Bir kişinin zeki olup olmadığını anlamada, o kişinin beklenmedik bir anda gelen soruya derhal cevap verebilmesi benim için çok önemli bir ölçüdür.Rahmetli babam ve annem, Eisenhower başkanken Beyaz Saray'a bir davete gitmişler. Yanlarına, o tarihte başkan yardımcılığı yapan Nixon gelmiş. Bir iki hoşbeş, sohbetten sonra babam sormuş: "Dünyanın çeşitli ülkelerine ziyaretler yaptığınızı görüyorum. Neden Türkiye'ye hiç gelmediniz?" Nixon hiç tereddüt etmeden cevap vermiş: "Ben en iyi hatıralarımı hep en sona saklarım."Geçenlerde televizyondaki Kardelen programıma, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucusu ve Başkanı Sayın Prof. Dr. Türkan Saylan'ı davet ettik. Şöyle bir soru sordum: "Hocam, yıllardır çaba içinde uğraşıyorsunuz? Neyle savaşıyorsunuz?" Prof. Saylan bir salise sektirmeden cevabı verdi: "Cehaletle savaşıyorum Ayşe Hanım!"Bundan güzel, bundan doğru, bundan kutsal bir cevap olabilir mi? "Bizler çocuğumuzun karnını doyurup, eğitimini verebilirken yanımızda oturan aileler, yokluktan bunu başaramıyorlarsa başımızı yastığa koyup nasıl uyuyabiliriz ki?" diye soruyor Türkan Hoca.Aklıma ister istemez Kur'an-ı Kerim'deki aynı soru geliyor. Yılmadan, moralini bozmadan, korkunç ters alt akıntılara rağmen gülerek, hoş görerek, üzerinde fazla durmayarak, silindir gibi hedefe ulaşmak için Prof. Dr. Türkan Saylan nefes nefese uğraşıyor da uğraşıyor. Yokluk içinde genç kız ve erkek öğrencileri alıyor, onlara yurtlar yapıyor, okullar buluyor, çağdaş istikamette büyümeleri için tohumlar ekiyor.Derneğin bursu sayesinde okumakta olan Tuğba ve Remziye adlı Kandilli Kız Lisesi son sınıf öğrencileri de katildi programa. Öyle akıllı, fikirli, mantıklı, gerçekçi konulara değindi ki kızlarımız, şaşarsınız. Tuğba'yı ayağa kaldırdım. Ayağında tertemiz siyah pabuçlar, siyah çorabı, ekose eteği, hırkası ve sakız gibi beyaz gömleğiyle kameralara gösterdim. Kim istemez böyle bir kız çocuğuna sahip olmak? Hangi anne baba gurur duymaz? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmasaydı, Tuğba Adıyaman'da, Remziye de Terkos Gölü civarındaki bir varoş köyde, diğer yüzlerce kızdan farklı olmayacaklardı. Remziye'ye soruyorum: "Arkadaşların senin imkânlarına sahip değil. Onlar ne yapabilir?" "Her imkânı zorlamaları lazım. Ama birçoğu içinde bulundukları durumdan kurtulmak için çocuk yaşlarda evlilik yapıyorlar." Ne kadar ama ne kadar yanlış! Keşke bu derneğin maddi imkânlan çoğalsa da her kızımıza böyle yardımlar uzanabilse. İşte bu sebeple gösterilen çabaya yardım edilmeli. Destek çıkılmalı. Türkan hocamı dinliyorum:"Ayşe Hanım, Turkcell bize 1 milyar 400 milyon liralık katkıda bulunuyor. Müteşekkiriz. Ama şuna emin olun, şayet bu gelir 100 milyar lira olsa Türkiye kalkınıp, en çağdaş dünya seviyesini yakalayabilir! Bundan hiç şüpheniz olmasın."Türkan hoca söylüyorsa, inanırım. Bu etkinliğin arkasında dev bir gönüllü ordusu var! Onlardan öğrendiğime göre de sizler ne kadar çalışsanız, para kazanıp, maddi isteklerinizi tatmin etseniz, bu gönüllülerin gençliğimize sağladığı yardımlar sonucu ortaya çıkan başarılı neticeleri gördükleri zaman onların aldıktan manevi hazzı katiyyen tadamazsınız!Emeği geçen herkesi kutluyorum, güçlerine güç katilsin istiyorum!Okuyucu mektubuBu gençlere yardım edelim* Ben Bitlis'in Ahlat ilçesinden Bilgin Karakaş. Buradaki okula bilgisayar sınıfı kurdum, öğretmeye de hazırım. 11 bilgisayara ihtiyacımız var. Tel: (0434) 412 40 69 veya (0232) 347 26 08* Bizim okuyucularımız çok cömerttir Bilgin Bey! Bir bilgisayar firması size bu konuda yardımcı olabilir. Hatta bu firma isterse, bunun için yaptığı tüm masrafları vergiden düşebilir.
"Yalının altında ayazmalar varmış. Uğursuzluk oradan gelirmiş.""İmam hatiplere veto şart...""Truvalılar Türk müydü?""150 bin doları peşin verdim, elimde makbuzlar var...""Daha kolay kilo vermenin yolları var...""KKTC'de Talat'ı tanıyoruz...""Beni reddetti, ben de kendimi iyice kaybettim...""Zeytinyağı ve limona bir çorba kaşığı...""Hummer'a bindim, sanki lunapark gibiydi...""Nedir bu televizyonların hali?""Seviyorum onu, anlamıyor musun, seviyorum?""Ay sonunu getiremiyoruz...""Bir arabamız olsa, hiç durmadan gezeriz...""Seçme domatesleri hanım, seçmeee.""Swatch'in yeni modeli pembe, mavi...""Abi ne olur siliiiiim camını, n'oluuurrrr be abi?""Futbola artık mafya karıştı kardeşim, mafya...""Dini gruplaşmalar olmamalı...""Petrol fiyatı düştü, euro ise çok sağlam..."Durun hepiniz, lütfen durunuz!Her gün beyninizi meşgul eden haber bombardımanına, düşünce fırtınalarınıza dur deyiniz. Biraz düşünelim. Yaşlarımız kaç olursa olsun, sağlık durumumuz ne olursa olsun her birimiz bir salise içinde, bu yaşama veda edebilir, yukarıda sıraladığım konuların, kahkaha veya sorunların, hepsinin ama hepsinin o saniyede, boş hem de bomboş olduğu gerçeğiyle karşı karşıya gelebiliriz! Doğru mu?Zengin veya yoksul, günümüz insanının gözünü hırsların bürüdüğünü görmez misiniz? Bu hırsların, bizleri içinden çıkılmaz durumlara sürüklediklerini fark etmez misiniz?Bu hırsımız bizleri çok dolambaçlı yollara sevketmiyor mu? Benim dediğim olacak, hayır benim dediğim olacak. Benim ki daha doğru, deli misin benim ki daha doğru...Düşünüyorum da hepimiz nereden geldik, nereye gidiyoruz? En varlıklı benim, en güzel benim, en başarılısı benim, en fakir benim, en mutsuz benim diye kendini yeren veya pohpohlayan tüm kişileri biraz kaşısak altından çok basit, çok yalın, çok benzer, çok ortak paydalı bir insanoğlu şablonu çıkmaz mı?Hırslarımızdan arınsak, azla yetinmeye razı olsak, devamlı kendimizin haklı olduğunu kabul ettirmeye çalışmasak, eksik, defolu, hatalı, zaman zaman çok düşüncesiz, egoizmine devamlı yenilen, bildiğini iddia edip de hiçbir şey bilmeyenler olduğumuzu kabul etsek, kendimize iyilik yapmış olmaz mıyız acaba?Geçen akşam Prof. Dr. Doğu Ergil'i dinledim Ceviz Kabuğu programında. Çok ama çok önemli bir araştırma sonuçlarına değinirken son yirmi yıl boyunca Türkiye'deki resmi din dersi öğretilerinin altında gayriresmi, çarpık, yıkıcı, yok edici, çok tehlikeli, gizli bir din ağının örüldüğünü vurguladı. Bu gayriresmi dini gruplara giren kişilerin, sosyolojik ve psikolojik profillerini çizdi. Hedeflerinin ulus devletleri yıkmak olduğunu ve bir dünya İslam Birliği yolunda ve bu çabalar uğrunda şehit olmayı kabul ettiklerini açıkladı.Canlı bombaların, teröre kutsal bir vazife olarak baktığının altını çizdi. Şu anda Filistin'de ellerinde taş ve sopalarla milyon dolarlık silahlara karşılık vermeye çalışan gencecik insanların düşünceleri sizlerinkine benzeyebilir mi? Aynı biçimde, Teksas'ın bilmem ne ilçesinde eğitim görmüş, bahçesinin çimenini kesmiş Amerikan askeri, savaş karmaşası arasında, "İstemem, Anneeeeeeee! Ben eve dönüyorum. Annnnnneeeee beni kurtar!" diye bağırıp, durumdan kurtulma yolunu bulabilir mi?Ağaçlara bakmaktan ormanı göremediğimizin farkında mısınız? Bütün o Hummerlarımız, yerli yabancı bankalardaki paracıklarımız, uğurlu uğursuz evlerimiz, arsalarımız, kolumuzdaki iki altın bilezik, başımızdaki türban, yanağımızdaki sakal, tavadaki balığımız, cep telefonumuz, gümüş şamdanlarımız, aşk ve cinsellik duygularımız, imam nikahlı kumalarımız, televizyonun beynimize bocaladığı programların ne kadar boş oyuncaklarla oynadığımızı, ne kadar miyop ve aklını kullanmayan bireyler olduğumuzu göstermiyor mu? Prof. Dr. Doğu Ergil'i çok dikkatle dinlememiz ve anlamamız gerekiyor...Okuyucu mektubu"Sayın Akdağ'a soruyorum"* Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a soruyorum, senelerdir piyasalarda mevcut olan ve hemen hemen bütün analjezik, soğuk algınlığı, nezle ve gribal gibi hastalıklara karşı kullanılan ve hiçbir şeye de yaramadığı anlaşılmakla birlikte yan tesirleriyle vücutta onanlması zor tahribatlara yol açan PARACETAMOL denilen ilaç hangi ham maddeden elde edilmekte, hangi ülkeden ithal edilmektedir? (Mustafa Cemal Bayındır)* Mesajınızı yayınlıyoruz ve Sayın Akdağ'dan cevap bekliyoruz. Gelir gelmez köşemizde yayınlayacağımızdan emin olabilirsiniz."Çarşı Mağazası'na çok teşekkürler"* Çarşı Mağazası'ndan aldığım değişik derili botlarım hakkındaki şikâyetimi sizin köşenizden okuyan yetkililer, Yeşil Kundura'nın müdahalesi yüzünden hiçbir hata tespit edemeyeceklerini söylememe rağmen ürünün iadesini kabul ettiler. Teşekkürlerimi köşenizden yayınlamanızı rica ediyorum. (Nuray Vurgun)* İsteğinizi yerine getiriyoruz.
Diyarbakır'da anne Remziye Oran, tartıştığı kızına okkalı bir tokat vurmuş olmalı ki, Nimet evi terk etmiş. O gün bugündür Remziye Hanım ve tüm aile Nimet'i arıyor ama bulabilene aşkolsun. "Bir an önce eve dön Nimet, töre yasaları uygulanmayacak" diye basına demeç veriyor Remziye Hanım."Burada kastedilen töre yasası nedir acaba?" diye merak ediyorum. Hani beterin de beteri varmış, benim haberim yok! Böyle aşağılayıcı bir tokat neticesi evden kaçana töre yasası nasıl bir ceza biçer? Falakaya mı yatırır? Odaya mı kapatır? Zincirle mi bağlar? Öldürme durumu mu hasıl olur? Tüylerim ürperiyor!!!Benzer durumlar karşısında Nimet'in kaçışını haklı bulmaz mısınız? İnsanlık dışı uygulamalara, kişinin savunma mekanizmasının karşı koyması sizce de doğal değil midir? Hani suratınıza şiddetle inen bir tokattan korunmak için insiyakî olarak kolunuzu, bedeninizi korumak için havaya kaldırırsınız ya! Nimet de aynı savunma içinde bence.Bak Remziye Hanım! Sen geleneğine, deneyimine göre bir hareket yapmışsın. Hata yaptığını anladın değil mi? Aslında o esaslı tokadı atarken hata yaptığını da bilmen gerekirdi. Hiç karşıma geçip, "Benim annem de beni dövdü, bizim geleneğimiz böyledir" deme çünkü annen de seni döverken acı çekmiştin. Hiç unutmamışsındır eminim. Peki sen bu kadar acıyı bile bile kızına neden uygularsın? Aklımızı neden kullanmayız? Nimet'e töreyasalarını uygulamayacağın sözü yerine senden şu çağrıda bulunmanı rica ediyorum:"Canım kızım Nimet! Seni üzdüm, affet beni. Bir hata yaptım, konuşa konuşa da meseleyi halledebilirdik. Seni dinlemem gerekirdi ama dinlemeden kızdım sana, kızdıkça daha da sinirlendim ve maalesef kendimi tutmayı düşünmeden o okkalı tokadı patlattım. Yapmamam gerekirdi."Haklısın yavrum"Şunu biliyorum ki, sen zarif ve narin bir kızsın. Alındın, gururun çok incindi. Üzüntün çok büyüdü, töre yasaları aklına geldi.Seni koruması gereken ben, o tokadı attığıma göre daha beteri gelecekti. Korktun ve kaçtın. Haklısın yavrum, ben çektim ama sen çekmemelisin. Ben çektiğim için sen çekmemelisin. Geri dön yavrum, ben seni kartallar, aslanlar gibi herkesten, her bir şeydenkorurum. Çünkü Nimet'im, ben seni çok seviyorum be yavrum. Merak ediyorum ve en önemlisi özlüyorum be kuşum! Affet de gel geri güzel yavrum. Ben üzdüm, sen üzme beni küçüğüm!"Bunu söylersen Nimet belki geri gelir. Öğretmek gibi olmasın Remziye Hanım ama size bir şey daha söyleyeceğim. "Buralarda çocuktan özür dilenmez" gibi düşüncelere kapılıyorsan bil ki yanlışsın. Çocuktan özür dilemek büyüklüktür. Olgunluktur. Anne ve babası özür dileyen hiçbir çocuk da şımarmaz. Hem de ne var biliyor musun Remziye Hanım, o çocuklar o kadar anlayışlıdırlar ki en acıtıcı hatalarımızı bile hemen affederler. Onların senin gibi töreleri, yasaları yoktur. Allah'ın bizlere bahşettiği gibi tertemiz ve şeffaftırlar. Alıngan, gururlu ve kırılgandırlar. Ona rağmen bir sözle, bir sarılmayla derhal hataları affedip hiçbir şey olmamış gibi yaparlar.Remziye Hanım, bizim çocuklarımızdan öğrenecek daha çooooook şeyimiz vardır. Haydi göreyim seni. Sen de onların saf ve temizliğine yaklaş, hataların konuşularak halledileceğine inan. Nimet'e saygı duy ve dediklerimi yap. Bence gelir geri!Dikkat... Dikkat...Gençler bugün AB'yi konuşacaklar"Bir ülke ancak fikir üretebiliyorsa ve uygulayabiliyorsa gelişir" diyen Boğaziçi Üniversitesi gençleri, bugün Güney Kampus'ta toplanıyorlar. AB konusunda siyasiler konuştu, iş adamları konuştu, medya konuştu... Şimdi gençler (lise düzeyinde) konuşacaklar. Bravo çocuklar! A. Ö.
Dünkü VATAN gazetesinde Yeniköy'ün havadan çekilmiş resmine bakıyorum. Uzanların yalısı, Erol Aksoy'un yalısı, Halis Toprak'ın yalı arazisi! Çok değil, 5-6 yıl önce muhitinde bir başbakan barındıran Yeniköy, meğer daha kimleri banndırmış da haberimiz yokmuş! Garanti bu kodamanlar Yeniköy'de oturduğu için mesken fiyatları, süpersonik rakamlardaydı. Uzanlar'a komşu olmak, prim yapardı belki. Bu gelişmelerden sonra, fiyatlar düşer sanırım. Hele Aksoy'un yalısı için uğursuz lakabı takılmış. Bu binaya komşu olmak bile istemem. Bulaşır, dokunur diye korkarım.Erol Aksoy'un 38 şirketine TMSF el koymuş. Şirket isimleri bir bir sayılıyor ekranda. Allah sizi inandırsın, doğru düzgün dişe dokunur bir tek şirket ismi görmüyorum bunların arasında. Bir kablo mablo denen şirket var. Belki o kablo üretiyordur ve satışından para kazanılıyordun Diğerleri bana göre faso fiso! Belki de trilyonerliğin yolu bu yeni işletmelerden geçiyordur da ben bilmiyorum.Ben zannederdim ki, para kazanmak için, gerçek büyük paralar kazanmak için bir üretim tesisin olacak ve burada ter ile rekabet ile uğraşarak, yaptığın üretimi hakkıyla sattığın vakit zengin olacaksın. Biz treni kaçırmışız kardeşim! Yepyeni iş türleri türemiş. Aksoy'un el konulan şirketlerine bakıyorum. Anadolu Radyo ve Görüntü Hizmetleri, Direknek İletişim Satış ve Pazarlama, Kutyay Özel Radyo Televizyon Yayın A.Ş, Radyocenter Reklam Pazarlama v.s. v.s... Ne bunlar Allahaşkına? Bana göre bir çatı altında yapılması mümkün olan her iştigal konusuna bunlar ayrı bir şirket kurmuşlar. Sonra da adını holding koymuşlar.Ama ne holdingi? İnanamıyorum. Amerika ve Avrupa Holding'i! Burada bir Cem Yılmaz durumu yatmıyor mu? Sizce bu inanılmaz bir komedi değil mi? Bu holdingte çalışanlar, bir yabancı iş adamıyla tanışıyorlar."Hello. I'm Charles Ditton from General Electric." (Merhaba. Ben General Elektrik'ten Charles Ditton)"Hello. I'm İsmet Solgözlü from American and European Holding." (Merhaba. Ben Amerika ve Avrupa Holding'ten İsmet Solgözlü)Hasret ve hüzün"American and European Holding? What happened to Asia and Africa?" (Amerika ve Avrupa Holding mi? Asya ve Afrika'ya ne oldu?)Zor günler geçiriyor bu aileler. Şu anda dünyanın hangi noktasındaysa Kemal Uzan ve eşi, yastıklarına başlarını koyduklarında, "Yahu ne oldu bize? Neden bu hale geldik? Nerede hata yaptık? Ne işimiz var bu gurbet ellerde? Neden baktığımızı görmedik? Bunları yaşayacağımıza keşke bir küçük mahallede, 2-3 odalı bir evde oturuyor olsaydık. İki kap yemekle yetinseydik" diyorlar mı acaba? Oğul ve akrabalarından, iş ve dostlarından, alıştıkları seslerden, Türkiye'de esen rüzgâr ve geçen bulutlardan, önlerinden akıp giden canım Boğaz sularından, İstanbul'un o ayakları pek değmediği ama belki değseydi bugün burada olmalarını temin edebilecek çamurlu sokaklarından uzak, hasret ve hüzün içinde neler düşünüyorlar acaba?Bu ailelere bir önerim var. Herodot'u alsınlar. Lydia Kralı Kroisos'un hikâyesini sindire sindire, düşüne düşüne okusunlar. Gözlerinden yaşlar boşanacaktır. Boşansın! Rahatlatır! Şu anda merhemleri sadece bu tür çalışmalardır.Dün Ahmet Ertürk'ü MÜSİAD toplantısında dinledim. Ağzınıza sağlık Ahmet Bey! Banka sahiplerinin geri ödemeleri mümkün olmayan faiz miktarlarını, kendi kendilerine, "Nasıl olsa ben ödeyemem, varsın 70 milyon ödesin" zihniyetiyle toplumun sırtına nasıl bindirdiklerini bir bir açıkladı. İşte budur! İşte vicdansızlık, utanmadan durumdan menfaat çıkarma ve üstüne üstlük, "kasayla masayla pahalı tablolarla..." diyerek bizim zekâmızla alay etmeleri! Bu sözde iş adamlarımız bizi amma da saf ve salak kabul ettiler.Hiç öyle değiliz! 3 Kasım'dan önce iktidara gelmiş hükümetlerin, bizlerin üzerine kurduğu kumpaslardır bunlar. Elimizi kolumuzu bağlayanlardır. Sonra da zeytinyağı gibi üste çıkmalarıdır. Bu olaylar, bugün ve bugünden sonra iktidara gelecek her hükümete ders olsun.
Pop sanatçısı George Michael ile yapılan bir söyleşiyi dinliyorum. Yeni bir albüm çıkartmış. Albümdeki "Patience" (Sabır) adlı eserini, John Lennon'un piyanosunda bestelemiş."Lennon'un piyanosuna 1,5 milyon pound ödedim. Imagine'ı onda bestelemiş. Bence tüm zamanların bestesi ve sözleridir bu şarkı. Piyanonun üstünde öyle çok sigara yanığı izi var ki..." diyen Michael, geçmişte Beverly Hills'de yaşadığı erkek tuvaletindeki olayla ilgili olarak ise şunları söyledi: "Kâbus gibi günler geçirdim. Medya çok üzerime geldi. Kenara çekildim, içime kapandım. Üstelik annemi de kaybettim. Hiç beste yapamadım. Üzüntüden mahvoldum ama şimdi iyiyim. Aşık oldum. Aşk birçok yarayı sarıyor ve beste yapmama da yardımcı oluyor."Michael'ı konuşurken, bu kadar yakından ilk olarak izledim. Hafif sakallı, kaşları karmaşık, saçları şöyle böyle. Sıradan bir insan. Gelgelelim, yeni albümünden bir parça okumaya başladı o alelade adam, bir güzelleşmeye başladı, hayret edersiniz. Gözleri kapandı, bembeyaz dişleri gözüktü, müthiş bir transformasyon!Ve de bu nasıl güzel bir beste böyle? Birkaç gündür bu soruyu her tanıdığıma soruyorum. DünUğur Dündar'a, sonra Cem Özer'e, sonra da Oya Başar'a sordum. Hepsi birden söz birliği etmişçesine, "Biz, tek sesli kompozisyonlara alışığız. Onların ise koro geleneğinden gelen çok seslilik..." Bakınız, ben bu görüşe katılmıyorum. Anlatayım. Türk mimarisine sadık kalınarak yapılan bir örnek, Etiler'deki Sarı Konaklar'dır. Birçok Türk mimarı bu binaları takdir etmektedir.CD'nize yükleyin!Sanat, özgün yaratıcılığın yanında senden önce ve seninle yan yana yapılanları temel alıp, üzerine inşa etmek değil midir? Bugün akademide heykel çalışanlar Rodin'i bilmezler mi? Resim eğitimi alanlar Renoir'ı en ince ayrıntısına kadar öğrenmezler mi? "Türk halkı bu müziği sevmez" diyenlere de katılmıyorum. Türk dinleyicisi, aynı dünya dinleyicisi gibi her güzel esere hakkını verir. Mariah Carrey veya Celine Dion'u beğenmeyen var mı? Güzel eser" dediğimde gerçekten üzerinde çok uğraşılmış, çok emek verilmiş bir çalışmadan bahsediyorum.George Michael bakınız neler söyledi: "Şu kapitalizm denen düzenin bir tavan'ı yok mudur? Ben yıllardır harcayamayacağım kadar para kazandım. Şimdi bu albüm satışından daha fazla kazanmak istemiyorum. Tüm albümü internet sitesinde bulabilirsiniz. Derhal CD'nize yükleyiniz. Benim daha fazla para kazanmaya ihtiyacım yok. Sizler de bedava, keyifle dinleyin. İnşallah beğenirsiniz!"Buyrunuz! "Nirvana" mı nedir? "Affet Beni" midir? Üzümünü ye bağını sorma. Tek bir parçasını dinledim ve bayıldım. Hani, A-B-A gibi besteler vardır ya! Genelde şarkıcı durur ve orkestra hünerini gösterir (Bilmediğim sularda yüzdüğüm için yanlış ifadelerimi affedin).Tam o noktada solist tavana bakar ve sağa doğru hafif hafif yürür ya! Solist açısından bana o anlar, çok "güç anlar" gibi gelir. Michael'ın bu parçasında, solist ve vokalleri hiç susmuyor. Tatlı tatlı, akıp akıp ilerliyorlar. Aman ne güzel. Aman ne keyifli!Herkes internetten yüklesin George Michael'ın son albümünü ve sonra da bana teşekkür etsin!Okuyucu mektubu"Mağduriyetimin giderilmesini istiyorum"■ Aras Kargo'nun Marmaris şubesine gidip Çorlu'daki küçük yeğenime, okul gösterisinde giymesi için bir kostüm gönderdim. "İki gün içinde ulaşır" dediler. Gösteri 14 Mayıs'taydı. Bırakın o tarihte yerine ulaşmasını, paket yok oldu. Peşin ödeme yaptığım kargo, yerine ulaşmadı ve yeğenim kostümsüz kaldı. Reklam kampanyaları yapmak çok kolay ama hizmet anlayışı yok. Mağduriyetimin giderilmesini istiyorum ama ne yapacağımı da bilemiyorum. (Güzin Lüleci)* Aras Kargo çok muntazam çalışan bir şirkettir. Buradaki karışıklık nereden kaynaklandı anlayamadım. Bence en kısa zamanda sizin mağduriyetinizi karşılayacaklardır.
Ordulu Dursun Yılmaz'ın bal işine 50 yıl önce girdiğini öğreniyorum. Önce Ordu'da başlayan üretim, çiçek çeşidi daha fazla olduğu için Kars'a taşınmış. Herkes sormuş, "Arıların peşinden insan yerini yurdunu terk eder mi?" Sadece yurdunu terk etmemiş Dursun Yılmaz, kamyonunda arılar, o yayla senin bu yayla benim Mersin'e kadar inmiş. Bütün mesele, sevgili anlarının çeşitli ve değişik kokulu bitkilerin nektarını toplayarak daha güzel bal üretebilmeleriymiş. Bugün işi devralmış olan oğul Hamdi Yılmaz, ürettikleri bal için 2 milyon dolarlık sipariş aldıklarını belirtiyor. Şu anda bu yazıyı okumakta olan kaçınız, böyle bir sipariş almış durumdasınız?Bayılıyorum böyle başarı hikâyelerini öğrenmeye! Şimdi, ülkemizde hâlâ böyle başarı hikâyeleri yaratılabilinir mi? Hem de nasıl! Dursun Bey'in Ordu'dan Kars'a geçişinde yakınlarının, "Arılarının peşinden insan yerini yurdunu terk eder mi?" sorusu, bu serüvende kilit bir rol oynuyor. Dursun Bey, arılarının peşinden mi Kars'a gidiyor, yoksa üretim ve paranın peşinden mi?Çoğu insana yerini yurdunu terk etmek, rahat ve sıcak bir koltuktan kalkmak gibi geliyor. Oturduğunuz yerde 2 milyon dolarlık siparişler gelse haklısınız diyeceğim ama yok böyle bir durum. Yıllardır gençler bana mesaj gönderip, "Eğitim bitti. İş bulamadık. Ne yapmamızı önerirsiniz?" diye danışırlar. Her seferinde rahat koltuklarından kalkmalarını ve Anadolu'nun en bakir köşelerine yönelmelerini öneririm. Aslında Türk çalışanı o kadar büyük bir lüksün içindedir ki şaşar kalırım. Bakın şöyle anlatayım. Şu anda elinizi kolunuzu sallaya sallaya ABD'ye gitseniz, cebinizde de 2 milyon dolar olsa ne yaparsınız? Nerede, nasıl bir iş kurarsınız? Genelde ilk önce Türkiye'den ithal malları denenir. Pirinç, sallanan kahve tepsisi, lületaşı pipo, halı, kilim, kahve fincanı, ince belli çay fincanı... Unutun! Bu tezgâhlar her şehirde kurulmuştur. İkinci alternatifi söylüyorum. Döner imalatı! ABD'nin yiyecek, içecek gıda tüzüğü bu işe girmek isteyenleri öylesine sımsıkı bağlamış ki, kımıldayamazsınız.Soran yok ki!İstanbul, Ankara ve diğer kentlerimizde ipini koparan restoran açabiliyor değil mi? Ne soran vaaaar, ne bakan! Sorsa bile halledilmeyecek iş yok! Bunun böyle olduğunu biliyorum çünkü Kayışdağ'da San Sokak'ta yaşadım. Adam restoran açtım diye 8 saat sanayi tüpünü gıda imalat noktasının dışına bıraktı, geceleri de pis sulannı dışarı boşalttı. Belediyedeki ilgili birim, sorunu halledemedi. Gittiler geldiler sonunda, "Ayşe Hanım yukarıda oturan hanım kız..." falan filan saçmalığıyla adam tezgâhını sürdürdü. Haydi yapın bakalım bu çalışmayı ABD'de oynayın bakalım insan sağlığıyla AB'de? Uğur Dündar'ı her hafta ağzımız açık izliyoruz.Gıda teknolojisi, restoran işletme tahsili görmeyenler hiçbir şey açamaz ABD'de. Bir kilo patatesi yerden ve duvardan 30 santim havada depolayamaz çünkü felâket cezası vardır. Haydi bir ortak buldunuz, dükkânı açtınız, öyle uluorta et pişiremezsiniz. Sizin dönerci dükkânı, kısa zamanda parayı tüketir. Hayal edeceğiniz diğer tüm iş kollarının tezgâhları kurulmuştur, hem de ABD'nin her kent ve kasabasında. Ben bıraktığımda en son soyulmuş portakal satılıyordu. Ne dediğimi anlayabiliyor musunuz?Bu yüzden Türkiye korkunç imkânlar ülkesidir. Hiçbir konuda, hiçbir yetkili ne soru sorar ne de önünüze tüzük uzatır. Bu imkânlar ülkesinin kıymetini bilin. Koskoca Anadolu. Bakir mi bakir. Hitit ve Komagene'den beri ayağına hizmet gitmemiş. Siz götürün. Yüzüne bakılmayan yörelerden toprak alın. İleride öyle kıymetlenecek ki! Nasıl yani? Sizler ne kadar çabuk Anadolu'ya gidip, işler kurarsanız, o yöreler de o kadar çabuk gelişecek ve kıymetlenecektir.Japonlar her sabah Kars'ta bin bir çiçeğe konup nektar emen anlarla Hamdi Yılmaz ve ekibinin çalışkanlığı sayesinde kahvaltılarında ekmeklerine bal sürmektedirler. Bu meşakkatli bir iştir. Ama "2 million dollars" da (!!) hiç fena değil. Rahat koltuklarınızdan kalkıp, Anadolu'nun bakir köşelerine gidin. Tüm yaratıcılığınızı kullanın. Kendi işinizi kurun. Eğitimizini başkalarını zengin etmek için mi aldınız? Kendinizi varlıklı hale getirin.
SSK Genel Müdürlüğü'ne atanmış Prof. Dr. Servet Karahan, 25 yıldır göz doktoru Hatice Karahan ile evli ama 7 yıl süreyle de gene doktor olan Vildan Ağa ile imam nikâhı özrü altında beraber olmuş. Hatice Karahan'dan 2 oğlu, Vildan Hanım'dan da da bir kızı varmış.Ben böyle bir SSK müdürü istemiyorum! Bu konuda daha çok şey yazabilirim ama şimdi olayı bilimsel bir boyuta taşımak istiyorum.BBC World'den öğrendiğim son gelişmelere göre her bebek, ilk 8 hafta boyunca, kadın! Evet, yanlış duymadınız. Her bebek ilk sekiz hafta boyunca kadın! Yani 8 haftaya kadar gelişmiş bebeğin kromozomlarını incelerseniz, hep "xx" kadın kromozomuna rastlanır. Erkeği belirleyen "xy" kromozomunu ne kadar ararsanız arayın bulamazsınız. Müjdeler olsun BEYLER!Peki 8'inci hafta sonunda neler oluyor? Hormonlar gelişmeye başlıyor. Testosteron ve östrojen devreye giriyor. Testosteronu fazla üreten bünyeler erkek, östrojeni fazla üretenler ise kız oluyorlar. Aslında her iki hormondan, her iki bünyede de var. Üretim miktarı değişiyor.Bu ne demek biliyor musunuz? Bebeğin "kız" veya "erkek" olmasını kromozomlar tayin etmiyor demek! Cinselliğimiz, hormon faaliyetleriyle regüle ediliyor. Yani? Yani insan bünyesi, bir tencerede kaynayan hormon çorbasından farksız. Hani bazı çiftler vardır, birbirlerinden ayrılamazlar? Bilim adamları bunu, "Obsesif durum" diye tanımlıyor. Çift olması şart değil. Kadın istemiyor ama adam bir türlü bırakmıyor. Veya tam tersi! Obsesif, diğerini rahatsız etse bile, umursamıyor! Bu neden ileri gelirmiş biliyor musunuz?Pizza Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Marazatti anlatıyor: "Merkezi sinir sisteminde üretilen serotonin seviyeleri düştüğü zaman tutku şeklinde bir obsesiflik görülüyor.Dokunma konusuNormal durumlarda yüzde 100 olan serotonin seviyesi, aşırı düşkünlük durumlarında ölçüldüğünde üretimin yüzde 50'ye indiği görülüyor."Dokunma konusu da ilginç. Massimo ve Catalina bir türlü birbirlerine ellemeden, değmeden oturamıyorlar. "Farkında olmadan bile ona dokunuyorum" diyor Catalina. Massimo ise, "Catalina'dan başka hiçbir kimseyi ellemek istemiyorum. Ona da dokunmadan duramıyorum" diyor.Atlanta Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Thomas Insel de sosyal bağlılıkların altında hormonal üretimlerin olduğunun keşfedildiğini belirtiyor. Oxcytocin ve vasopressin salgılamaları hem orgazm anında hem de bebeğe süt verirken artıyor. Bu iki hormon, sosyal bağların örülmesini şart koşuyorlar. Sosyal bağ dediğimizde evlilik, beraber yaşam vs. kastediliyor. İki cinste de var.Yaşlar ilerledikçe kaynama seviyeleri azalan hormon tenceresinde çiftler daha çok birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Yaşlandıkça bıyıkları çıkan hanımlar olduğu gibi, kılları dökülen erkekler de oluyor. Bilim adamları artık aşk, romantizm ve tutkuyu derin bilimsel araştırmalardan geçirmeye başladılar.Prof. Dr. Servet Karahan ve Dr. Vildan Ağa'nın hormon seviyelerinin mertçe iniş çıkışları sonucu meydana gelmiş kız bebeğe, "mertlik gösterdiğini" savunan babaya ne diyeyim bilmiyorum. Tek istediğim bu yasal olmayan, resmi nikâh dışı imam nikâhı geleneğinin, işleri çözdüğünü sananların çok yanıldığını fark etmeleridir.Bu durumlarda kabağın gerçekte Hatice Karahan gibi resmi nikâhlı eşlerle dünyaya sürpriz biçimde gelen bebeklerin başında patladığını kabul etmemiz gerekir. Profesörün ifadesinde en garip bulduğum taraf şu oldu: "Böyle bir çocukla ilgili projemiz yoktu. Bize sürpriz oldu!" Bre Servet Bey ve Vildan Hanım!!! Bu sürpriz sizin gibi iki doktorun başına gelmişse, bu ülkenin 70 milyonu ne yapsın?
Benim bildiğim, tek konutu olan ve çalışmayan ev kadınlarına, uzun yıllardan beri emlak vergisi mükellefiyeti yok. Rahmetli annemi hatırlıyorum. Emlak vergisi dönemi geldiğinde ödemek zorunda olmadığı için çok sevinirdi. Tabii her kişinin durumu değişik olmalı. Ev hanımı olup da "Amway" veya "Avon" kozmetik mamulleri pazarlayarak para kazanan hanımlarımızın gelirleri kayda geçmediği için onlar da bu yasadan faydalanabilirler. Evinde çocuk bakarak veya pastanelere pasta yaparak geçimini sağlayan hanımlarımız da olabilir. Hatta bu arkadaşlarımızın gelirleri çok yüksek miktarlara da ulaşabilir. Bu kazançların hepsi kayıt altında mı bilmiyorum? Şahsi veya başka türde şirket kurmadıkça, fatura kesmedikçe, vergi numarası olmadıkça kişiler vergiye tabi olmuyorlar.Emlak vergisi ve hatta her türlü vergi dönemi geldiği zaman, vatandaşlarımızın endişeli dönemleri de başlıyor demektir. Büyük kentlerimizde oturan bilinçli vatandaşlarımız kendi başlarına formları doldurabiliyorlarsa ne mutlu onlara. Bakınız, ben şahsen beceremiyorum bu işi. İnce yazılar okunacak, sorulan soru doğru anlaşılacak, doğru yanıtlanacak, imzalar, pullar, sonra da bitmek bilmez bir kuyruk cenderesine girilecek.İşte bu yüzden, şimdi rahmetli olmuş ama benim bağlı olduğum Beşiktaş Vergi Dairesi'nin tam karşısında, 2 metrekarelik bir camekanın içinde çalışan vergi memuru emeklisi beyefendiyi tanıdığım zaman o kadar sevinmiştim ki! Benim bilir bilmez doldurduğum forma bakıp, "Olmamış efendim. Baştan hazırlayacağız" diyerek kontrolü ele alması beni sonsuz mutluluğa gömmüştü. Kapısının önüne benim için minik bir tabure atar, içeride 60 yıllık daktilosuna formları, karbonlarıyla geçirir, iki parmak yazılarını benden aldığı cevaplara uygun olarak yazardı. İmzaları attığımda taahhüt edilen parayı kendisine verdiğimde, derhal karşıya koşar, kuyruğa girer, ben taburede otururken işimi bitirip dönerdi. Bu hizmet karşılığında da fazla bir ücret almazdı.Rahmetli olduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Şimdi başka bir bey bakıyor işlerime, rahatım. Söylemek istediğim şu ki, vergi ödeme ve muaf kalma işlemleri hiç de kolay ve pratik bir sisteme bağlı değil. Kuyruklar, hele hele son günlere kalınırsa bitmek bilmiyor. Vergi dairelerinde çalışan arkadaşlar da bu dönemde çok yoruluyorlar.ABD'de de durum farklı değil. İnanın bana orada da doldurulacak formlar karışık. Bu yüzden bu işlerden anlayan vergi uzmanları hemen hemen her mahallede yazıhane açmış durumda. Ödeyeceğiniz vergi miktarı üzerinden küçük bir yüzde alıyorlar. Bu işin kolay yolu olsaydı, çağdaş ülkelerde geliştirilirdi. Ancak korkanm yok. Emlak vergisi, çile olmaya devam edecek gibi görünüyor!Okuyucu mektubu"Reklam süreleri bir yasaya bağlanmalıdır"* ABD'de eğitim gördüğüm günlerde, televizyonlarda reklam araları çok değildi. Yasaya göre 25 dakikalık bir programda sadece iki reklam arası verilebiliyor, bunun toplam süresi de 5 dakikayı geçmiyordu. Bizdeki program aralarındaki reklam süreleri o kadar uzun sürüyor ki konsantrasyon bozuluyor, başka kanallara geçiliyor. Oysa kanalların gelirleri reklamlar. Bunu biliyorum ama bir yasayla durum daha çekilir duruma getirilemez mi? (İlhami Aydın)* İlhami Bey, sizin ABD yıllarınız çok eskilerde kalmış olabilir çünkü inanınız bana ABD'de reklam araları artık çok daha fazla. Sanırım 5-6 dakikada bir reklama giriyorlar. Ben olaya şöyle bakıyorum: "Televizyon bir reklam aracı ama aralara programlar yerleştirilmiş." İlginize teşekkür ediyorum ve birçok izleyiciye tercüman olduğunuzu biliyorum.