mutlaka kurulması gerekiyor. Bunlar çok pahalı tesisler midir? Sıra bunlara ne zaman gelecek diye merak ediyoruz doğrusu. Gene de yöremizde her yıl gittikçe artan çöpleri toplamak için Gelibolu Milli Park Müdürlüğü'nün tek kamyonu yetersiz kalıyor. Bu arkadaşlar canla başla çalışıp 10 günde bir gelerek bu kadar birikimden sonra etrafa dağılıp mikrop yuvası olan çöpleri topluyorlar. Keşke elinde ıskartaya çıkarılmış, kullanılmayan çöp kamyonu olan bir belediye, bizlere bunlardan birini gönderse de tamir edip çöp kamyonu adedimizi artırabilsek. Tabii ki bu çöp birikimi sadece yaz aylarında artıyor. Kışın sorun yok. A. Ö.

Devamını Oku

Ata'nın Çanakkale'de yaptıklarını unutmayın sakın!

9 Ağustos 2004

Pazar günü birçok gazete, Çanakkale Şehitleri Abidesi'nin bulunduğu yerlerin gün geçtikçe "İbadethane"ye çevrildiğini, bilgisiz ve vurdumduymaz rehberlerin anlattığı hurafe tarzı bilgilerle halkın aldatıldığı haberleriyle doldu taştı.Yanlış hatırlamıyorsam bu geleneği iki yıl önce (veya geçen yıl) İstanbul Zeytinburnu Belediyesi başlattı. Buraya her hafta otobüsler dolusu vatandaşları hiçbir ücret almaksızın cuma günleri getirip götürdü. Köylülerimizle konuştuğumda, "Ayşe Hanım aynı kişiler, aynı aileler kaçıncı defa geliyorlar, şaşırıyoruz" dediler. Cuma namazını Seddülbahir ve Alçıtepe'nin mütevazı camilerinde kılan İstanbullu vatandaşlar, sabahın çok erken saatlerinde yola çıkıp aynı akşam geç saatlerde evlerine döndüler. Özellikle nisan, mayıs ve haziran aylarında yurdun her bir köşesinden otobüsler buraya akın edince günde 700-800 otobüs inanılmaz bir trafik sıkışıklığı yaratmaya başladı. Okullar kapanınca bu yoğunluk azaldı. Halen pazar günleri, 15-20 otobüs gelmeye devam etmektedir. Buna özel otomobilleri de eklersek ziyaretçi akınının son yıllarda yoğunlaştığını anlarız (Bu arada hatırlatayım, yollarımız bu trafiğe müsait değildir).Bilgisiz rehberlerin uydurup uydurup anlattıkları hikâyeleri gazeteci arkadaşlarım tespit etmişler. Örnek olarak birini vereyim: "Sarıklı ve cüppeliler, top mermilerini elleriyle tutup düşmana geri attılar." Bu tür yalanlarla halkımızı etkileri altına alarak doğruluk dışı uydurukluklara inandırmaları hiç şaşılacak bir durum değil bence. Çünkü neticede halkımız bu konularda araştırmalar yapmış, yanlı olmayan objektif çalışmaları okuyup gerçekleri öğrendikten sonra yöreyi ziyaret eden kişiler değil. Çanakkale üzerine yazılmış bazı kitaplar var ki, içinde Mustafa Kemal'in adı bir kez bile geçmemektedir. Günahları yazarlarının boynuna diyorum.Geçen gün bir hanım, Mustafa Kemal'in büstü yanında çayını içerken yüksek sesle, "Kim dikti bu........heykelini buraya?" diye uluorta sormuştur. İşte beni üzen bir tek bu husustur. Yani son zamanlarda yöreye ilgi artmıştır. Buna kimsenin itirazı olamaz ama yalan yanlış bilgilerle vatandaşın hafızası doldurulurken bu başarının altında Atatürk'ün katkısı bulunduğunu saklamak, gerçekleri belirtmemek hem zararlı, hem de günahtır. Kaldı ki bırakın Mustafa Kemal'in bu harp sahnelerinden silinmesini, saçma sapan masallar sonucu olumsuz etkiler altında kalan vatandaşlarımız, bu seyahatleri esnasında Atatürk'e karşı duygulara bürünmektedirler.Tabii ki Çanakkale savaşlarında yurdun her köşesinden gelmiş silahlı kuvvetler mensuplarının direnci, dayanıklılığı, cesareti, dünyada eşi kolay görülmeyen bir gayretin simgesidir. Hepsini rahmetle, şükranla, minnetle anarız. Ancak unutmamamız gereken önemli nokta Atatürk'ün bu savaşın en kritik anında silahlı kuvvetlerimizin başına geçerek askere verdiği moral, planladığı taktikler ve düşmana tattırdığı yenilgi duygularıyla bu zaferin elde edilmesinde en büyük payı olan kişi olarak yadedilmesi de bir millet borcudur.Şaşarım bu haksızlığı yapıp, yalan dolandan medet umanlara! Başta Çanakkale Valimiz Sayın Süleyman Kamçı olmak üzere yetkililerin gerekli tedbirleri alarak bu tür başıbozuk söylemlerin halkımıza yutturulmasına mani olacaklarından eminim.Dikkat... Dikkat..."Telekom, rant kapısı değil"Türk Telekom'a geçmiş borçlarının ana paralarını ödeyebilmiş ama faizlerini ödeyememiş olanlar için bir af yasası çıkacağı, medyada haber olmasına rağmen Telekom avukatları, icra memurlarını mağdurların evlerine göndermeye devam ediyorlarmış. Memurlar, "Ne yapalım bizim yetkimiz yok" diyerek az da olsa para alıp, icra için geldikleri kapılardan geri dönüyorlarmış. Vatandaşlar soruyorlar: "Hem af çıkaracağız diyorlar bizi heveslendiriyorlar hem de Telekom'u bir rant kapısı yapıyorlar. Olacak iş mi?" Yetkililerin dikkatine. A. Ö.

Devamını Oku

Bu kadarına da pes doğrusu!

8 Ağustos 2004

Geçen gün Ataşehir de Tellioğlu Ailesi'ne ait bir binanın belediye yetkililerince yıkılışını izledim. Durumun zor olduğunu takdir ediyorum ancak ailenin yaklaşımı hayret vericiydi. Haberden gerçek durumun ne olduğunu öğrenemiyoruz. Tellioğlu Ailesi, bağlı olduğu belediyeye izin için başvurdu da izin alamadı mı? İzin alamamasına rağmen 4-5 katil binayı neden inşa etti? Bu bir "Ben yaptım oldu" meselesi mi?Peki! Belediye yıkıma gelmeden önce, durumu bir kaç kez Tellioğlu Ailesi'ne bildirmedi mi? Aile buna karşın binayı niçin terk ermedi? Bu sorular açıkta dururken ben aile fertlerinin davranışlarına dikkat çekmek istiyorum. Bir genç çıkmış çatıya bağırıyor: "Benimle ölmek isteyen içeri gelsin!"Hoppalaaa! Kim ölmek ister ki seninle? Bir bina için, üç pencere dört duvar için kim ölmek istesin ki? Bu genç biraz sonra elinde kaya veya taş parçalarını yere doğru fırlatırken görünüyor. Yani? Yani, nişan aldıklarına zarar vermek istiyor. Attığı kaya ve taş parçaları o kadar kocaman ki inanınız kim o darbeyi yese feci şekilde yaralanır. Bu ne şiddet bu ne ne celal?Ataşehir'e o yükseklikte ve genişlikte bir bina yapmışsan belli ki paranız vardı. Paranızı sağlam yere bağlamak varken neden belediyeyle anlaşabileceğiniz bir yöreye inşaat yapmadınız? Ben şimdi çıkıp Arnavutköy-Bebek arası boş bir arsaya değil 5 katlı, tek katlı bir bina yapmaya başlasam kıyamet kopar mı, kopmaz mı? Ben bu hareketi yapmakla karşıma çıkacak kıyameti beklemeli miyim? Bal gibi beklemeliyim!Diğer bir bey, aşağıda ithamlara devam ediyor: "Bu, CIA'in işi!" Yok canım. CIA'in işi başından aşkın, Ataşehir'deki bina inşaat ruhsatlarını mı kontrol ediyor veya hükümete "tüm ruhsatsız binaları yıkın" mı diyor?Ben diyorum ki, elinizde inşaat izni olmadan; belediyeyle görüşmelerinizde inşaat izni verilmeme ihtimali kuvvetli olan yörelere paralarınızı harcayıp bina yapmayınız. Herkes her istediği yere bina yaparsa ve bu inşaat izinleri belli bir plan ve program dahilinde verilmezse kentlerimizde hem anarşi hem de öyle keşmekeş bir görüntü kirliliği olur ki şaşarsınız! Yıllardır şaşadurduğumuz gibi. Ben hiç böyle bir inşaat yapamadım. Örnek vereyim!Bebek sırtlarında, iddia edildiğine göre Sayın Erdal İnönü'nün de bir dairesi bulunan apartmanın yanından geçtiğim bir gün, kendi kendime demiştim ki: "Çok güzel bir manzarası var bu apartmanın. Önü de bomboş çayırlık. Şu çayıra bir gecekondu yapsam, kim bana ne diyebilir?" Sanırım o günlerde de televizyonlarda gecekondu yıkım sahneleri izlemiştim. Sordum bu soruyu kendime ve cevabı derhal aklıma geldi. İlk önce apartman sakinleri gürültüye uyanır ve polise haber verirlerdi. "Evimizin önüne, tapusu kendisine ait olmayan birileri gecekondu yapıyorlar." Polis hemen beni tutuklardı. Hem gecekondumu yapamaz, hem de hapis yatardım. Belki para cezası da keserlerdi. Şimdi benzer durumlardaki arkadaşlarım neden benim gibi düşünmüyorlar bunu anlamaya çalışıyorum! Veya ben neden onlar gibi düşünemiyorum? Neden ben bunu suç olarak görüyor ve kendimi frenliyorum da o arkadaşlarım bunu bir suç olarak görmüyorlar?Ataşehir'e bakan belediye, Tellioğlu Ailesi'nin tüm itirazlarına rağmen sarı binayı yıktı. Yanında bir de türbe veya çeşme gibi bir bina daha yıkıldı. Sanırım arkada bir kaçak bina daha çıkmış ortaya. O da yıkılacakmış.Ben de, "Pes doğrusu" diyorum.Okuyucu mektubuKadıköy'deki duraklarda çöp kutusu yok* Geçenlerde Kadıköy'de otobüs durağında beklerken ayakkabılarımın altının yapış yapış olduğunu hissettim. Bir "sakız dağı"na basmışım. Biz neden böyleyiz. İstanbul belediyesi otobüs duraklarını yeniledi. Kim bilir ne kadar para harcandı. Hiç kimse, duraklara çöp sepeti koymayı düşünemedi mi? Otobüs beklerken elimizdekileri yere atmak zorunda kalıyoruz. Bu durum beni şaşırtıyor. (Türkmengil Samet)* Doğrusu beni de şaşırtıyor! Çöp kutuları her durakta mutlaka bulunmalı. Sakız, sigara paketi, eski otobüs biletleri gibi çöpler kutulara atılırsa yerler kirlenmez. Belki sizin önerinizi belediye ciddiye alır ve bu hizmeti vatandaşlara ulaştırır. Çok teşekkür ederim.

Devamını Oku

Kendimizi herkesin yerine koyabilmemiz çok zordur

7 Ağustos 2004

Avusturya'dan dostum Helga ile iğde ağacının altına oturduk. Çaylanmızı da elimize aldık. Onunla konuştuklarımızı şimdi size tercüme ederek veriyorum."Ayşe Hanım. Otelde ilginç bir olay yaşadık, size danışmak istiyorum.""Tabii Helga. Ne oldu?""İki gün evvel otele bir aile geldi. Baba, anne ve küçük bir kız çocuğu. Anne tesettürlüydü. Kız çok sempatikti. Yemeklerde Yücel ile oturduğum masaya geliyor, bizimle şakalaşıyordu."Ne güzel.""Annesi de kızını alıp yanımıza geliyordu. Cici bir aileydi diyebilirim.""Peki bir sorun mu oldu?""Ertesi sabah Yücel ile ben denize indik. Otel'in güzel kum plajı var biliyorsunuz. Biraz yürüyelim dedik. Otelden sizin eve doğru gidiyorduk. 100 metre kadar gitmiştik ki, denizin içine oturmuş anne ve babayla küçük kızı gördük. Anne bikiniliydi. Upuzun ve çok güzel siyah saçları vardı. Bu aileyi hemen tanımıştık.""Onlar sizinle selamlaştı mı?""İşte onu söyleyeceğim. Anne bizi görür görmez saçlarını önüne döktü ve saklandı. Ben hiç anlamadım bu durumu. Sizce niçin öyle yaptı?""Helga, bunu izah edebilmek için size onlarca sebep sıralayabilirim. Hangisi doğrudur onu da bilemem.""Ama biraz sonra ne oldu biliyor musunuz? Üç delikanlı karşı istikametten otel plajına doğru yürüyorlardı. Dikkat ettim, gençler geçerken anne saçlarıyla yüzünü kapatmadı. Hiç rahatsız bile olmadı diyebilirim. Bunu ne ben ne de Yücel anlayamadık.""Aslında böyle durumları dışarıdan izah edebilmek çok zordur. İnsan kendisini kişinin yerine koyabilmesi için onun gibi düşünmesi gerekir. Anlatabiliyor muyum Helga?""Hayır! Benim anladığım bu anne, bir çifte standart yaşıyor. Etrafa karşı kapalı görünüyor ama aslında canı açılmak istiyor. Bunu yanlış mı düşünüyorum Ayşe Hanım?""Yanlış olabilir bu düşünce. Bence kapalı yaşamaktan şikâyetçi değil ama özel yaşamında da rahat olmak istiyor. Belki bu sebepten dolayı otel plajının 100 metre ötesine yürümüşler. Orada hiç kimsenin olmayacağını, özellerine karışılmayacağını düşünmüş olmalılar. Tabii sizin oradan geçebileceğinizi hiç mi hiç tahmin edememişler, akıllarının ucuna bile getirmemişlerdir herhalde."Çifte standart mı?"Peki. Bunu anladım ama biz geçerken neden saçıyla yüzünü kapatıyor da hiç tanımadığı üç delikanlı geçerken aynı şeyi yapmıyor?""Sizi otelde sık sık görmeye devam edecek. O üç genci ise belki yaşamı boyunca bir daha hiç görmeyecek, bence sebep bu olabilir.""Böyle bir sebep olur mu?""Helga, herkes çok çeşitli ve çok değişik düşünce ve muhakeme hakkına sahip bulunuyor. Bence duruma bakıp hemen değerlendirmemek gerekir. Dediğim gibi kendinizi o kişinin yerine çabucak koymamalısınız. Koyamazsınız da. Bilemezsiniz.""Ama ben burada bir çifte standart olduğunu düşünüyorum. Bence hanım, benim gibi rahat yaşamak istiyor ama bir baskıyla kapalı. Ne dersiniz?""Emin değilim derim. Böyle bir baskı olsa, o hanım bikini giyip denize giremez. Oysa plaja gelip denize de girmiş işte! Sen de görüyorsun. Hâlâ otelde mi bu çift?""Hayır. Yoklardı, gitmişler. Ama biliyor musunuz, ertesi gün de baktık aynı yerde aynı bikiniyle denize giriyordu anne.""Aman inşallah tekrar önlerinden geçmemişsinizdir. Ters istikamette yürümenizi sürdürseydiniz keşke.""Evet biz de öyle yaptık.""Eminim sizi görünce zor anlar yaşamışlardır. Belki de yanlış anlaşılmaktan çekinmişlerdir. Oysa onlar da tatil yapıyorlar. Hem de mevsimin en sıcak günlerinde. Denize mayoyla girmekten başka doğal ne olabilir ki? Yeter ki özel köşelerinden, başkalarının gözlerinden uzakta girsinler, serinlesinler.""Ayşe Hanım. Şunu anlamıyorum. Ben ve kocam, o hanımı bikinili görünce neden fena oluyor da onlar beni bikinili görünce fena olmuyor?""Helga, zor sorular soruyorsun. Bende cevabı yok. Diyorum ki, gelin birer bardak çay daha içelim ve şu önümüzdeki deniz kabuklarının değişik fermuarlarını inceleyelim. Bence bu farklılık Darwin'in teorisini çürütebilir."Önümüzde sekiz değişik türde deniz kabuğu duruyordu. İkimiz de midyeye uzandık.Okuyucu mektubuTaşınırken kolideki eşyalar kaybolur mu?* İzmir'den İstanbul'a taşındık. Eşyalarımızı Duna Nakliyat getirdi. Ancak evde kolileri açınca bir çok eşyamızın eksik olduğunu fark ettik, hemen Duna'ya durumu anlattık. "Meseleyi haledeceğiz" dediler ama hiç bir şey yapmadılar. Artık telefonlarımıza da cevap vermiyorlar. Nedir bu sorumsuzluk? Eşyamıza mı yanalım? Tazmin edilmeyişine mi? Çektiğimiz üzüntüye mi? Verdiğimiz uğraşa mı? "Sıfır" neticeye mi? (Elbrus Aslan) * Duna Nakliyat şirketi malları nakletmek için kurulmuş bir firma ise işini doğru dürüst yapması gerekir. Kaybolan eşyalar nerededir? Kim almış olabilir? Kolideki eşya kaybolur mu? Bir yanlış anlaşma mı vardır? Sigorta neden sizin adınıza yapılmadı? Ne biçim bir iştir bu? Duna Nakliyat son çıkan Tüketici Hakları yasasından hebardar değil mi? Eminim bu mesajınızdan sonra Duna, sorununuzla yakından ilgilenecek, meydana gelmiş bir hata varsa düzeltecektir. Durumu bana bildirirseniz, gelişmeleri köşemizde yayınlarız. Geçmiş olsun!

Devamını Oku

Dünya turizmine öncülük edenler kimlerdir?

6 Ağustos 2004

Dünyanın turizm öncüleri diye bir tabir vardır. Kimdir bunlar? Bunlar sosyetik, asilzade, şöhretli, zengin ve tarihe, coğrafyaya daha doğrusu ilginç her şeye önem veren, rüzgârı takip etmektense rüzgârı eken kişilerdir. Bunlar bir tsunami dalgası misali dünyanın dikkate değer buldukları yerlerini keşfetmeye bayılırlar. Şato, villa ve köşklerine dönünce de öğrendikleri, gördükleri, yaşadıkları deneyimler hakkında gene şöhretli, zengin ve asil dostlarına anlatmaktan gurur duyarlar. Dünyada hiç kimsenin gitmeyi aklından bile geçirmediği yerlere bunlar ilk adımı atarlar.İşte atılan bu ilk adım. zengin batı dünyasının sosyete ve magazin dergilerinde sayfa sayfa yer bulur. Bugün Katmandu'da deve turuna çıkan bu turizm öncüleri yarın Nepal'de bir dilenciye para verirken görünürler. Bugün Afrika'nın Botswana ülkesinde yerlilerin dansını izleyen bu kişiler yarın Arjantin pampalarında rüzgârın otlar arasındaki dansını seyrediyor olabilirler. Prens Charles ile Camilla'nın, yıllar önce bizim buralarda Mavi Yolculuk serüvenini unutan var mı?Çok önemlidir turizm öncüleri! Neden? Çünkü halkın elinden düşmeyen bu dergi fotoğraflarını gören büyük çoğunluk, sosyete nereye gittiyse o da o bölgeyi keşfetmek için harekete geçer. Bu kadar dünya görmüş insanların elbette bir bildiği vardır düşüncesi tüm halka yayılır. Turizm patlaması da böylelikle başlamış olur.Avrupa'nın çok önemli Hello dergisinin Türk versiyonunun ilanına bir gazetemizde rastladım. Bizim köyde böyle dergiler yok tabii. Olsun. Kim vardı kapakta? Yukarıda bahsettiğim turizm öncülerinin başında gelenlerinden Lady Diana'nın ağabeyi Lord Spencer ve en son eşi. Ne yapmışlar? Türkiye'ye gelip, Çanakkale'ye geçip, Truva'yı ziyaret etmişler, (milyon kere teşekkürler Hollywood, Brad Pitt, meşhur atımız ve tüm ekip) "Aşil, Hektor'u hangi meydanda öldürdü. Helen, Paris'i hangi balkondan izledi, bir görelim" demişler!Fotoğrafta Lord Spencer ve eşi, çok zarif bir kapıdan çıkarken görülüyorlar. Canan'ı aradım. Canan şu dergiyi al da bak bakalım fotoğraftaki yer neresi? Zaten Didem Hanım'ın arkadaşı öğrenmiş. "Anneciğim bu kaldıkları yer bir butik otelmiş. Çanakkale, Küçükkuyu'daymış. Adı da Manici Kasrı'ymış. "Bizim sosyetemize de bu bilgiyi sağlamış oldum.Buyrunuz! Ne kadar hoş. Şimdi Lord ve Lady Spencer, Güney Afrika'daki yazlık evlerinden Londra'daki şatolarına döndüklerinde, yan şatolardaki dostlarına diyecekler ki: "Biz bu yaz Troia'yı ziyaret ettik. Çok ilginç yerler. Hele bir de hoş otelde kaldık ki görmeniz gerek. Adı Manici Kasrı..."İşte böyle başlar bütün işler sevgili okuyucular. Kartopu, çığ gibi büyür gider. Bendeniz de sizlere anlatabilmek için en kısa zamanda bu Manici Kasrı'nda bir yemek yiyeceğim. Manici bana İtalyan çağrışımı yapıyor. Ne alâka? Göreceğiz ve sizlere anlatacağız.Okuyucu mektubuTuğçe kızımız için anlamlı bir çağrı* Tatil yaptığım Tekirdağ'ın Naip Köyü'nde Tuğçe Kurtkan'ı tanıdım. Aile kendi ürettiklerini satarak geçiniyor. Tuğçe çok akıllı ve zeki bir kız. 8 yıllık ilköğretimi takdirle bitirmiş ve Tekirdağ Anadolu Lisesi'ni kazanmış. Bu köyden bir "ilk" oluyormuş Tuğçe'nin kazanması. "Doktor olmak istiyorum" diyen Tuğçe'nin ailesinin imkânları çok kısıtlı. Ben ansiklopedi ve birkaç kitap gönderebildim ama hayırsever vatandaşlar Tuğçe'ye yardım ellerini uzatırlarsa kanımca pişman olmazlar. Babasının telefonları şöyle: 532-311 17 37 / 0282-283 56 26(Rana Hançerigüzel) * Duyarlılığınıza cevap verecek okuyucularım olacaktır Rana Hanım. Tuğçe kızımı da kutluyor ve başarılar diliyorum.

Devamını Oku

Celal'in harikulade karpuzlarını tatmalısınız

5 Ağustos 2004

"Hoşgeldin Celal! Gel içeri, gel! Haluk Bey de burada.""Merhaba Celal, hoşgeldin, gel otur şuraya. Biraz konuşuruz.""Merhaba Haluk ağabey. Rahatsız etmeyeyim sabah sabah!""Ne demek rahatsızlık Celal? Eşin nasıl? Ali, Dilek, torun?""Hepsi iyidir vallahi, çok şükür! Sizinkiler nasıl? İyiler mi?""Allah'a şükür. Eee bu yıl neler ektin serana? Salatalık var mı?""Yok bu yıl salatalık ekmedim. Biraz dışa ektim, ondan dolayı bazıları acı çıkıyor herhalde.""Salatalık serada yetiştiği için mi acı çıkmıyor acaba Celal?""Valla bilmiyorum. Tohumdan da olabilir. Bu sene seraya sadece karpuz ektim Ayşe Abla."(Bilginiz için söylüyorum. Geçen gün Celal bize bir karpuz yollamıştı. Bıçak değer değmez volkan gibi açıldı. Tadı var ya? Hiç sormayın! İnanılmaz, şeker gibi gevrek etli, kocaman bir karpuzdu.)"Geçen gün gönderdiğin karpuza çok teşekkürler Celal. Muhteşemdi. Ne kadar aldın? Verimli oldu mu karpuz bu sene?""Valla inanmayacaksın ama 500 metrekare bize 5 ton karpuz verdi bu sene. Temmuz başından beri yiyoruz, çoluk çocuk. Sattım da! Hâlâ daha da var.""Allah bin bereket versin. Celal tohumu nereden aldın?""Bizim Eceabat'taki aktardan aldım. Tohum da satıyor o. Geçen gün televizyonda gördüm. Japonlar çekirdeksiz kavun yapmışlar. Bir de buzdolabına rahat sığsın diye kare karpuz üretmişler. Bunlar doğru mu Allah aşkına?""Doğru Celal, doğru. Çekirdeksiz karpuzu ben 15 yıl önce Amerika'da yiyordum. Bir de topatan gibi karpuzlan var onların. Çekirdeksizler öyle değil ama. Seninkiler gibi yuvarlak. Evet, karesini de yapmışlar Celal.""Nasıl olur böyle bir şey yahu?" "Boşver sen onu da, Celal bak yıllardır sana bir teklifte bulunuyorum, ama sen hiç oralı bile olmuyorsun?""Nedir be Ayşe Abla?" "Gel şu seranda ot ve değişik salata yetiştir de zengin ol Celal. Tohumları ben sana bulurum.""Ayşe Abla, benim sera bu kış fırtınadan paramparça oldu vallahi." "Kaç paralık masrafı vardır ki?" "500 milyon gerekir." "Peki yapar mısın şu ot işini Celal? Söyle bakalım.""Yahu yapamam be Ayşe Abla. Bilmediğim iştir. Bizler domates, salatalık, biber, patlıcan, kavun, karpuzda çok deneyimliyiz. Sen de her sene bana gelip yeni bir şey önerip duruyorsun.""Başka ne önerdim ki?" "İki yıl önceyi unuttun mu? Tutturdun seranda taze çiçek yetiştir diye! Yapamam be Ayşe Abla. Haydi bana müsaade. Biraz daha oturursam, kaktüs falan yetiştir diye tutturursun." Kahkahalarla ayrıldık.Dikkat... Dikkat...Truva atımız yakında Türkiye'ye geliyor!Çanakkale Valimiz Sayın Süleyman Kamçı ile geçen gün konuşma fırsatı buldum. Truva atının 20 gündür yolda olduğunu ve yakında Türkiye'ye geleceğini söyledi. Vali Bey'in verdiği bilgiye göre, Çanakkale'de yanaşabilecek doğru dürüst liman ve rıhtım olmadığı için atı getiren gemi, yükünü önce İstanbul'a boşaltacak ve parçalar halinde TIR'larla Çanakkale'ye getirilecek. Truva atı daha sonra havalimanı hangarında monte edilecek. 18 Mart Parkı'nın hazırlanması bir yıl süreceği için güzel atımız bu zaman zarfında Çanakkale Valiliği önüne konacak. Ben ve okuyucularım bu haberlere çok seviniyor ve Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Erkan Mumcu'ya bir kez daha teşekkür ediyoruz. A. Ö.

Devamını Oku

Kul hatası Allah'a havale edilemez!

4 Ağustos 2004

İzmir'in sularında boğulan 16 yaşındaki 5 öğrenci kızımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Ailelerinin demeçlerini üzülerek okuyorum. "Allah'ın emri" demişler. Ben aynı düşüncede değilim. İçim isyanlarla dolu. Ölümle yüz yüze gelmiş, elbiselerinin ağırlığıyla suyun içine çekilmeye başlamış yavrucaklar, "İmdat, imdat" diye etraftan yardım istemişler. Gözümün önünde hep yavaş çekimde onların çırpınışları gidip geliyor.Neden yardım istemiş bu 5 kızımız? Ölmek istememişler. Güneşe, yapraklara, mavi gökyüzüne veda etmek istememişler. Onlar da anneleri, babaları, kardeşleri, akrabaları, komşuları, arkadaşları gibi güneşli güzel günleri solumak, yaşamak istemişler.Yaşasalardı, hayatta kimbilir ne başarılar yakalayabilirler, ne gibi üretimlere katkıda bulunurlardı? Kimbilir kimleri mutlu edebilir, bu yurda ne faydalı evlatlar yetiştirebilir, bir yavrunun "Anneciğim" sözünün tadını alabilir, küçük bir bebeğin gülümsemesini içleri ısınarak izleyebilirlerdi.Kur'an'ı incelediğinizde Allah'ın zamansız almak için verdiğini söylediği bir mesajı okuyamazsınız. Bence çoğu zaman bu düşünce, çaresiz kalmış bir kul tesellisidir.Kur'an'da Yüce Yaradan, insana secde etmesi için şeytana çok önemli bir mesaj veriyor. İnsanın üretken yaratıldığını belirtiyor. Demek şu dünyaya gelmiş her birimiz, şu veya bu şekilde bir üretim yapmak zorundayız. Dünyaya üretim yapması için gönderilmiş 5 kişi, niçin bu fiili gerçekleştiremeden dünyadan alınsın ki? Çok önemli birkaç ifadesi daha var Yaradan'ın. Mealen söylüyorum. Okuyun, sorgulayın, düşünün, aklınızı kullanındiyor. Yetmemiş, aklınızı kullanmazsanız, üzerinize pislikler yağar diyor. Kur'an'ın hiçbir ayetinde erkekler, kadınların ellerine değmesin diye bir ifadeye rastlayamazsınız.Oysa ölümle yüz yüze gelmiş bu 5 güzel kızımız, akıbetlerini anlamış olmalılar ki, "İmdat, bize yardım edin" diye haykırmışlar. Onları duyan olmamış mı? Olmuş. Güçlü kuvvetli genç erkekler duymuşlar ve Kur'an'ın uygun bulacağı biçimde zavallı kızları kurtarmak için hamle yapmışlar. Bu hamle niçin yapılmıştır sizce? Bence, güzel Allah'ın üretsinler, çalışsınlar diye yeryüzüne göndermeyi uygun bulduğu 5 kulunu kurtarıp, Allah'ın planının uygulanmasını temin etmek için hamle yapmışlar.İnsanlık suçuAma Kur'an kursu hocaları, onları durdurmuş! Neden? Kur'an'ın emrettiği değil ama hocanın şahsi inancına göre erkek eli, kız eline değerse günah saydırmış da ondan durdurmuş. Hiç şüphem yok ki öbür tarafa vardığımızda inşallah bu şahsi inançlara göre yeryüzünde yapılan uygulamalar, hesaba çekilecektir. Bundan en ufak bir şüphem yok!Bir gün rastladığım Abdurrahman Dilipak da uzattığım elimi tutmamış, "Ben kadın eline dokunmam" diyerek geri çekilmişti. Demek iki metre ötesinde boğuluyor olsam, 5 metre uzakta ateşten kavruluyor olsam, Abdurrahman Bey bana da yardım elini uzatmayacak. Neden? İnancı gereği! Nerede yazıyor? Hiçbir yerde yazmıyor ama öyle işte! İnancı gereği. Bu düşünce sistemini Kur'an'a mal ettirmek imkânsızdır. Bu işlemi dünya üzerinde başka inanç sahiplerine anlatabilmek, anlayabilmelerini sağlamak daha da zordur! Bu işleme cinayet diyebilirler. Onlara bakarsanız bu kızları kurtarmaktan men edilen gençlerle bu kızlan kasten öldürenler arasında fark yoktur. Dolayısıyla yasalar karşısında, bu işlemi cezaya tabi bir insanlık suçu olarak görebilirler.Daha, 5 güzel kızımızın yaşamlarında, büyük ihtimalle büyükleri tarafından günah addedildiği için küçük yaşlardan beri denize sokulmadıktan, yüzme öğretilmediği hususuna girmiyorum. Bilmem böyle mi? Daha, 5 güzel kızımızın kavurucu sıcakta günah addedildiğinden kalın giysiler giymek zorunda bırakıldıkları için ve bu kumaşlar suyu süratle emip ağırlaşüğı için suyun içine çekilmeleri hususuna da girmiyorum. Çünkü kavurucu sıcak duygusuna kapılmasalardı bu genç kızlanmız kendilerini el ele suya atmazlardı. Çölde susamış birinin bulduğu testiden kana kana su içmesine eşittir kızlarımızın yaptıkları. Hiç kınamam ama başta da dediğim gibi beni en çok üzen, o kızı dünyaya getiren anne, baba ve ailelerin bence bu insan hatasını Allahımıza havale etmeleridir. Bu doğru değildir. Doğru olmadığından en ufak bir şüphem yoktur! Güzel kızlarım. Sizleri tanımıyorum ama dünyadaki hak etmediğiniz yokluğunuza çok üzülüyorum!

Devamını Oku