Bilim adamlarının belirttiğine göre doğduğumuz andan 25 yaşımıza kadar vücudumuz hummalı bir çalışmayla milyon kere milyon kere milyon yepyeni hücre üreterek büyümemizi sağlıyor. Bu yaşımızdan sonra ise duraklama devrine girmiş oluyoruz. Üretim, azalarak devam ediyor.Bu azalmanın etkisi ne oluyor? Derinin gittikçe kırışması, beliren yaşlılık çizgileri, vücudun yağ bağlaması, hareketliliğin yavaşlaması. İşte çoğu insanın uzaklaşmak istediği durum.Yaşam uzayamaz mı? Örneğin ortalama yaşam 150 yıla çıkartılamaz mı? Çizgiler, kırışıklıklar, yok gibi, olmamış gibi olamaz mı? İnanınız bana, insanoğlunun bu arzusunu biyolojik olarak yerine getirmek için dünya üzerinde çok sayıda bilim adamı, kimyager, biyolog, fızyolojist bir ordu, dur durak bilmeden çalışıyor."Hiç belli olmuyor"Bu yüzdendir ki, on yıl öncesine kadar duyulmamış, botoks türü uygulamalar, yaşları ilerlemiş hem erkek hem de hanım kullanıcılar tarafından alkışlarla karşılandı. Artık spor salonları gençten çok orta ve yaşlı üyelerle dolu. Evlere alınan jimnastik aletlerini daha çok yaşları ilerlemiş kişiler kullanıyorlar. Acı ve ıstırap tabii. 20 yaşındaki bir kızın vücut hatlarına sahip 75 yaşındaki Diane'i dinliyorum:"Her gün aksatmadan, 3 saat ter içinde, acı ve ıstırap içinde jimnastik yapıyorum. Genç kalmak istiyorum. Yaşlanmak istemiyorum. Daha uzun yaşamak istiyorum. Ancak kalça kemiklerim eridi. Ameliyat olup protez taktırdım. Hiç belli olmuyor. 20 yaşındaki genç kızlarla aynı tempoda dans edebiliyorum. Ama halledemediğim bir derdim var! Bu beni çok üzüyor. O da el, boyun ve kollarımdaki derinin yaşlı görüntüsü. Bunu bilim halledemedi. Etten ayrılmış gibi kaldırabiliyorum, yerine yerleşmesi için çok uzun zaman geçiyor. Bundan kurtulmak istiyorum. Çünkü etrafa karşı gerçek yaşımı ele veriyor."Şimdi de 56 yaşında olan fakat 18 yaşındaki bir genç kızdan farkı bulunmayan bir başka hanımı dinliyorum: "40 yaşıma gelince kendime söz verdim. En doğru gıdayı alacağım, jimnastiğimi ihmal etmeyeceğim, faydalı kremleri kullanacağım. Hepsini de yaptım ama bir de baktım yetmedi! Doğayla savaşamadım. Beni yeniyordu. Bel kısmım yağ bağlamaya başladı. Çok üzüldüm. Doktora başvurdum. Bir yolu vardı ama riskliydi. Günde iki kez yapılan bir iğne bu. Terkibi ne biliyor musunuz? Büyüme hormonu.Hani küçükken büyümemizi sağlayan hormon. Ben, tüm riskleri kabul ettim. Benim için güzel olmak ve uzun yaşamak önemliydi. Altı ay boyunca her gün iki kez bu iğneyi yaptırdım. İlk önce ne oldu biliyor musunuz? Sanki saati durdurursunuz ve ters dönmeye başlar ya? Öyle oldu. Önce duruldum sonra bir değişmeye başladım.Şaşarsınız. Belimde birikmiş yağlar yok oldu. Doktorum, içimdeki organ üzerine bağlanmış yağların da eridiğini söyledi. 18 yaşındaki halime döndüm. Enerjiyle dopdoluyum. Görünüşüm harikulade. Kimse bana 56 yaşında demiyor. Gencecik bir kız gibiyim."Peki riski neymiş bu iğnenin? "Haa riski mi? Şey, kanser olma ihtimalin varsa gelişmesini hızlandırıyormuş! Doğrusu bunu düşünmüyorum bile. Günümü gün ediyorum. 150 yaşıma kadar yaşamaya niyetim var!"Okuyucu mektubu"Halime şükretmem gerekiyormuş"* İstanbul Ataköy'de oturuyorum. Şubat-mart aylarına ait telefon faturalarım çok yüksek geldi. Dökümde Şili ve Amerika konuşmaları olduğunu gördüm. "Ben bu konuşmaları yapmadım" dediysem de bir işe yaramadı. Bu arada fatura mağduru sadece ben olmadığım ve halime şükretmem gerektiği tembihini de yetkililerden aldım. Bu ülkede her şey yapanın yanına kâr kalıyor Ayşe Hanım. (G.P.T.) * Çok üzüldüm. Oysa Sayın Başbakanımız, vatandaşın sorunlarına titizlikle eğilinmesini tüm bürokrat ve hizmetlilerden istemişti. Nasıl oluyor, kim yapıyor. Gerçekten anlaşılır gibi değil!
Aramızdan ayrıldığından beri bizler de seni özlüyoruz. Geçen gün bir gazetede çıkan beyanatın beni çok duygulandırdı. Kullandığın her kelimeden içinde yaşadığın büyük özlemi hissettim. Sana bazı önerilerde bulunmak istiyorum. Duygularımız çoğu zaman içine ılık ılık girip yerleştiğimiz çok rahat, yumuşak minderlere benzerler. Bu minderler, karanlıkta göz gözü görmezken bile düğmesini çevirip etrafı aydınlatabileceğin bir tanıdık lambayı yakabilme konforunu sağlar insana. Yabancı bir ülkede mesleğini icra etmeye gittiğin zaman ise yepyeni bir ortamda çalışıp yaşamak zorunda kalırsın. Almanya'dan Türkiye'ye gelmiş olsan da sanki İstanbul Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne geçmiş gibiydin. Oysa Japonya için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Marmara Denizi'nden Batı Hint Okyanusu'na yelken açmış gibi bir duygu sarabilir içini.45 bin taraftarBu denizin durgun, dingin hali nasıldır? Fırtınası ne kadar şiddetlidir? Dalgaları hangi yüksekliktedir? Geceleri çok mu karanlıktır? Suyu çok mu tuzludur? Yüzebilecek misin? Üstte kalabilecek misin? O fırtınayı yenebilecek misin? Dalgaları alt edebilecek misin? İlk vardığında birçok çelişki içinde olduğunu zannediyorum.Saçlarını kesip gitmiş olman, bana bu sessiz isyanın sembolü gibi gelmişti. Tüm Japon gençleri seni samuraya benzetirken, kucaklarını Türk asıllı samuraya açmışken birdenbire Tokyo Havalimanı'nda senin neredeyse sıfır numara kesilmiş saçlarınla karşılaştılar. Eminim üzülmüşlerdir.Neden? Çünkü, 'Samuray, Samuray!!!' diye haykırarak alkışladıkları sen, belki de onların hayallerinde yarattıkları Samuray'dan çok uzaktın. Belki de bu gerçekle, Japon genç hayranların da ilk defa karşılaşmış oluyorlardı. Ancak seni alkışlamaya devam ettiler. İlk lig maçında kendi stadınızda 45 bin taraftar varmış. Belki o stadyum, tarihinde bu kadar kalabalığı hiç toplamamıştı. Senin sayende oldu belki de. Bu, Japon hayranlarının seni alkışlamaya devam etme arzularının en belirgin göstergesidir.Şimdi İlhancığım, sen mesleğinde gerçek bir profesyonel olarak şu Pasifik Okyanusu'nu keşfedip, girdisini çıktısını öğrenerek başarıyla fethettin mi, senin sırtını bu dünyada hiçbir rakibinin yere getiremeyeceğinin farkında mısın? Bu önemli midir? Bence çok önemlidir. O küçücük minderden, dünyanın en muhteşem koltuğuna yerleşme imkânını yakalamış olursun. Burada göstereceğin üstün başarıyı Juventus antrenörleri, Ajax yetenek avcıları, Manchester United yetkilileri görmeyecekler mi sanırsın? Sana anlaşman bittiği zaman talip olmayacaklar mı sanırsın? Bak Ronaldo'ya, bak Beckham'a daha niceleri... Onlar da alıştıkları rahat minderleri, daha geniş ve derin denizlere açılmak için terk ettiler. Çok da iyi ettiler. Geçenlerde Ronaldo hakkında bu köşede bir yazı yazdım. Evinde durmadan Brezilya dizileri izlermiş. O kadar çok izlermiş ki, bazılarının senaryolarını ezberlemiş! Neden? Bu gerçek bir özlemin ipucu değil de nedir İlhancığım? Yani büyük ve yürek isteyen denizlerde yüzmen, sırf sana has bir gelişme değil. Sınırlı seyirci hayranlığını terk edip, dünya seyircileri tarafından bağırlara basılma özgürlüğü ve muhteşemliğidir bu! Kıymeti ve değeri çok yüksektir İlhancığım. İnan bana birçok fedakârlığa değer.Bunu yapabilirsin"Ne fedakârlığı?" dersen, biraz duygularına esir olmama fedakârlığı, alışık olduğun ortamı aramamak için kendini zorlama fedakârlığı, biraz duygularını törpüleme, biraz hislerini nasırlaştırma fedakârlığı İlhancığım. Bunu yapabilirsin yetenekli oğlum. Bu sayede elde edeceğin her başarı, seni gönderdiklerine inandığın Beşiktaş yöneticilerine de en büyük cevaptır. Üstün başarından sonra seni tekrar çağırmak istediklerinde belki de Chelsea takımının teklifiyle yarışmak zorunda kalacaklardır. Değmez mi İlhan? Değmez mi? Haydi göster kendini. Alt et şu sakatlığını, büyük bir hırs, arzu, istek, derslerini öğrenmiş bir efendilikle fırla Japon sahalarına. Sanma ki bizlerin gözü sende değil! Aman bu hataya düşme. Nefes almadan, gözünü ayırmadan, her Türk futbol meraklısı seni izliyor. Yolun açık olsun!
Cumartesi sabahı çok erken çaldı cep telefonum. Ali ve Canan İzmir'deydiler, meraklandım. Ali, üzgün bir sesle karşımdaydı: "Anneciğim, şu anda haber aldık. Sakıp Bey'i kaybettik!" Oysa kaç saat önce dualarla gözümü kapatmıştım. Sanırım tüm Türk halkı dualarını okumuştu. Böyle cömert dualarla sarıp sarmalayarak gönderdik bu müstesna insanı cennete. Başta Türkan Hanımefendi olmak üzere tüm ailesine, yanından bir an bile ayrılmayan iş arkadaşlarıyla Sabancı camiasına ve Türk halkına Allah sabır versin.Sakıp Bey ile ilk olarak 1968 yılında bir iş yemeğinde tanışmıştım. Hilton'un roof restoranında yabancı yatırımcıların da hazır bulunduğu bir yemekte, yatırımcılar Türk ekonomisinin iyi gitmediğinden dem vuruyorlardı. Sakıp Bey o en sempatik, en afacan çocuk ifadesine bürünerek sözü eline aldı:Farklı bir yaklaşım"Bizi eleştirip, eleştirip duruyorsunuz! Pekâlâ. Haklısınız da! Kabul ediyorum ama bir kere de bize şöyle bakamaz mısınız? Siz dünya devletleri deyiniz ki: Yahu şu Türkiye de çocuğumuz. Ona dikkat etmeliyiz. Çok afacan bir çocuktur Türkiye. Yaramaz mı yaramaz, cingöz mü cingöz! Ama bunu heba etmeyelim. Bakalım, yardım edelim, geliştirelim. Çünkü, çünkü, çünkü uzun vadede, bizim bu Türkiye çocuğuna çok ihtiyacımız olacaktır."Sakıp Bey'le ilk tanışan yabancı iş adamlarının gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Hiçbir ülkede böyle bir yaklaşım duymamışlardı. Kısa bir sessizlikten sonra içlerinden biri gülmeye başladı. Onu takiben diğerleri kahkahaları bastılar. En büyük kahkaha ise Sakıp Bey'den yükseldi. Yatırımlar yapıldı!Sakıp Bey'i babam çok iyi tanırdı, ben de tanıdım. Benim çocuklarım da yakından tanıdılar. Bu bile, bu müstesna insanın kucak ebadının genişliğini ve kendini yenileyen vizyonunun çapını göstermeye yeterli diyorum.Babam ve ben daima iş konuşurduk. Oysa bundan üç hafta önce kızım Canan, Sakıp Bey ile otomobiller üzerine kocaman bir söyleşi yapmış, Milliyet gazetesinde yayınlanmıştı.Yazıyı okurken şunu hissettim: Aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen Sakıp Bey gene aynı heyecanla, espri ve kahkahayla, bu kez sahip olduğu otomobiller üzerine konuşuyor ve aynı bana yaptığı gibi kızımı gülmekten kırıp geçiriyordu. Bu gerçek, o söyleşideki resimle sabittir!Sakıp Bey geçmişine, babasına ama özellikle annesine büyük bir sadakat ve saygıyla bağlı, özlem içinde, önüne bırakılan tuğlaların üzerine duvarlar örme ve ördürme yeteneğine sahip, kardeşlerini ve yakınlarını sahiplenen muhteşem bir eş, baba, sanat düşkünü, işkolik, dolayısıyla ev hayatını sıhhati pahasına ihmal eden ve buna kızan Türkan Hanım'ın esprilerle derhal gönlünü almasını becerebilen, küçükle küçük, ortancayla ortanca, fakirle fukara, zenginle varlıklı, sanatçıyla sanatçı olabilen olağanüstü bir şahsiyetti. Hiçbir konuğunu, elini tutmadan Sabancı binasını gezdirmezdi! Sıcak ve mütevazı kişiliği en çok burada belli olurdu.Eğitime verdiği önemSakıp Bey anne va babasına, sevgili Özdemir'ine, Vehbi Bey gibi kaybettiği iş adamı akraba ve sanatçı dostlarına kavuşmuştur. Bizler burada yetim kaldık. Bu hayırsever, sanatsever, ekonomi bilgisine sahip, siyasi resimleri doğru çekebilen, ikazlarını yapıp bir kulaktan girip diğerinden çıktığını gördüğünde bile gülebilen, dünya gelişmelerini takip eden, Sabancı Üniversitesi'ne yaptığı katkılarla eğitime verdiği önemi belirten, iyi dans eden, doktor sözü dinleyen, herkesle dost, herkese yardım elini en azından kulağını uzatan muhteşem bir adamdı.Hataları yok muydu? Olsa bile ilk itiraf eden, konuları dobra dobra ele alabilen ilk kendisiydi. Sevgili Melekler! Açınız cennetin kapılarını, uzanıp tutunuz elinden, çünkü Sakıp Sabancı Bey geldiler!Dikkat... Dikkat...Türk seyircisinin hak etmediği esprilerÇarkıfelek'teki seviyesiz konuşmalara dayanamadığı için programı terk eden Baha Bey'i kutluyorum. Mehmet Ali Erbil'in, Tülin ile Caner'e yaptığı yakışıksız esprileriyle, "Nataşa yat aşşaaa" gibi abuk sabuk, Türk seyircisinin hak etmediği ama bu sunucumuzun durmadan bu seviyeden ileri gidemeyen espri anlayışını protesto ediyorum. Baha Bey stüdyodan ayrıldıktan sonra Erbil'in, "Bu bir b., olamadı" sözünü iki kez tekrar etmesini kınıyorum. Üç beş kuruş para kazanmakla bir "b..." olduğunu sanan gafillerden, Türk seyircisi artık kurtulsa diyorum. Erbil, Türk halkına özür borçludur diye düşünüyorum.
Çok dikkatli bir okuyucum, bu konudaki hassasiyetimi bildiğinden olmalı, geçenlerde bir gazetede çıkan haberi bana göndermiş. Haber aynen şöyle:"25 Nisan'daki Anzak Günü'nde her yıl binlerce Avustralyalı, Çanakkale Savaşı'nda ölen dedelerini anmak için Türkiye'ye gelirdi. Bu yıl Gelibolu'daki şehitliğe ve Anzak Köyü'ne girişte ücret alınacak. Avustralya basını buna, 'Dedelerimizin mezarını ziyaret etmek için para mı ödeyeceğiz?' diyerek büyük tepki gösterdi."Bu konudaki son gelişmelerden hiç haberim yok. Yörede yıllardır dolaşmışlığım vardır. Özellikle Anzak mezarları çok değişik noktalara yerleşmiş, tertemiz ve bakımlı bir biçimde her an ziyarete hazır durumda, bakım altındadırlar.Temiz ve bakımlıÖrneğin sahil boyunca Büyük Kemikli'ye doğru ilerlediğinizde, denize sıfır birçok Anzak mezarına rastlarsınız, ayrıca yolun sağ tarafına düşen noktalarda da benzer mezarlarla karşılaşırsınız. Dağlara doğru çıkarsanız, o bölümlerde de hazırlanmış Anzak mezarlarına rastlamak mümkündür. Gemiden yapılan çıkarmalarla sahil şeridi boyunca sıralanmış Anzaklara, karşılarında yükselen dik ve keskin tepeleri aşabilmek için her taraftan mücadeleye girmeleri emredilmiş ve malûm son, onları bulmuştur.Gerek Fransız, gerek İngiliz, gerekse Anzak mezarlıkları kendi hükümetlerinin sağladığı maddi imkânlarla son derece muntazam bakılmakta, çimenleri biçilmiş, bitkileri budanmış, zararlı otları toplanmış, tertemiz bir halde tüm yıl boyunca çiçek gibi, ziyaretlere hazır beklemektedirler.Alçıtepe ile bizim Seddülbahir köyleri arasında asfalt yoldan bakıldığında hiç belli olmayan kaç mezarlık daha vardır ki, yılın herhangi bir günü ağaçlıklı yollardan girip yaklaşsanız aynı temizlik ve bakımla karşılaşırsınız.Belli başlı İngiliz, Anzak ve Fransız mezarlıklarının yöre halkından meydana gelen belirli personeli, müdürleri ve çalışanları vardır. Bu kişiler maaşlarını üç hükümetten alırlar ve emeklilikleri geldiğinde de o ülke şartlarına göre emekli olurlar.Şimdi yeni bir yönetmelikle Anzak mezarlarını geçerek Büyük Kemikli'ye doğru gidecek olunsa, mezarlar için ücret mi ödenecektir? Yol boyunca kim kimi, nasıl kontrol edecektir? Çünkü arabanızı tam mezarın önünde park edip iki adım sonra mezarı ziyaret edebilmek mümkündür. Bu mezarların bakımı bizim hükümetlerimize ait olsa, meydana gelecek masraflar için böyle bir ücret talep edilebilir. Ancak her ülke zaten kendi masrafını kendi karşılıyor. Ziyaret ücreti almak doğru mudur?Ücret alınmamalıBelki de benim bilmediğim bir neden var. Bilemediğim durumlar da olabilir. Dışarıdan baktığımda bence bu ziyaretler için ücret alınmamalıdır. İki günlüğüne dedelerini ziyarete gelen Avustralyalı gençleri görenler, bu insanların hiç de büyük maddi güçlere sahip kişiler olmadıklarını anlar. Zaten çoğu çayır, çadır ve çimende konaklamakta, tost yiyerek karın doyurmaktadır. Onların en büyük hedefi, şafak vakti yapılan dualarda hazır bulunup, dedelerine saygılarını sunmak. Bu konuda hükümet bir açıklama yaparsa çok memnun oluruz.
Geçenlerde bu köşede evlerimize gelen su, elektrik ve telefon faturalarının yüksek çıkmaları halinde hiçbir şey yapamadığımızın altını çizmiştim. Hatta aynı gün iki kız kardeşin, faturalarının yüksek çıkmasından dolayı köprüden atlayarak intihar ettikleri haberi de bizim gazetemiz VATAN'da yer aldı.Şimdi size Van'da oturan Muhtullah Enterili'nin gönderdiği mesajı sunuyorum. Acaba daha kaç kişi Muhtullah Bey'in durumunda?"Sayın Ayşe Hanım,Van İl Türk Telekom Müdürlüğü'nün abonmanıyım. Daha önceki aylarda faturam 10 milyon ile 20 milyon lira arasında değişirdi. Gelgelelim Ağustos 2002 tarihinde gelen faturamızın tutarı 1 056 000 000 (bir milyar elli altı milyon) liraydı. Hele eylül ayındaki 2.280.000.000 (iki milyar iki yüz seksen milyon) TL olarak geldi. Şok oldum. Henüz askerden yeni terhis olmuştum ve inanır mısınız hâlâ iş aramaktayım.Bu kadar telefon görüşmesinin benim ve ailem tarafından yapılması mümkün değildir. Ayrıca bu tutar, bugün gecikme faizi ve gecikme bedeliyle birlikte 10 milyar lira. Böylesine faturalar gelince, üzüntümü tahmin edebilir misiniz? Türk Telekom Genel Müdürlüğü'ne ve Van Türk Telekom'a yaptığım müracaatla bu görüşmelere ait ayrıntılı bilgi ve belgeleri vermelerini rica ettim. İşsizliğin verdiği sıkıntının üstüne bir de hiç hesapta yokken ve kesinlikle bana ait olmayan bu telefon görüşmelerinin borcu beni çok zor durumda bırakmaktadır. Dolayısıyla bu haksız faturaları ödemem mümkün değildir."Muhtullah Bey'in derdini hepiniz öğrendiniz. Belki telefon birim fiyatları yükselmiştir, belki ahize açık kalmıştır, bilemem. Ancak bir şeyi çok iyi biliyorum. Şayet vatandaş faturanın dökümünü görmek istiyorsa görebilmelidir. Bu en doğal hakkıdır. Göremezse gerçekten şüpheye düşebilir. "Acaba kullanmadığım halde bana yüksek fiyatlar ödetiyorlar mı?" Bol geliri olan insanlar için hiç de tasa vermeyecek bu tür gelişmeler her kuruşunu sayarak yaşayanların kâbusu olabilir. Telefon fatura dökümü, vatandaşın isteğine bağlı olmamalıdır. Telefonlarımız bağlanırken böyle bir soru sorulmaktadır: "Faturanız dökümlü mü olsun, dökümsüz mü?"Bence abes bir sorudur ve herkesin faturası dökümlü olmalıdır. Çünkü Muhtullah Bey'in karşılaştığı durumlarda, onun şüphelerini giderecek tek ilaç, bir ay zarfından evinden aranmış numaraların tespitidir. Bir duruma daha değinmek istiyorum. Şayet bir abone, aşın yüksek faturasını ödeyemiyorsa neden hesabı ve hattı derhal dondurulmaz ve faizin işlemeye devam etmesine göz yumulur? Telefon şirketleri, kredi kartı felsefesiyle mi çalışmaktadır?Bütün bunlara kısa ve öz cevapları, Van Telekom'dan alacağımıza eminim. Derdini paylaştığı için Muhtullah Bey'e teşekkür ederim.Okuyucu mektubuÇınar ağacının yaprakları değişiyor ama...■ Geçen gün, ateist arkadaşınız hakkındaki yazınıza değinmek istiyorum. Çınar ağaçlarının yaprakları mutlaka dökülüyor. Çaresi yok. Fakat bir sonraki bahara tekrar hayat buluyor. Bu düz mantıkla, ölümden sonra başka bir hayat olduğu ortaya çıkıyor. (Adı bende saklı bir okuyucum)* Bu konuda çok mesaj geldi. Sizinkini seçiyorum çünkü düz mantığınızı doktor arkadaşıma danıştığımda dedi ki: "O düz mantık yanlış işlemesin, ertesi bahar çıkan yapraklar, bizim çocuklanmızdır. Biz de aynı o sonbaharda toprağa düşen yaprak misali, toprağa karışıp kaybolmuyor muyuz?" Gösterdiğiniz ilgiye tekrar teşekkür ediyorum.
Bahar gelince çoğu ev hanımlarında bir değişiklik başlar. Aslında uzun sürmez bu değişiklik ama hemen hemen her hanımın başına gelir. Güneşli bir bahar sabahı, hanımlar çocuklarını okula gönderdikten eşlerini de durağa postaladıktan sonra birden bire alev alev evi değiştirme duygularına kapılırlar. Sağdaki koltuk sola geçse, masayı duvara yapıştır-sa, koltuklara yeni yastıklar alsa, hatta perdeleri yıkasa bir değişiklik bir değişiklik? Sormayın!Böyle bir dönemi hatırlıyorum. O hafta çalışmıyordum. Çocukları okula bırakmış, mutfağı toparlamış, elime bir çay alıp günlük gazeteye bakmaya başlamıştım ki bir fotoğraf gördüm. Güzel manzaralı bir dairenin penceresi açılmış, Boğaz'dan esen tatlı bir rüzgâr iki kenardaki tül perdeleri havalandırmış, sehpadaki bahçeden toplandığı belli güller vazoya gelişigüzel yerleştirilmişti. "Ahh, bizim ev neden böyle değil acaba?" diye hemen içimde alevler oluşmaya başlamıştı.Etrafa bakındım. Gazeteliğimizin kenarındaki hasır sökülmeye başlamışta. Haluk'un Afrika'dan getirdiği köpekbalığı dişinden yapılmış heykelciği yan yatmıştı. Koltuğun oturma yerinde çocukların sürdükleri kırmızı boya izi, o kadar silmeme rağmen belli oluyordu. Kapatmalıydım. Muhakkak kapatmalıydım. Ama neyle? Ninemden kalma uçları püsküllü, kirli sarıyla bakır rengi karışımı bir şal vardı.Sandığı açıp buldum. Naftalin kokuyordu. Olsundu! Tam lekeyi ortalayarak, koltuğun sol koluna ve arkaya doğru gelişigüzel serdim şalı. Koltuğun rengi bejdi ve üzerine serpiştirdiğim mavi ve lacivert bej yastıklar sırıtmıştı. Derhal ceketimi kapıp Nişantaşı'na koşturduğumu hatırlıyorum.Dolaş dolaş, ayağıma kara sular inmişti ama sonunda kirli sarı ve bakır rengi karışımlı üç yastık bulmuştum. Öyle pahalı öyle pahalıydılar ki sormayın. Ama aldım işte. Çünkü içim alev alevdi dedim ya! Eve dönüp yastıkları koltuğa yasladığımda o kadar yakışmışlardı ki, odanın ortasında kendi kendime kahkahalar atmaya başladım. Artık her şeyi değiştirmek istiyordum.Annemden bize gelen ilginç iskemleyi boş duvara dayadım. Baktım bir şey oturmuyordu ama ne? Sonunda keşfettim. Perdeler temizlenmek istiyordu. Derhal merdiveni getirdim, kornişten bir bir söktüm ve doğruca çamaşır mekinesine!Yıkadıktan sonra o ağır parçaları bir bir balkona astığımda belim kopuyor sanmıştım. Perdeler kurur kuru-maz gene kornişlere bin bir güçlükle taktığımı hatırlıyorum. Sonra merdiveni katlayıp tekrar balkona bıraktığımı ve salona geri gelip, yeni yarattığım çağdaş dekoruma bakmaya başladım. Bir de ne göreyim? Benim sakız gibi yıkadığım perdelerin güneşlik astarları pazar torbası gibi her bir taraftan sarkmışlardı.İşte içimdeki alevi bu söndürdü. Bir daha da yanmadı. Ama çok arkadaşımın tam bu mevsimde bu hastalığa yakalandığını görüyorum.Okuyucu mektubuHiçbir zaman umutsuz olma!■ Ayşe Hanım, size bir şiirimi gönderiyorum. Durumumu bu şiirden anlayabilirsiniz. Bir gün bir yerlerde karşılaşırsak Sakalım da uzamışsa "Ne iş yapıyorsun?" diye sorma Mutlaka işsizim! (Murat Demirci)* Murat, seni anlıyorum. Ancak iş aramaya devam et. Sakallı olmanın işsizlikle ilgisi olmaması gerektiğine inananlardanım.Bazı insanlar tanıyorum, işleri olduğu halde sevgililerinden ayrılınca kendilerini bırakırlar, saçlar sakallar uzar, hijyen sıfır! Ama bir gün bakardık ki arkadaş tertemiz, saçlar, sakallar kesilmiş, dişler fırçalanmış. İşte o zaman sevgilisiyle tekrar barıştığını anlardık. Kendisine sorardık "barıştınız mı?" diye. Utanır önüne bakar, "Evet barıştık gene işte" derdi. Umutsuz olma.Dikkat... Dikkat...Özürlüler için iş imkânıMedikal bir firma için bölüm müdürüne ve medikal müdürlere asistanlık yapmak üzere "özürlü" eleman aranmaktadır. Bu konuda bilgi almak isteyenlerin www.tsd.org.tr adresiyle iletişim kurmaları rica ediliyor.
Jan Johnson'un çocukluğu, her küçük kız gibi geçmiş. Bebeklerle oynamış, annesinin topuklu ayakkabılarını denemiş, makyaj yapmış. Jan, üniversite sıralarında anatomi dersinde, henüz regl olmadığının farkına vararak öğretmenine danışmış. Testler sonucu ortaya çıkan gerçek, Jan'ın yaşamını altüst etmiş. Jan'ın vücudunda rahim, yumurtalıklar gibi üretim organlan yokmuş. Jan, anne olamayacağı bilgisiyle yıkılmış.Diğer tarafta kendisini Max adıyla tanıtan genç ise normal bir kız çocuğu gibi doğup gelişmiş. Vücudunun normal kabartılarına ruhu alışamamış. Göğüslerine sargı sarmış. Topuklu pabuç giymemiş, erkek çocuklar gibi futbol oynayıp, ağaçlara tırmanmış. İleri yaşlarında vücudunun erkek gibi gelişmemesi Max'i çok üzdüğünden tedavi olmaya karar vermiş. Bu konuya biraz ileride geri döneceğim.Bilim, erkek cinselliğini belirleyen kromozoma XY derken kız cinselliğini belirleyene de XX adını veriyor. Yani X (kadın) ve Y (erkek), kişilerin cinselliğini belirleyen kromozomlar. Bu iki farklı kromozomun fiziki uzunluklarını hesaplamak bakımından ölçmek gerekirse, İstanbul'dan Tokyo'ya giden yolda ilk önce "Y" yani erkek kromozomunu yayıp, bittiği yerden itibaren de "X" yani kadın kromozomunu döşesek, "Y" kromozomu 20 kilometre sonra sona erecek, o noktada başlayan "X" kromozomu bizi Tokyo'nun taa şehir merkezine götürecek uzunluktaymış!Her iki cinste belirli ölçülerde iki hormondan varsa da erkeklerde testosteron, kadınlarda östrojen adı verilen hormonlar, cinsine göre fazla salgılanarak vücut ve beyinsel yapımızda olağanüstü farkları yaratıyorlarmış. Embriyodaki çok erken haftalarda beliren bu fark (yani bebeğin kız mı yoksa erkek mi olacağı) erkek bebekte testosteron hormonunun, kız bebekte ise östrojen hormonunun harekete geçmesine sebep oluyormuş.Erkek bebeğin salgısı adalelere yönleniyor, onların daha güçlü, kuvvetli gelişmelerini sağlarken östrojen hormonu da hanımsı yumuşaklık karakteristiklerin temellerini atıyormuş.Max, vücuduna testosteron hormonu zerkettirmeyi kabul ederek bir yıllık bir kontrole girmeden önce bazı testlere tabi tutulduğunda, 100 metreyi kaç saniyede koştuğu tespit ediliyor, psikolojik olarak bazı görüntülere nasıl tepki verdiği belirleniyor, hafıza ve zekâ testleri uygulanıyor. Aradan bir yıl geçtikten sonra yapılan aynı testlerde, Max'in koşu süratinin arttığı, hafızasının zayıfladığı, zekâsının da yavaşladığı saptanıyor. Ancak el becerisi gerektiren vidayı tak, somunu çevir gibi mekanik testlerde Max ilerleme kaydediyor.Beyin taramalarına bakıldığında, hormon zerkedilmeden önce Max (daha çok hanımken), söylenenleri derhal anlıyor, fazla düşünmesine gerek kalmıyor, yani beyin en fazla 3 noktada çalışıyor. Testosteron girdisinden sonra sorulan aynı sorularda, aynı cevabı verebilmek için Max'in beyni 8 noktada çalışmak zorunda kalıyor. Max, el becerisini artırırken eski akıcı konuşma yeteneğini kaybetmiş görünüyor. Bu arada çok ilginç, eskiden rahatça ağlayabilen Max artık ağlayamıyor. Ses kalınlaşıyor, kıllar çıkıyor.Bilim o kadar ilerledi ki, isteyene kız, arzu edene erkek bebek planlanabilinir durumda. Ancak henüz denenmedi deniyor. Yukandaki bütün bilgileri, bilimsel bir yayından aldım. Bakalım benim aklımı uzun zamandır kurcalayan soruya aranızda katılan var mı? Genelde nasıl oluyor da kız çocuklar, babanın fiziki ve ruhi kopyalarını taşırken erkek çocukları da annelerinin ruhi ve fiziki kopyalarını taşıyorlar? İstisnalar kaideyi bozmaz ama benim gözlemlediğim durum bu. Bu noktayı hangi bam teli tayin ediyor? Bir de bakınız Türkiye nüfusuna. Yarı yarıya kadın ve erkek. Bu hesabı kim tutuyor da böyle eşit ve keskin bir üreme meydana çıkıyor?
Yalın'ı ilk olarak cumartesi gecesi "ZAGA"da gördü Türk halkı. Daha önce sanırım bir radyo programına katılmış. Telefonlar kilitlendi. Genç kızlar heyecandan az daha bayılıyorlardı! Telefon mesajları, "Zalim"i çok sevdiklerini ifade etmekten ileriye gidemedi. Asıl merak ettikleri soruları hiçbir genç kızımız soramadı:"Yalın, senin kız arkadaşın var mı şu anda? Âşık mısın? Hangi tip kızlardan hoşlanırsın? Bu sözleri sevgiline mi yazdın?" gibi...Her zaman bülbül kesilebilen kızlarımız, Yalın'ın karşısında çok merak ettiklerine emin olduğum bu soruları soramadılar. Hipnotize olmuş gibiydiler. Yalın ise koltukta gayet sakin, gayet 'cool', hiçbir şey söylemeden oturdu. Vakti gelince yere bağdaş kurdu veya bir tabureye oturdu ve bestelediği, sözlerini yazdığı yapıtlarını çaldı. Benim tek öğrendiğim şey, ilk adının Hüseyin olduğu. İlk adını beğenmiyor olmalı ki soyadını kullanıyor. Alt yapısı Fransız okulu, şu anda Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde eğitimini sürdürüyor.Ankara'da aşık olup, terk edilip İstanbul'a geldiği doğru değilmiş. Böyle bir söylenti olduğunu bile bilmiyordum. Nereden bileceğim? Ama öğrendim! Yalın'ın parçalarının sözleri çok minimalist. Her şeyi anlatmadan, anlatabilen bir kulvara yerleşmişler. Söylemeden, açıklamadan, detaya girmeden çok şeyler anlatıyor sözler. Çoğu beste 1, 2, 3, 4, 5, gibi açıklaya açıklaya ilerlerken, ki bu nispeten kolay bir yöntem, Yalın'ın parçaları 1, 4, 9, 26 gibi yol alıyor ki, bence bu da hayli riskli bir yöntem. Riskli çünkü dinleyeni zorluyor sözler. Senaryonun eksik yerlerini doldurmamızı istiyor. Nakarat bölümleri geleneksel formda, belleğe çok kolay yerleşiyor.İşte bu yüzden çok beğendim ve bir iki hafta gibi kısa bir zamanda inanılmaz bir çıkışı elde ettiği için Türk dinleyicisini çok takdir ettim. Bazen sağduyusundan şüpheye düşüren Türk halkı bazen de öyle isabetli yerlere noktayı koyuyor ki insan ümitleniyor. Nerede şüpheye düştüğümü soranlar olursa birçok örnek verebilirim. Alın işte en kolayı: Bir kişi 62 kez Kemal Sunal filmini izler mi? İzlerse bazı hususlarda şüpheye düşmek gerekir. Zaten rahmetli, bu gerçeğin çok farkındaydı ve "Benim filmlerimin bu kadar aşırı dozda seyredilir olması, sosyologların incelemesine tabi tutulmalıdır" demişti.Kontrol edemediği durumlara, gerçekçi ve efendi bir isyanı var Yalın'ın parçalarının. Gayet dengeli, durumları ölçüp biçmiş, neticeye varmış, ne olduğunu biliyor ama bir o kadar da ne olacağını çok bilge bir olgunlukta değerlendirerek isabetli sözleriyle karşı tarafa ikazlarda bulunuyor. Bunu alkışlamak gerek. Bir o kadar da bir-iki gün içinde bu farkı yakalayıp, küçük bir esintiyi önce rüzgâra ve nihayet fırtınaya hazırlayan dinleyicileri alkışlamak şart. Müzik âlemine hoş geldin Yalın!Dikkat... Dikkat...Nargile kafelere sıkı denetim geliyorBir üniversite öğrencisi okurumun, geçtiğimiz günlerde, "Nargile kafelerin içine bir göz atan var mı?" şeklinde bu köşede yayınlanan ikaz yazısından sonra dün gazetelerden öğreniyorum ki, Sağlık Bakanlığı, 81 ilin valiliklerine birer genelge göndererek nargile kafeleri denetleyecek sağlık ekipleri oluşturulması için talimat vermiş. Hem okuyucuma hem de Sağlık Bakanlığı yetkililerine teşekkürü borç bilirim. A. Ö.