Geçenlerde Antalya'dan İstanbul'a kalkıp, ön tarafına yıldırım düştüğü dolu fırtınasına yakalanmış uçağın yolcularının konuşmalarını dinlerken, ne kadar korkmuş olduklarını anladım. "Sanki üzerimize binlerce taş, büyük bir gürültüyle atılıyordu" diye anlattı bir yolcu. Öleceklerine inanmış, dualarını yapmış, yaşamları gözlerinin önünden şerit gibi geçmişti. Yere inişlerini de çok ilginç biçimde ifade ettiler: "Sanki tekerlekler patlamıştı, mıcırlı bir yolda durmaya çalışıyorduk."
Uçak insanı korkutabilen bir vasıta. Hani ayağın yere değmiyor ya? Hani havada asılı kalmışsın ve sarsılıp duruyorsun ya? İşte insanı en çok korkutan bu olmalı. O feci durumda, uçağı salimen Dalaman Havalimanı'na indirmeyi başaran kaptan ve yardımcı pilotu kutluyor, yolculara da geçmiş olsun diyorum. Benzer bir tecrübeyi ben de yaşamıştım.
Haluk, Sicilya'daki Palermo Cantieri Navali Riuniti tersanesinde bir gemiyi havuzlamak için denizden geliyordu. Ben de işimden izin alıp Palermo'ya uçup, Grand Otel'in lobisinde akşam saat 7'de buluşmak üzere Haluk ile sözleşmiştim.
İstanbul - Roma, güzel geçmişti. Roma'dan iç hatlara geçip Palermo uçağı için kontuara geldiğimde, "Fırtına olduğundan hiç bir uçak kalkmıyor" dedi, Alitalia'nın uzun siyah saçlı memuresi. Gözüm yukarıdaki panoda, bekleme odasına kuruldum. Saat 7'de otelde olamayacağım diye bayağı endişeleniyordum. Panodaki her bir seferin yanında "delayed" yani "gecikmeli" yazıyordu.
Yarım saat sonra panoda dönen bir palet sesi duydum. Aman efendim! Tüm uçaklar yerli yerinde dururken bizim Palermo seferimiz kalkacaktı. Hemen biniş kartımı hostese teslim edip yerime kuruldum. Herkes İtalyan'dı ve hosteslerin hiç birisi İngilizce bilmiyordu. Olsun. Havalandıktan 15 dakika sonra hafif bir sallantı başladı.
Kemerleri taktık. 20 dakika sonra esaslı bir türbülansa girdik. Yarım saat geçtiğinde, fırtınanın tam gözüne, tüm hızımızla ve inatla ilerlemeye başladık. İçlerine daldığımız koyu gri bulutların yakınlarında ve derinlerinde şimşekler durmadan çakıyor, biz de hiç takmadan merkeze doğru yolumuza devam ediyorduk.
Hava boşlukları öylesine derin oluyorlardı ki, koltukta oturan popom havalanıp, ayaklarımdan çok önce yerine oturuyordu. İne çıka, sağa sola sarsıla savrula, 2 saati geçkin bir süredir uçuyorduk. Felaket bir konuma gelmiştik ki, müşhiş bir patlama oldu.
Aynı anda uçaktaki tüm ışıklar söndü. Dışarıdaki şimşekler şimdi karanlıkta çakıyorlardı. Hostes hanım bağırarak bir şeyler söyledi. Anlayana aşkolsun! Yarım saat daha bu karmaşanın içinde dolandıktan sonra pilot inişe geçti. Hoplaya huplaya indik. Saatime baktım. Gece 8.15. Eyvah! Haluk merak edecek. Ayağımı yere bastığımda yüksek bir ot tarlasında olduğumuzu anladım. El feneriyle bir adam işaret ediyordu. Epey yürüdükten sonra sıra sıra otobüslerin yanına geldi. Adamlar dolmuş çığırır gibi bağırıyorlardı: "Syracusa! Parnpanella! Palermo!.."
Hemen bavulumu kontrol edip Palermo otobüsüne bindim. Korkudan mahvolmuştum. Bir koltuğa büzüldüm. 3 saatlik yolculuk başlamıştı. Nereye inmiştik? Hiç haberim yoktu. Tek derdim Haluk'a ulaşamıyordum. Merak edecek diye endişeliydim. Bilmediğim yerlerde, kapkaranlıklarda, bilmediğim insanlarla emin olmadığım istikamette ilerliyordum.
Birden otobüs şoförü, Jose Feliciano'dan belki 200 kez dinlemiş olduğum, "Que Sera, que sera, que sera..." adlı parçayı çalmaya başladı. Birdenbire tüm endişelerim silindi gitti. Melodi ruhuma melhem olmuştu. Müziğin insanları nasıl yatıştırdığını, rahatlattığını, birleştirdiğini o anda bir kez daha anlamıştım.
Palermo otobüs durağına geldiğimizde hemen bir taksiye atlayıp, "Grand Hotel, Prego!" dedim. Hava yağmurluydu. Otelin resepsiyonuna koşa koşa geldim. Haluk'u sordum.
Resepsiyondaki genç, "Siiiii, Senora Özgün!" deyip elime Haluk'tan bir mesaj iletti. Zarfı yırtar gibi açtım. "Ayşeciğim. Sakın beni merak etme. Denizde felaket bir fırtınaya yakalandık. Ne zaman yanaşabileceğimiz meçhul. Beni bekle H.Ö."
Başımdan böyle bir macera geçtiği için Antalya - İstanbul yolcularını anlıyorum. Bir daha uçağa binmemek gibi bir düşünce hiç aklıma gelmedi. En kolay, en çabuk ve seri seyahat şekli uçaktır. Yıllardır biner dururum ve herkese de tavsiye ederim.
Okuyucu mektubu
"107 milyon liram boşa mı gitti şimdi?"
* Onaltı yaşındayım. Bir yıldır biriktirdiğim harçlıklarımla 107 milyon lira ödeyerek Ankara'daki Armada alışveriş merkezindeki Locopoco mağazasından, uzaktan kumandalı bir otomobil aldım. İlk denememde bozuldu. Hemen geri götürdüm. Bir görevli baktı ve "Bu kullanıcı hatasıdır" dedi çıktı işin içinden. Oysa benden kaynaklanmadı. O kadar para yandı gitti. Marka olmak bu mudur? Gene para mı biriktireceğim? Yapabileceğim hiç bir şey yok mu? (Görkem Soğuoğlu)
* Çok üzüldüm Görkem. Bence bir yanlış anlama olmuştur. Locopoco benim de çok önemsediğim, hizmetini beğendiğim bir kuruluştur. Yetkililere bu mesajımı göster. Sana yardım edeceklerinden eminim. Müşteri memnuniyetinin, müşteri artışı demek olduğunu bilen bir firmadır Locopoco. Sonra beni haberdar et çünkü gelişmeleri köşemizde tekrar yansıtacağız.
Antalya - İstanbul yolcularına geçmiş olsun!
Geçenlerde Antalya'dan İstanbul'a kalkıp, ön tarafına yıldırım düştüğü dolu fırtınasına yakalanmış uçağın yolcularının konuşmalarını dinlerken, ne kadar korkmuş olduklarını anladım
Haberin Devamı

