Saddam Hüseyin'in davası başladı. Belinde ve bileklerindeki zincirlerin, kendi saraylarından birisinde yer alacak dava için salona getirilirken çözülen Saddam'da hiçbir değişiklik gözüme çarpmadı. Manen ve maddeten! Önce maddeyle başlamak istiyorum.13 Aralık'ta saklandığı delikten çıkartılan Saddam'ın simsiyah saçları ve kir düşmüş sakallarını görünce, "Saçını kim boyadı?" diye bir soru sormuştum. Bugün bakıyorum, sakallar hâlâ siyah beyaz kırçıl ama kaş ve saçları bu sefer hafif kestane renginde. Ben mi hata yaptım? Kırlaşmış sakallar bir noktaya gelip sonra saçlara sıçramayabilir mi?Hapiste bulunduğu zaman zarfında boya mı sürüldü? Sanmam. Şayet doğal hali bu ise Saddam Hüseyin'e özür borçluyum. Bakımlıydı eski diktatör. Tırnakları kesilmiş, tertemiz bir beyaz gömlek, ceket ve pantolon ütülüydü. Sadece birkaç kilo vermiş gibiydi.Manen ise Saddam'da hiçbir değişiklik göremedim. Gene isyankâr bakışlı, kendine güvenen, hakkını arayan bir duygu içinde olduğu belli. Aleyhine açılan dava konularını dinlerken itirazlarını yapıyor. Kuveyt istilası hakkında neler söyleyeceğini biliyoruz sayılır. Eskiden bir bant izlemiştik zaten: "Yabancı güçler cetvelleri aldılar ellerine ve Irak'a ait toprakları çizgiyle küçültüp Kuveyt'e verdiler." Halepçe katliamına ise itirazı şöyle olmuş: "Ben o katliamı haberlerde duydum."Saddam'ın resmi tüm dünya ekranlarını doldurmuş durumda. İtirazlar yükseliyor, "Ses bantlarının sansürlenerek verilmesi aynı Saddam rejiminin devamı gibi" diyorlar.İnsan Hakları Mahkemesi, Amerikalı yetkililere itirazlarını sıralamaya başlamış bile: "Ailesini görmesine izin verin, hukuki danışmanları olsun, Cenevre Konvansiyonu'na uyun."Sokaktaki Iraklılar ne düşünür? Bazıları kendilerini suçlu hisseder mi? Bazıları çok üzülür mü? Arap âlemi ne der? "Bak, batıya kafa tutan lider hâlâ ayakta" diye mi düşünürler? Bilemeyiz tabii. Sen Halepçe katliamını televizyondaki haberlerden duyduğunu, hiç istifini bozmadan, teklemeden, inandırıcı bir biçimde söylersen bu aktörlük olmaz mı? Hem de iyi bir oyunculuk?Saddam'ın uluslararası boyutta 20 avukatı varmış. Bunlar Londra'dan, Paris'ten, Amman'dan ve Ürdün'den. Bu avukatların çok yüksek olduğundan şüphemiz olmayan ücretleri nereden ödenecek? Başkan Bush'un reytingi biraz artmış. Saddam müdafaasında suçlunun Başkan Bush olduğunu iddia etmiş. Saddam'ın avukatlarından Tim Hughes, bu davanın Irak'ta görülmesini reddederek daha objektif bir ülkede yer almasını isteyeceklerini belirtti.Kendisinin halen Irak'ın başkanı olduğunu iddia eden Saddam'a bu rütbeden indirildiğini bildirdiklerinde, "Ben de hiçbir kâğıdı imzalamıyorum" demiş. Acaba Saddam bu davayı kazanabileceğini mi zannediyor dersiniz? Haklı olabilir mi? Cin gibi avukatlar, her iddianın üstesinden gelebilirler mi? Dünya televizyonlarında yeni bir dizi mi başladı? Reytingler ne olur? Bekleyip göreceğiz!
Hergün Ulus'ta bulunan TRT binasına gidip gelirim. Dün çok ilginç bir görüntü çarptı gözüme. Sizlerle paylaşmak istedim. Işıklara yaklaşırken trafik lambasının yeşil yanmasının rahatlığı içinde kullanıyordum otomobilimi.Trafik de yoğun değildi.Güneş olanca ısısıyla etrafı kavuruyordu. Tam önümde sol tarafımda bir mopet belirdi. Arkasındaki yüksek kutudan, ya pizza ya da başka bir gıda maddesi getirip götüren biri diye düşündüm. Sürücüsü, zaten sürati olmayan mopeti karşıdan gelen sol şeridin tam üzerine sürmeye başladı.Allah'tan karşıdan hiç vasıta gelmiyordu. Sol tarafımızda sapılacak başka bir sokak da yoktu. Bu genç ne yapıyordu böyle?Gözlerimle hem ışığı hem de sol şeritte gitmeye çalışan mopete bakarken, birdenbire mopetin 2-3 metre ilerisinde sol şeritte yerde yatan küçük karaltıyı farkettim. O da neydi? Ben de yavaş ilerleyerek, sağ şeritten, mopetli gençle yerdeki karaltıyla paralel bir mesafeye gelmeye başladım.Yerde yatan karaltının, eski ve solmuş bir kasket olduğunu farkettiğimde mopet tam yanına gelmişti. Genç sürücü birdenbire motorunu durdurdu. İleriye baktım, hâlâ karşıdan gelen bir vasıta yoktu. Allah Allah! Neden durmuştu mopet?O sırada genç, mopetten indi. Eğildi ve yerdeki kasketi aldı. İki kere dizine vurdu. Tozdan arındırmak istiyordu. İşte tam o sırada gencin yüzüne baktım ve şaşırdım kaldım.Delikanlının siyaha çalan saçları vardı ancak sol kulağı hizasından tam tepeye kadar, üç parmak genişliğinde, bembeyaz çıplak teninin göründüğü bir açıklık vardı.Hani ormanlık dağlarda, yangına karşı tedbir olarak şerit yollar açarlar ya? Gencin kulağından itibaren benzer bir şerit tepesine kadar ilerlemişti. Şeritten arkaya giden ve öne sarkan siyah saçlar, yerli yerinde duruyordu.Gencin saçkıran olduğunu anladım. Büyük bir telaş içinde kasketi başına geçirmeye çalışırken arkası içeride kaldı. Çabucak çıkardı. Acelesi vardı. Kimse görsün istemiyordu. Tekrar denedi. Bu kez bir eliyle arkayı çekiştirdi. Kasket başına tastamam oturmuştu.Artık yan aynamdan gözlemliyordum. Motorunu döndürdü. At tepiklercesine sağ ayağını asfaltta sürttü ve süratle dükkânına veya müşterisine doğru gerisin geriye yol almaya başladı. Artık mutluydu. İşinin başındaydı. Sorumluluğunu taşıyabilirdi.Hepinizin eski veya yeni, renk renk, boy boy kasketleriniz vardır. Ama çok azınızın kasketi, bu çocuğun önem verdiği kasket kadar önemlidir hayatınızda.Okuyucu mektubu"Çocuklarımız artık okullarını bitirsin"* Bolu İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde okuyan öğrencilerin yüzde 95'i yıllardır coğrafya dersinden kalıyor. Bizim için çok önemli olan bu konuya köşenizde yer vermenizi rica ediyorum. Çocuklarımız okullarını bitirsinler artık.(Adı bende saklı bir okuyucum)* Bu iddianıza inanamı yorum. Şayet doğruysa ben Milli Eğitim Bakanı, Yök Başkanı veya Rektör olsaydım bu öğretmenlere, "Yıllardır sizin dersinizden öğrencilerin yüzde 95'i geçemiyor. Bu, sizlerin başarısızlığına işarettir. Nedir durum?" diye sorardım. Ben bunu yıllardır tekrarlarım.Bir sınıfta, büyük yüzdelerle herhangi bir dersten veya derslerden öğrenciler kalıyorsa, burada öğretmenin hatası var demektir. Bu dünya üzerinde böyle kabul edilen bir bakış açısıdır. Bu mesajın yayınlanmasından sonra yetkililerin duruma eğilip bizi haberdar edeceklerini sanıyorum.
Zülfü Livaneli'nin dün köşesinde ele aldığı "Türk imajı" konusuna değinmek istiyorum. Gerçekten çağdaş ve gelişmiş ülke liderleriyle yapılan her söyleşide kaçınılmaz soru karşımıza çıkmazsa olmaz!Nedir O?"Ülkemizi beğendiniz mi?"Cevap her zaman fotokopi kadar birbirine benzeyen cümlelerle doludur."Ülkenize ilk gelişim. Çok beğendim. Özellikle yemeklerinizi çok lezzetli buldum. Türk halkı da gerçekten çok misafirperver v.s."Basın mensuplanmız da bu cevapları dev büyüteçlerle büyük puntolara çevirip gazetelerimizin manşetlerini süslerler."Başkan Türkiye'ye hayran kaldı! Hele leziz Türk yemeklerini unutamayacağını belirtti. Türk halkının olağanüstü sıcak misafirperverliğinin altını defalarca çizdi." Veya şöyle bir manşet:"Türk mutfağına hayran kalan yabancı liderler, ülkemizin güzelliklerini anlatacak kelimeleri bulmakta güçlük çektiler." Veya:"Türk mutfağının lezizliği ve halkımızın sıcakkanlı misafirperverliği sayesinde sınıfı geçtik. Artık AB'ye girmemiz daha kolay olabilir."Yıllardır aynı yaklaşımlardan yakınan ben, geçen gün Laura Bush ile söyleşimi yaparken hiç bu konuya girmedim. Ancak heyhat, sanki bu olumlu tepki kendisinden bekleniyormuş gibi bu sözlere kondisyone olmuş gibi, Laura Bush kendi arzusu ve düşüncesiyle benzer cümleleri bana da sarfetti."Türkiye'ye ilk gelişim. Son derece gizemli ve güzel bir ülkeniz var. İnsanlarınız da çok sıcakkanlı, cana yakın ve misafirperver..."Bıraksam ilerleyecek. Neler ilave edebilir? Adım gibi biliyorum. Şunları ilave edecektir:"Türk mutfağının böyle leziz olduğunu bilmiyordum. Özellikle baklava gibi tatlılarınız olağanüstü. Takdir edersiniz ki tek derdim fazla kilolara geçit vermemek. Hah... hah... Haaaa!"Bu konuda ben, Laura Bush'a geçit vermedim diyebilirim. Çünkü yukarıdaki cümlesini duyar duymaz konuyu değişik bir mecraya çektim.Zülfü Bey, yazısını çok hoş bir espriyle sonlandırmış.Adamın uçağı havalanınca da karısına dönüp, "Öf!" diyecek. "Hele şükür bu da bitti! Yaz günü, kaç bıyıklı erkeği öpmek zorunda kaldım bilemezsin."Muhtemelen çok doğru olan bu sözlere çok güldüm. Küçük bir itirazım var. Bu adamlar yaz günü değil, kış günü de hiç öpüşmüyorlar! Bir el sıkma, sırta iki sıvazlama yeterli oluyor. Nedense bizlere yetmiyor bu hareketler. Özrü de her zaman hazır."Biz Akdenizliyiz!"Arkadaşım Çiğdem, benim bu görüşüme itiraz etti. "Yahu adamlar gerçekten beğenmiş, gönülden söylemiş olamazlar mı? Nedir sizdeki bu kompleks? Bırakın söylesinler kardeşim. Bunlar doğal ve tabii insanlar. Beğenmişse söyler. Bu kadar!"Belki Çiğdem de haklı. Ama yıllar boyunca hep aynı sözleri duymaktan o kadar bıktık ki beğenilecek başka sıfatlar aramakta haklıyız diye düşünüyorum.Okuyucu mektubuKendi kısmetini kendin bulmalısın* 25 Yaşındayım ve bekârım. Size müracaat eden hanımlar var mı? Eğer varsa onlardan biriyle evlenmek istiyorum. İnşaat işçisiyim. Bir ev tuttum. Eşyası da var. (Maltepe'den Veli)* Ben böyleişlere hiç karışmak istemem. Bir defa, Herkesin kısmeti kendinedir. Neden biliyor musunuz? Çünkü evlilik halidir bu, hiç belli olmaz, yarın öbür gün aranızda küçük büyük kavga ve anlaşmazlıklar çıkmaya başlar, bu sefer "Ayşe Abla yaptı bu işi" dersiniz. Hayat hiç belli olmaz. Yanlızlığın zor olduğunu bilen bir kişiyim. İnşallah kendine münasip bir eş bulursun.
Aman, aman!!! Oğlumuz Ahmet ve gelinimiz Ayşe sayesinde bir torun sahibi olduk. Darısı hepinizin başına! Ahmet ve Ayşe, bebeklerini evlerine getirdikten iki gün sonra bizi ziyarete geldiler. Minik kızımız bizim evimize ilk olarak geldi. Haluk ile bir telaşlandık ki, sormayınız. Pembeler giymiş, uyku halinde, tertemiz çarşaflar serdiğim bordo koltuğumuza yatırılan, mobil yemeği ile seyahat eden prensesimiz, hiç istifini bozmadan uyumaya devam etti. Bebeğimiz uyurken biz büyükler de yemek yeriz diye düşünüp sofrayı hazırlamıştım. Pek kolay olmadı. Anlatayım.İlk bebekleri olduğu için oğlum ve gelinim çok dikkatli hareket ediyorlar. Tam ellerine portakal sularını vermiştim ki, bebeğimiz başını biraz sağdan sola doğru oynattı. Hemen ikisi de birbirlerine baktılar ve Ahmet dedi ki: "Hadi bakalım annesi, kızımız acıktı." Hooop, Ayşe bebeği kucağına alarak emzirmeye başladı. Kısa bir süre sonra bebek tekrar uyumaya başladı. Gene koltuğa yatırıldı. Ayşe portakal suyunu tekrar eline almıştı ki, bebeğimiz "eee" gibi kısa bir ses çıkardı."Tam doymamış, tekrar emzireyim" diyen gelinim, tekrar yavrusunu kucaklayarak malum işleme başladı. Tabii ki prensesimiz gene uykuya daldığı için koltuğa geri yatırıldı. Derhal sofraya geçtik ve yemek yedik. Ben sofrayı toplarken Ahmet'i duydum:"Hani benim kızım, gözlerini açmış da etrafa bakınıyormuş. Bak annesi, bak babaannesi,bak dedesi."Hakikaten çok güzel bakıyordu kızımız. Hiç sesi çıkmıyor, etrafını inceliyordu. Bir, iki dakika sonra "aaa" diyecek oldu. Ahmet bu defa, "Ayşe, gene acıktı galiba. Bir bakıversen" diyordu.Gelinim tekrar yavrusunu kucakladı ve köşeye çekildi. Biraz sonra güzel minik yavru tekrar uykusuna dalmıştı.Konuya girmem gerektiğini anladım ve söze başladım: "Bakın çocuklar, bu kadar sıklıkla süt verirseniz sizler bitap düşersiniz. Bir süre sonra bebeğe bakacak haliniz kalmaz.""Aynen öyle anne" diye başladı Ahmet. "Ben bebek oluncaya kadar anne baba olmanın bu kadar zor bir iş olduğunu bilmiyordum. Ayşe gece gündüz ayakta. Uykusu delik deşik. Ben de farklı değilim. Bu iş zormuş be anacığım!""Zor tabii çocuklar. Biraz kendi haline bıraksanız, belki daha iyi olur. Bebeğin hiç sesini bile duyamadık.""Ama Ayşe Hanım, doktor öyle dedi. İki saatte bir emzirmem gerekliymiş."Ahmet hemen söze karıştı: "Evet anne, bebekler en çok bu ilk haftalarda büyürlermiş. Biz de ilk fırsatta karnı doysun istiyoruz.""Ama çocuklar, kendi enerjinizi tüketirsiniz. Faydadan fazla zarar oluşur. Şimdi verin bakayım prensesimizi benim kucağıma. Haaahh şöyle! Ayşeciğim sen şimdi git içerideki yatakta uzan, battaniyeyi de örtün. Ahmet, sen de git bizim yatağa uzan oğlum. Merak etmeyin, bebeğiniz emin ellerde. Biraz uyuyun bakalım."Ayşe gitti ve yarım saat sonra döndü. "Uyku tutmadı Ayşe Hanım, teşekkür ederim. Biz müsaade isteyelim artık.""Hay hay! Yalnız şunu biliniz ki, burada kale gibi ben ve Haluk varız. İstediğiniz vakit gelip bebeği bize teslim ediniz ve içeride biraz uyuyup, enerjinizi toplayınız.""Çok teşekkürler anne. Anne babalık zor işmiş doğrusu. Sen üçümüzle birlikte nasıl yaptın? Tebrikler vallahi!"Prensesimize hoşgeldin diyor ve bu usluluğundan dolayı da kendisini tebrik ediyoruz!Okuyucu mektubuElimdeki kitapları vermek istiyorum* Elimde 100 adet ÖSS kitabı var. Çöpe atmak istemiyorum. İhtiyacı olan bir okul varsa lütfen cihan390@yahoo.com adresine yazarak benimle irtibat kursunlar. Hemen kendilerine göndereyim. (C. S) * Düşüncenize teşekkür ederim. Mesajınızı yayınlıyoruz.
Bir cuma akşamı saat 19.00 civarında cep telefonum çaldı. Karşımda tok sesli, Amerikalı bir bey vardı."Bayan Özgün?""Evet, benim.""Sizi Beyaz Saray'dan arıyorum.""Şaka mı yapıyorsunuz?""Gerçekten. Beyaz Saray'dan arıyorum. Biliyorsunuz Başkanımız ve eşleri yakında Türkiye'ye geliyorlar.""Evet biliyorum. Kendilerine iyi yolculuklar diliyorum.""Bayan Bush, Türkiye'de bulunduğu esnada sizinle görüşme yapmak istiyor.""Şaka mı yapıyorsunuz?!""Emin olun şaka yapmıyorum.""Siz şimdi, Pennsylvania Caddesi üzerindeki Beyaz Saray'dan mı beni arıyorsunuz?""Aynen! Bayan Bush Türkiye'de bulunduğu süre içinde sizinle görüşecek. Bunu bildirmek istedim.""Beni kim seçti?""Ankara'daki sefaret yetkililerimiz. Hem gazetede bir köşeniz varmış hem de televizyon programınız.""Evet. Her ikisi de var. Hangisi için görüşme yapacağız?""Kardilin! Sanırım programınızın adı Kardilin?""Doğru. Kardelen!"Yetkili birimler sizi arayacak ve gerekli detayları vereceklerdir. Yalnız yayın canlı olmayacak, teyp kaydı yapınız.""Bir dakika! Lütfen bana adınızı söyler misiniz?""Adım Greg Laganu. İyi günler dilerim Bayan Özgün."Önce aileme haber verdim sonra Seddülbahir köyünde bulunan ağabeyimi aradım ve konuşmayı naklettim."İnandın mı yahu Ayşe? Sen de çok safsın yahu! Birisinin seninle matrak geçtiği, işlettiği o kadar belli ki! Olacak şey mi yani? Laura Bush seninle konuşacakmış!!! Hemen uçmaya hazırsın. Hayret bir şeysin yani!"Bu sözlerden sonra içim içimi yemeye başladı. Uluç haklı olabilir miydi? Geç bir saatte ABD Basın Ataşesi Walter Douglas'ı buldum."Bir sorunum var Bay Douglas. Beyaz Saray'da Greg Laganu adında bir kişi var mı?""Evet var! Kendisi Başkan danışmanıdır. Kiminle görüşüyorum?""Ben TRT ve VATAN Gazetesi'nden Ayşe Özgün.""İyi ki aradınız Bayan Özgün! İki dakika önce Beyaz Saray'dan beni de aradılar ve sizin numaranızı verdiler. Yarın lojistiği konuşmak için arayacağım sizi."Sizler bu satırları okurken ben sizlerin namına Başkan Bush'un eşi Laura Bush ile konuşuyor olacağım!Bu akşam TRT 1 Ana Haber'i izlerseniz, konuştuklarımızın özetini, yarın ise hem "VATAN" da bu köşede, hem de TRT 1'de saat 14.05'te yayına girecek "Kardelen" programımda söyleşinin tümünü izleyebilirsiniz.Okuyucu mektubu"Yapılan harcama nereden karşılandı?"* 7 Haziran tarihli VATAN gazetesindeki köşenizde, "Kuşların kanatlarını kesmeyiniz" başlıklı yazınızı dikkatle okudum. Sayın Milletvekili Mevlut Akgün, saç ektirmek suretiyle gençleşmeyi kendi bütçesinden mi yoksa TBMM bütçesi sağlık harcamasından mı karşılamış? Bu hususda bilgi rica ediyorum. (Ergür Kökkılıç / emekli hakim) * Milletvekili Mevlut Akgün, lazerle Önce gözlüklerinden kurtulmuş, sonra saç ektirmiş, sonra yüzündeki beni aldırmış. Haberde yoktu ama belki dişlerini de porselen yaptırmıştır. Sizin merakınız bu imaj değişikliği için yapılan işlemleri kendi cüzdanından mı karşılandı yoksa TBMM bütçesi sağlık harcamasından mı? Eminim çok kısa zamanda sayın milletvekilimiz bize bir açıklama gönderip bu merakınızı giderir. Açıklamayı derhal köşemize yansıtacağımızdan emin olabilirsiniz.
Geçenlerde Antalya'dan İstanbul'a kalkıp, ön tarafına yıldırım düştüğü dolu fırtınasına yakalanmış uçağın yolcularının konuşmalarını dinlerken, ne kadar korkmuş olduklarını anladım. "Sanki üzerimize binlerce taş, büyük bir gürültüyle atılıyordu" diye anlattı bir yolcu. Öleceklerine inanmış, dualarını yapmış, yaşamları gözlerinin önünden şerit gibi geçmişti. Yere inişlerini de çok ilginç biçimde ifade ettiler: "Sanki tekerlekler patlamıştı, mıcırlı bir yolda durmaya çalışıyorduk."Uçak insanı korkutabilen bir vasıta. Hani ayağın yere değmiyor ya? Hani havada asılı kalmışsın ve sarsılıp duruyorsun ya? İşte insanı en çok korkutan bu olmalı. O feci durumda, uçağı salimen Dalaman Havalimanı'na indirmeyi başaran kaptan ve yardımcı pilotu kutluyor, yolculara da geçmiş olsun diyorum. Benzer bir tecrübeyi ben de yaşamıştım.Haluk, Sicilya'daki Palermo Cantieri Navali Riuniti tersanesinde bir gemiyi havuzlamak için denizden geliyordu. Ben de işimden izin alıp Palermo'ya uçup, Grand Otel'in lobisinde akşam saat 7'de buluşmak üzere Haluk ile sözleşmiştim.İstanbul - Roma, güzel geçmişti. Roma'dan iç hatlara geçip Palermo uçağı için kontuara geldiğimde, "Fırtına olduğundan hiç bir uçak kalkmıyor" dedi, Alitalia'nın uzun siyah saçlı memuresi. Gözüm yukarıdaki panoda, bekleme odasına kuruldum. Saat 7'de otelde olamayacağım diye bayağı endişeleniyordum. Panodaki her bir seferin yanında "delayed" yani "gecikmeli" yazıyordu.Yarım saat sonra panoda dönen bir palet sesi duydum. Aman efendim! Tüm uçaklar yerli yerinde dururken bizim Palermo seferimiz kalkacaktı. Hemen biniş kartımı hostese teslim edip yerime kuruldum. Herkes İtalyan'dı ve hosteslerin hiç birisi İngilizce bilmiyordu. Olsun. Havalandıktan 15 dakika sonra hafif bir sallantı başladı. Kemerleri taktık. 20 dakika sonra esaslı bir türbülansa girdik. Yarım saat geçtiğinde, fırtınanın tam gözüne, tüm hızımızla ve inatla ilerlemeye başladık. İçlerine daldığımız koyu gri bulutların yakınlarında ve derinlerinde şimşekler durmadan çakıyor, biz de hiç takmadan merkeze doğru yolumuza devam ediyorduk.Hava boşlukları öylesine derin oluyorlardı ki, koltukta oturan popom havalanıp, ayaklarımdan çok önce yerine oturuyordu. İne çıka, sağa sola sarsıla savrula, 2 saati geçkin bir süredir uçuyorduk. Felaket bir konuma gelmiştik ki, müşhiş bir patlama oldu.Aynı anda uçaktaki tüm ışıklar söndü. Dışarıdaki şimşekler şimdi karanlıkta çakıyorlardı. Hostes hanım bağırarak bir şeyler söyledi. Anlayana aşkolsun! Yarım saat daha bu karmaşanın içinde dolandıktan sonra pilot inişe geçti. Hoplaya huplaya indik. Saatime baktım. Gece 8.15. Eyvah! Haluk merak edecek. Ayağımı yere bastığımda yüksek bir ot tarlasında olduğumuzu anladım. El feneriyle bir adam işaret ediyordu. Epey yürüdükten sonra sıra sıra otobüslerin yanına geldi. Adamlar dolmuş çığırır gibi bağırıyorlardı: "Syracusa! Parnpanella! Palermo!.."Hemen bavulumu kontrol edip Palermo otobüsüne bindim. Korkudan mahvolmuştum. Bir koltuğa büzüldüm. 3 saatlik yolculuk başlamıştı. Nereye inmiştik? Hiç haberim yoktu. Tek derdim Haluk'a ulaşamıyordum. Merak edecek diye endişeliydim. Bilmediğim yerlerde, kapkaranlıklarda, bilmediğim insanlarla emin olmadığım istikamette ilerliyordum.Birden otobüs şoförü, Jose Feliciano'dan belki 200 kez dinlemiş olduğum, "Que Sera, que sera, que sera..." adlı parçayı çalmaya başladı. Birdenbire tüm endişelerim silindi gitti. Melodi ruhuma melhem olmuştu. Müziğin insanları nasıl yatıştırdığını, rahatlattığını, birleştirdiğini o anda bir kez daha anlamıştım.Palermo otobüs durağına geldiğimizde hemen bir taksiye atlayıp, "Grand Hotel, Prego!" dedim. Hava yağmurluydu. Otelin resepsiyonuna koşa koşa geldim. Haluk'u sordum.Resepsiyondaki genç, "Siiiii, Senora Özgün!" deyip elime Haluk'tan bir mesaj iletti. Zarfı yırtar gibi açtım. "Ayşeciğim. Sakın beni merak etme. Denizde felaket bir fırtınaya yakalandık. Ne zaman yanaşabileceğimiz meçhul. Beni bekle H.Ö."Başımdan böyle bir macera geçtiği için Antalya - İstanbul yolcularını anlıyorum. Bir daha uçağa binmemek gibi bir düşünce hiç aklıma gelmedi. En kolay, en çabuk ve seri seyahat şekli uçaktır. Yıllardır biner dururum ve herkese de tavsiye ederim.Okuyucu mektubu"107 milyon liram boşa mı gitti şimdi?"* Onaltı yaşındayım. Bir yıldır biriktirdiğim harçlıklarımla 107 milyon lira ödeyerek Ankara'daki Armada alışveriş merkezindeki Locopoco mağazasından, uzaktan kumandalı bir otomobil aldım. İlk denememde bozuldu. Hemen geri götürdüm. Bir görevli baktı ve "Bu kullanıcı hatasıdır" dedi çıktı işin içinden. Oysa benden kaynaklanmadı. O kadar para yandı gitti. Marka olmak bu mudur? Gene para mı biriktireceğim? Yapabileceğim hiç bir şey yok mu? (Görkem Soğuoğlu)* Çok üzüldüm Görkem. Bence bir yanlış anlama olmuştur. Locopoco benim de çok önemsediğim, hizmetini beğendiğim bir kuruluştur. Yetkililere bu mesajımı göster. Sana yardım edeceklerinden eminim. Müşteri memnuniyetinin, müşteri artışı demek olduğunu bilen bir firmadır Locopoco. Sonra beni haberdar et çünkü gelişmeleri köşemizde tekrar yansıtacağız.
Bugün sünnet konusuna girmeme müsaade ediniz. Sünnet merasimini çocuğunun mürüvvetini görmek olarak kabul edilen aileler ülkemizde çoğunluktadır. Hatta maddeten çok darda olan bir ailenin, borç harç altı milyar lira harcayarak oğlunu sünnet ettirdiğini bilirim."Neden basit bir işlem yapmıyorsunuz?" diye sorduğumda, "Aaaa olur mu hiç? Köy halkı ne der? Sünnet düğünü geleneğimizdir. Davul, zurna gelecek, kıyafet alınacak, arabalarla öttüre öttüre konvoy dolaşacak, dolmalar pişecek, mevlit okunacak, sen ne diyorsun?" diye beni ayıplayanları hatırlıyorum.Anadolu'nun tüm köşelerinde, geleneksel olarak erkek çocuklarımızın sünnetini 6 veya 7 yaşlarına geldiklerinde yaparız. Okula sünnetli başlayabilen çocuklar, henüz sünnet olmamış arkadaşları arasında kendilerini belki biraz daha deneyimli hissedebilirler ve bu hoş bir duygu da olabilir. Buna karşın çocuklarının sünnetini 9 hatta 10 yaşlarına kadar geciktiren aileler de bilirim.Bilim adamlarından öğrendiğimize göre sünnet anı, çocuklarımız için travmatik bir dönem olarak kabul edilirmiş. Doğrusu şaşmam!Bu sebepten dolayı aynı bilim adamları, sünnet işleminin çocuğun beyin gelişimi daha tam serpilmeden, bilinç yerli yerine oturmadan yapılmasının çok daha uygun bir devir olacağını savunuyor ve öneriyorlar. Örneğin çocuğun doğumundan bir hafta sonra onlar için uygun bir zaman dilimiymiş.Geçenlerde Beşiktaş'ta oturan bir aileyle tanıştım. Oğullarını 7 yaşındayken sünnet ettirmişler. Ettirmişler ama hem çocuk hem de tüm aile, kelimenin tam anlamıyla bitmişler!"Ayşe Hanım sünnetçiyi bir görecektiniz. İşini mi tam bilmiyordu, yoksa o gün işleri mi ters gidiyordu bilemiyorum artık. Tek bildiğim şey sünneti bir türlü bitiremedi. Bir kanama, bir kanama! Durdurabilene aşkolsun. Sünnetçi orayı itiyor kan durmuyor, burayı bastırıyor kesilmiyor. Tam bir perişanlık yaşıyorduk. Ne siz sorun ne biz söyleyelim.""Peki sonra ne oldu?""Ne olacak? Çağırdık ambulansı, attık çocuğu içine. Tabii evladım da avaz avaz bağırıyor. Tuttuk hastanenin yolunu. Trafik de tıkalı. Bir taraftan oğlum bas bas bağırır, diğer taraftan ambulansın sireni ciyak ciyak öter, inanamazsınız yaşadıklarımıza. Kâbus geçiriyor gibiydik. Acile aldılar. Doktorlar sardı etrafımızı. Meğer sünnetçi bir damarı kesmiş, bayağı dikiş gerekliymiş. Öyle bastırmayla falan duracak bir kan değilmiş. İki doktor birden girdiler ameliyathaneye. Oğlum nasıl ağlıyor? Anlatamam size.""Tabii siz de mahvoldunuz?""Sanki bana yapılıyor işlem, ona değil. O şekilde yani! Neyse bitti, oğlan çıktı, sustu, uyudu. Atlattık. Ama bir de bana ve eşime sorun."Bu tür deneyimlerin ülkemiz çapında az ve istisnai durumlar olduğunu sanmayız. Bunun için ben de diyorum ki, bilim adamlarının söyledikleri doğrudur. Erkek bebeği olanlar sünneti erkenden yaptırsınlar ve bu travmayı hep birlikte yaşamasınlar.Okuyucu mektubuKöy kütüphanesinin kitapları gönderildi* Geçenlerde köşenizde okuduğum çağrıda, Adana'daki bir köy kütüphanesi için kitaba ihtiyaç olduğunu belirtiyordunuz. İstenen kitaplar, görev yapmış olduğum TEV Celalettin Buluğ öğrencileri tarafından düzenlenen bir kampanyada toplanmış ve MNG kargo ile ücretsiz olarak adresine teslim edilmiştir. Bilgi vermek istedim. (Elif Çevirgen) * Yardım elini uzatan herkese buradan sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. Bu ve bunun gibi sivil toplum işbirliği ve etkinliğiyle ülkemiz kalkınacaktır. Bundan hiç şüphem yok. Kimsenin de olmasın. Bu anlamlı kampanya için tekrar teşekkürlerimi iletiyorum.
Türkiye İzcilik Federasyonu, Uluslararası Sekreteri U. Savaş Baran'dan aldığım mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum. "VATAN Gazetesi'nin 23 Haziran tarihli köşe yazınızda, izcilik konusunun geçmesi bizleri ne kadar mutlu etti bilemezsiniz.Türk izcilerinin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin Teşekkür Ödülü'nü aldığını, Avrupa Aktif Genç Vatandaşlar Ödülü'nü alırken Birleşmiş Milletler'in ilk 50 yıllık çalışmalarını gençiliğe en iyi tanıtan teşkilat olduğunu, mülteci çocuklarına bir barış plaketi hazırlayarak dünyada ilk onbeş ülke arasına girdiğini, Uluslararası Gönüllüler Yılı'nda 20 bin kuruluş arasında faaliyet açısından ilk 49 arasına girdiğini biliyor musunuz?Çalışmalarımız Milli Eğitim'in dışında olup, gençlerin olanaklarının daha da ileriye götürülerek zihinsel, bedensel, ruhsal, sosyal ve hissi boyutlarda geliştirerek onları geleceğe hazırlamakta olup gençlerin de eğlence, macera ve hobilerini geliştiren etkinliklerden son derece faydalandıklarını görmekteyiz. Yavrukut adı, uluslararası izci teşkilatlarının yasal üyesi ve Başbakanlığa bağlı olarak çalışan Türk İzcilik Federasyonu ve MEB izcileri tarafından 20 yıldır kullanılmaktadır."Mesaj daha çok uzun ama yerim el vermediği için ancak bu kadarını köşeme alabiliyorum. Dünya üzerinde izciliğin o ülke gençleri arasında nasıl bir önem taşıdığını bilen bir kişi olarak, Türk İzcilik Federasyonu'nu kutlamak isterim. ABD'de Girl Scouts (kız izciler) ve Boy Scouts (erkek izciler) olarak tanımlanan bu teşkilat, aynı bizdeki gibi, küçük yaştaki çocukları cesaretlendirici, maceracı yönlerini tatmin edici, yaratıcı ve disiplinli bireyler olmaları için yoğun bir çalışma içinde faaliyet göstermektedirler.İzci faaliyetleri daha çok okul saatleri dışında ve hafta sonlan yapıldığından gönüllü anne ve babaların desteğine ihtiyacı vardır. Türkiye'de izci teşkilatının maddi güçlerini nereden aldıklarını bilmiyorum. ABD'de meşhur Kız İzci Bisküvileri'nin satışından elde edilen gelir, bu çalışmalara aynlır. Bizde de benzer bir çalışma yapılırsa faydalı olur diye düşünüyorum.Size şu kadarını söyleyeyim, şayet çocukluk yaşıma tekrar dönebilsem önce yavrukurt sonra da izci olabilmek için elimden geleni yapardım. İzciler iki sopayı birbirine sürterek ateş yakabilirler, yoktan var edebilirler, pusula okuyabilirler, yönlerini tayin edebilirler, büyüteç kullanıp güneş ışığında yumurta pişirebilirler, yüzebilirler, sportmendirler, ilkyardım bilirler, doğayla yakın dost olmuş anlayışlı bireylerdir. Uluslararası işbirliğiyle çocuklar ve gençler birbirlerini tanıma fırsatı bularak önyargılardan, dogmatik düşüncelerden uzak, objektif düşünüp kararlar verebilirler.Türkiye'deki tüm yavrukurt, izci ve idarecilerini candan kutluyorum!Okuyucu mektubuDoktorlar boşu boşuna ameliyat etmez* Hastanelerde doktorların boşu boşuna tahlil ve ameliyat yaptıkları görülmektedir. Zaten muayenehanelerinde kazanan doktorlar, hasta haklarını hiçe saymaktadırlar. Muayene etmediği hastayı kendi kaşesini basarak muayene etmiş gibi gösterip haksız kazanç elde etmektedirler. (Enver Tanrıkulu)* Böyle iddiaları ilk kez duyuyorum. Neler yaşamış olduğunuzu bilmiyorum, doktorlar boşu boşuna tahlil istemezler. Hele hele boşu boşuna ameliyat hiç yapmazlar. Çünkü kapı önünde kuyruk o kadar uzun ki. lüzumsuz işlere girişmeye hiç ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Bir doktorun kaşe bastırarak yapmadığı iş karşılığı para kazandığını iddia ediyorsunuz. Siz bizzat böyle bir olay yaşadınız mı? Şayet şikâyetiniz varsa genelleme yapmadan, sadece başınızdan geçeni belirtmeniz yeterli olurdu. Yine de endişelenizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederim. Sıhhatimiz çok önemli.