Ailemiz için başka bir yere sahip efsane Başkan Ronald Reagan, 93 yaşında yaşama veda etti. Hikâyemiz genelde bilinir ama tekrar anlatmam bugün yerinde olur diye düşünüyorum. 1982'de Malta Adası'nda yaşıyorduk. Ali ve Ahmet St. Edward's College'a, Canan ise St. Catherine College'a devam ediyorlardı. İngiliz eğitim sisteminin takip edildiği bu okullardan memnunduk ve yaz mevsimleri adada çok keyifli geçiyordu.O sıralar Malta Başbakanı Dom Mintoff (eşi, benim dostumdu ve bir İngiliz hanımefendisiydi), sol tandanslı bir lider olup adanın tarım ürünlerini yakın dostu Kaddafı'nin Libya'sına ihraç eder, adada yaşayan biz hanımları soğansız yemek pişirmeye mecbur bırakırdı.Bunun ne demek olduğunu anlamak için ya aşçı ya da ev hanımı olmanız gerekir. Mintoff dahil başka kimse anlamaz! Her gün evime gelen sebze kamyonunda şoför Eddy, "Nothing today Madam" (Bugün gene bir şey yok madam) der, bir iki sap maydanoz ve turpun yanında kara kuru elma bozuntularını satmaya çalışırdı.O Eylül ayının 15'inde okullar açılacaktı. Formaları, gerekli kitapları, çantaları aldık. Hazırlandık. Ayın 13'ünde çıkan gazetenin manşetine bir baktım ve şoke oldum: "Başbakan bir bildiri yayınladı. Bugünden itibaren adada İngilizce eğitime son verilmiştir. Herkes Maltaca eğitim görecektir."Kâbuslu günlerim başlamıştı. Amerikan sefaretine gittim. Kapıdaki Maltalı beye, "Eşim döviz kazanıyor. ABD'ye geçip çocuklarımızın eğitimine devam edebilir miyim?" diye sorduğumda, beni içeri bile almadı.Bir mektup yazdımAradan 2 ay geçti. Çocuklar mesut ve mutlu, denizde windsurf yapıyor, ben çaresizce kıvranıyordum.Bir gece saat 3 civarında çocuklar uyuyordu, ben de National Geographic dergisine bakıyordum. Gözüm, Gerald Ford'un golf oynarken çekilmiş bir fotoğrafına takıldı. O sırada aklıma bir fikir geldi: "Ayşe, sen neden Başkan Reagan'a bir mektup yazıp derdini anlatmıyorsun?"Daktilom masadaydı. Hemen başına geçtim ve 8 sayfalık uzun bir mektup yazdım. Kalbimi ve çaresizliğimi, Mintoff'un düşüncesizliğini tüm çıplaklığıyla bu satırlara döktüm. Zarfın üzerine, "President Ronald Reagan, The White House, Washington D. C." yazdım ve postaladım. Unuttum gitti! İki hafta sonra telefonum çaldı. Amerikan Sefaretinden arıyorlardı. Beni davet ettiler. Geçmişte içeri alınmadığım binaya girdim ve sefir yardımcısı bir hanımın ofisine çıkartıldım.Önünde standart bej ABD dosyası duruyordu. "Siz, bizim başkanımıza bir mektup yazdınız mı Bayan Özgün?" diye sordu. "Yazdım" diye cevap verdim. O sırada dosyayı açtı. Kendi mektubumu tanıdım. Ancak yeşil bir tükenmezle her tarafına oklar çıkartılmış, notlar yazılmıştı. "Bayan Özgün, lütfen bize hepinizin pasaportlarınızı getirin ve ABD vizelerinizi verelim." İnanır mısınız, iki saat içinde hepimiz vizelerimizi almış bir hafta sonra da ABD'ye uçmuştuk.Ailemizin en çaresiz bir durumunda yardım elini uzatmış böyle bir başkanı kaybetmiş olmanın derin hüznünü yaşamaktayız. Ailesine sabır ve başsağlığı diliyor, bize yaptığı yardımı da hiç unutmayacağımızı belirtmek istiyorum.Okuyucu mektubuÇanakkale Valimize çok güveniyorum* Truva'ya yerleştirmek istediğiniz at konusunda size büyük destek verdiğimizi bilmenizi istiyoruz. Görünüşe bakılırsa, hiç kimse bu işi üstlenmeyecek gibi geliyor bana. Japonlar bu atı neden yaptırmışlar acaba? Haydi Yunanlılar yaptırsa neyse! Bence el ele verip Japonya'daki o atı Çanakkale'yi getirtelim. (Zehra)* Haberde Japonya'daki atın 12 metre olduğu belirtilmişti. Biraz daha bekleyelim. Ben Çanakkale Valimizin harekete geçeceğini ümit ediyorum. Verdiğiniz desteğe çok teşekkür ederim.
AKP Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün'ü kutlamak istiyorum! Önce bıyıklarını kesmiş. Bravo! Sonra lazer ameliyatıyla gözlüklerinden kurtulmuş. Alkışlar size! Yüzündeki iki beni aldırmış. Çok rahatlamışsınızdır. Başına yeni saç telleri ektirmiş. "Eeee ne olmuş yani?" diye soranlara cevabım var. Ne olacak, durup dururken en aşağı 15-20 yaş daha gençleşmiş, hareketlenmiş, dinamikleşmiş!Akgün'ün eski ve yeni görünüşünü karşılaştıranlar aynı kişi olduğuna inanamaz! Olağanüstü olumlu bir değişiklik var. İnsan saçının, fiziki görünüm üzerinde ne kadar büyük bir etki yaptığının delili bu iki görüntüde meydana çıkmış. Başı açılmış şekliyle eski Akgün'ü görenler orta halli, sıradan, kalın gözlük camları sayesinde etrafı zor gören, dolayısıyla herhalde zor da işiten intibaını veren, efendi ama öyle pek dikkat çekmediği için söz söyleyenler yerine daha çok dinleyenler koltuklarında oturması muhtemel kişi olarak algılarlar. Oysa bir de yeni Akgün'e bakınız!!! Saçları yandan ayrılmış, efendice taranmış, kaş ve gözleriyle uyumlu hale gelmiş, yepyeni, çok yakışıklı, dinamik, dinleme yerine konuşmaya hazır, durumlara müdahale etmeye hazır, atılgan bir bey! Gitmiş alaturka bıyıklar, gelmiş bir çağdaş görüntü! "Artık yanımda tarak taşıyorum" diyor Akgün. Bu ne güzel bir itiraftır. Ne samimi ve içten bir sevinçtir. Demek yıllardır dökük saçları yüzünden üzülürmüş. Demek etrafındakiler saçlarını tararlarken gıpta ile izlermiş. Bu o kadar özel bir duygu olmalı ki, eminim bugüne kadar hiç kimseyle paylaşılmamıştır. Hatta eşiyle bile paylaşmamıştır.Şimdi bu değişim sonucu milletvekilimize gelen, şu moral ve kendine güven meselesinin üzerinde biraz durmak istiyorum. Gerçekten saç teli eksikliğiyle varlığı arasındaki fark bu kadar etki yaratabilir mi? Hem de nasıl! Çünkü saçlarımız, bizim dışa verdiğimiz görüntünün (bence) yüzde 70 etkisini tek başına yaratır. Kadınları ele alırsak... Makyajsız bir kadın etrafta görünebilir ama saçları bakımsız, kirli ve yüzüne uygun biçimde muntazam taranmamış kadın, başkalarının gözlerinden köşe bucak kaçar.Bir kadın, saçı berbat bir durumdayken kendine aynada baksa gözleri küçülür, somurtur, omuzları aşağıya sarkar, sırtı kamburlaşır ve "hiç kimse beni bu halde görmesin" komasına girer. Ama aynı kadın, saçlarını tertemiz yıkar, kurutur, bigudilerle sarıp ya yanaklarına doğru veya alnından kulaklarına doğru ahenkli şekilde biçimlendirip, kendisine aynada bakarsa (dikkat ederseniz hiçbir makyaj malzemesinden bahsetmiyorum) omuzlan dikleşir, göz bebekleri büyür, dudakları tebessüm ettiği için yanaklarına doğru yayılır, duruşu dikleşir, müthiş bir moral deposu haline gelir.Kendinden emin bir kadının yapamayacağı şey, alt edemeyeceği problem yoktur! Gücüne güç katılmıştır. Dinamiktir, harekete hazırdır. Enerji kaynağı olup çıkmıştır. "Bu kadar küçük bir değişiklikten mi?" diye sorarsanız... Evet efendim, işte bu kadar küçük değişiklik, böyle büyük farklılıkları yaratır. İnanmayan denesin.Bakınız sayın Mevlüt Akgün denedi, nasıl değişti! Herkesi aynı değişime çağırıyormuş. Bir de slogan bulmuş: "Nazar etme ne olur, ektir senin de olur!"Beni anlıyor musunuz? Yüce Yaradan, kuşa kanat vermişse, uçması için değil midir? Kuşların kanatlarını kesiyorsunuz. Neden görmezsiniz!Okuyucu mektubuSöz verildi ama hâlâ doğalgaz gelmedi* İstanbul Yeni Çamlıca Sarı Sokak'ta hâlâ doğalgaz yok. Geçen yıl yetkililer bize, "2004'te bağlanacak. Nisan ayında faaliyetimiz başlayacak" demişlerdi. Sarı Sokak'ın başına kadar gelen teknik elemanlar, boruları bize kadar uzatmadılar. Bir yıl daha kömür ve odunun kir, is ve pasıyla yaşadık. Söz verildiği için bekledik. Şimdi hem bizim sokağımız hem de yan sokaklardaki aileler imza toplayarak kampanya başlattık ama hâlâ ses seda yok. Lütfen sesimizi duyurun Ayşe Hanım. (Gülay D.)* Tabii sesinizi duyururuz çünkü bu köşe sizin köşeniz. Şimdi İGDAŞ Yeni Çamlıca semti yetkililerinden haber bekliyorum. Gelir gelmez konuyu köşemize alacağız.
Geçen gün İstanbul, muhteşem bir haziran sabahına o kadar güzel "Merhaba" dedi ki, bunun kıymetini bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Bebek'ten Arnavutköy Akıntıburnu'na altın ışınlar içinde yıkanarak gelirken, sol tarafımda dünyanın belki de en yüksek transatlantiğiyle yarıştım. Bu güzel görüntüyü kaçırmamak için erken uyanarak, rahat kamaralarından çıkmış varlıklı ve kır saçlı turistler, ellerinde kameraları, fotoğraf çekiyorlardı.Sabahın 8'inde Akıntıburnu, kamışları silme gümüş gerdanlıkları andıran pırıl pırıl balıklardan oluşmuş çaparilerini kovalarına boşaltmaya çalışan balıkçılarla dolmuştu. Herkes bereketin farkındaydı. Kadın, erkek yüzler gülüyor, balıklar keyifle tutuluyordu.Etiler yoluna girdim ve mobilya tamircisinin tam önünde durdum. Gazi Bey, yeni kapladığı koltuk takımını dükkânının önüne yerleştiriyordu."Ooooo! Merhaba Ayşe Hanım, gelin bir çayımı için.""Gazi usta, sana bir iki gün içinde iki koltuk göndereceğim."Aynadan ayıramadığım gözüm, yola bir arabanın girdiğini gördü. Telaşla konuşmaya başladım."Gazi usta, koltukları alacak kamyonetin var mı?""Alın kartımı Ayşe Hanım, telefonla hallederiz."Dünyanın en renkli, en canlı, en güzel kartvizitini elime tutuşturdu. İnanamazsınız. Üstü laklı, yani cilalı rengarenk bir kartvizit: "Şen Mobilya, Gazi Şen - Mobilya Tamircisi."İçim rahat, ilerledim. Tarihi kiliseyi solumda bırakarak kısa dar sokaktan meşhur Arnavutköy Çarşı Caddesi'ne kıvrılarak boğaza doğru tekrar inmeye başladım. Solumdaki "Erkek Kuaförü "nün sahibi, koltuğundaki müşteriye sinek kaydı tıraş yapıyordu ama gözü beni atlamadı. Yavaş yavaş, sindire sindire ilerliyordum çünkü bu kez arkamdan gelen yoktu. Birdenbire solda, arka sokağın başında kurulmuş muhteşem bir kahvaltı masasına ilişti gözüm. Alt bey, sofranın etrafına dizilmişlerdi. Güneş, Kandilli üzerinde oyalanmaya devam ettiğinden topu topu 15 metrelik bu dar ve davetkâr sokak, gölgeler içindeydi. Sofraya, bembeyaz tabakların içinde taze soyulmuş salatalıklar, kıpkırmızı domates dilimleri, beyaz peynir, kara zeytin, içi kızarmış ekmek dolu sepet, pembe plastik tuzluk, biberlik ve ince belli bardaklarda dumanı tüten tavşan kanı çaylar yerleşmişti.Sanki beyler benim geçeceğimi bilir gibi bu sahneyi görmem için, sizlere anlatabilmem için, ne bir çatala uzanmış, ne de bir yudum çayı ağızlarına götürmüşlerdi. Hepsi de tertemiz gömlekli, tıraşlı, saçlan taranmış beylerdi.Geçtikten sonra içim yandı. Keşke durabilseydim. Keşke ressam olsaydım. Keşke bestekâr, Keşke bir fotoğraf çekebilseydim. Öyle güzel ve yaşanan bir sahneydi ki o! Bunu; gelişmiş, zenginlik içinde yüzen, okuma yazma oranları yüzde 100 olan hiçbir ülkede göremezsiniz. Bu keyfi tanımazlar, bilmezler. Oysa çok benzer yaşam sahnelerini yurdumuzun her köşesinde tatma lüksünü yaşarız biz! Kıymetini bilir miyiz? Yeterince değil diye düşünüyorum."Baba" filminde çok imrendiğim bir sahne vardır. Corleone köyünde Al Pacino çok hoş bir meydanda Appolonia ile evlenir. O düğün sahnesinin çekildiği meydanı hep görmek istemişimdir. Bundan 2-3 yıl önce Canan, Haluk ve ben, Sicilya'ya gitmiştik. Kıpkırmızı bir Fiat kiralayıp, "Corleone" yazan tabelayı takip ede ede, dağları dolana dolana uzun bir süre gittikten sonra Corleone köyüne varmıştık.Yaklaşırken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Daracık bir sokağa geldik. Hiç filmdeki sahneleri andıran bir yapılanma olmadığını fark ettik. Birden kiliseden çan sesleri gelmeye başladı. Sesin geldiği istikamete yöneldik. Başka bir dar sokaktaydık. Kilise sağda, tam önünde de gıcır gıcır, siyah alçak bir Porche otomobil park etmişti.Durduk. Çünkü kiliseden uzun boylu, ince, siyah takım elbisesi içinde çok yakışıklı bir genç çıkmış, önümüzdeki Porsche'a doğru ilerlemeye başlamıştı."Canan sor bakalım" dedim.Canan arabadan çıktı, genç adama doğru yaklaştı."Scusa! God Father! Marlon Brando! Dove......?" gibi şeyler söyledi. Genç adam gülmeye başladı."God Father! Corleone! Hollywood FANTASIA!"Demek bunların hepsi hayaldi! Hollywood sahne tekniğiydi. Olsun! Benim Arnavutköy'de gördüğüm öyle sahici, öyle mükemmeldi ki! Ne kadar gelişirsek gelişelim, İstanbul'da böyle haziran sabahları yok olmasın isterim.Okuyucu mektubuBayrak asma geleneğimiz yok oluyor!Bayramlarda, törenlerde öğrencilere bayrak dağıtmak, yıllardan beri belediyelerce uygulanan kutsal bir görevdi. Üzüntüm odur ki, her bayramda balkon ve pencerelerimize astığımız bayrak geleneği de yok olmaktadır. Bunun sebebi, milli duygularımızın azalmasından ziyade vatandaşların tatilleri, bir gezi geleneği haline getirmesindendir. Bavul hazırlama telaşı içerisinde balkona bayrak asmak kimsenin aklına gelmiyor galiba! (Fahri E.)Okuyucu mektubuİhtiyacı olanlar arayabilirler* Elimde, ihtiyacı olanlara verebileceğim bebek giysisi ve üniversiteye hazırlık kitapları var. Köşenizden duyurun lütfen. (Semra Ayselen)* Önerdiğiniz eşya ve kitaplara ihtiyacı olacak çok kişi olduğuna eminim. Benimle iletişim kuranlara sizin e-posta adresinizi vereceğim.
Batmakta olan kızıl İstanbul güneşi, arkasından ışıldıyordu. Uzun siyah saçlarını tepesinde bir tarakla tutturmuştu. Yılana benzeyen bir tutam dalgalı saçı, sağ kaş ve gözünün ortasından boynuna kadar sarkıyordu. Önündeki salatayı iştahla yerken kırmızı şarabını keyifle yudumladı. Sanki buranın insanı, muhitin yabancısı değildi. Oysa İstanbul'a geleli henüz 3-4 gün olmuştu."Hangi üniversitede profesörlük yapıyorsunuz?""Minnesota'da, MacAlester Üniversitesi'nde. ABD'nin çok önemli bir eğitim kurumudur. 1700 öğrencimiz var. Kofi Annan bizden mezun.""Sınıfta kaç öğrenciniz var?""Bazen 10 öğrenci, bazen 50.""Öğretim konunuz?""Alman kültürü ve felsefe.""Öğrenciler nasıl?""Daha önce ders verdiğim öğrencilerin pek bir şeyden haberleri yoktu. Örneğin sınıfa ilk geldiklerinde Fransız ihtilalini bile bilmiyorlardı. Demokrasinin ABD'de yaratıldığını sanıyorlardı. Ama son yıllardaki öğrenciler daha bilgili. ABD eğitim sistemi, öğrencileri kültür, felsefe ve tarih bilgisi acısından hiç aydınlatmıyor.""Nasıl girdiniz MacAlester'a?""250 müracaat arasından beni seçtiler. Neden? Belki Yunan asıll olduğumdan, belki dört lisan bildiğimden, belki liberal düşüncelerimden, tam bilemiyorum. Çok mutluyum tabii.""İstanbul'da gerçekten çok rahat bir görünüşünüz var.""Evet. gerçekten çok rahatım. Sanki Yunanistan'dayım. Yıllardır büyüklerimden, İstanbul'un efsanesini dinledim. Neyle karşılacağımı bilmiyordum. Görünce ne kadar haklı olduklarını anladım. Tüm yokuşlarıyla, eski yapılarıyla, Ayasofya ile tek kelimeyle harika bir kent!""Atina da güzel.""Akropolis ve etrafı çok güzel ama genel kent görünümü, şu görünen Etiler'e benziyor. Yani beton ve balkon yığını binalar.""Antik çağda daha iyiymiş. Kimbilir insancıkları hangi kırbaçlarla zorlayarak o tapınakları inşa ettirdiler diye hep düşünürüm.""Ben de öyle. Yalnız şunu belirteyim. Eski insanlarda hem adale gücü hem de akıl gücü varmış. Düşünme işleminden konuşma işlemine geçmenin ne kadar zor bir aşama olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben aslında Spinoza hayranıyımdır.""Bakın ne eski Yunan, ne eski Osmanlı, ne de eski Mısır yerli yerinde. Bu kadar radikal bir toplum dönüşümüne şaşmaz mı insan?""Katılmıyorum size. Şimdiki değer ölçüleriyle o günküler çok farklı. Bugün kültür transferi ABD'den dünyaya yayılıyor. Aslında Irak'a girmeye bile gerek yoktu. Kültür transferiyle her şey bir çırpıda hallolacaktı. Ama tabii bir de 11 Eylül olayı var.""Hayatını okuyuncaya kadar bende de Büyük İskender hayranlığı vardı. Plaka'daki bir dükkândan 3 kitap aldım. Bir okudum, gözümden tamamen düştü.""Dünyanın ilk ve en büyük emperyalistiydi. Haklısınız Spinoza da beni çok etkilemiştir. Radikaldi. Önce Musevi cemaatten çıkarıldı sonra Ortodoks cemaat onu dışladı. Ateist yaklaşımları vardır.""Musevi ve Hıristiyanlar onu dışlamasalardı Spinoza'nın adını şu anda hiç anmazdık!"Kahkaha attı."Haklısınız haklısınız." O şarabını, ben soda bardağımı, tüm gelmişler geçmişler şerefine kaldırdık.Dikkat... Dikkat...Herhalde "dil sürçmesi" olmuşturHer gün, Zülfü üvaneli'nin köşe yazısını benim kadar beğenerek okuyan az bulunur. Ancak Sayın Livaneli dünkü yazısında, "Ergenlik çağında fasulye sırığı gibi uzayan kızlarımız" tabirini kullanınca çok şaşırdım. Her zamanki saygın üslûbuna yakıştıramadım. Bu tanımlamayı yapanlar ki çoktur muhakkak, bir alay, bir hor görme, tepeden bakıp kabaca eleştirme yöntemine sığınmışlardır. Bu kulvarlarda hiç gezinmeyen Livaneli'nin "fasulye sırığı" tabirini yadırgadım. Ergenlik çağı, bebeklik çağı veya çocukluk çağı; hangi çağını geçiriyor olursa olsun hiçbir büyüğün, gençliğe bu tabirle yaklaşmasını uygun bulmam. Herhalde dil sürçmesi oldu diye düşünüyorum. A. Ö.
The Body Shop'un kurucusu Anita Roddick ile Çırağan Oteli' nin manzaralı balkonlarından birisinde konuşuyoruz."Vücut bakım ürünleri üretiminiz var. Bu işe evinizde başlamışsınız. Özgeçmişinize bakıyorum. Kimya eğitiminiz bile yok!""Size bir sır vereyim. Yiyebileceğiniz her gıda maddesini vücudunuza da sürebilirsiniz.""Salatalık, nane, domates, yoğurt gibi mi yani?""Evet, aynen öyle."Türkiye'deki kampanya temasını, "aile içi şiddete sessiz kalma" şeklinde açıklamışlar, bunu bir yetkiliye sordum."Peki nasıl olacak? Reklam gelirinizin yüzde 10'unu, şiddetle karşılaşanları koruyan sivil toplum örgütlerine maddi destek olarak mı yansıtacaksınız?""Yok, hayır. Buldan'daki bir kadın kuruluşunun dokuduğu bezlerden çantalar alınıp dükkânlarda satılacak. Bir de gene kadın kuruluşlarının bir araya getirdiği bir grubun elle imal edilmiş mor defterleri alınıp mağazada satılacak. Elde edilen kârlar tabii ki bu iki kuruluşa verilecek.""Peki ama 'aile içi şiddet' teması işleniyor?""Belki mağaza müşterilerinden imza kampanyalarına katkıda bulunmaları istenir. Başka ülkelerde yaptık ve yasaların değiştirilmesinde yardımcı olduk.""Belki" dedim. Starbucks Coffee, Top Shop gibi kuruluşları da ülkemize getiren bu grubun yatırımcısı Kuveytli iş adamı Muhammed ile tanıştık. Konu Kuveyt'teki kadın haklarına geldi."Kuveyt'te kadınlarınız parlamentoya girebiliyorlar mı?""Maalesef, hatta seçimlerde oy kullanma hakları bile yok.""Peki, neden bu hakkı vermiyorsunuz onlara?""Emirimiz 4-5 yıldır çaba gösteriyor ama departmanlardaki bürokratlar mani oluyor.""Türkiye'de seçme ve seçilme hakkı olmasına rağmen bizim parlamentodaki kadın milletvekili ve bakan sayımız da çok düşük. Erkek ve kadının her bakımdan omuz omuza çalışmadığı kalkınmış hiçbir toplum olmadığını da biliyoruz.""Haklısınız. Ben de bu konuda sizinle aynı fikirdeyim."Belki de The Body Shop'un birkaç şubesi Kuveyt'te kurulmalı ve imza kampanyaları asıl orada başlamalı!Anita Roddick'i üretici ve yaratıcı çalışkanlığından dolayı, Muhammed Bey'i de ülkemizde yaptığı yatırımlardan dolayı tebrik ediyorum.Okuyucu mektubuARAS Kargo'dan açıklama geldi■ "27 Mayıs tarihinde köşenizde yer verdiğiniz, değerli müşterimiz Gülçin Lüleci'nin kaybolan paketini araştırdık ve transfer merkezimizdeki teknik hatadan dolayı geciktiğini tespit ettik. Yazının çıktığı aynı gün müşterimiz Gülçin Hanım'ı telefonla aradıkve evine çiçek de gönderdik. Hassasiyetinize teşekkür ederiz."* Yukarıdaki açıklama ARAS Kargo Genel Müdürlüğü'nden geldi. Bu şirketin, tüketici haklarına önem verdiğini zaten biliyordum. Ancak öyle durumlar olabilir ki gönderilen paketin, o gün belirtilen saatte teslim edilmesi hayati bir önem taşıyabilir. Bu nedrenle Aras Kargo'nun transfer merkezlerinin daha disiplinli ve dikkatli çalışacağından eminiz. Çok teşekkür ediyoruz.
Başbakanımızın bazı sözlerini yadırgıyorum. Geçenlerde, "Harvard'ta kızlarının başını örtmesini yadırgayan olmadığı" mealinde fikirler beyan ettiler. Türkiye'deki eğitim sistem kurallarıyla ABD'nin kurallarını bir teraziye koyuyor ve tartıyor.Ortada 125 bin madde varken bir tek tesettür durumu maddesini cımbızla çekip çıkartıyor ve sözde teraziyi ABD kurallarının uygunluğu üzerine oturtuyor. Bu iş o kadar kolay değil efendim. Anlatayım.Ben de size şöyle bir durum arz ediyorum, aynı denklemi hiçbir biçimde kuramayacağınızı iddia ediyorum! Farzedelim New York'tan bir iş adamı 9 ve 11 yaşındaki kızlanyla İstanbul'a taşındılar. Kızlardan biri sapsarı, diğeri kestane renkli güzel ve bakımlı gür saçlara sahip. Gene farzedelim ki aile bu iki kızlarını imam hatip lisesine göndermek istedi.Teorik cevapŞartlarını tahmin edebiliyorsunuz. O küçük yaşta kızların kararı olamayacağından, Amerikalı aile kızlarının saçlarının örtülmesini istemiyor. Bana bir imam hatip lisesi gösterin ki bu kızlar okula başları açık devam edebilsinler.Şimdi, "Aaaa tabii, gelsinler, başı açık okusunlar" gibi teorik bir cevap verebilirsiniz. Ancak uygulamada bunun mümkün olmayacağını bilirsiniz. Neden? Çünkü her gün pırıl pırıl yıkanmış, parlak, gür ve renkli saçlarıyla okula gelecek bu kızlann özgürlüğünü, doğallığını, güzelliğini; yaşıtları olan örtülü kız öğrenciler yadırgayacaklar, kendileri için de isteyeceklerdir. Ortaya bir kargaşa çıkacaktır. Sakın çıkmaz demeyin, çıkar. Çıkması da çok doğaldır.Estetik ve güzellik dişinin doğasına, genlerine yerleşmiş bir olgudur. Örtünen kız güzelliğini örtmektedir. Saç, kadın ve kızın en önemli güzellik öğelerinin başında gelir. Bunu yok etmek, kumaş parçalarıyla saklamak, etrafta her kız örtülüyse kolaylaşır.İki Amerikalı açık başlı kızı, türbanlı kızların arasına koyacak olursanız, tesettürlü kızlar başları açık yaşıtlarının yerinde olmak isterler. Saçlan örtünen, tabii ki saçını örtmeyen kızlar gibi güzel olamaz. Zaten bu yüzdendir ki Emine Hanım başta olmak üzere, tesettürlü kız ve kadınlar, örtülerini bin bir renk ahengi içinde seçmekte, içine yerleştirilen sert maddelerle dış görünüşü yuvarlayarak yumuşatmakta, yetmediğini görünce kaşlarını, gözlerini, yanaklarını makyajlamakta, kısacası doğanın onlara yüklediği güzel olma öğesini durmadan işlemektedirler.Emine Hanım'ın kahverengi fularının üzerine bejli kahverengili ikinci bir örtüyü bürünmesi bundandır. Saçlar kapalıdır ama güzel olma dürtüsü bu kez kumaş desenleriyle sağlanmaya çalışılmaktadır. Sayın Babacan'ın eşi de aynı çabanın içerisindedir. Diğerleri de. Bunlar pembe, eflatun, kırmızı, sarı ve yeşil renk ve desenli fularları başlarına sararak doğalarını tatmin etme çabasına girmişlerdir.Çünkü Sayın Başbakanım, hiçbir kumaş parçası kadının doğal saç tellerinin güzelliğinin yerini tutamaz! Tertemiz yıkanmış, taranmış, yüze yakışır biçimde şekillendirilmiş saç telleri kadına gurur, güven, olgunluk ve estetik verir. Bunu örttüğünüzde çaresizce insanoğlunun ruhi ve doğal ihtiyaçlarına cevap verme çabası içinde dokunmuş, çizilmiş kumaş desenlerine mahkûm olursunuz. Tesettür modasının fırtına gibi değişik renk ve desenli fularlarla gelişmesinin dibinde, bu doğaldan ve estetikten uzaklaşma zorunluğu yatmaktadır.İzin verilir mi?Estetik çoğunluğun varolduğu yerde, estetiği küçültmek, azaltmak, kısıtlamak, doğallıktan uzaklaşmak tesettür takmayanları rahatsız etmez. Yani saçlarını doğallığıyla serbest bırakmış birçok güzel kızın arasında saç güzelliğini kısmış, yok etmiş birilerinin dolaşması sadece tesettürlü kişiyi ilgilendirir. Ama saç güzelliğini tesettürle örtmüş, saklamış birçok kişi arasında güzel saçlarını özgürce kullanan kızların dolaşmasına izin verilmez. Çünkü kişi genlerinden gelen normal estetik doğasına özlem duymaya başlar.Bu sebepten dolayı Harvard örneğini vermeniz hiç doğru değildir.
Türk kahvesini Yunanlılara kaptırmamız, kendi kendimize "Biz nerede hata yaptık?" sorusunu sormamızı gerektirir. Benzer bir hatayı tekrar etmemeye çalışalım!..Evet! Tekrar TRUVA filmindeki tahta ata gelmek istiyorum. Bu konuda 2-3 kez yazdım ama etrafta hiç hareket görmediğimden dördüncü kere konuyu gündeme getirmek istiyorum.Dün gazetelerde çıkan haberi bir çoğunuz okumuşsunuzdur herhalde. Japonlar, filmdeki TRUVA atının aynısını ama 12 metre büyüklüğünde olanını Tokyo'da halkın dikkatine, ilgisine, beğenisine sunmuşlar bile! Bu tahta atı görme heyecanını yaşayan herkesten eminim bilet kesiyorlardır.Konuya dokunduğum her yazıda birçok okuyucumdan mesajlar aldım. Bir kaçını dikkatinize sunmak istiyorum:"Sizinle aynı fikirdeyiz Ayşe Hanım. Truva filmindeki at, Çanakkale'deki TRUVA kalıntılarının yanına, bir meydana yerleştirilmeli.""Ayşe Hanım, çok haklısınız! Şu anda yörede bulunan çocuk parkı niteliğindeki çirkin at, TRUVA filmindeki atın benzeriyle hemen değiştirilmeli.""Size katılıyorum. Bence Kültür Bakanımız, filmi yapan Hollywood stüdyosuna müracaat ederek TRUVA filmindeki o güzel tahta at istemeli.""Ayşe Hanım, bu at kaç paradır ki? Biz vatandaşlar birleşip parasını ödeyelim ve TRUVA filmindeki atı Çanakkale'ye getirelim.""Ayşe Hanım, haberiniz var mı bilmem? TRUVA filmindeki atın aynısı Japonya'da yapılmış ve turistlere gösteriliyormuş bile. Biz hâlâ oturup duruyoruz. O atın durması gereken yer sadece Çanakkale yakınındaki TRUVA harabelerinin yanıdır.""Lütfen TRUVA filmindeki atın Çanakkale'ye yerleştirilmesi fikrinizin ucunu bırakmayın. İki yaz evvel çocukları gezmeye götürdüğümde kahverengi oyuncak ata girip çıktık. Saçma sapan bir oyuncak. Biz arkanızdayız. O güzel at harabelere gelmeli.""Yazınızı okuduktan sonra arkadaşlarla gidip TRUVA filmini gördük. Doğrusu bu kadar güzel birat heykeli beklemiyorduk. Haklıymışsınız. Bu at pahalı mıdır? Biz arkadaşlarla maddi destekte bulunuruz. Lütfen ısrar edip yetkililere bu düşüncenizi kabul ettirin. Bizler de sizin gibi düşünüyoruz. Filmdeki güzel at TRUVA, Çanakkale'de olmalı. Onun yeri orasıdır.""TRUVA filmindeki tahta atın TRUVA harabelerinde bulunması gerektiği fikrinizi destekliyorum. Tek endişem filim icabı bu tahta atın yakılmış olması. Acaba aynısı yapılabilir mi? Bence bu film, bir klasik olacaktır ve her nesil izleyecektir. Türkiye ve TRUVA harabeleri için bulunmaz bir propaganda aracıdır. Atın da yörede bulunması her turisti çok etkileyecektir. Düşüncenizi kutluyor ve destekliyorum.""Ayşe Hanım, siz TRUVA filmindeki at için önerilerde bulunmuştunuz ya! Belki haberiniz yoktur, aynı biçimde bir at Japonya'da turistlere sunuluyormuş. Bu sefer geri kalmayalım. Aynısını biz de yapalım diyorum. Sizi destekliyorum."Ben, Türk ustalarının filimdeki aynı at heykelini yapabileceklerine bütün kalbimle inanıyorum. Çanakkale Valimiz, bu konuda ön ayak olmalıdır diye düşünüyorum. Daha bugünden yöreye geziler artmış. Sezonu kaçırmamamız çok önemli.Daha ne söyleyeyim bilemiyorum? Yıllar sonra bu konuda da "Biz nerede hata yaptık?" demeyelim!Derhal ustalarla konuşulsun, maliyet çıkarılsın, ilan edilsin, kampanya başlatılsın.
Arkadaşım Piraye ile eşi Metin'in karşılaştıkları olumsuz olaylara yaklaşımı, Nusin ile Burak'ın bakışından bir hayli farklı. Bu ailenin başına, durmadan şanssızlıklar gelir. Ya Metin işten çıkmak zorunda bırakılır, ya çocuklarının başlan dertlere girer çıkar, ya ev sahibi kirayı arttırır, ya yanlarına çok gürültü yapan bir komşu gelir, gece uykuları kaçar, ya arabalarının alarmı beklenmedik saatlerde çalar... Ne bileyim ben? Benzer durumlar hep gelir onları bulur.Piraye'ye her telefon açtığımda şöyle bir konuşma yaşarım."Merhaba Piraye! Ne var ne yok? Nasılsın?""Aman sorma, hiç sorma! Felaket bir bel ağrısı başladı. Ameliyat mı olmam gerekir, bilemiyorum? Büyük bir acı içindeyim, acı!""Yapma yahu! Ne zaman, nasıl oldu? Nasıl oldu?""Dün akşam, televizyonu düğmesinden kapatayım diye eğildim, bir ağrı saplandı belime. Allah düşmanıma vermesin.""Vah vah. Metin seni hemen bir doktora götürseydi bari?""Onda hal mi var sanıyorsun? Onun da sol dirseği bitik. Ağrıdan gözünü açamıyor ki!""Vah vah. Çok üzüldüm.""Kızım ben sana yıllardır söylüyorum. Bizim üzerimizde göz var göz! Nazara geliyoruz hep. Etrafımızdakiler bizi çekemiyorlar. Aleyhimizde düşünen çoooook!"Piraye'ye bakarsanız, tüm dünya onların aleyhine, durmadan komplo kuruyor ve bizimkilerin yanlış giden her işi, bu uğursuzluktan ileri geliyor. Yani her yanlış ve olumsuz olayın müsebbibi, etraf, çekemeyenler, kıskananlar.İlk tanıştığımız günden beri bu arkadaşlarımız hiçbir noktada hatanın kendilerinden kaynaklanabileceğini düşünmemişlerdir. Fiziki hastalıkların bile dış güçlerden kaynaklandığına inanırlar.Diğer arkadaşlarımız Nusin ve Burak'a gelince, bunlar da karşılaştıkları her olayda, tam tersi bir yaklaşım içindedirler. Nusin'e telefon ettiğimde aramızda geçen tipik bir konuşmayı nakletmek isterim."Merhaba Nusinciğim. Ne var ne yok? Nasılsın?""Her şey mükemmel Ayşeciğim. Sizler nasılsınız? İyi misiniz?""Haluk'un biraz beli ağrıyor. Merhem sürdüm, sonra da kuşak bağladık. Uzanıyor.""En güzelini yapmışsınız. Birazcık istirahat hemen ayağa kalkar. Eminim düşünmeden ters bir hareket yapmıştır. Herkesin başına gelebiliyor. Yatakta uyurken bile ters dönmüş olabilir."Şimdi, sizler hangi kategoriye giriyorsunuz? Her fırsatta size diş bileyen dış etkenlerden mi bahsedersiniz. Yoksa. "Yahu, ben nerede hata yaptım?" veya "Başka insanlar neleri doğru yapıyor da ben yapamıyorum?" diye hareket ve düşüncelerinizi sorgular mısınız?Nusin ve Burak her hatasını, her düşüncesizliğini, her hesaplamadan yaptığı hareket neticesi meydana gelen olumsuzluğun sebebini kendi yanlış davranışlarında bulanlardan. Sanırım doğrusu da bu. Sizler ne dersiniz.Dikkat... Dİkkat...Üniversiteli bu senelere kocaman bir bravo!Önce şu bilgileri not edin. Fiyatlar: 100 -120 milyon Tarih: 30 Haziran - 7 Eylül Süre: 6'şar günYöreler: Çanakkale, Safranbolu, Kapadokya, Trabzon, Muğla, Antalya, Mardin.e-posta adresi: bilgi@haydikampa.com ve www.haydikampa.comKendileri için kendileri tarafından hazırlanan bir üniversite öğrencileri etkinliği bu. Şu final, bu imtihan! Yetti gayri! Ülkenin 7 noktasında oluşturulan bu kamplarda, çadırlarda yatıp kalkılacak ve aktivitelere katılınacak. Neler bunlar? Dağ bisikleti, trekking, tekne gezileri, at gezilen, yamaç paraşütü, gocart, yüzme vs. Toplam kaç kişi katılabilecek? 10 bin! Evet! Tüm hazırlayanları kutluyorum. Ahhh keşke tekrar genç olabilsem, aranıza katılıp şu keyfi sürebilsem. İnşallah her yıl tekrarlanacak basan yakalacaktır. Hiç şüphem yok! Bravo gençler!