Neden bizi Gümrük Birliği'ne aldılar? Tabii ki aşırı nüfusumuzdan! Bu kadar kalabalık bir ülke, her mala iştahlı olacaktır. Kalabalık ülkelerde başka cereyanların da yer aldığı görülmez mi? Örneğin uyuşturucu trafiği. Böylesine kalabalık bir ülkede uyuşturucu kullanacaklar az olmayacaktır. Nerede kalabalık orada pazar! Bakınız daha dün yakalanan Amerikalı bayan Suzanne Kathleen Lutz'a! Bavulunda 25 kilo uyuşturucuyla elini kolunu sallaya sallaya havalimanından giriş yapıyor.Alıcısı da hiç şüphesiz bu malı heyecanla bekliyor. Parasını bile ayırmıştır. Bereket kurye sağa sola biraz sallanmış da gümrük memurları durumdan şüphelenmişler. Ya sallanmasaydı? Kimsenin ruhu bile duymayacaktı.Sallanmama dirayeti gösterenler var mı? Sallanmadan geçenlerin bavullarında neler girip çıkıyor bu ülkeye? Bu tip uyuşturucu kaçakçıları, Türkiye gibi bir ülkeye kaç günde bir girip çıkarlar? Belki haftada bir. Belki her gün. Belki günde iki kez. Bilmiyoruz ki! Sallanan olmazsa hayatta anlayamayız. Allah'tan son gelen sağa sola yalpa vurmuş! Gazete haberleri, "kaçakçının uçakta uyuşturucu aldığı için sallandığını" ileri sürüyor. Emin değilim. Belki de içki içmiştir. Öyle sağa sola sallandıran içki değil midir?"Geceyarısı Kovboyu" filmi hâlâ masanın ortasında oturup dururken bu kaçakçıların yaptıkları da parmak ısırtıyor. Kimbilir yıllardır bavullar nasıl dolu dolu girip çıkıyor da haberimiz bile yok. İnsanlar fütursuzlaşmış! Dışanda da bir bekleyeni varmış. Daha öncekiler gibi yakalanmadan çıksaydı gümrükten, ikisi de çok sevinirlerdi! "Atlattık, gene atlattık!" diye çığlık bile atarlardı. Belki de "Yutturduk, gene yutturduk!" derlerdi.Kolay değil ortada milyon dolarlık mal varmış. "Piyasa değeri 25 milyon dolar" diyor haberler. Gitti birilerinin paracıkları. Bunun hesabı sorulur mu acaba? Yani, "Şey usulü!" Film senaryolarına bakılırsa soruluyor. Unutulmuyor. Er ya da geç soruluyor!Dünyada gelişen teknolojiye bakıyorum. Venüs'e, uzayın derinliklerine gidiliyor. Kromozomların kodları çözülüyor. Klonlamalar aldı başını gitti. Gelgelelim havalimanlarında bir kurt cinsi köpek, "Ha havladı ha havlayacak!!" diye bavullar arası gezdiriliyor. Olacak şey mi kardeşim? Köpek havlarsa bavulda uyuşturucu olabilir. Havlamazsa? Geçiniz! Hatta bir söylentiye göre bazı köpeklerin havladıkları bavul açıldığında uyuşturucu paketlerine rastlanmıyormuş. Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir dünyada bu kadar ilkel bir sistem yani!Şimdi İstanbul'da yepyeni bir sistem daha geliştirilmiş oluyor. Yolcu yalpalıyorsa, sağa sola doğru sallanıyorsa bavulunda bir şey olma ihtimali var demektir. Her sallanan yolcu takibe alınacak herhalde. Benden size tavsiye, siz siz olun uçakta viski, votka motka içmeyin. Vallahi yalpalarsınız ve sonra boşu boşuna evinize geç kalırsınız!Dikkat... Dikkat...Hemen benimle iletişim kurmalısınızGeçenlerde bana faks çekip İhlas'ın kaplıca evlerine gidip kontrat imzaladığı için zor duruma düşen ve adı bende saklı olan okuyucumun bu durumunu 11 Haziran tarihinde köşemden duyurmuştum. İhlas'tan beni arayıp, bir yanlışlığın söz konusu olduğunu ve paranın derhal ödeneceğini söylediler. Lütfen benimle hemen iletişim kurup telefon numaranızı bildirin. A. Ö.
Bazı konuları merak ediyorum. Fransa, Belçika veya Almanya'da yaşayan Yunan, Hırvat veya Türk asıllı Alman / Fransız vatandaşları için AB televizyonlarında Yunanca veya Türkçe yayın yapılmakta mıdır? Bu konuda bilgi sahibi kişilerin beni aydınlatmalarını rica ediyorum. TRT'nin benzer çalışması muhakkak ki zorluk içerisinde yürütülen bütçelere bazı masraflar eklemiştir. Sadece lisan bilir spiker ve sunucuların işe alınmasıyla kalınmamış, eminim çeviri uzmanları ve yazıcılar da devreye girmişlerdir.ABD'de yaşarken karşılaştığım uygulamadan bahsetmek istiyorum. Güney Kaliforniya'da her cumartesi sabahı saat 10 ile 12 arasında yabancı yayınlara ayrılmış özel bir kanal vardır. Bu kanal, normal program akışından çıkıp yabancı lisanda Amerika'da yaşamakta olan farklı etnik kökenli kişiler tarafından hazırlanmış, yarımşar saatlik Farsça, Ermenice gibi yabancı dillerde yayınlar yapmaktadır. Özellikle İran ve Ermeni asıllı Amerikalıların hazırladığı programları hemen hemen her cumartesi sabahı takip ederdim. Ermeni çalışması, çoğu kez Türkiye aleyhine propagandalar içeren, biraz haber, birazda etnik müzik ihtiva eden bir çalışmadır. O tarihlerde Türk-Amerikan Derneği Kaliforniya Eyalet Şubesi Başkanı olan Bülent Başol Bey'e bu konuda bazı sorular sormuştum. Türkiye aleyhine bu kadar bariz mesajlar verilirken bizler neden bu yayın akışından yarım saat talep ederek Türkiye'nin görüş ve mesajını verdirmeyi denemiyorduk? Bülent Bey'in cevabını iletiyorum:"Ayşe Hanım, bu hizmet karşılığı kanallar, sesini duyurmak istediği etnik gruplardan büyük paralar talep etmekte ve kazanmaktadırlar.Bu yayınlar son derece pahalı çalışmalardır. Sesini duyurmak isteyen gruplar kanala giderler ve isteklerini belirtirler. Bu yayının çok pahalı bir bedeli vardır ve Türk asıllı Amerikalılar böyle bir masrafı karşılayabilecek katkıda bulunamamaktadırlar."Buyrunuz! O zaman anladım ki Güney Kaliforniya'da yaşayan örneğin Ermeni asıllı Amerikan vatandaşları bu masrafı kendi ceplerinden ödemek suretiyle böyle bir yayını gerçekleştirebilmekteydiler. Kanal sahibi de bu çalışmanın yayınlanmasından ötürü yüklü para kazanmaktaydı. Belki de kültür faaliyeti adı altında başlamış olan bu tür programlar, ticari bir çalışma olup çıkmıştı.Takdir edersiniz ki bu yayınlar arasında ABD aleyhine konuşan Kızılderililer yer almamaktadır. ABD karşıtı bir yayın, eşyanın tabiatına aykırı gelir.Türkiye'deki duruma bakınca, resmi TRT kanalında her hafta değişik etnik yapıların sesinin duyulmasını isteyenler bu hizmetten faydalanmak için hiçbir bedel ödememekte ve hatta daha da ileri giderek bu çalışmaları güdük bulduklarını ifade edip bir de eleştirmektedirler.Oysa ABD'deki çalışmalarla karşılaştırırsak TRT kendi bütçesinden paralar ayırarak yeterli elemanları bulup, hizmete alıp, uğraş sonlarında meydana gelmiş Kürtçe ve diğer dillerdeki yayınları evlerimize getirmektedir. Teşekkür edileceği yerde TRT'nin bu konuda eleştirildiğini görmek üzüntü verici oluyor.Dikkat... Dikkat...Turizm Bakanlığı yetkililerine duyurulurTesti kırıldıktan sonra tekrar dizimizi dövmeyelim diye bir konuya şimdiden dikkat çekmek istiyorum. Bilen bilir, şu anda Leonardo Di Caprio bir film çevirmeye başladı. Aynı "Truva" gibi, tüm dünyada ilgi uyandıracak olan bu film, Büyük İskender'in hayatını konu ediniyor. Turizm Bakanlığı yetkililerimiz, lütfen ilgililerle iletişim kursunlar ve yurdumuzda yani gerçek yerinde filmin çekilmesini sağlasınlar. Kısa bir bölümü bile ülkemizde çekilse çok büyük faydası olur kanısındayım. A. Ö.
"Bill Clinton'ın depremzedeleri ziyaretinde Erkan bebeği kucağına aldığı fotoğrafı hatırlıyor musun?""Tabii hatırlıyorum. Türkiye'de efsane olmuş bir fotoğraftır o!""O fotoğraftan sonra bizim siyasilerimiz de her fırsatta bir çocuğu kucağına almaya başladı.""Bence bu, bir tür 'halka iniş' sembolü oldu. Bir de Saddam Hüseyin'in başını okşadığı Iraklı çocuk fotoğrafı vardı.""Ama o çocuğun 'endişeli' olduğunu hatırlıyorum. Sanki korkmuştu. Çekinmişti. Sanki 'gösteriş' için başı okşanıyordu.""Sanki küçük çocuk da bunun yapaylığının farkındaydı. Belki bu yüzden çekingen ve 'yabancı' davranmıştı. Doğru söylüyorsun.""Siyasiler 'halka iniyorum' mesajı vermek için neden hep küçük çocukları seçiyorlar.""Haksızlık etme. Ben sana bir fotoğraf daha hatırlatayım. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın pazar yerinde yediği soğanı hatırlıyor musun?""Doğru, doğru! O fotoğraf da 'halka inen' bir politikacı imgesiydi.""Hani pazarcı bir yumrukta soğanı parçaladı, cücüğünü Başbakan'a uzattı...""Bir de ne demişti? 'Bal gibi tatlıdır' veya 'Şeker gibi tatlıdır.' Başbakan da böyle bir ikramı reddedecek değil tabii.""Yapay yanı yok""Bence bu da Clinton'ın jesti kadar önemli bir imge. Bence bu hareketin hiç de yapay bir yanı yoktu.""Tabii yoktu. Çünkü Başbakan ısırdıktan sonra gülerek, 'Mahvoldum yahu! Hiç de şeker gibi değilmiş' mealinde bir şeyler söyledi pazarcıya.""Buna Türk usulü' siyasilerin 'halka inmesi' diyebilir miyiz?""Diyebiliriz bence. Neden biliyor musun? O soğanı, o şekilde ağzına atamayacak siyasiler var Büyük Millet Meclisi'nde.""Kim mesela?""Bence her CHP üyesi aynı biçimde ısıramaz o soğanı. Yanlış mı düşünüyorum söyle?""Haklısın. Hatta belki AKP içinde bile öyle cuppadak o soğanı ısıramayacaklar vardır.""Sence, ısırmamak için ne gibi bir özür belirtir siyasiler?""Dur bakayım! Şöyle diyebilir: 'Hanım kızar!' veya 'Soğana alerjim var!' veya 'Meclis'i kokutmak istemem'...""Sence ısırılması doğru muydu?""Türkiye'ye yakıştı. Halk rahatlıkla benimsedi. Hani bir çobana sormuşlar, 'Zengin olsan ilk ne istersin?' diye. O da, 'Soğanın cücüğünü yemek isterim' demiş. Bence soğanın cücüğü bizim için harikulade bir simge. Başbakan doğru yaptı.""Bence de! Türkiye'nin bugünkü konjonktüründe 'halka inmek' isteyen siyasi varsa soğanın cücüğünü ısırabilmesi lazım."Okuyucu mektubuİGDAŞ'tan Sarı Sokak sakinlerine mujde* 7 Haziran 2004 tarihinde, "Söz verildi ama hâlâ doğalgaz gelmedi" başlıklı haber köşenizde yayınlanmıştı. Yeni Çamlıca Sarı Sokak sakinlerinin doğalgaz talepleri şirketimize ulaştı. Değerlendirilme sonucunda Sarı Sokak'ın 2004 yılı yatırım programına alınmasına karar verildi. İGDAŞ, doğalgazın ekonomikliği, rahatlığı, konforu ve güvenliğinden tüm İstanbulluların faydalanabilmesi için elinden gelen gayreti sarfetmektedir. Hassasiyetinize çok teşekkür ederiz. (İGDAŞ Basın Müşavirliği) * Yeni Çamlıca Sarı Sokak sakinleri namına ben sizlere teşekkür ediyorum. Son zamanlarda İGDAŞ'ın basın bildirileri, hizmetin genişletileceği yönünde oldu. Bu arada Çanakkale yöresi kullanıcılarının da benzer taleplerini dikkatlerinize sunmak isterim. Vatandaşın sorularını çabuk cevapladığınızı da takdir ettiğimi buradan belirtiyorum.
Çocuk sahibi olmuş çiftlerin, boşandıktan sonra kuracakları yeni evliliklere girmeden evvel iyice düşünmeleri gereken bazı noktalara değinmek istiyorum. Hiç birimizin doğmadan önce varolacağımız ailemizi seçme hakkımız yok! Dünyaya geldikten sonra ailemizle özdeşleşip sevgi ve saygı içinde yoğrularak, güven sahibi olup, içine gireceğimiz o çok zor ve çetin yaşam serüvenine katılmak için birçok savunma aletine ihtiyacımız olacaktır. Önce emekleyip sonra ayağa kalkmak, bir iki adım atabilmenin bile ne kadar zor olduğunu bilmeyen var mıdır?İlk kaşığı kullanma, ilk bisiklet, ilk sevinç, ilk kızgınlık, ilk kıskançlık, alışılması en zor anlarımız değil midir? Yaşamın bizlere şüphesiz sunacağı böyle zor anları rahatlıkla geçiştirip kendimizi hiç arzu etmediğimiz durumlara bile alıştırabilmemiz için dehşetli bir güven ve emniyet duygusuna, çocukluk dönemlerimizden itibaren şiddetle ihtiyaç duyarız.Çocuğa güven duygusunu, en güvenilir kişi olarak anne ve babalar sağlar. Onların olmadığı yerlerde bu vazifeyi aile yakınları vermek zorunda kalır. Güven duygusu kırılan, çatlayan, hasar gören çocuk yaşama; ruhunda meydana gelmiş, fiziksel olarak hiç görünmeyen ezik, eksik veya hasarlı diye tanımlayabileceğimiz defolarla başlar. Bu çocuklara alınan hiçbir pahalı oyuncak, renkli, dantelli giysi, ruhlarındaki hasarı tedavi etmez. Bu biçimde gelişen insanlar yaşam kurallarına uymakta, onlara uyum göstermekte, kendilerini emniyette hissetmekte zorluk çekerler. Çektikleri bu zorluklan her günün her dakikasında hissettiklerinden olumsuzluklar, uyumsuzluk ve isyan halleri önce kendi benliklerini, sonra halka halka etraflarındaki kişileri değişik ölçülerde sarar ve etkiler.Anne ve babanın boşanmaya karar verdiği durumlarda zaten çocuğun henüz tam gelişememiş güven ve emniyet duyguları ilk fırsatta depreşir. Kıskançlık, hınç, kızgınlık hisleri henüz oluşan kişilikte en ön plana çıkma fırsatı bulur. Güçlü şahsiyetle doğmuş kişiler, zor şartları yenerler ancak güçlü şahsiyetle varolmamış çocukların ruhlarında bitmez bir kemirme başlar.Ortada ihanet varsa bunu durmadan çocuğa işleme gafletinde bulunan anne veya baba, çocuğun zaten hasarlı ruhunu aynı bıçak gibi biler de bilerse çocuğun duygusal dünyası öylesine çarpılıp, deforme olup, yumrulur ki artık bu formasyon her ve ilk fırsatta ortaya çıkıp kendini tatmin etmeye çalışır. Varlıklı ailelerde maddi imkânlar, yangına benzin dökmeye benzer. Para faktörü haddinden fazla önem kazanır ve tüm araziler, "Ona daha çok verdin, bana daha az verdin, benim hakkımdı, yeni çocuğunun (veya yeni eşinin) üzerine geçirdin" gibi saçma sapan dengesizliklere yol açar. Üvey anne - bananın diğer eşinden olan oğlunun, aile arabasını çaldığını polise şikâyet ederken çocuğun da, "Üvey annem, babamın her şeyini kendi üzerine yaptı" gibi şu dünyada beş para etmez değerlerle birbirlerini yargıladığını medyada görürüz. Evi terk etmiş ve başka bir hanımdan yeni bir oğul (veya kız) edinmiş baba (veya anne), ilk çocuk tarafından kıskanılır. Neden? Çünkü anne babalar olarak dünyaya getirdiğimiz her çocuğumuza olan güven verme vazifemizi yerine getirmeden egoistçe kendi duygularımızı tatmin yoluna gitmiş, arkamıza bile bakmamışızdır. Arkamızda sersefil, gözle görülmeyen kırık dökük ruhlar bıraktığımızın farkında bile olmamışızdır.Bu kırık dökük ruhlarda güvensizlik duyguları yıllar içerisinde artarak büyür, gelişir ve yaşlar ilerleyince, kaslar serpilince patlayan bir volkan, yatağından taşan bir nehir, tsunami boyunda bir dalga şeklinde sorumluluğunu taşımakta zorlanmış, yeni birlikteliklere, yeni yuvalar kurmaya yelken açmış ebeveyne hesap sormak için yaman bir yumruk gibi geri gelir.Şunu rica ediyorum, evlilikler dağılabilir. Yeni kurulacak evliliklerde anne veya babanın daha önce dünyaya gelmiş çocuklarına en güzel, en şefkatli, en anlayışlı üvey anne ve babaları seçmeleri şarttır! Şayet bu seçim cazip gelmiyorsa, tercih edilmiyor, kendi egolarını hoş tutacak birlikteliklere giriliyorsa o zaman yıllar sonra meydana gelecek patlamalara hazır olunmalıdır. Doğanın şaşmaz kanunu burada da işler. Ne ekilirse o biçilir! Tabii ki yukarıda belirtilen durumlara istisna olacaklar vardır. Bu istisnaların, kaide şekline gelmesini o kadar isterim ki!Okuyucu mektubuGüneş Sigorta açıklama gönderdi* "1 milyar 400 milyonumu ödemediler" başlıklı yazınızda Muzaffer Dede, hırsızların hasar verdiği arabasında meydana gelen masrafları karşılamadığımızı belirtmiş. Kazayla ilgili evrakları tetkik ettik. Bu durum, poliçedeki 3'üncü maddenin J bendindeki, çalınan veya gasp edilen araçların sebep oldukları zararlar nedeniyle ileri sürülecek talepler maddesine girdiğinden müşterimize herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bir eksperin, onarım bedelinin tespiti yönünde yapmış olduğu ekspertiz, söz konusu hasar tutarının ödeneceği anlamına gelmemektedir. İlgili eksper Yaşar Kurt'un ifadesi, mağdur araç malikiyle ödeme konusunda herhangi bir görüşmeleri olmadığı yönündedir. (Genel Müdür Yar. Ömer Faruk Ergin)* Size şöyle bir öneride bulunmak isterim. Poliçenize "Başka araçların gasp edilip kaçırılma anında müşteri aracında bir zarar oluşursa, şu kadar ilave ödemeyle hasar karşılanabilir" diye bir madde ekleyin. Eksper Yaşar Kurt size öyle söylemediğini, okuyucum da söylediğini belirtiyor. Kim haklı? Ben Güneş Sigorta olsam, müşteri sözüne güvenir, meydana gelebilecek maddi zararı öderdim.
"Toplumda farklı kültür birikimleriyle yoğurulmuş bireyler, aileler olarak, ahenk içinde yaşamanın sırrı nedir?""Sanırım bunun formülü, biraz soğukkanlı olmak ve birbirimize saygıyla yaklaşmakta yatıyor.""Ama şöyle düşünelim. Sen saygı gösteriyorsun ancak karşı taraf göstermiyor. Üzücü bir durum meydana geliyor o zaman.""Olsun. Önemli değil. Sen gene saygı göstermeye devam et.""Üzüntümü içime mi atayım?""Üzülmemeye çalışmakta fayda var. Çünkü düşünürsen her olay gelip geçicidir. Zaman içinde unutulur. Duygulara fazla esir olmamak gerekir.""Hah, işte sanırım benim zayıf noktam da burası. Her olayı duygusal bir biçimde değerlendiriyorum.""Çoğu kişinin zayıf noktası burası. Buna bazıları Akdenizlilik gibi özürler bile getiriyor. Unutmamak gerekir ki fazla duygusallık, uzun vadede zevk ve tatmine ilaveten insana hüzün de getirir.""Ama elimde değil! İster istemez üzülüyorum. Bana yapılanları yadırgıyorum ve isyan ediyorum.""Kendini, karşı taraftaki kişinin yerine koyma sanatını öğrenmelisin. Genelde bu hiç yapılmıyor. Sadece kendini ve durumunu düşünüyorsun ve neticede farkında olmadan kendine acımaya bile başlayabiliyorsun.""Aynı o duygulara kapılıyorum işte! 'Bu bana yapılır mıydı? Ben bunu hak etmedim' triplerine giriyorum. Üzüntüm daha çok artıyor.""Daha da ileri götüreyim. Mesela sana ters gelen aynı hareket, söz veya olayı durmadan aklında çeviriyorsun. Etrafında kim varsa ona bir kaç kez üst üste tekrarlıyorsun. Yani senin tarafında olan bir kişiyle, karşılaştığın olumsuzlukları paylaşıyorsun. Büyük ihtimalle o da sana, 'haklısın vallahi, senin hakkını yiyiyorlar' gibi seni daha da duygusallaştıracak sözler söylüyor. Buyrun size kartopu gibi büyüyen bir kriz! Oysa biraz sakin olsan, biraz sabırlı olsan, biraz da empati ile yaklaşabilsen..." "Ama elimde değil, dedim ya!" "Kabul et ki, bu durumda duygusallık huyun sana üzüntü veriyor. Vazgeçmek için çaba göstermen gerek. Duygularını törpülemelisin." "Nasıl yani?""Farzedelim bir sözle seni kırdılar. 'Ah ben bu sözü duyacak insan mıydım?' demek yerine, 'Kimbilir bunu söyleyenin ne dertleri var, ne üzüntüleri var, nasıl bir hınç içinde ki bana bunu söyledi' diye düşünmelisin. Olaya böyle baktığın zaman sorun senin üzerinden derhal kalkar ve karşındakinin omuzlarına yüklenir. Böyle hafifleme sonucu da içine bir dinginlik bir sükûnet ve en önemlisi bir olgunluk gelir.""Olgun insan böyle midir?" "Olgun insan, duygularına esir olmayan, ters durumlara derhal yenilmeyen kişidir. Olaylara bir değil, birkaç cepheden bakabilip değerlendiren insandır. Bu kişilere uygar insanlar da deniyor. Fevri olmayan, duygularını uluorta açıklamayan, karşı tarafa hoşgörü ve saygıyla bakan, sabırlı kişiler uygar insanlar.""Deneyeceğim. Ama başarabilir miyim? Emin değilim."Okuyucu mektubu"Biz yandık, bari başkaları yanmasın"Yeni evliyiz. Kiradayız, kazancımızın bir bölümünü de bir ev alabilmek için biriktiriyoruz. Geçenlerde İhlas Holding'e ait Armutlu Tatil Köyü'ne götürüldük Hoş bîr yolculuk sonunda hepimizi bir odaya doldurdular. "Kış dönemi kaplıca imkânlarını" tatlı bir dille bize anlattılar. Önümüze hemen bir sözleşme getirdiler. O serap içinde imzaladık. Eve dönünce, "Biz ne yaptık? Bu yaşımızda kış dönemi kaplıcalarında ne işimiz var? Önce kiradan kurtulalım" diye sabahı zor ettik. İhlas Holding'e gidip konuştuk. Bize ancak paranın yüzde 15'ini verebileceklerini söylediler. Hangi ülkede yaşıyoruz? (Adı bende saklı bir okuyucum)Geçmiş olsun. Üzülmeyin. Hepimiz sizin gibi genetik ve bir yer alabilmek için didinip dururduk, Yaşlanınca romatizmalarınızın ağrısını dindirmek için kaplıcalara gidersiniz. Henüz daha çok önemli sorumluluklarınız var. Enver Bey veya oğlu durumu düzelteceklerdir. Beni haberdar ediniz lütfen.
5 Haziran Cumartesi günü yayınlanan, "Amerika'dan profesör gelmiş" başlıklı yazımın bu kadar ilgi çekeceğini düşünmemiştim. Bu konuda gönderdiğiniz tüm mesajlara ve beğeni ifadelerinize teşekkür ederim. Biraz daha anlatmamı istemişsiniz. Sizi mi kıracağım!Aslında profesör gerçek bir Yunan. Yani, Yunan asıllı Amerikalı değil. Çifte vatandaşlığı yok. Kızım Canan vasıtasıyla tanıştık. Amerika'nın en önemli üniversitelerinden, en önemli 12 eğitim görevlisi ülkemize gelmişler ve çalışmalar yapıyorlar. Hepsi Boğaziçi Üniversitesinde konuk ediliyor. Benim tanıştığım profesör, "Türkiye'de kadın hakları ve medyada kadın" konusuna eğilmiş. Benim çalışmalarımı incelemeye almış. Hem televizyon program konularımı hem de bu yazılarımı inceledi.Bir söyleşi yaptık. Teybi kapattıktan sonra da sohbete daldık."Babanız ne iş yapardı?""Biz Pire'ye yakın bir ilçede otururduk. Babam elektrik tamiri işleri yapardı. Annem ev kadınıdır. Ablamla ben okuduk. Ben Atina Üniversitesi'ni bitirdim. Felsefeye çok merakım vardı. Sonra Paris ve Londra'dan burs kazanarak eğitimime devam ettim. Ablam da yüksek tahsil yaptı ama daha sonra evlendi ve çoluk çocuğa karıştı, şimdi Atina'da oturuyor. Kendisiyle eskisi kadar sık görüşemiyoruz.""Spinoza'ya bu kadar hayran olduğunuza göre siz de ateist olmalısınız? Doğru mu düşündüm?""Evet, doğru bildiniz. Gerçek bir ateistim. Din ve inançları, insanların kendi düşünceleriyle yarattıklarına inanının. Yaratmak zorundaydılar. Çünkü başka türlü endişelerinden kurtulamıyorlardı. Ölüm gerçeği, Demokles kılıcı gibi üzerlerinde sallanıyordu.""Oysa Einstein gibi bilim adamları, derine indikçe Allah'a yaklaştıklarını ifade etmişlerdir."Pembe çiçekler"Biliyorum ama Einstein'a katılmıyorum. Ben her durumun rasyonel bir açıklaması olduğuna inanıyorum. Bugün henüz keşfedemediğimiz bazı sırlar vardır ama ileride her şey rasyonel bir biçimde açıklanacaktır.""Bakın şu karşıdaki ağacın dallarında pembe çiçekler var ya?""Karanfile benzeyenleri mi kastediyorsunuz? Evet.""O çiçek yere düşünce her şey sona erecek. Sizin için de ölüm böyle bir algılayış mı?""Aynen! Tıpkı öyle! Ölümden sonra başka bir boyut falan, bana bunlar çok saçma geliyor. İspat edilememiş, görülemeyen şeylere inanmam ben.""Size şunu sorayım. 'Çok önemli bir eğitim kurumu olan, 1700 öğrencili, Macalester Üniversitesi'ndeki bu göreve 250 kişi müracaat etti ama ben kazandım' dediniz. Söylediğiniz bu gelişmede sizin birikiminiz yanı sıra "ilave bir güç" olamaz mı?""Anlıyorum ki, siz çok inanan bir kişisiniz. Belki vardır ama ben bilek gücümle aldım demeyi yeğliyorum.""249 kişinin o bilek gücü yok mu yani? Zaten sizden beklenen bu olgunun teyididir. Şükrü ve takdiridir. Ve bir de tabii üretime devam! Kimbilir yaşamda daha nasıl destekli olaylar yaşadınız ama takdir etmiyorsunuz.""Haklısınız. Gerçekten çok olay olmuştur ama hiçbir zaman o gözle bakmadım. Ben hep kendi gücüme inanırım.""Gelelim şeytan olgusuna..."Burada kahkahalarla gülmeye başladı profesör..."Aman. Ona da girmeyelim.""Yok profesör! Sizi değiştirmeden bu sofradan kaldırmayacağız. ABD'ye, inanmış bir kişi olarak dönmelisiniz.""Aslında inanan kişinin inanmayandan daha güçlü olduğunu biliyorum. Burada tek mesele, ben inanmıyorum."Sevgili okuyucular ben de şu mucizeyi hayranlıkla izliyorum. Yüce Yaradan, kendisine inanmadığını devamlı tekrar eden bir kişiye bitmek bilmeden, durmak tanımadan nasıl da yardım etmeye devam ediyor? Bundan, çıkarmamız gereken dersler vardır diye düşünüyorum.
Marmaris'e Ömür ve Tuna Hetman'ın getirdiği yardım kurumları, kocaman bir kitabı doldurur. Bu iki hayırsever insan, genç yaşta kaybettikleri dünya güzeli kızları Ahu Hetman namına Marmaris'e okul ve hastane gibi nice hizmet getirmişlerdir.Üç buçuk yaşındaki Efe, anne ve babasıyla Marmaris'te oturan dedelerine yaz tatilini geçirmeye gelmişti. O gün geniş bahçede koşup oynayan Efe'nin anne, baba ve dedesi çay içip ağaçların altında sohbet ederken bizim yumurcak da bahçeyi keşfedermiş.Geçtiğimiz yaz mevsiminden beri suyu boşaltılmamış, ve suyu, içine düşen yaprakların çürümesiyle kapkara olmuş havuzun başında oynamaya çalışan Efe, farkına bile varmadan havuza düşmüş. Kara sulara gömülen küçük çocuk, yaprak ve karanlıklar arasında kaybolmuş.Bir ara anne ve baba Efe'nin etrafta görünmediğini, sesinin çıkmadığını farkedince hemen yerlerinden fırlayıp, "Efeeeee... Efeeee..." diye bağırarak küçük bebeklerini aramaya başlamışlar. Dede ise sanki bilir gibi havuz başına gitmiş ama görünürde bir şey yokmuş. Eline bir tırmık alan dede, bunu suya daldırmış ama yaprak ve pislikten başka bir şey çıkmamış. Dede tırmığı bir kez daha daldırmış. Bu sefer küçük Efe'nin vücuduna takılan tırmıkla ölü yavru havuzdan çıkarılmış. Ambulansla derhal Marmaris Ahu Hetman Hastanesi'ne kaldırılan küçük Efe'nin kurtanlması için tüm doktorlar ve sağlık ekipleri seferber olmuşlar. İnanmayacaksınız ama resmen ölmüş kabul edilen küçük Efe, bu çabalar sonucu tekrar hayata dönmüş!Peki yavrumuzda bir hasar meydana gelmiş mi diye merak edenler olabilir. Hani, "Beyne oksijen gitmedi, acaba neticesi ne olmuş?" diyenlere cevap verirsek, genelde hiç bir anormallik yokmuş. Yalnız sağ gözünde, zaman zaman görmeme ama sonra tekrar görme durumu varmış ancak doktorlar bunun da ileride geçeceğini söylüyorlarmış. Ben kendimi küçük Efe'nin anne, baba ve dedesi yerine koyuyorum da yaşadıkları travmayı ve üzüntülerini tahmin bile edemiyorum.Besbelli küçük Efe, o havuzun dibinden ölü olarak çıkarıldı ve eminim hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken yol bir türlü bitmek bilmedi. Kim bilir ameliyathanenin kapısında nasıl endişeli bir bekleyiş hüküm sürdü? Biraz evvel neşeyle bahçede eğlenirken kaderin cilvesine bakınız. Aile hangi sancılar içerisinde kıvranmaktadır? Yavrucak 15 dakika süreyle ölü kabul edilmiş ama tıbbi müdahaleler sonucu hayata geri gelmiş! Şimdi bu bir mucize midir, değil midir? İnsan düşündükçe tüyleri diken diken oluyor.Nice tatil yörelerimizde, hastane ve sağlık ekibi eksikliğinden geçmişte yaşama veda etmiş kişileri hatırlıyorum da kızları namına yaptıktan bu hayır işleriyle Marmaris'te ebediyyen şükranla anılacak Ömür ve Tuna Hetman'a tekrar teşekkür etmek istiyorum.Okuyucu mektubu"İkinci kattaki internet kafelere ruhsat yok"■ Gaziantep'te giriş katı haricindeki yerlere internet kafe ruhsatı verilmesini yasaklayan bir genelge yayınlandı. Neden böyle bir yasak getirildi? Çünkü polis 10-20 basamak yukarı çıkamaz veya inemezmiş! Zor iş mi bu? Peki ne yapalım? Ruhsat verme, kurtul! Ne kolay ve etkili değil mi? Bir de Avrupa Birliği'ne girmek istiyoruz. Güldürmeyin bizi. (İbrahim Bulut)* Bina girişleri ve bir üst katları, müşterek kullanılan çok mekân biliyorum. Örneğin mutfağı yukanda, oturma yerleri aşağıda olan lokanta ve kafeler var. Ayrıca polisimizin fizik kondüsyonlarının da en mükemmel seviyede tutulduğunu sanıyorum. Kaç tane ikinci kat ruhsatı isteyen internet kafe var ki? Başka bir sebep olsa bile denetlenmeyeceğini sanmam. Açıklama gelirse yayınlayacağız.
Ağabeyim Uluç, arkadaşım Zeynep Alp, rahmetli ağabeyi Gürhan, Savaş Tevetoğlu, Kaya Demirtaş ve Dilek Basmacı grubu yaz tatillerinde, şimdiki Boğaziçi, eski Robert Kolej'in aşağısındaki kortta her gün tenis oynarlardı. Ben de zaman zaman onları izlemeye giderdim. Ağabeyim Uluç, attığı servis hariç olunca muhakkak, "aamaaan beeee!" diye sinirli bir şekilde bağırırdı. Sesi hâlâ kulaklanmdadır. bu kişiler, rakibe hızlı giden bir topa vurdukları zaman da, "Pardon yahu. Affedersin!" derlerdi. Bazı günler efsane adam "Nadolski" korta uğrar, ihtilalden önceki Çarlık Rusyası'nı anlatıp bizleri aydınlatırdı.Elmadağ'daki Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulübü'nde her yıl yapılan tenis turnuvalarını hiç kaçırmazdık. En gösterişli kıyafetlerimizle gider, saatlerce güneşin altında zevkle başlarımızı bir sağa bir sola çevirirdik. Özellikle final günleri en sona bırakılan "mixed doubles", çok eğlenceli olurdu. Kortta oyuncuların en ufak bir esprili hareketi veya sözü, tüm izleyicileri kahkaha tufanına uğratırdı.İlie Nastase'nin finalini hiç birimizin unutması mümkün değildir. Simsiyah uzun ve düz saçları, başından omuzlarına düş perdesi gibi sarkar, servis karşılamak için belinden öne bükülüp sağa sola sallandığında, perde rüzgârda nasıl sallanırsa Ilie'nin saçları da o öyle sallanırdı.Her yıl köyümüzde, "Seddülbahir Open" turnuvası yapıyoruz. Avusturya'dan Yücel Bey, eşi Helga, Ahmet, Canan ve arkadaşları sıkı bir finale hazırlanırlar, bizler de seyirci olarak ya alkışlarız ya da tam çizgiye düşen toplan, "Hariç", "Yok içerde" diye bağıra çağıra eleştiririz.Ahmet, bu turnuvada herkesi siler süpürür. Neden biliyor musunuz? Çünkü Ahmet topa toplamasına vurur. Ne demek? Raketi kaşık gibi kullanarak gelen topu alır, kalıbını çıkaracakmış gibi kaşığın merkezine yerleştirir ve irmik helvasını kaşıktan tabağın kenarına boca ettiğimiz gibi topu karşı korta boca eder. Karşı taraf bu inişe kolay kolay cevap veremez.Şeker mi şeker, genç mi genç, güzel mi güzel Anastasia Myskina'yı, Paris'te düzenlenen ve TRT'den canlı yayınlanan, teniste yılın ikinci Grand Slam turnuvası olan Roland Garros'ta ilk topa vuruşuna baktığımda kazanacağını anlamıştım. Neden? Çünkü Myskina da aynı Ahmet gibi topu her seferinde loplayarak karşı korta gönderiyordu. Dementieva'yla oynadığı ilk setin ilk oyununda bunu gördüm ve "Oyun, maç, set Myskina'nındır arkadaşlar" dedim. "Nereden biliyorsun?" diye sordu arkadaşlar. "Görürüsünüz bakın" dedim.Dediğim çıktı. Kocaman kupa Myskina'nın oldu. Buyrun size bir Grand Slam turnuvası! Buyrun size Rusya'nın bayanlarda üstün başansı. Buyrun Myskina, size de bol para!Geçenlerde Açık Radyo'da dinledim, Rusya'nın hemen hemen her mahallesinde açılmış olan tenis kulüplerine herkes 5-6 yaşındaki çocuklarını gönderiyormuş. Bu kadar kalabalık seçenek içinden Myskina gibi muhteşem oyuncular çıkmaz mı? Kimbilir Türkiye'de ne yetenekler, yeteneği olduğunu bile bilmeden, keşfedemeden, bu ülkede doğup, büyüyüp, göçüp gidiyor. Bravo sana Myskina! İnşallah bundan sonra katılacağın her maçtan başarıyla çıkarsın!Okuyucu mektubuİçimde çiçekler açtıran bir mesaj■ Sizin köşenizde çıkan yazı üzerine Doğu Anadolu'da bir okulun kitap ihtiyacını karşıladık. Çevremize duyurarak 800 kitap ve çeşitli oyuncaklar topladık, bunları koliler halinde TEV Celalettin Buluğ İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Mustafa Etfal Gölgeli'ye teslim ettik. Bilginiz olmasını istedim. (Elif Çevirgen)* İçimde çiçekler açtıran mesajınıza ve pozitif yaklaşımınıza teşekkür ediyorum. Bir deniz yıldızı daha sizler sayesinde denize döndü. Hepinizi kucaklıyor, öğrenci ve öğretmenlere saygı ve sevgilerimizi gönderiyorum.