Türk babaları çok özeldir. Kutlamalı günlere pek önem vermezler. Bu durum, genelde babalarımızın otoritelerini sürdürmeleri bakımından veya duygularını kendi ailesine uluorta belli etmekten hoşlanmadıklarından kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Rahmetli babamı hatırlıyorum. Öyle şapur şupur öpücüklerle, kucaklaşmalarla dolu bir çocukluk geçirmedim. Hatta ağabeyimle benim üzerimde hatırı sayılır bir otoritesi oluşmuştu. "Git" derse gitmemiz, "Gel" derse gelmemiz gerekirdi. Koltuklarda öyle uluorta serpilmiş oturamaz, yeni başladığımız sigara alışkanlığımızı belli etmemek için akla karayı seçerdik. Fiziki yakınlığımız, bayramlarda elini öptüğümüz anlardı diyebilirim. O dönemin erkekleri bugünkülerden çok farklıydılar. Baba ile çocuk arasında mesafe bulunması, çocuğun yetişmesinde, disiplinli olmasında büyük etken olarak görülürdü.
Oysa babam olağanüstü şefkatli bir adamdı. Böyle olduğunu, ninemle olan ilişkisini seyrederek anlamıştım.
Bereketli kadın
Nineme karşı babamın tutumu müthiş yumuşak, esprili ve sevecendi. İstanbul'da yaşadığımız her dönemde pazar günlerini rahmetli ninemde geçirirdik. Babam ve annem, "Anne bir ihtiyacın var mı? Arkana yastık koyayım mı? Radyoyu açayım mı? Çay ister misin? Biraz uzansana" diyerek ninemin etrafında pervane olurlardı.
Ninem de olağanüstü bir kadındı doğrusu. Ağzı laf yapan ama boş olmayan laflarla etrafını durmadan oyalayan, harikulade patlıcanlı pilav pişiren, tel dolabı her daim kalaylı kapaklı sahanlarda saklı yemeklerle dolu bir kadındı. Ninem demek karizma demekti! Bir kere bereketli kadındı ninem. Bilmem bu nitelik günümüzde de geçerli mi? Bereketli kadın demek, elindekini harcamadan çifter çifter katlayan, çoğaltan, zengin kılan insan demektir. Babamın zamanında bir kadına bereketli dedin mi, o ailenin sırtı yere gelmez demekti. Aynı ninem gibi babam da çok şahsiyetli ve kahkahası gür bir adamdı. Benim de ekranda hiç düşünmeden salıverdiğim kahkahalarım, babamdan bana yadigâr kalmıştır. Babamın, beni ben olarak ve gurur duyarak kabul ettiği günü çok net bir biçimde hatırlıyorum.
Anlatayım. 1960'lı yıllarda Türkiye'den Romanya'ya Seyahat furyası başlamıştı. Henüz demirperde ülkesi olan Romanya'ya çok ucuz turlar düzenleniyor, Türkler kafilelerle bayram tatillerini Köstence'nin sayfiyesi sayılan Miami'den kopya, Mamai'de geçiriyorlardı.
Ben ve kız arkadaşım Melek Beler, maaşlarımızı biriktirdik ve bir kafileye katılarak Mamai'yanın yolunu tuttuk. Dört gün sonra eve döndüğümde, hafızamda bir derinlik, gördüğümü algılamışlık, algıladığımı konuşma ihtiyacı içinde bulmuştum kendimi. Komünizmi ve demokrasiyi çatır çatır karşılaştırıyordum. Elimde su götürmez örnekler oluşmuştu ve bunları sessizce dinleyen annemle babama soluk almadan anlatıyordum.
İşte o konuşmamdan sonra babam bana hiç beklemediğim bir jest yaptı. Eğildi, sigara paketinden bir tanesini çıkartıp kucağıma attı, "Yak bakalım" dedi. inanılmaz bir andı o. Farkında bile olmadığım bir sınavdan geçmiş, babamın teyidini ve saygısını kazanmıştım. Bu jeste karşı çıkanlara hatırlatmak isterim ki, o tarihlerde sigaranın sağlığa zararlı olduğu bilinmiyordu.
Sonra çok yakın dost olduk babamla. Ben kendisini birçok alanda geniş adımlarla geçiyordum. Bunu kabul ediyor, benimle gurur duyuyordu. İş hayatına birlikte atıldık. Duygusal kararlarını frenlemesine yardımcı olduğum anları hatırlarım. Manevi dünyam da, onun çok derin inanç dünyasına ışık tutmaya başlamıştı.
Bana danışır, fikir alır olmuştu. Yaşamın ileri bir noktasında ayak uyduramadığını, arka planda kalmayı tercih ettiğini fark ettiğimde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Anlatayım. Her pazar tüm aileyi benim evde öğlen yemeğinde toplar olmuştum. Yıllardır amcam, yengem, babam, ağabeyim, eşi Lale, Haluk ve ben hep aynı konuları konuşur, çekişir dururduk.
O paranın yeri var
"Ne olacak bu Türkiye'nin hali?" Yalnız o pazar babam yemekten sonra salona geçmedi ve uzaktan masa başında bizleri dinlemeyi yeğledi. O anda bir fark olduğunu anlamıştım. Derhal yanına koştum:
"Baba lütfen yanımıza gel. Lütfen fikirlerini belirt, bak Cenap amcam neler söylüyor. Gel aramıza."
"Ben burada iyiyim Ayşe, sizi dinliyorum. Bir bardak su getir yeter."
Babam hastaneye yattığında biz Amerika'da yaşıyorduk. Bakınız kader ağlarını nasıl ördü. Haluk Londra'da önemli bir deniz kazası davasında bilirkişilik yaptığında hesabımıza yatırılması gereken para İngiliz avukatın belirttiğine göre 3 bin dolardı. Oysa banka yetkilisi bize 8 bin doların yattığını söyledi.
Belki hata yapılmıştır, bozmayalım diye İngiliz avukatı bir daha aramadık. İhtiyacımız olmasına rağmen çocuklara, "Durun bakalım, o paranın bir yeri var. Ellemeyelim, bekleyelim" dedim. İki ay sonra babamın hasta olduğu haberini aldık.
Nur içinde yatsın
Derhal işten izin aldım artık Los Angeles'da ne benim ne de çocuklarımızın nefes alması mümkün değildi. Babamı ben teslim edecektim. Yol boyunca tek duam bu oldu. İlk uçağa bilet aldık. Hepimiz için biletlere tam 5 bin dolar ödedik. Anladınız değil mi?
Babamı hastanede yoğun bakımda buldum, yanına yaklaştığımda sesimi derhal tanıdı. Kalp atışları yükseldi, her tarafı borularla donatılmıştı. Konuşamıyor, isyan edemiyordu.
Başı hafif sağ tarafına dönüktü. Yaklaştım yüzüne, "Sakın merak etme, artık ben geldim" deyip o çok güzel ellerinden öptüm. Cevap veremiyordu. Kapalı gözlerinin kenarından yaşlar sicim gibi akmaya başlamıştı. Babamı teslim ettim ama kendisi vazifelidir. Ben oraya varıncaya kadar nöbettedir. Ben yanına gelince ancak nöbeti bırakıp kendi berrak, rahat, yüksek yoluna tırmanabilir.
Her baba, benim babam gibi zeki, namuslu, kahkahalı, çalışkan, dürüst, sorumlu ve dobra olsun isterim. Nur içinde yatsın ve Babalar Günün kutlu olsun Amiral Fahir Karayel!
Babalar Gününüz kutlu olsun!
Türk babaları çok özeldir. Kutlamalı günlere pek önem vermezler. Bu durum, genelde babalarımızın otoritelerini sürdürmeleri bakımından veya duygularını kendi ailesine uluorta belli etmekten hoşlanmadıklarından kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum
Haberin Devamı

