Teşekkürler Sayın Mumcu!

23 Haziran 2004

Haberi duyduğum zaman ruhumda çiçekler açtı! "Truva" filminde kullanılan tahta at, Japonya'dan getirilerek Çanakkale Truva'daki antik kent kalıntıları bölgesine yerleştirilecekmiş.Bu köşeyi takip edenler bilir, tahta at için ben ve okuyucularım defalarca ne arzu ettiğimizi belirttik ve filmde görülen yakışıklı attan sonra bizim yıllar önce yaptırıp yerleştirdiğimiz oyuncak atın değiştirilmesi gerektiği üzerinde durduk. Hatta bir çok okuyucum, "Kaç paraysa birleşelim ödeyelim. Filmdeki o güzel at, bu yöreye yaraşır" diye mesajlar yollamıştı.Ana haber bültenlerinde izlediğim ve gazetelerde okuduğuma göre 12 metre yüksekliğinde hazırlanmış Japonya'nın başkenti Tokyo'da bulunan at, Çanakkale'ye getiriliyormuş. Hemen Çanakkale Valimiz Sayın Süleyman Kamçı Bey'i aradım."Efendim sizlere teşekkür borçluyuz. Halkımızın bir arzusu yerine getiriliyor. Sanırım Truva Atı'nı Japonya'dan getirtiyor muşsunuz?""Ayşe Hanım, sizin bu konuda hassasiyetinizi takip ediyoruz gazetenizden. Ancak bu girişimi biz yapmadık.""Peki, haber yanlış mı? Kim yaptı girişimi efendim?""Bizzat Turizm ve Kültür Bakanımız Sayın Erkan Mumcu yaptılar. Bizler de duyunca gerçekten çok sevindik.""Peki Japonya'dan geliyor mu Truva Atı efendim?""Hayır Ayşe Hanım, Tokyo'dan değil, Malta'dan geliyor at.""Hani gerçek filimde kullanılan at, öyle değil mi?""Benim bildiğim öyle! Nakil masraflarını da Turizm Bakanlığı üstlenmiş. Çok sevindik çok.""Efendim bu at yerine konulunca bir açılış yaparsınız herhalde?""Tabii yapacağız. Siz de buyrun isterseniz.""Zevkle. Halk da Truva Atı'nı görmek için dolduracaktır meydanları. Şimdiden tebrik ve teşekkürler efendim."İşte böyle sevgili okuyucular! Çok mutluyum. İnşallah bu güzel at, serin ve dingin denizleri aşarak ülkemize gelir ve bizler de seve seve onu seyrederiz. Truva'nın turizmi, bu at yüzünden artar mı? Bence artar hem de çok artar! Halkın sesini duyduğu ve bu kadar çabuk cevap verdiği için Sayın Erkan Mumcu'ya çok teşekkür ederiz.Okuyucu mektubu"Hem param gitti hem de çok üzüldüm"* İki ay önce Bursa - İhsaniye Mopaş Mağazası'ndan Kinetix / Flogart marka beyaz keten, 36 numara spor ayakkabı aldım. Ayakkabıları vitrinden verdiler. Bir tanesi kirlenmişti. Bunu oradaki görevliye söyledim. O da bana, "Yıkarsanız leke çıkar. Merak etmeyin hiçbir şey olmaz, eğer olursa getirirsiniz, geri alırız" dedi. eve gittiğimde lekeli olanını yıkadım. Ancak üzerindeki leke her tarafa dağıldı, eskisinden daha kötü oldu. Ayakkabıları hemen mağazaya geri götürdüm. Aynı görevli, "Ben size yıkayın demedim, silin dedim" diyerek işin içinden çıktı. Basbayağı yalan söyledi. Ayakkabıyı hiç giyemedim. Hem param gitti hem de üzüldüm. AB ülkelerinde de durum böyle midir? (Demet Özdemir) * Hayır, AB'de böyle değildir. Vitrindeki ayakkabı, kutudaki kadar temizdir. Neler hissettiğinizi biliyorum. Bazı mağazalarda mal satılana kadar çok vaatler veriliyor ama işler ters gidince sözler tutulmayabiliniyor. Ben Mopaş mağazalarına çok güvenirim. Çok şubesi olan, müşteri memnuniyetini takdir etmiş bir firmadır. Kinetix / Flogart da öyle. Bence yetkililer bir yanlış anlaşılma olduğunu fark edeceklerdir. Bence mağazaya tekrar gidin ve durumu bir daha gözden geçirmelerini isteyin. Şayet memnun kalırsanız beni haberdar ediniz ki, ben de teşekkürünüzü köşemden duyurayım.

Devamını Oku

"Nerede kaldı şu patates kızartması?"

22 Haziran 2004

Altıncı sınıfa güzel notlarla geçmiş bulunan, garsona ızgara levrekle patates kızartması ısmarlamış yeğenim Onur ile konuşuyoruz."Bu yaz yine kamp falan var mı Onur?""Var. Haftaya Muğla'ya gidiyorum. Bütün sınıf gelecek. Bir hatfa kadar kalacağız.""Neler yapacaksınız?""Yüzme, dalma, basket birçok şey yapacağız herhalde.""Kaç kişilik kamp bu?""Geçen yaz Çanakkale'de yavrukurt kampındaydım. O küçüktü. Bu yıl çok kalabalık olacak. Çünkü uluslararası bir kampmış. Alman var, İngiliz var...""İngilizcen yetecek mi?""Yeter de artar bile. O kitap ne? Kim yazmış? Konusu ne?""Eski ABD Başkanı Bill Clinton'un eşinin hayatı.""Güzel mi?""Güzelden daha çok, ilginç.""Nesi ilginç?""Hillary Glinton ilk okul 5'inci sınıfa giderken öğretmeni bir ödev vermiş. Beş arkadaşlı gruplar halinde araştırmaya yönelik bir çalışmaymış. Grupların her birisine Avrupa'da bir ülke seçmiş ve sanki oraya gidilmiş gibi bir rapor hazırlamalarını istemiş. Bence çok faydalı bir çalışma olmuştur. Hem araştırma gerektirir hem de kişileri takım çalışmasına alıştırır.""Ayşe Yenge! O da bir şey mi? Sen bizim sınıfta verilen ödevleri biliyor musun? Bizim öğretmen de bize aynı ödevi verdi. Hem de ülke değil, tüm kitaplardan ülke seçmemizi istedi.""Siz hangisini seçtiniz?""Meksika'yı seçtik. Nüfusu, kentleri, müziği, yemeği, fabrikaları, dinleri her şey işte!""Araştırmayı nasıl yaptın?""İnternete bir giriyorsun, ondan sonrası kolay işte.""Kâğıda bastırıp mı yazdınız raporunuzu?""Yoooo! Power Point kullandık. Mesela nüfusu 101 milyon. Ben 101 milyon yazıyorum ama raporda lafı uzatıyorum. 'Meksika'nın 101 milyona yaklaşmış nüfusu vardır' gibilerinden. Kolay yani!""Onurcuğum. Keşke Türkiye'nin her köşesindeki her okulda okuyan öğrenciler, senin ve arkadaşlarının imkânlarına sahip olsalar. Böyle olsa bu ülkenin sırtı yere gelmez.""Nerede kaldı bizim patates kızartması yahu?"Okuyucu mektubuEğitim sadece iş bulmak için değildir* Her fırsatta gençlerin, özellikle kızlarımızın okumasını öneriyorsunuz. Ancak lise ve üniversite mezunu gençlerimiz iş bulamıyorlar. Bunu siz de görüyorsunuz. Durum böyleyken neden hâlâ "okuyun" çağrısı yapıyorsunuz? Zaten işsizlik diz boyu, daha da artıracaksınız. (Sıdıka K.)* Eğitim, yaşamda sadece iş bulmak için gerekmez. Zihnimizdeki henüz açılmamış kapakları sadece eğitim açar. Bir olaya bakışımızı değiştirir, güncelleştirir, çağdaşlaştırır. Bir meseleyi tek boyutlu görerek, önyargılı, saplantılı, dogmatik olmamızı önler. Doğru kararlar vermemizi sağlar. "Aaaa! Ben işin bu tarafını bilmiyordum, düşünmemiştim" deme gafletinden kurtarır. Kişilerin bilinçli olması demektir. Çünkü hiçbir mesele tek yönlü değildir ve olamaz. Her durumun bir alternatif görüşü vardır. Eğitim, işte bu bakışı sağlar. Bunu da yıllarca üst üste, işleye işleye, düzelte düzelte, törpüleye törpüleye, tekrar ede ede, değişik örnekleri göstere göstere temin eder. Zaten ancak böyle eğitimden geçmiş zihniyete ve çeşitli bakış açılarına sahip insanların iş bulma şansları daha yüksektir.

Devamını Oku

Mehmet Akif Ersoy üstat mealini yaktırmaz

21 Haziran 2004

Daha önce duymuştum ama inanmamıştım! Bundan 76 yıl önce Mehmet Akif Ersoy üstat, Mısır'a gitmiş ve orada "hayattaki en büyük ideali olan Kuran'ı Türkçe'ye çevirmek" hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvamış. Bunu, "İslâmiyeti hurafelerden kurtarmak ve Kuran-ı Kerim'in gerçek manasının anlaşılması bakımından elzem gördüğü için" yapmak istemiş.Bu çalışma, Akif'in tam tamına dört yılını almış. Dile kolay. Gece gündüz dört yıl gibi bir süre, bu eşsiz çalışma içinde olmak muhteşem bir uğraşı olmalı. Sonlarına doğru sanırım siroz hastalığına da yakalanmış. 1936'da İstanbul'a dönerken meali, yakın dostu Tokatlı Mehmet İhsan Efendi'ye bırakmış ve şöyle bir vasiyette bulunmuş: "Eğer sağ salim dönersem, eksiklikleri tamamlar, Kur'an'ı basarız. Şayet dönemez de ölürsem bu meali yakarsın."Haber bu şekilde. Ben bu kutsal eser üzerinde aşkla sadakat ve fedakârlıkla dört yılını vermiş, duygu ve düşünce âlemi belki herkesten derin Mehmet Akif Ersoy'un suret-i katiyede böyle bir ifadede bulunabileceğine inanmıyorum.Bu eser, üstadın çocuğu gibi olmalıydı. Kişiye evladından daha yakın bir varlık düşünemediğim için böyle bir benzetmede bulunuyorum. Mehmet Akif Ersoy gibi aklı çalışan, fikri, zikri, zekâsı ve dünya görüşü böylesine yerinde olan hiçbir kişi, sevgi ve saygıyla üzerinde dört yıl didinip durduğu, emek verdiği çocuğunu bu kadar kolaylıkla ve rahatlıkla ateşe vermez. Kendisi vermediği bir kenara, başkalarının yakmasına ise hiç ama hiç izin vermez.Bazıları "Meali, Mehmet İhsan Efendi yaktı", bazıları da "Meali, geçtiğimiz hafta İKÖ Genel Sekreteri seçilen İhsan Efendi'nin oğlu Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu yaktı" diyorlarmış. Yakıldı mı? Bir köşede saklı duruyor mu? Bilemem.Mehmet Akif Ersoy gibi bir duygusal ve beyinsel dahinin Türkçeleştirdiği Kur'an'ı, doğrusu çok okumak isterdim. Şayet yakılmadıysa, kimdeyse lütfen ortaya çıkarılsın. Belki de o tarihlerde çıkartılması Arapça terennüme son verecek, Arapça bilmeyen Türk halkı tarafından Mehmet Akif Ersoy'un mealinin kabullenilmesi başka menfaatperestlerin tekerlerine çomak sokmak olacaktı.Benim teorime göre de Ersoy'un ruhunu ve zihnini en son raddesine kadar kullanarak hazırladığı bu çalışmayı bizzat kendisi veya arkadaşları değil, bu muhteşem esere sarılacak Türkçe konuşan halkın artık hurafelere inanmayacağı için tezgahları bozulacak kişilerce yakılmış olabileceğidir.Okuyucu mektubuÜlkemizin böyle evlatlara ihtiyacı var* Kızım, İngilizce öğretmeni olarak Muş'un Korkut ilçesi "Çok Programlı Lisesi"ne tayin oldu. Bir yıl önce evlendi. Şu anda altı aylık hamile olduğu için mecburen tayinini isteyecek. Bu arada boş durmadı, İstanbul'daki ağabeyi aracılığıyla hem kendi okuluna hem de çevresindeki köy okullarına 40 koli kitapla bir bilgisayar yardımı topladı. Bir kargo şirketi de hiç para almadan kolileri ulaştırdı. Kızım huzurlu olarak Muş'tan ayrılacak. Bunu sizin köşenizden duyurmak istedim. (Neriman Tütüncü)* Kızınızı, oğlunuzu, kargo şirketini ama böyle evlatlar yetiştirdiğiniz için ilk önce sizi tebrik ediyorum. Kalkınmış ülkeler, böyle gönüllü hareketleriyle gelişiyorlar. Torununuzu da şimdiden kutluyorum. Ne mutlu ona böyle güzel huylu bir annesi var!

Devamını Oku

Hiç mendil ağacı gördünüz mu?

21 Haziran 2004

Şu çağdaş ülkelerin bilimadamları da olmasa birçok bilgiden yoksun kalacağız! Ağacın halk arasındaki adı mendil ağacı (handkerchief tree)! Bilimsel adı ise Davinia. Fransızlar, 1897 yılında Çin Hindi'nden tohumlarını getirip kendi ülkelerine dikmişler de bugün dünyanın birçok yerinde izleyebiliyoruz. Bir kere son derece güzel bir ağaç. Nasıl yani? Anlatayım.Mendil ağacının gövdesi yok. Topraktan yukarıya doğru çok kollu şamdan misali, kalın dallar her istikamette açılıp yayılarak yükseliyor. Ama öyle eften püften dallar değil! Muntazam ve kalın dallar. Simetrik ve koyu kahverengi dallar. Nisan ayında yapraklar patlamaya başlıyor. Açık yeşil renkli yaprak bunlar. En fazla 8 yaşında bir çocuk eli büyüklüğüne ulaşıyorlar.Eee ne var bunda diyenler olabilir. Bakınız her yılın tam 1 mayısında bu dallardan bizim, başı çeken folklorcumlarımızın elinden sarkıttığı mendile çok benzeyen bembeyaz çiçekler açıyor mendil ağacında. O kadar zarif, o kadar narin, o kadar doğal bir mendil köşesi havası var ki, bu sarkık çiçeklerde, şaşarsınız. Mendilin dala bağlandığı merkezde bir çekirdek var. Dışı elma yumuşaklığında, iki parmakla ittirilip kayısı çekirdeğine benzeyen kitleye ulaşılabiliniyor.Bu çiçeklerin ömrü çok kısa, sadece 4 gün! Dört gün içinde gördün gördün, yoksa bir yıl daha beklemek zorundasın. BBC Prime'da izlediğim bu belgeselde, yurdun dört bir yanından turistler gelerek dört gün içerisinde açıp yok olan bu mendil çiçeklerini görmek için savaşıyorlar. Yetişemeyenler çok üzülüyorlar. Çünkü mendil çiçeklerinin petalleri yere düşünce alelade bir şey oluyor. Önemli olan onların dallardan sarkan hallerinin görülmesi.Bu ağaçtan bizim ülkemizde var mı? Bilmiyorum! Keşke benim köydeki bahçemde olsa. Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesi çok ilginçtir. Orada dikili yüz yıllık ağaçların her biri, dünyanın dört köşesinden getirilmiş, ihtimamla büyütülmüştür. Yıllar önce TRT'ye saray bahçesindeki ağaçlar hakkında belgesel hazırlarken çok deneyimli bahçıvanlardan bilgi almıştım. "Dünyadaki her görkemli ağaçtan bizde örnek vardır" demişlerdi. "Maymun çıkamaz ağacı"nı bile hatırlıyorum. Biliyorsunuz Dolmabahçe Sarayı doldurulmuş arazi üzerine kurulmuştur. Asırlık bir ağacın üst dallarından kurumaya başlamış olması dikkatimi çekmişti ve bahçıvana sebebini sormuştum. "Kökü tuzlu suyu bulduğu için kuruma başladı" dediğini hatırlıyorum. Kurtulması imkânsızmış. Yazık ki, ne yazık! inşallah diğerlerini etkilemez.Mendil ağacı, Dolmabahçe Sarayı bahçesinde olsaydı muhakkak görürdüm. Ülkemizin herhangi bir köşesinde yukarıda anlattığım ağaç varsa ve sahibi kimse bir tohum rica ediyorum. Kendi bahçeme dikmeye ve yetiştirmeye çalışacağım. Bilmem bizim Seddülbahir iklimine ve sert rüzgârlarına dayanabilir mi? Bir fidanı toprağa ekmekle işin bitmediğini yıllar önce üzülerek öğrendim. Doğanın zenginliği ve estetik güzelliği karşısında saygıyla eğiliyor ve mendil ağacı Davinia'yı belgeselde olsa bile görüp öğrendiğim için kendimi mutlu addediyorum.Okuyucu mektubuTüketici hakları yavaş yavaş yerleşiyor* Ankara Kızılay'da bulunan Shoe Center Ayakkabı Merkezi'nden Puma marka spor ayakkabısı aldım. 20 gün geçmeden sol ayakkabının topuk iç astarı yırtıldı. Geri götürdüm. 10 gün sonra gidip aldığımda, topuğa yapıştırıcıyla deri parçası koyduklarını gördüm. Bu parça kabarıklık yaptığı için ayağımı vurdu. Tekrar götürdüm. Baktılar ve paramı iade ettiler. Köşenizden Shoe Center'a teşekkür etmek istiyorum. (Meral Susam)* Puma çok önemli bir markadır ve müşteri memnuniyetinden de haberdar oldukları belli oluyor. Tüketici Hakları ülkemizde yavaş yavaş yerleşmeye başlıyor. Ben de çok memnun oluyorum.

Devamını Oku

Babalar Gününüz kutlu olsun!

19 Haziran 2004

Türk babaları çok özeldir. Kutlamalı günlere pek önem vermezler. Bu durum, genelde babalarımızın otoritelerini sürdürmeleri bakımından veya duygularını kendi ailesine uluorta belli etmekten hoşlanmadıklarından kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Rahmetli babamı hatırlıyorum. Öyle şapur şupur öpücüklerle, kucaklaşmalarla dolu bir çocukluk geçirmedim. Hatta ağabeyimle benim üzerimde hatırı sayılır bir otoritesi oluşmuştu. "Git" derse gitmemiz, "Gel" derse gelmemiz gerekirdi. Koltuklarda öyle uluorta serpilmiş oturamaz, yeni başladığımız sigara alışkanlığımızı belli etmemek için akla karayı seçerdik. Fiziki yakınlığımız, bayramlarda elini öptüğümüz anlardı diyebilirim. O dönemin erkekleri bugünkülerden çok farklıydılar. Baba ile çocuk arasında mesafe bulunması, çocuğun yetişmesinde, disiplinli olmasında büyük etken olarak görülürdü.Oysa babam olağanüstü şefkatli bir adamdı. Böyle olduğunu, ninemle olan ilişkisini seyrederek anlamıştım.Bereketli kadınNineme karşı babamın tutumu müthiş yumuşak, esprili ve sevecendi. İstanbul'da yaşadığımız her dönemde pazar günlerini rahmetli ninemde geçirirdik. Babam ve annem, "Anne bir ihtiyacın var mı? Arkana yastık koyayım mı? Radyoyu açayım mı? Çay ister misin? Biraz uzansana" diyerek ninemin etrafında pervane olurlardı.Ninem de olağanüstü bir kadındı doğrusu. Ağzı laf yapan ama boş olmayan laflarla etrafını durmadan oyalayan, harikulade patlıcanlı pilav pişiren, tel dolabı her daim kalaylı kapaklı sahanlarda saklı yemeklerle dolu bir kadındı. Ninem demek karizma demekti! Bir kere bereketli kadındı ninem. Bilmem bu nitelik günümüzde de geçerli mi? Bereketli kadın demek, elindekini harcamadan çifter çifter katlayan, çoğaltan, zengin kılan insan demektir. Babamın zamanında bir kadına bereketli dedin mi, o ailenin sırtı yere gelmez demekti. Aynı ninem gibi babam da çok şahsiyetli ve kahkahası gür bir adamdı. Benim de ekranda hiç düşünmeden salıverdiğim kahkahalarım, babamdan bana yadigâr kalmıştır. Babamın, beni ben olarak ve gurur duyarak kabul ettiği günü çok net bir biçimde hatırlıyorum.Anlatayım. 1960'lı yıllarda Türkiye'den Romanya'ya Seyahat furyası başlamıştı. Henüz demirperde ülkesi olan Romanya'ya çok ucuz turlar düzenleniyor, Türkler kafilelerle bayram tatillerini Köstence'nin sayfiyesi sayılan Miami'den kopya, Mamai'de geçiriyorlardı.Ben ve kız arkadaşım Melek Beler, maaşlarımızı biriktirdik ve bir kafileye katılarak Mamai'yanın yolunu tuttuk. Dört gün sonra eve döndüğümde, hafızamda bir derinlik, gördüğümü algılamışlık, algıladığımı konuşma ihtiyacı içinde bulmuştum kendimi. Komünizmi ve demokrasiyi çatır çatır karşılaştırıyordum. Elimde su götürmez örnekler oluşmuştu ve bunları sessizce dinleyen annemle babama soluk almadan anlatıyordum.İşte o konuşmamdan sonra babam bana hiç beklemediğim bir jest yaptı. Eğildi, sigara paketinden bir tanesini çıkartıp kucağıma attı, "Yak bakalım" dedi. inanılmaz bir andı o. Farkında bile olmadığım bir sınavdan geçmiş, babamın teyidini ve saygısını kazanmıştım. Bu jeste karşı çıkanlara hatırlatmak isterim ki, o tarihlerde sigaranın sağlığa zararlı olduğu bilinmiyordu.Sonra çok yakın dost olduk babamla. Ben kendisini birçok alanda geniş adımlarla geçiyordum. Bunu kabul ediyor, benimle gurur duyuyordu. İş hayatına birlikte atıldık. Duygusal kararlarını frenlemesine yardımcı olduğum anları hatırlarım. Manevi dünyam da, onun çok derin inanç dünyasına ışık tutmaya başlamıştı.Bana danışır, fikir alır olmuştu. Yaşamın ileri bir noktasında ayak uyduramadığını, arka planda kalmayı tercih ettiğini fark ettiğimde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Anlatayım. Her pazar tüm aileyi benim evde öğlen yemeğinde toplar olmuştum. Yıllardır amcam, yengem, babam, ağabeyim, eşi Lale, Haluk ve ben hep aynı konuları konuşur, çekişir dururduk.O paranın yeri var"Ne olacak bu Türkiye'nin hali?" Yalnız o pazar babam yemekten sonra salona geçmedi ve uzaktan masa başında bizleri dinlemeyi yeğledi. O anda bir fark olduğunu anlamıştım. Derhal yanına koştum:"Baba lütfen yanımıza gel. Lütfen fikirlerini belirt, bak Cenap amcam neler söylüyor. Gel aramıza.""Ben burada iyiyim Ayşe, sizi dinliyorum. Bir bardak su getir yeter."Babam hastaneye yattığında biz Amerika'da yaşıyorduk. Bakınız kader ağlarını nasıl ördü. Haluk Londra'da önemli bir deniz kazası davasında bilirkişilik yaptığında hesabımıza yatırılması gereken para İngiliz avukatın belirttiğine göre 3 bin dolardı. Oysa banka yetkilisi bize 8 bin doların yattığını söyledi.Belki hata yapılmıştır, bozmayalım diye İngiliz avukatı bir daha aramadık. İhtiyacımız olmasına rağmen çocuklara, "Durun bakalım, o paranın bir yeri var. Ellemeyelim, bekleyelim" dedim. İki ay sonra babamın hasta olduğu haberini aldık.Nur içinde yatsınDerhal işten izin aldım artık Los Angeles'da ne benim ne de çocuklarımızın nefes alması mümkün değildi. Babamı ben teslim edecektim. Yol boyunca tek duam bu oldu. İlk uçağa bilet aldık. Hepimiz için biletlere tam 5 bin dolar ödedik. Anladınız değil mi?Babamı hastanede yoğun bakımda buldum, yanına yaklaştığımda sesimi derhal tanıdı. Kalp atışları yükseldi, her tarafı borularla donatılmıştı. Konuşamıyor, isyan edemiyordu.Başı hafif sağ tarafına dönüktü. Yaklaştım yüzüne, "Sakın merak etme, artık ben geldim" deyip o çok güzel ellerinden öptüm. Cevap veremiyordu. Kapalı gözlerinin kenarından yaşlar sicim gibi akmaya başlamıştı. Babamı teslim ettim ama kendisi vazifelidir. Ben oraya varıncaya kadar nöbettedir. Ben yanına gelince ancak nöbeti bırakıp kendi berrak, rahat, yüksek yoluna tırmanabilir.Her baba, benim babam gibi zeki, namuslu, kahkahalı, çalışkan, dürüst, sorumlu ve dobra olsun isterim. Nur içinde yatsın ve Babalar Günün kutlu olsun Amiral Fahir Karayel!

Devamını Oku

Kadınlarımız ve kızlarımız yeterince bilinçli mi?

18 Haziran 2004

Takdir edersiniz ki her gün mesaj, faks gönderip telefon ederek bizim vasıtamızla sizlere düşüncelerini, deneyimlerini anlatarak paylaşmak isteyen onlarca okuyucumuz var. Bugün bu mesajlardan birini sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum."57 yaşında, devlete 30 senesini vermiş, emekli olmuş bir ebeyim. Sizin köşenizde ve ekranda işlediğiniz ve örneklemeye çalıştığınız konuları bilhassa töreleri, adetleri, gelenekleri yerlerinde bire bir yaşamış, içinde bulunmuş ama hiçbir şey yapamamanın üzüntüsünü çekmiş bir kişiyim. İlk yaptığım doğum ayrı bir olaydı.Oradaki kadınların töreler yüzünden neler yaşadığını, beyaz peynir diye sabun yedirilenleri, evlendiği gün bebek kız çıkmadı diye öldürülenleri, 14 yaşında çocuk denecek yaştakilerin, dedeleri yaşındaki insanlara bedel olarak verilenleri gördüm. Başıma silah tutularak muayenelere götürüldüm. Yüreğimi, cesaretimi ve öğrendiğim bilgileri öğretmek için sonuna kadar direndim. İyi şeyler de yapabildim. Kanun ve kadın haklan namına sizin ve diğer meslektaşlarınızın yaptıklarına ışık tutabildiysem ne mutlu bana. Adımı yayınlamayın."Gerçek deneyimlerini bizlerle paylaştığı için bu okuyucumuza müteşekkiriz. Töre denen yanlış uygulamalardan genç kızlarımızı korumak için, kadınlarımıza da eşit hakların sağlanması için elimizden geleni yapmaktayız ve TCK'nın bugünlerde oylanacağını bildiğimiz için konuyu gündeme çok sık getirmemizden hiç kimse rahatsız olmasın istiyoruz.Suç teşkil ederKan davaları, müebbet hapis kapsamına alındığı gibi töre cinayetlerinin de aynı kapsamda kabul görmesini istiyoruz. Neticede birinci durumda, bir erkek diğer bir erkeği öldürüyor ve müebbet hapise çarptırılıyor. İkinci durumda ise bir erkek bir kadını öldürüyor ama hafifletici maddelerden yararlanabiliyor. Böyle bir eşitsizlik nasıl olabilir?Okuyucumuzun yazdığı gerçekleri, AB üyesi ülke halkları biliyorlar mı? Sizce ülkemizde kadın eşitliği ve bunun için hazırlanan yasalar konusundaki eşitsizlik, kısa bir süre sonra AB kriteri olarak hükümetin önüne gelmeyecek mi? Yol yakınken doğru yasalar çıksın istiyoruz. Çünkü kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit kabul edilmediği, aynı eğitim olanaklarının sonuna kadar kullanılmadığı ve her iki cins iş hayatında omuz omuza çalışmadığı sürece hiç bir ülke kalkınamamıştır ve kalkınamayacaktır!Kızlarımız ve kadınlarımızın bilinçlenmesi de söz konusudur. Örneğin hiçbir genç kız (veya erkek çocuk) kendi arzusu dışında, anne ve babası tarafından, istemediği hiçbir erkekle (kızla) evlendirilemez.Zorlanırsa suç teşkil eder. Bu şekilde zorlanan kızlarımız, en yakın polis karakoluna gidip şikâyette bulunurlarsa anne ve babanın yasa dışı bir işlem yapmaya çalıştıkları meydana çıkar ve kanunlar buna mani olur. Bunu bilmeyen çok genç kızımız ve delikanlımız var. Genç kızlarımız bu bilgiyle donanıp babalarının önlerinde cesaretle bu haklarını savunurlarsa, babaların zorlamadan vazgeçeceklerdir. Türkiye bir hukuk devletidir ve bunu herkes bilmelidir.Okuyucu mektubu"Böyle bir uygulama olabilir mi?"* Emekli memurum. 2000 yılında küçük oğlum evde yalnızken arabamızın teybi çalındı. Polisler hırsızı yakaladı ve teybimizi geri aldık. İki gün önce evimize polis gelerek oğlumuzun karakola, oradan da savcılığa götürüleceğini söyledi. Nedenini açıklamadılar. Annesi fenalaştı. Oğlumuzun çağrılma nedeni, Çalınan teybimizle ilgili bir evrak İmzalamak içinmiş. Şu uygulamaya bakar mısınız? (Vahdettin Tan)* Sizi anlıyoruz. Gerçekten polis, karakol ve savcı kelimeleri çoğu vatandaşta korku ve endişe yaratır. Eve gelen memur bey, sizlere çağrının sebebini açıklamalıydı. Eşinize ve hepinize geçmiş olsun.

Devamını Oku

Doktorlar hastalarına açıklamada bulunmalı

17 Haziran 2004

Saçlarının kıvırcıklığını yok etmek için arkadan sıkıca bir tokayla at kuyruğu misali bağlamıştı. Beni görünce elindeki çantasını hemen koluna doğru kaydırdı ve dirseğimden tuttu."Ahhhh Ayşe Hanım ahhh! Allah ne büyük? Tam görmek istediğim insansınız. Önüme çıkıverdiniz.""Merhaba! Bir derdiniz mi var?""Hem de nasıl? Anlatabilir miyim? Vaktiniz var mı?""Dinliyorum."Diğer yayaların yolunu kapatmayalım diye duvara doğru yaklaştık."Benim 8 aylık bebeğim var.""Allah bağışlasın.""Teşekkür ederim. Bundan 20 gün önce vücudunda kırmızı lekeler çıkmaya başladı. Alerji mi malerji mi diye meraklandık. Baktık kolay geçmiyor. Doktora götürdük.""İyi yapmışsınız.""İstanbul'un en büyük hastanelerinden birine götürdüm. Bir doktor baktı ve 'ürtiker' dedi. İlaç verdi. Ama hemen geçmedi. Bir komşum var. Onun Sabriye teyzesinin halasının komşusu meşhur bir profesör varmış. Ona götürdük. Yanında da genç doktorlar vardı. Profesör kalın sesliydi ve bana hiçbir şey söyletmiyordu.Yanındaki genç doktorlara gösterdi bebeğimi. 'Nesi var?' diye sordu. Genç doktorlar, 'ürtiker' dediler. Hatalılarmış. Bana döndü, 'Bu mantar hastalığıdır. Hemen şu merhemi sür. Ürtiker ilaçlarını atın' gibi bir şeyler söyledi. Aslında korktum. Hiçbir şey soramadım. Neden böyle korkutucu oluyor profesörler? Neden hiçbir açıklama yapmıyorlar?""Sonra ne oldu?""Gittik, bu merhemi aldık. Bebeğin her tarafına sürdük. Sabah bir de baktık ki, Allah kimseye vermesin Ayşe Hanım, kırmızı noktalar bebeğimin bütün vücudunu sarmış. Hem de daha çok büyümüşler. Bir korktum bir korktum. Bebeği kaptığım gibi gene profesöre gittik. Gene genç doktorlar yanındaydı. Bebeğin halini görünce, 'Bu ürtikermiş. Merhemi kes eski ilaçları kullan' dedi. Ne biçim işler bunlar Ayşe Hanım? Hem bizleri korkutuyorlar, hem bir şey soramıyoruz, hem de her şeyin doğrusunu onlar bilirmiş gibi havalara giriyorlar. Bakın ben profesör hatasını yaşadım. Bebeğim de yaşadı.""Çok geçmiş olsun! Şimdi iyi mi bari bebeğiniz?""Allah'a şükürler olsun! Yavaş yavaş geçiyor. Ama 10-15 gün ne çektiğimizi bir Allah bilir bir de biz. Doktorlar bizlere neden açıklama yapmazlar Ayşe Hanım?""Herhalde, 'anlamazsınız' diye endişeleniyorlar. Ne de olsa tıbbi kelimeler kullanıyorlar. Bir de bakmaları gereken çok hasta var. Hepsiyle uzun uzun meşgul olsalar başka hastaların hakkını yiyecekler. Stresli iş yani. Şimdi daha güvendiğin bir doktor buldun mu?""Bulduk bulduk. Allah'a şükür. Hem de bizim mahalledeymiş bu doktor. Bir daha büyük hastanelere gitmek mi? Allah korusun.""Büyük söyleme. İnşallah ihtiyacın olmaz. Ama bir yönden haklısın. Doktorlar, çok bilgisi olmayan vatandaşlara da mütevazı biçimde yaklaşmalılar. Hastalığın seyrini onların anlayabileceği biçimde anlatmalılar. Tekrar geçmiş olsun. Bebeğini öp benim için."Okuyucu mektubu"Tam bir çevre felâketi yaşıyoruz"Finiki-Demre arasındaki eski güzel bitki örtüsünden eser kalmadı. 3 aydır yol çalışmaları yapılıyor. Çıkan molozlar falezlere, denize ve mücevher güzelliğindeki koylara dökülüyor. Tam bir çevre felâketi yaşanıyor. Pek çok reklam filmine ve tanıtımlara konu olan burası artık anılarda kaldı. Yetkililer işin farkında değiller mi? (Ünal Rodoplu)* Dikkat çektiğiniz için teşekkürler. Tehlikeli otoyollardan kurtulmamız gerektiğini bilen bir kişi olarak gelişmiş ülkelerin bu işleri nasıl yaptığına bir bakılmasını rica ediyoruz.

Devamını Oku

Halk Bankası düğümünü acaba kim çözecek?

16 Haziran 2004

Salı günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerinden 356'sı Recep Önal ile Hüsamettin Özkan'ın Yüce Divana sevklerini onayladı. Halk Bankası adı üstünde, halkın bankası olması lazım değil mi? Yıllar önce ben, televizyon programlarıma bu bankanın yetkililerini defalarca davet etmiş fakat bir türlü katılacak birisini bulamamıştım. Neden davet ettiğimi de sizlere açıklayayım.Benim seyircilerim hanımlar, Halk Bankası'na müracaat edip evlerinde küçük işler kurmak için kredi talebinde bulunmuşlar ancak bir türlü başaramamışlardı. Kimisi 60 milyon TL'lik bir örgü makinesi almak için, kimisi de küçük bir dükkân kiralamak için 30 milyon TL'lik kredi talebinde bulunmuştu. Halk Bankası bütün bu talepler karşılığında ipotek edilebilecek gayrimenkul istemiş, gösteremeyenlere de "Size kredi veremeyiz çünkü geri ödeyemezsiniz. Elinizden alabileceğimiz bir mülkünüz yok" demişti. Hanım seyircilerim bana, "Bizim mülkümüz olsa Halk Bankası'na neden gidelim? Bize güvenmesi gerekmez mi? Biz kazandığımız her kuruşla ilk önce borcumuzu geri öderiz. Dürüst insanlarız" demişlerdi. Söyledikleri doğruydu. Neden doğruydu biliyor musunuz? Çünkü benim seyircilerim fakir ve namuslu insanlardı.Halk Bankası'ndan hiçbir yetkili benim programıma gelmeyince, onların yerine dönemin yetkili iki bakanını davet ettim. Konu döndü dolaştı Halk Bankası'nın vatandaşa vermeyi reddettiği küçücük kredilere geldi. Hiç unutmuyorum, bakanlardan biri şöyle dedi: "Ne yani? Halk Bankası size para verecek. Ne malum geri ödeyeceğiniz? Öyle her isteyene paralar verilir mi? Biz sizi nereden tanıyacağız?"Stüdyomdaki seyirciler bu tutuma son derece kızmış, "Biz borcumuza sadık, namuslu vatandaşlarız. İlk işimiz borcumuzu ödemektir. Bize neden güvenmiyorsunuz?" diye sormuşlardı. Sesler yükselmeye başladı. Bakan da altta kalmadı. Çekimden sonra eve vardığımda beni telefonla aradı ve dedi ki:Düğümü çözemedim"O programı katiyyen oynatmayacaksın. Senin patronunu arar seni oradan attırırım." Gözü dönmüş bir biçimde konuşuyordu. Program yayınlanmadı. Halk Bankası'nın yaptığı başka usulsüzlükler üzerine Sayın Emin Çölaşan'ın bir makalesini programımda okumuştum. Program yayınlandıktan sonra üst yönetimden telefon geldi. Gelecek programda Halk Bankası yetkililerinden özür dilemem ve gönderdikleri bir metni okumam istendi.Yoksa reklamlarını kanaldan çekerlermiş! Bunu da yapmak zorunda kaldım. Bugün öğreniyoruz ki sade ve dürüst vatandaşa lâyık görülmeyen paralar başkalarına çuvallarla, küreklerle dağıtılıyormuş. Ne kadar? Trilyonlarla, yetmedi Katrilyonlarla! Hem de ipoteksiz!! Karşılıksız!!Peki, bu kredileri Halk Bankası'ndan alanlar borçlarını faizleriyle geri ödemişler mi? Yoooo! Ödememişler. Peki, bu geri ödememe durumunda alanların malları ipotek edilmiş mi? Edilmemiş! Yani Halk Bankası, tanımadığı küçük, sade ve önemsiz vatandaşa para vermedi ama tanıdıklarına verdi. Öyle mi? Tastamam öyle! Bu denklemde bir eksiklik var ama ben çözemiyorum. Çözüme en yakın geldiğim yer şurası: Halk Bankası'ndan kredi almak isteyenlerin çok güçlü yerlerde tanıdıkları olması gerekir. Belki bunlarla iş birliği bile şarttır. Bir takım alışveriş terazileri. Belki de çok trilyonlar istemezsen vermiyorlardı! Binleri, minik milyonları riske atamazlardı!Riske atacaksan; sunturlu, trilyonlu, cesametli atacaksın! Öyle atacaksın ki, karşıya çarpıp, sebeplendirip, belki de sana birazı geri gelecek! Ne bileyim ben? Bu denklemde bir eksiklik var diyorum ya hep? Bir türlü çözemiyorum düğümü. Çünkü düğüm, kumaşın altında kalmış. Kumaş, düğümün üstüne örtülmüş.Recep Önal ve Hüsamettin Özkan'ın düğümün üzerindeki kumaşı atıp çözeceklerini umut ediyorum! Şayet kumaşı atmak için kendi güçleri yetmezse, onlara bu talimatları verenlerin yardıma koşacaklarından da eminim. Bütün vatandaşlar bunu bekliyoruz! Haberiniz olsun!

Devamını Oku