Tebrikler Sayın Başkan Nihat Zeybekçi!

10 Temmuz 2004

Haddim olmayarak çok önemli bir konuya değinmek istiyorum. Denizli AKP Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi demiş ki: "Camiler de kutsaldır ama binasından değil, içinde insan ibadet ettiği için. Biz camilerin kıymetini, din tüccarlarından daha iyi biliriz. Camileri ticaret aracı olarak kullanan onlar. Özellikle gecekonduların yoğun olduğu yerlere bakın. Mutlaka bir cami görürsünüz. Milletin malını gaspetmeden önce cami yapıyorlar. Sonra milletin malını çalıyorlar. Cami yaparak korunuyorlar!"Bir programımızda, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, "Şayet insanın doğal olarak ilerleyeceği yolun üzerinde bir cami varsa ve kişi dolanarak geçmek zorunda kalıyorsa o cami yıkılabilir" demişti. Bu örneği şunun için vermişti. Yüce Yaradan için birkaç tuğla ve çimentodan çok ama çok daha önemli olan insanoğludur. Camiler önemlidir, içine giren insandan dolayı.Karışmaya alışınİşte Sayın Başkan Nihat Zeybekçi inancını, tastamam Kur'an-ı Kerim'e endekslemiş, onu okumuş, düşünmüş, tekrar okumuş ve doğru mesajı alabilmiş, doğru yolu bulabilmiş bir Müslüman!Bu çok yoğun cami inşaatları konusunda birkaç araştırma yaptığım zaman çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Her Allah'ın kulunu barındırmak gayesiyle inşa edilmiş bu binalara maalesef her Müslüman giremezmiş. Neden? Efendim Şebinkarahisarlılar şu köşedeki camide ibadet ederlerken Yozgat'ın falanca ilçesinden gelenler öteki camide namazlarını kılarlarmış. Daha da ötesi Şebinkarahisar'ın şu mahallesinden büyük kentlere göç etmiş aileler şu camiye giderken, diğer mahalleden gelenler hep bir arada öbür camiye giderlermiş! Neden? Çünkü cemaatler karışmak istemezlermiş. Karışmaya burada alışmazsanız diğer tarafta öyle bir sürpriz bekliyor ki sizleri, işte o zaman şaşırıp kalırsınız!Bu karışmayı biraz düşününüz istiyorum. Şebinkarahisar ve Yozgat'ı örnek olarak veriyorum. Gerçekte bu yöreden gelmiş vatandaşlarımız böyle yaptığı için değil.Gelelim Almanya'da yaşayan vatandaşlarımıza. Onlar da aynı Türkiye'deki büyük kentleri gibi gruplaşmalarından dolayı her grup başka bir Alman apartman katını ibadethaneye çevirmişler.Şimdi ben de hepinize soruyorum. İslâm'a bağlı Müslümanlar mıyız, değil miyiz? Sünnisi, Safisi, Şiisi vs. Yaradan'ı ilgilendirir mi? Hazreti Muhammed'e inanmış, Kur'an-ı Kerime bağlı insanlar olarak kendi aramızda neden ve niçin böyle ayrılıklar yaratmadan duramayız? Neticede camide toplanılacak, namaz kılınacak, dua edilecek, vaaz dinlenecek. Kişiselliklerimizi, nefsimizi, şahsi duygularımızı nasıl olur da ön plana çıkarabiliriz? Bu duyguları tatmin etmek için mi camilere gidilir yoksa Allah'ı terennüm etmek, hatırlamak, dua etmek, yalvarmak, yüceliğini dinlemek, yaklaşmak, yaklaştıkça sevinmek, sevindikçe yaklaşmak için mi gideriz?Bugün gidiniz en yakınınızda yeni yapılmış bir camiye ve etrafa bakınız. Ne süsler var, ne yazılar, ne kubbeler, ne renkli camlar, ne sütunlar, ne tahta oymalar, değil mi? Etrafı bir süs almış götürmüş dersiniz. Kabe'den naklen yayınları izlediğimde de aynı düşüncelere kapılıyorum. O ne ihtişam, o ne şatafat? Bir de aklıma Hz. Peygamberimizin zamanını getirmeye çalışıyorum.Şatafat ve süsKimbilir nasıl bir sadelik, küçücük odalarda hüküm sürerdi? Kimbilir nasıl iddiasız, yalın, sakin ortamlarda ibadet edilirdi? Gün geçtikçe artan şatafat ve süs düşkünlüğü Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm'da da hükmünü sürmeye devam ediyor. ABD'de kristal piramitler içinde vaazlar veriliyor. Bu da bizi nereye getiriyor? Aynı Denizli AKP Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi'nin dediklerine: "Camiler kutsaldır ama binasından değil."Biraz daha ileri gidelim mi? Süslü püslü camilerde ibadet esnasında gözün, bir renkli oymaya takılır dalar gidersin. Asıl amacını sıfırlarsın! Yalan mı? Bir de düşünün bakalım Allah buna ne der? "Çık git oradan" bile diyebilir mi? Bence der! "Onunla ibadet etmem, bununla yanyana namaz kılmam, bana bizimkiler için cami lazım" diyenlere ve uygulayanlara acaba Yüce Yaradan ne der?Güzel bir örnekHiç bunları düşünmeden habire sizlere ait camiler inşa eder durursunuz. Sayın Başkan Nihat Zeybekçi, "Milletin malını gasp etmeden önce cami yapıyorlar. Sonra milletin malını çalıyorlar" demiş. Doğru mu? Çocuğunuza ayakkabı almadan, parasını verdikleriniz var mı? Gıdanızdan kesip parasını verdikleriniz var mı? Allah katında çocuğunuzun ve ailenizin riskini kesip yabancılara vermeniz nasıl karşılanır acaba?Hiç düşündünüz mü? Bu uğurda heba olmuş, çöpe gitmiş paracıklarınızı kolay mı kazanıyorsunuz? Nasıl alın terleriyle ne zor ve dayanılmaz şartlarda kazandığınızı Allah bilmiyor mu dersiniz? Neden düşünmezsiniz? Şahsi duygu ve nefsinize nasıl esir olursunuz?Denizli AKP Belediye Başkanı Sayın Nihat Zeybekçi'yi doğru yolda ilerlediği için kutluyorum. Doğru yolu hâlâ bulamayıp, bulmamak için direnen veya tökezlemekte israr edenlere de Sayın Başkan'ın elle tutulur bir örnek olmasını diliyorum.

Devamını Oku

Çok zeki adam şu Cem Yılmaz!

9 Temmuz 2004

Yine, Ayşe Hanım'ın işlettiği ve eşi Nami Bey'in gururla izlediği köy kahvesinde toplandık. Ayşe Hanım'ın tavşan kanı renkli çaylarıyla çiğ börekleri önümüzde tütüyor. Söze Haluk başladı:"Okula giderken otobüse biniyorum. Bir gün bindim gidiyoruz. Baktım şoför son sürat gidiyor, duraklara gelince zınk diye birden bire duruyor. İçerisi karman çorman tabii! Çubuklara tutunanlar ayakta, gerisi yer döşek. Benim durağım geldi. İnerken şoföre döndüm, 'Yahu ne biçim kullanıyorsun bu otobüsü, arkada mahvoldu millet. Yavaş gitsene. Duraklarda yavaşça dursana!' dedim.Bana ters ters baktı. Yanında da inşaatta çalıştığı belli bir vatandaş duruyor. O da bana ters bakmaya başladı. Birden şoför gürledi:'Ehliyetimi sen mi verdin?'Arkasından sektirmeden, işçi kılıklı vatandaş hırlamaya başladı:'Bu memleket sizlerin yüzünden bu hale geldi zaten!' Baktım durum ikiye bir oldu, indim gittim, hiç arkama bile bakmadan."Masanın etrafında toplananlar bir gülmeye başladılar. Hele Celal'in karısı Esin'i susturabilene aşkolsun. Ne de olsa kırsalda yaşamanın bir ayrıcalığı var. Full-force kullanılıyor. Haluk'un anlattığı sahneler Seddülbahir'de yaşanmaz tabii. Zevkini çıkartmakta haklılar!Derken Nami Bey söze girdi: "Bakmayın, ben yıllarca encümen üyesi oldum, önemli kararlar aldık falan filan. Benim ruhumda asıl yatan meslek tiyatrodur."Hepimiz birden "uuuuu... aaaaaa..." diye bağırmışız!"Yetenekli olduğunuzu nereden biliyorsunuz Nami Bey?" "Bak şimdi bana 'Ağla' de ağlarım. O kadar yani! Bunu yapanın da sırtı yere gelmez herhalde.""Bakın Nami Bey. Fiziğiniz müsait. Dede rollerinde falan bir dizide oynamak ister misiniz?"Gözlerinin parladığını hissettim. "Neden olmasın?" der gibi baktı ama sustu."Cem Yılmaz gibi olmak zor iş" dedi birisi.Cem Yılmaz'ın adı geçer geçmez herkes gülmeye başladı."En son ne demiş duydun mu Celal?""Ne demiş? Duymadım.""Üstü kalın giysilerle 40 derece sıcakta dolaştığını gören basın mensupları giysilerini çıkarmasını istemişler. '70 milyonluk yüce Türk milleti henüz benim çıplak vücudumu görmeye hazır değil' demiş. Ne laf ama değil mi?""Çok zeki bir adam o! Hem de neyi kastediyo anlıyosun değil mi? Hani dün başbakan, hani dedi ya?""Evet evet demişti. Demek onu da kastediyor. Vay be! Üstüne yok şu Cem'in yahu!"Dikkat... Dikkat...Sayın Akgün'den açıklama geldiAKP'li Karaman Milletvekili Sayın Mevlüt Akgün beni aradılar ve saç ektirme, diş yaptırma, cem'an fiziki görünüşü değiştirme konusunda yaptıkları yenilikleri tebrik ettiğim yazıma teşekkür ettiler. "Vatandaşın, bunların masraflarının Meclis bütçesinden karşılanıp, karşılanmadığını merak ettiğini" belirttim. Sayın Aygün, "Hiç merak etmeyin Ayşe Hanım, Meclis bütçesi şahsi bakım masraflarını karşılamıyor. Bu iş için bir kliniğe tam 3 bin dolar ödedim" diye açıklamada bulundu. Ben de yeni imajının Akgün'e hayırlı ve uğurlu olmasını diledim. A. Ö.Okuyucu mektubuİstanbul âşığı* Şu anda Kaliforniya'da yaşayan emekli bir tıp adamıyım. Her yıl İstanbul'a geldiğimde gördüğüm güzellik karşısında nefesim kesilir. İstanbul'a âşık biriyim. (Esin Uluğ)* Ben sizin yerinizde olsam yılın 6 ayını İstanbul'da, 6 ayını da Kaliforniya'da geçiririm.

Devamını Oku

Seddülbahir'de yaman kış

7 Temmuz 2004

Şükürler olsun, Seddülbahir Köyümüze kavuştuk! Güneş daha çok parlayarak, deniz daha coşarak, rüzgâr tam tabiriyle azarak bize "merhaba" diyor. Derin bir nefes aldığınızda ciğerlerinizin tüm kapasitesini ölçebiliyor, gurur da duyabiliyorsunuz.Vahide Hanımla evlerinin minik avlusunda konuşuyoruz."Nasıl geçti kış?""Hiç sorma, hiç sorma. Ben 75 yaşındayım. Bütün yaşantım bu köyde geçti. Daha böyle bir kış mevsimi ne duydum ne de gördüm. Kar nasıl yağdı biliyon mu? (Burada iki kolunu yanlara açıyor) işte bu kalınlıkta. Damın üstü doldu. Duvarlar kaplandı. Yollar kapandı.""Dam akıttı mı?""Bereket versin, geçen yıl kiremidin altına naylon komuştuk. İnan bizi o kurtardı.""Peki, ekmek Alçıtepe Köyü'nden geliyor. Yollar kapandıysa...""Muhtar Ahmet, traktörü dayadı. İki köy arası yolu açtı. Gitti, her eve ikişer tane ekmeği o getirdi. Bizim çıkmamıza imkân yoktu!""Peki senin tuvaletin dışarda, ne yaptın?""Sorma sorma. Bi açtım kapıyı ki her taraf kar. Aldım elime küreği, kovayı. Tuvalete kadan kürdüm. Ne yapacan?""Ekmek gelmese ne yapardınız?""Bir evde un varsa, su varsa ekmek sorunu çıkmaz. Ama Muhtar Ahmet hallediverdi işte." "Isındınız mı bari? Ne yaktınız?" "Odunum vardı. Tabii ıslandı. Onun da üstü kar tuttu. Olsun varsın. Bir odada yedik, içtik, oturduk, yattık. Geçti bereket versin.""Abidin hastalanmış?" "Yaa yüzü biraz çarpıldı, sol bacağı da tutmadı. Gittik Çanakkale'ye hastaneye. Beyinde damarı genişlemiş mi nedir? Aldık ilaçlarını perhiz yapıyor. İyileşti işte. Yalnız zor işitiyor."Ben de geçtiğimiz karlı kış günleri İstanbul'da iki gün elektriğimiz kesildi diye söylenip durduğum için çok utandım. Vahide Hanım ve eşi Abidin ile gene gurur duydum. İnşallah gelecek kış bu zahmeti yaşatacak soğuklar olmaz diyorum.Okuyucu mektubu'Biz maaşımızı alıyoruz'Kanuni bir işlem için 1951 yılında ölen Tuncay Yılmaz'la ilgili ölüm kâğıdını almamız gerekiyordu. Bu evrak, tedavi gördüğü ve öldüğü Haseki Hastanesi'nde olabilirdi. Bir belgenin 53 yıl saklanamayacağını düşündük ama yine de Haseki'ye gittik. Hastanenin arşivi öyle düzenliydi ki hemen evrağı bulup bize verdiler. Orada çalışan Abdullah Taştüner ve Kâzım Ece'ye teşekkür etmek istiyorum çünkü çok küçük bir hediyeyi bile kabuletmediler. "Bizim işimiz sizlere hizmet etmektir. Biz zaten maaşımızı alıyoruz" dediler. (Neriman Yılmaz) * Abdullah ve Kâzım beylere ben de teşekkür ediyorum. Keşke her kurum benzer titizlikte çalışsa. Keşke her memur, bu beyler kadar dürüst ve çalışkan olsa. Seçim sonrası Başbakanımız, her memurun, vatandaşa yardımcı olması gerektiğini belirtmişti. Ne yazık ki bize akan şikâyetler arasında sizinki gibi mesajlar çok fazla olmuyor.Dikkat... Dikkat...Bu tasarımlar dünya çapındaKapalıçarşı'da bir dükkânın vitrini dikkatimi çekti. Üç dinin simgeleriyle süslenmiş kubbelerin üzerine, tezhîb ve telkari sanatından esinlenerek hazırlanmış o kadar değişik takılar gördüm ki tasarımcılarımızın, dünya çapında çalışmalar yaptığına emin oldum. Dükkân sahibine tasarımcının adını sordum, "Lale Merkit" dedi. Tanımam ama kocaman bir "Bravo" demek isterim. A. Ö.

Devamını Oku

Yapmayınız Müfettiş Acun yapmayınız lütfen!

6 Temmuz 2004

Öğretmen Zeliha Avcı, Hayat Bilgisi dersinde Darwin'in Evrim Teorisi'ne değindiği için hakkında Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü İlköğretim Müfettişliği'nce soruşturma açılmış. Müfettişlerimizden Acun soruşturmayı, "Müfredatta olmamasına rağmen Evrim Teorisi'nden bahsederek 8 yaşındaki çocukların beyninde tahribata yol açtığı" iddiasına dayandırmış.Şimdi buyurunuz, karşı karşıya kaldığımız bu durumu, AB üyesi ülkelerin milli eğitimden sorumlu yetkililerine açıklayınız. Size bir şaşacaklardır ki, pir şaşacaklardır! Üstelik karşı gelerek itirazda bulunacaklardır. Belki de AB'ye girişimiz için kriterler arasına bu hususun öğretilme şartını yerleştireceklerdir. Özellikle yaptığınız soruşturmayı dayandırdığınız, "beyinde tahribat" konusuna inanılmaz bir biçimde eğileceklerdir.Benim itirazım ise şu yönde: Darwin Teorisi, neden Milli Eğitim Bakanlığı'nın mevcut müfredat programı dahilinde değil? Bu teori dünyaca tanınan bilimsel bir araştırma sonucu Charles Darwin'in ortaya attığı bir bakış açısıdır. Bunu çocuklarımızdan saklamakla ne kazanacağız? Globalleşen şu dünyada çocuklarımız ilkokul yıllarından itibaren çeşitli kamplarda dünya çocuklarıyla buluşmakta, her konuyu konuşmaktadırlar. Türk müfredatını takip eden çocuğumuz, Darwin konusu açılsa boş gözlerle mi etrafa bakacaktır?Belki de şöyle bir iddiada bulunuyorsunuz: "8 yaşındaki körpe beyinlere, bu bilgileri yerleştirmek sakıncalı olabilir." Nasıl sakıncalı olabilir? "Eeee, çocuğun aklı henüz ermediğinden, önüne konulanı sorgusuz sualsiz kabul eder ve bir daha bu konuda zihnine başka bilgiler dolduramayız." Günümüz çocuklarının çok akıllı ve zeki olduklarını fark ediyorum ve böyle bir karara ancak çocuk bilimcilerin, kapsamlı ve derin araştırmalarından sonra varabileceklerine inanıyorum.Tabii ben Sayın Acun'un, soruşturmayı dayandırdığı maddeye karşıyım. Korkacak hiçbir şey olduğuna inanmıyorum. Çocuklarımız ve gençlerimiz, "şüpheli" ile "şüphe götürmeyen" konuları ayırt etmekte ustadırlar. Çocuklar, büyüklerden çok daha olgun olup büyüklerin bu kısır çekişmelerine hoşgörüyle bakabileceklerini de biliyorum. Zeliha Avcı öğretmene de "Geçmiş olsun" demek istiyorum. Bu durumlar Milli Eğitim yetkililerince çok iyi tartışılıp doğru kararlara bağlanmalıdır.Okuyucu mektubuGençlerimizin şevklerini kırmayın* Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde bir türlü sınıf geçemiyoruz, mezun olamıyoruz. Yetkililerin burayı denetlemelerini istiyoruz. İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümü'nde özellikle Azeri hocalann derslerinden başarılı olamıyoruz. Derste anlatılanlar sınavlarda sorulmuyor. Lütfen yetkililere sesimizi duyurunuz.* Yukarıda verdiğim iki örnek, mezun olamayan öğrencilerden gelen mesajlardan alınmıştır. Bir sınıfta öğrencilerin yüzde 80-90'ı başarısızsa bence öğretmende hata aramak gerekir. Sınıfta öğretilenler sınavda sorulsa acaba yanlış mı olur? Gençlerin şevklerinin kırılması beni en çok üzen husustur. Yani sınıfta sorulmayan sorular yıllardır sınavda soruldu da ne oldu? Türkiye nerelere geldi? Bu konuda kim, ne cevap verebilecek bana? Ya taşınabilecekten daha çok yük bindiriliyor, ya da öğrenilecek biçimde öğretilmiyor, ya da "Ne sorsam da bilemeseler" tarzı hakim. Neden? Aklım almıyor! Öğrenciler yüzde 95'i o dersten bırakılmış ve ben bunların öğretmenleri olarak böbürleneceğim. İnanılır gibi değil! Çocuklar denetim istiyor. Bence yapılmalıdır.

Devamını Oku

Artık oraya patates ekemezsin Refiye Nine!

5 Temmuz 2004

Refiye Nine'nin mapushaneden çıkışını gördüğümde gözlerime inanamadım! 90'lı yaşlarında olduğu her halinden belli bu yaşlı kadıncağız ne yapmıştı ki, 45 günlük hapis cezasına çarptırılmıştı?Refiye Nine, herhalde tüm yaşamı boyunca yaptığı aynı şeyi bu yıl da yapmıştı. Ama gel gör ki, yeni yasalara uygun olarak bu kez yaptıkları cezaya tabi kabul edilmişti. Hani AB bizlere, "Yasa çıkarttığınızı görüyoruz ama önemli olan uygulamanız diyor ya, buyrun işte size harikulade uygulama örneği.Yaşamı boyunca belli bir toprağa patates ekerek ailesinin açlığını gidermeye çalışan bu emektar kadın artık buraya patates ekemezmiş de haberi bile yokmuş. Niçin artık ekemezmiş? Ormanın kenarındaki toprağa patates ekilemezmiş. Haberden öğrendiğim sadece bundan ibaret. Yoksa daha büyük bir suç mu söz konusu? Çünkü cezanın ucunda 45 günlük hapis durumu var. Daha büyük bir suç işlemiş olmalı Refiye Nine. Ama haberde sadece bu belirtiliyor.Hapse gireli 37 gün olmuş. Bu yaşlı kadının cezasını paraya çevirseniz, İstanbul'da yaşayan orta halli bir ailenin marketten yapacağı üç günlük alışveriş bedeli kadardır ama nerede Refiye Nine'de o para? Paran yok mu? Haydi hapise! Hiç itiraz edemeden girmiş emektar kadıncağız hapise ve başlamış cezasını çekmeye...Yaşlı kadın doğru düzgün yürüyemiyor bile. Kimbilir her adım atışında bacakları, beli, sırtı nasıl ağrıyor? Görüntüden besbelli! Yanında oğlu veya torunu var ve kolundan destek veriyor. 37 gündür bu kişi neredeydi? Tüm aile buna itiraz edemedi mi? Birleşip parayı denkleştiremediler mi? Hiçbir gazete muhabirine durumu anlatamadılar mı? Yazık ki ne yazık!Şans eseri, sadece şans eseri İzmit Belediye Başkanı, mapushaneyi gezmiş, Refiye Nine'yi ve o yaşta bir hanım için dayanılmaz sayılabilecek şartları görmüş. Görmeyebilirdi. O gün tesadüfen bir milletvekili, belediyeyi ziyaret edebilirdi ve mapushane ziyareti iptal olabilirdi.Başkan, mapushane müdürüne Refiye Nine'nin durumunu sormuş olmalı. "Yasak bölgeye patates ekimi" gerekçesini görünce kimbilir neler düşündü? Ödenemeyen miktarı öğrenince iyice şaşırmış olmalı. İnsan gibi bir insanmış bu Başkan ki, kendi cebinden çıkartıp parayı ödemiş.İzmit Belediye Başkanı, Refiye Nine'nin ceza parasını ödemeseydi, bu cefakâr kadın hâlâ şu anda hapiste olacaktı. Hiç kimsenin de bu acıklı durumdan haberi olmayacaktı. Neler çekti bu kadıncağız hapiste çok merak ediyorum. Acaba neden ceza yediğini biliyor mu?Yıllardır patates ektiği toprağa artık aynı ekimi yapamayacağını kendisine anlatan bir Allah'ın kulu oldu mu? Anlatan olduysa acaba nasıl bir gerekçe gösterdi?"IMF artık buraya patates ekmenize izin vermiyor" mu dendi? Böyle söylense Refiye Nine sorardı. "Neden?" İşte buna cevap bulmak zor olmalı. Bu kadının onlarca, yüzlerce dönüm arazisi olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa bir avuç toprağa ekiyordur patatesini. O toprak da "ormanın" ya içindeymiş ya da yanında. Haberden daha fazlasını anlayamadım.Acaba hapis yatmakta olan benzer başka mağdurlarımız var mı? Belediye başkanlarının ziyareti iptal edildiği için özgürlüğüne kavuşamayan başkaları var mı?İçim acıyor, içim!Dikkat... Dikkat...Teşekkürler Sayın Serpil YıldızAKP İzmir Milletvekili Serpil Yıldız'a, kabul edilen önergesi için teşekkür etmek istiyorum. Nüfusu 50 bini geçen belediyelerin artık, kadın ve çocuk koruma evleri açmaya direnmeleri mümkün olmayacaktır. Başka bir ifadeyle, bu koruma evlerini açmak, belediyelerin asli görevi olacaktır. Serpil Yıldız ve ona destek veren herkese takdir ve teşekkürlerimi iletiyorum. A. Ö.

Devamını Oku

Kara yalan ve beyaz yalan

4 Temmuz 2004

Bazı yalanlar vardır, küçük beyaz yalanlar olarak kabul edilir. Bazıları ise kapkara büyük yalanlar kategorisine girerler. Büyük yalanlara bir örnek vermek istersek, "Karısı kendisini terk etti" diye Münih'ten kalkan uçağı kaçıran korsanı örnek vermek isterim. Elindeki cep telefonunun bomba olduğunu iddia etmiş. Döner dükkânı sahibi Ali Alkan'ın canı, bu duruma sıkılmış olacak ki ön taraftaki koltuğundan kalkmış, arkada kapı önünde dikilip hicranını anlataduran korsana bir tekme yapıştırıp büyük bir felâketi şıppadanak önlemiş! Mavi beyaz çizgili elbisesiyle eli cebinde bir de fotoğrafı var ki Ali Alkan'ın, Robert de Niro haltetmiş! İşte elindeki cep telefonunun bomba olduğu yalanını kıvırmanın ve yolcuların hayatını tehlikeye atmanın cezası! Bravo Ali Alkan!Şimdi vereceğim örnekler, beyaz yalan kategorisine girer. Birinci örneğim İbrahim Tatlıses'ten geliyor. Turizmci Ali Fidan ile Finlandiyalı turist rehberi Minna Vainnionpaa'nın düğününde şarkı söyleyen Tatlıses, aynı zamanda nikâh şahitliği yapmış. İbrahim Bey nikâh masasında konuşmadan durabilir mi? Duramaz tabii. Derhal küçük de olsa bir beyaz yalan söylemiş. Ne demiş?"Benim şahitliğini yaptığım nikâh ömür boyu sürer."Kaç kez nikâh şahidi oldu bilmiyorum ama kendi nikahları bile doğru düzgün devam edemeyen insanların şahitlik yaptıkları nikâhlar için ömür boyu denilebilinir mi? Acaba kaç kişiye şahitlik yaptı İbrahim Bey? Üzerlerinden henüz kaç yıl geçti? Belki yarın öbür gün boşanmalar olabilir? "Ömür boyu" diyebilmek için daha çoooook yılların geçmesi gerekmez mi? Bence konjonktüre uygun düşmüş küçük bir beyaz yalandır bu!Küçük beyaz yalanlara ikinci örneğim ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın TRT 1'de ekrana gelen "Büyüteç" programında söyledikleri. Hatırlarsanız. NATO zirvesinden sonra bir açıklama yapan Başbakan, sözlerine başlarken mealen dedi ki: "Geçtiğimiz 2-3 gün içinde vatandaşlarımıza çok sıkıntı verdiğimizin farkındayım, herkesten özür diliyorum. Ancak bu fedakârlıkları ülke için çok yararlı olmuştur." Büyüteç programında Haluk Bey bu ifadeye değinerek şöyle dedi:"Sayın Başbakanım. Siz halktan özür dilediniz. Böyle bir ifadeyi ilk olarak duyuyoruz. Neden böyle yaptınız?"İşte Başbakın'ın beyaz yalanı burada devreye girdi çünkü "Vatandaşlarımın zor günler geçirdiklerini biliyorum. Buna karşılık özür dilemem çok doğaldır..." mealinde sözler sarfetti. Oysa bence durum hiç de öyle değildi. Başbakan, gezip gördükçe öğrenen, öğrendiğini de ilk fırsatta uygulamaya koyan bir insan. Neden? Çünkü G8 Zirvesi sona erdiğinde Başkan Bush, Sea Island'da ikâmet eden tüm vatandaşlarına bu yaklaşımı aynı Başbakanımız gibi sözlerinin hemen başında yapmıştı. Yani Başbakanımız bu yaklaşımı Bush'tan duymuş ve benzer tutumu İstanbullulara uygulamıştı. Tabii ki bunu söyleyemezdi. Ne yaptı? Hemen bir beyaz yalan uydurdu.Beyaz yalanlara hiç bir itirazımız yok. Bizim derdimiz kapkara yalanlarla ilgili. Allah herkesi kara yalanlardan korusun. (Bu sözler kime ait? Yoksa benden önce söylemiş biri var mı? Dur ben de beyaz yalana girmeyeyim sakın?)Okuyucu mektubuAnlamlı davetinize çok teşekkürler* Kocaman merhabamı kabul ediniz. Ben Galatasaray Rotary Kulübü Interact üyesiyim. Köşenizin takipçisiyiz. Bu yıl kadın haklarıyla ilgili bir çalışma yapıyoruz. Eylül ayında aramızda olabilir misiniz? (Emre Kıvançlı) * Gurur duyarım ancak eylülde her gün TRT 1'deki programım "Kardelen" devam edecek. İnanınız bana, bu program çok vaktimizi alıyor ve başka etkinliklere katılamıyorum. Beni düşündüğünüz için çok teşekkür eder sizlere başarılar dilerim.

Devamını Oku

Bize yaşattığın her duygu için teşekkürler Brando!

3 Temmuz 2004

Marlon Brando'yu ilk gördüğüm film "Rıhtımlar Üzerinde" adlı, Elia Kazan ile yaptığı çalışmaydı. Bence bu aktör, gerçek manada doğallığı ekrana taşıyan ilk ve tek sanatçı olmuştur. Müzikte Beethoven ne ise aktörlük sanatında da Brando oydu. Tüm diğer aktörler ona o kadar hayran kaldılar, o kadar kıskandılar, o kadar etkilendiler ve taklit ettiler ki, Brando adı çok kısa zamanda bir marka, bir efsane haline dönüştü. Bence onu en iyi taklit edebilen bir tek aktör olmuştur.O da en büyük hayranı James Dean'di. İşin en şaşırtıcı tarafı da Brando'yu taklit eden aktörler, bunu itiraf etmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir. Hatta Dean, Brando'ya gitmiş, "Asi Gençlik" filminde kendisini taklit ettiğini belirtmiş, beğenip beğenmediğini sormuştur. Beyazperdede doğallık ne demekti?Dersler verirdiO güne kadar ve hâlâ sanatçılar rollerini ezberlerler, araştırma yaparlar, oynadıkları kişiliği öğrenip onun kalıbına girerek rollerini çoğu kez abartarak yerine getirirler. Brando, daha ince detaylara, daha derinlere, hücrelere girebilmiş bir sanatçıydı. Nasıl yani? Onun oyununda, ezberlenmiş sözün doğallıkla söylenmesi önemliydi ama daha da önemlisi bu sözleri söylerken çoğu kez yaşamda da gerçek insanların yaptığı gibi söylediği kişinin gözüne bakmaz, belki yere belki sol tarafta bir ağaca bakmayı yeğlerdi.Yerden bir ot kopanp dişinde gevelerdi. Bunu ona, yönetmeni mi söylerdi? Sanmam, yönetmenden çok ilerilerdeydi. Yönetmene ve yanındaki aktörlere, farkında olmadan dersler verirdi. Her filmi harikulade miydi? Hayır! Zevkler tartışılmaz ama bana sorarsanız, "Guys and Dolls" müzikal filminde bir felaketti. "Denizde isyan"ı hiç kaale almayalım. Müzikal bir filmde bile ona hayran olmuş çok kişi vardır. Özellikle Barbra Streisand'ın Brando'ya, bu filmi izlerken âşık olduğunu çok iyi biliyorum.Brando, ekranda bir kadının gözüne baktığında meydana gelen sihiri kamera yakalardı. James Stewart, Humprey Bogart, Alain Delon, Jean Faul Belmondo, Yves Montand, Burt Lancaster, Gene Kelly de hanımların gözlerine bakarlardı ama o sihir oluşmaz, kemaralar yakalayamazdı. Dolayısıyla romantik sahneler birazcık yapay, gerçekten uzak olurdu! Hâlâ da yakalayanı tanımıyorum. Bruce Willis mi? Tom Cruise mu? Güldürmeyin beni! Nerede Brando nerede bunlar? Yok canım. Hiçbiri.Brando'yu beyazperdede görmüş her kadın ona âşıktı dersem, abartmış olmam. Japon, İtalyan, Türk, Yugoslav, her kim Brando'yu esaslı filmlerinde izlemişse ona âşık olmuştu. Kışkırtıcıydı. Seksapelli ve yakışıklıydı. Gülüşü muhteşemdi. Sımsıcak bir gülüşü vardı. "Teahouse of the August Moon" diye bir filminde Japon geyşayla ilk çay içtikleri sahnede bir gülüşü vardı, izlemiş hiçbir hanımın bu sahneyi unuttuğunu sanmam.Tahiti'yi seçmekte haklıydı. Üzerine gelen kalabalıklardan kaçmak istiyordu. Burada seçtiği köşesinde, aylarca yapraklardan yapılmış bir kulübede yaşadı. Adanın diğer ucunda yaşayan yaşlı İngiliz asilzade hanımdan, bu kıyıyı alabilmek için çok uğraştı. Başardı da! Hollywood'dan sonra Tahitili yerlilerin vurdumduymaz yaşantısı ona çok cazip gelmişti. Merhem gibi. Aralarından en güzel kızı da kendine eş olarak seçti. Anna Kashfi. Anna ile çoğu geceler gökyüzündeki yıldızlara bakarak, onları tutmak için uzanarak ve deniz dalgalarının sesini dinleyerek yaşadı Tahiti'de.Kendi fikriydiSonra Anna'yı da yanına alarak Hollywood'a döndü. Para kazanmak için uyduruk kaydırık filmler de çekti. Anna'dan çocukları olmasına rağmen boşandı ve işler ters gitmeye başladı. Dedim ya, herkes üstüne üstüne geliyordu. Kadın veya iddiaya göre erkek, herkes ondan bir parça istiyordu! "Kimler geldi, kimler geçti" listesi çok ama çok uzundur Brando'nun!"Julius Ceaser" filminde Marc Anthony rolünde olağanüstüydü. "Arzu Tramvayı", "Son Tango" ve tabii "Baba I" Düşünüyorum da Don Corleone rolünde onun kadar başarılı olabilecek hiç başka aktör bulamıyorum. Spencer Tracy? Gregory Peck? Gary Cooper? Bence tek ve sadece Brando bu rolün erbabıydı. Diş kökleriyle yanakları arasına kâğıt mendilleri doldurarak konuşmak da tamamiyle kendi fikriydi. O kâğıt parçaları, yanaklarını doldurmasaydı, Baba Baba olabilir miydi? Bu nasıl bir yaratıcılıktır?Heykeli dikilmeliBu nasıl bir biliş, kavrayış ve uygulayıştır? "Çok derinlere inmesini bilen bir aktördü" dediğim zaman bunu kastediyorum. "Vıva Zapata"da âşık olduğu ve yanına çağırdığı kız gelir ama Brando konuşurken gözlerine bakmaz kızın, ufukta bir yerlere bakar, seyirci de haleti ruhiyeyi şıp diye anlar! Ustanın en beğendiği aktör kimmiş? Robert Duvall!Hollywood, Beverly Hills, Wilshire Boulevard'da bir heykel vardır. Atın üstünde bir John Wayne heykelidir bu! Çok da güzeldir. Bence Oscarların dağıtıldığı Dorothy Chandler Favilion'un meydanına da Brando'nun heykeli dikilmelidir. Heykeli dikilmesi gereken yegane aktör olarak kabul ederim bu dev sanatçıyı.Kazandığı Oscar heykelini, Dorothy Chandler Pavilion'dan kendisine getirmesi için bir taksi şoförüyle anlaştığını, Amerikan Kızılderili hakları için çok çaba harcadığını, cinayet işlemiş oğlunun başını dertten kurtarmak için varını yoğunu verdiğini ve bu yüzden yokluk içinde göçüp gittiğini çok iyi biliyorum. Beyazperdede izleyip etkilenmiş her kişi ona borçludur ve borcunu ödemeden öbür tarafa göndermiştir. Ne kadar yazık, ne kadar ayıp. Çok daha iyi bir sona layıktı. Nur içinde yat Brando!

Devamını Oku

Bir tarafta Tora Bora diğer tarafta Minaudiere

2 Temmuz 2004

Bazı yabancı kanallarda çıkan moda programlarını izlerken, gülmekten yanlarım çatlayacak diye endişeleniyorum. Sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. İşte daha geçenlerde ekrana gelmiş bir moda programından alıntılarım.Ekranda bir defile izliyorsunuz. Omuzlar, Sokoni Vakum atının havalanmış kuyruğu misali gökyüzüne yönlenmişler. Üstelik deri, üstelik rep-renkli deri, üstelik manken kız size doğru sağa sola çarpıla çurpula öyle bir geliyor ki korkup başka kanala mı kaçarsınız yoksa, "Dur ayol. Dayanıp izleyeyim şunu" mu dersiniz? Bendeniz dayandım! Bakın neler oldu.Marka Gucci. Yakın plan. İki kadın durumu değerlendiriyorlar. Size tercüme edeyim."Eski püskü Gucci'nin değişmesi şarttı.""Dayanılmaz bir durum vardı. Yeni bir nefes, soluk gerekiyordu ve oldu.""Hem de nasıl oldu. Tom Ford for Gucci sayesinde oldu."Helen Hunt ve Charlese Theron konuşuyorlar. "Muhteşem elbiseler!"'Vay bee' diyorum, Helen'in üzerindeki v yakası pullu beyaz elbiseyi görünce. İnan olsun, aynısının pembesini annem yıllar önce giymişti. Hiç de yeni bir çalışma değil!Tom Fort Bey'in kendisi konuşuyor şu anda:"Bir daha ki sefere neler yaratacağımı hiç bir zaman bilemiyorum (gülmekten mahvolmaz mısınız bu söze). Aslında nasıl başardığımı bir türlü bilmiyorum."Derken ekrana bir kutu geliyor. Adı nedir? Sıkı durunuz! "The Magic Bag!" Yani? Sihirli Çanta! Bir de markası var bu çantanın.Minaudiere! (Vay beeee! Dehşet değil mi? Ne demek acaba?) Genç bir bayan gülme krizine girmeden anlatıyor."Minaudiere, hınzır bir kız demektir. Bunun içine çok şey koyabilirsiniz. Gözlükleriniz, cep telefonunuz, haaa bakın bir de şu rujluğa bakın. Tam ucu açılıyor ve küçük bir saat çıkıyor. Mesela bir partidesiniz. Canınız sıkıldı. Öyle sık sık da saatinize bakıp etrafa bunaldığınızı belli ermek istemiyorsunuz. Ne yapardınız? Derhal Minaudiere'nizi açıp bu ruj kutusunun kapağını kaldırır, saate bakarsınız. Hiç kimse de bir şey anlamış olmaz."Kulaklarıma inanamıyorum. Hangi seyirci kitlesine hazırlanıyor bu metinler? Devamı daha da korkunç bir gerçeği açıklıyor:"Minaudiere, o güzel tuvaletinizin yanına çok yakışacaktır. O eski madeni çantalarınızı atın. Elinize bir Minaudiere alın. Kaç para mı? Sadece ve sadece 97.000 Amerikan Doları!"Bir tarafta Tora Bora, diğer tarafta Minaudiere! Parmağımı tam basamıyorum ama bir yerde bir çarpıklık var gibi! Siz ne dersiniz?Okuyucu mektubuVatandaşa eziyet çektirmeyin artık* 14 Haziran'da Ümraniye Yeni Çamlıca San Sokak'ın yatırım kapsamına alındığı İGDAŞ tarafından açıklandı. Burası zaten 8 aydır yatırım kapsamında. Geçenlerde İGDAŞ'a başvurduk, "Kasım ayında mümkün olabilir" dediler. "Peki bırakın abone olalım" dedik ama kabul etmediler. Neden abone olamıyoruz? (Adı bende saklı bir okuyucum)* Başbakanımız, "Vatandaşa eziyet çektirilmeyecek. İşleri derhal yapılacak" demedi mi? Ama yukarıdaki adreste oturanları nasıl şüpheler altında bırakıyorsunuz? 8 aydır aynı sözler söyleniyormuş. "kasım ayı" bana sorarsanız geç bir tarihtir. İGDAŞ, hizmeti en geç eylülde götürmelidir. Vatandaşı abone yapın. Taksitlendirme imkânı tanıyın. Lütfen sorunları halledin. Sorun yaratmayın. Teşekkürler.

Devamını Oku