Türk kadını artık tacize boyun eğmemelidir

4 Nisan 2004

Radikal'de okuduğum küçücük bir haber, tüylerimi diken diken etmeye yetti. Yeni Ceza Kanunu hazırlığı içinde bulunan Alt Komisyon üyelerinin, aşağıda belirteceğim durumların ileride tekrar edilmemesi için nasıl yasalar çıkartacaklarını merak ediyorum.Habere göre, son seçimlerde İzmir'in Aliağa ilçesinde iki kız kardeş (birisi 52 yaşında Elif, diğeri 46 yaşında Gülsen), oylarını AKP adayı yerine ANAP adayı için kullanmışlar. Vay efendim sen misin AKP'ye oy vermeyen? Gel buraya bakayım. Erkek kardeşler bu iki hanımı evirip çevirip yumrukla, sopayla dövüyorlar. İnanılır gibi değil! Yüz kızartıcı, felâket bir eylemiKız kardeşler durumu şöyle anlatıyorlar: "İkimiz de ANAP adayına oy verdik. Bunu duyan erkek kardeşlerimiz İsmail A. ile Mehmet A., AKP'ye oy vermediğimiz için bize sopayla ve yumrukla vurdular. Giysilerimizi yırttılar."Bence bu insanlık dışı, uygarlık dışı, gözlerin hırsla büründüğü, kalplerin kibirle kapandığı, vicdanların nefes alamadığı bir durum. Bu nasıl iştir? Bir zihinsel yapı nasıl bu duruma gelebilir? Erkek kardeşler, nasıl yöntemlerle büyütüldüler, nasıl eğitildiler, muhakeme kabiliyetlerini hangi noktalarda kaybettiler?Ablalarına karşı değer ölçüleri hangi düşünce yapısına göre şekillendi? Ablalar, bu noktaya gelinceye dek daha genç yaşlarda erkek kardeşlerinden ne gibi tacizlere maruz kaldılar? İnsani kontrollerin dışına bu kadar basit, önemsiz bir konuda çıkabilen erkek kardeşler, daha önceleri hangi sebeplerle, hangi dayak ve işkence işlemleri uyguladılar? Buradan tahmin edebiliyoruz ki, ailenin erkek fertleri, bir babalık, bir ben üstünüm lük. bir kabarma duygularına rahatça yerleşmişler ve ablaları için, "Sen şunu yap, bunu yapma. Sen ancak şunu yaparsın, bunu yapamazsın..." modunu uygulayıp durmaktalar.Eminim, bu zihni yapı, iki kız kardeşi uzun zamandan beri ezip unufak etmektedir! Daha da ileri giderek tahmin edeyim ki, bu zihniyet, ailenin babası tarafından yıllardır anneye de uygulanmaktadır. Erkek kardeşler, babalarının ailenin hanımlarına gösterdiği bu yaklaşımı taklit ederek uygulamada hiçbir sakınca görmemektedirler.Ülkenin, destek almaya ve gelişmeye muhtaç bölgelerindeki birçok yuvada rastlanan bu zihinsel yapının en kısa zamanda değişmesi şarttır. Kadına bakış açılan değişmek mecburiyetindir! Türkiye'de kadınlar, kendi özgür iradeleriyle seçme ve seçilme hakkına, Atatürk sayesinde eskiden beri sahiptirler. Bu iki kardeş, kutlanacak bir hareket yaparak savcılığa başvurmuş ve erkek kardeşleri hakkında suç duyurusunda bulunmuşlar. Ben ve tüm kadın kuruluşları nefesimizi tuttuk. Durumun mahkemeye intikalini ve erkek kardeşlerin ne gibi bir cezaya çarptırılacaklarını merak ediyoruz.Bugün saat 14.00'te canlı yayınla TRT 1'de ekrana gelmeye başlayacak "Kardelen" programına, yakın bir zamanda bu iki kız kardeşi davet edip, bunca yıldır erkek kardeşlerinden neler çektiklerini öğrenmek isteyeceğim. Kimse meydanı boş bulduğunu zannetmesin. İşin en acı tarafı da ne biliyor musunuz? Şimdi o erkek kardeşlerle bir söyleşi yapılsa, ne diyeceklerini adım gibi biliyorum: "Cennet kadınların ayağı altındadır."Türkiye'nin kurtuluşu, gelişmesi, çağdaşlaşması, ilerlemesi tamamen Türk kadınının baskı ve tacizlerden kurtulmasından, yanlış genel teamüllere uymaya vazgeçmesinden, erkeklerle eşit biçimde üretime katılmasından ve eğitimini münakaşasız yerine getirmesinden geçer. Sözlerim, aysbergin sadece üstü. Alt kesimde ele alınıp düzeltilmesi gereken milyarlarca yanlış algılama ve uygulama var.Hem de kimler tarafından?Hanımlar tarafından. Allahım bize yardımcı ol!

Devamını Oku

Vatandaşa karşı daha saygılı olunması gerekiyor

3 Nisan 2004

M.İpeker adlı okuyucumdan aldığım uzun mesajı kısaltarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Araç vergileri konusunda yaşadığı deneyimleri sizler de yaşamayınız diye bu mesajı göndermiş. Hepimize ders olacak, yetkilileri uyaracak yönleri var bu mesajın:"Her şey 2003 yılının şubatında başladı. 89 milyon liralık araç vergimi, ocak ayında yatırmıştım. Nisanda da ödedim. Temmuza gelince param çıkışmadı. Malum, tatil mevsimi. 'Ne yapalım? Faize katlanırım' dedim. Birdenbire beklenmedik bir biçimde Anayasa Mahkemesi yürütmeyi durdurdu ve Ek Taşıt Vergisi'ni kaldırdı. Yani ekimde ödemekten kurtuldum. Dedim ki:'Oh! Yarabbi şükür! Zaten devlete iki ödeme yapmıştım. Nisan ödemesini temmuza sayarlar, böylece devletle aramda borçalacak durumu kalmaz!'2004 Ocak'ta gene param yetmedi. Faize boyun eğme yolunu seçmek zorunda kaldım. Olsundu. Ben sadece Ocak 2004 borcumu düşünürken arkadaşlarımdan garip garip haberler gelmeye başladı. 'Git borç miktarını öğren' dediler. Ben de gidip sordum. Borcum neymiş biliyor musunuz? 194 milyon Türk Lirası!!! Benim Nisan 2003 ek taşıt vergimi, Temmuz 2003 taşıt vergime saymamışlar ve 89 milyon için 40 milyon gecikme faizi hesaplayıp eklemişler!Ayrıca Ocak 2004 vergisinden 61 milyon borçlu kalıyorum. Bunun gecikme faizi de 4 milyon lira. Aslında erken ödeme yaptım. Ek verginin, temmuz vergisine sayılmayıp 2004 yılındaki Ocak vergisinden mahsubuna anlam veremiyorum. Benim gibi saflara duyurulur!"Bu okuyucumun düşünce tarzında, çok sayıda araç sahibi olduğunu tahmin ediyorum. Maliye'nin, yapmış olduğunuz ödemeleri hangi biçimde değerlendireceğine sakın ola siz karar vermeyin. Çünkü sizin çektiğiniz darlıklarla, hükümetin çektiği başka boyutlu sorunlar örtüşmeyebilir.Yüksek faturalarCezai faiz sistemi, hükümet tarafından bazen sizin çok daha aleyhinizde bir biçimde işletilebilinir. Bunu, çok yüksek gelen su veya elektrik faturalarımızın ödemelerinde de yaşıyoruz.Örneğin sizin kullanmadığınız kadar çok yüksek gelen bir faturaya itiraz etmek üzere gittiğinizde, "Siz önce ödemenizi yapınız sonra şikayetinizi belirtiniz" gibi sizi boğan, onlara nefes aldıran uygulamalar yapıldığını biliyoruz. Böyle bir ödemeyi önceden yapmak zorunda kalan bir çok kişi, "Adaaaam sende, şimdi de şikâyetle mi uğraşacağım" demekte ve itirazını bile dile getirmemektedir. Bu durumdan acaba kim kazançlı çıkmaktadır? Bu, haklı bir kazanç mıdır?En azından bunun helâl para olmayacağını hepimiz biliyoruz. Şimdi hükümet merci ve kurumlarında şöyle bir tandansla karşılaşmıyor muyuz? Farz edelim ödemede geciktiniz. Faiz işleyecektir. Tamam. Ancak borcunuzun, altından kalkılamayacak bir biçimde katlandığını, kurum size bildirmek zorunda olmamalı mıdır?Uygulamaya bakılınca sanki kurumlar, bilhassa bildirmiyorlar ki ceza faizleri artsın, ödemeler yükselsin. Bu inanış var. Belki fatura gelmedi. Belki kayboldu. Sizin dünyadan haberiniz bile yok. Çok olmuştur. Hele şu durumla çok sık karşılaşılıyor. Fatura evinize vardığında, zaten bir gün öncesi son ödeme gününüzmüş. Hay aksi. Ceza faizi işlemeye başlamış bile.İki üç aylık seyahate veya yaz tatili için başka illere giden vatandaşlar ne yapıyorlar? Hiç anlayış ile karşılanıyorlar mı? Döndüklerinde su veya elektrik faturaları kaç misli artmış, hatta hizmetin kesilmiş olduğu durumlarla karşılaşılmıyor mu?Su, elektrik, telefon, araç vergisi konularında hükümetlerin vatandaşa çok daha duyarlı, anlayışlı davranmasını sağlayacak çağdaş sistemlerin kurulması gerekliliğine inanıyorum. Okuyucuma dertlerini yansıttığı için teşekkür ediyorum.Türk folkloru tartışılmazGeçenlerde ikinci kez değindiğim kılıç kalkan oyunuyla ilgili yazıma, Prof. Dr. Metin Taş'tan çok kibar bir yanıt geldi. Tabii ki benim görüşlerime katılmıyorlar. Sayın Metin Taş şöyle diyor: "Bu dans, Bursa'nın fethinde Osmanlı Ordusu'nun, Bizans Ordusu'nun moralini bozmak ve kendi aralarında antrenman yapmak için yarattıkları bir oyundur. Yazınız sayesinde bu dansın yanlış tanındığını anlama olanağı bulduk. Yazınızdaki görüşlerinizi paylaşmadığımı belirtmek isterim."Değerli hocamın cevabında, "Bizans Ordusu'nun moralini bozmak" açıklaması aslında bu dansın yanlış tanınmadığını ortaya koyuyor. Bizans'ın moralini bozarken bu oyun, bugünkü seyircinin de moralini bozuyor. Yani benim korkmam normalmiş! Ama seyirci "Bizans" değil ki! Bizans'ın moralini bozmak için dans ekibi diyor ki: "Ben bu kılıcı öyle bir bilerim ki senin de kafanı keserim, bileğini koparırım."Bence bu gereksizdir. Çünkü Osmanlı'nın, Bizans'ı yendiğini dünya alem biliyor. Ne gerek var, "Ben senin moralini böyle bozdum da yendim" demeye? Zafer naraları, olgun ve vakur Osmanlı'ya yakışmaz. Dünya üzerinde Türk folklorunun mükemmelliği, çeşitliliği, duygusallığı, özgünlüğü üzerine başka hiçbir milletin çalışmasını çıkartamam. Bu sebepten dolayı yıllardır dünya folklor birinciliği hep ülkemize verilir. Tüm ekiplerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Kılıç kalkan oyununun, Türkiye için yapıcı bir imaj vermediği inancımda ısrar ediyorum.

Devamını Oku

Irak'taki saldırının arkasından konuşulanlar

2 Nisan 2004

New York Times yazarlarından Friedman'ı dinliyorum. CNN International'da, Jonathan Mann ile konuşuyor. Üzgün ve bedbin. Felluce kentinde Amerikalı askerler araçlarından indirilmişler, kıtır kıtır doğranmışlar, kesik vücut parçaları üzerinde Iraklılar sevinç çığlıkları atarak zıplamışlar.Friedman şikayetlerini dillendirmeye başlıyor: "Bir tek Iraklı kınamadı olayı. Sadece Paul Bremmer, katliamı gündeme getirdi ve 'suçlular bulunacak' dedi. Ben de bekliyorum bir tek Iraklı çıksın da bu olayı kınıyorum desin. Kimseden ses çıkmıyor. Hiç kimseden!""Ama bir de korku faktörü var. Herkes konuşmaktan korkuyor. Başına geleceklerden endişeleniyor.""Bu hareket, İslâm'a ait değil. Kimse bu eylemler İslâmi'dir demesin bana. Bu, vahşetin ta kendisi. Bu uygarlık dışı, bu insanlık dışı bir hareket. Nasıl yapabiliyorlar böyle eylemleri?""Arap Birliği toplancaktı ama o da iptal oldu.""Yok, onlara da güvenmeyin. Devamlı yön değiştiriyorlar." "Peki ne olacak dersiniz?" "Size şu kadarını söyleyeyim. Samimi olarak itiraf ediyorum. Ben, Amerikan güçlerinin Irak'a girmesini kitle imha silahları bulunsun diye desteklemedim. Ben, bu ülkeye demokratik bir rejimin getirilmesi için girilmesi gerektiğini düşündüm."'Yeni nesil yetişir'"Çok zaman ister.""Benim için 9 ayla başlar, 20 yılda biter. Yeterlidir. Çünkü bu zaman zarfında bir nesil yetişir. İşte ben de bunu istiyorum. Benim çocuklarım, torunlarım bu ülkelerin düzgün idarelerle yönetildiği bir dönemde büyüsünler istiyorum.""Irak bunu sağlar mı?""Hem de nasıl sağlar! Bakın Irak, Mısır'ın düzelmesi için düzelmek zorundadır. Irak, İran'ın düzelmesi için düzelmek zorundadır. Irak, Suudi Arabistan'ın düzelmesi için düzelmek zorundadır. Irak, Suriye'nin düzelmesi için düzelmek zorundadır. Irak'ta muhakkak bir başarı yakalanmalıdır. Bu başarı, yöre ülkelerine örnek olmak durumundadır.""Bunun çok zor olduğunu görmüyor muyuz?""Başarmak zorundayız. Hiçbir zaman Türkiye kadar mükemmel bir idareye kavuşmalarını beklemiyorum. Putin'in Rusyası'ndan bir iki gömlek üstün olsun, yeterli bana. Kürt, Sünni ve Şiiler'in hep birlikte idare ettiği, gevşek bir yönetim sistemi. Düzgün bir idare. İsmi de demokrasi olmasın. En basit insanlık normlarını uygulayabilen, düzgün bir idare olsun. Bu yeterlidir bize. Bu, bir kere başarıldı mı, önce saydığım tüm ülkelere örnek teşkil edecektir. Bakın görürsünüz.""Teşekkürler Mr. Friedman.""Ben teşekkür ederim Jonathan."Okuyucu mektubuEczane sahibi, bu ilacın patentini çıkarmalı* Biz, üniversiteye hazırlanan ikiz kardeşiz. Sekiz yıldan bu yana sedef hastalığıyla uğraşıyoruz. Gitmediğimiz doktor kalmadı. Sedef, tüm vücudumuza yayıldı. Tavsiye üzerine geçtiğimiz aylarda İzmir'deki bir eczanenin tedavisini denedik. İkimizde de sedeften eser kalmadı. Sizin aracılığınızla kendilerine teşekkür etmek istedik. (Onur Özgür)* Bana verdiğiniz telefon numarasından adı geçen eczaneyi aradım. Karşıma kalfa çıktı. Eczane sahibinin bir çok sedef hastasını iyileştirdiğini ve tedavideki başarı oranının yüzde 90 olduğunu söyledi. Bence eczane sahibi, bu ilaçların patentlerini çıkarmalı.

Devamını Oku

Bu ada artık ikinizin!

1 Nisan 2004

Mr. Annan, Mr. De Soto ve bu plan üzerinde gece gündüz çalışan BM ekibine teşekkür ederiz. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Türk hükümetinin kararlı ve olumlu yaklaşımdan vazgeçmemesine teşekkür ederiz. Sayın Mehmet Ali Talat ve Sayın Serdar Denktaş ve Kıbrıs Türk tarafının akılcı, ısrarcı ve olumlu ekibine teşekkür ederiz. Sayın Rauf Denktaş'a teşekkür ederiz. Adada bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına teşekkür ederiz. ABD Başkanı W. Bush ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'a teşekkür ederiz. İngiltere Başbakanı Blair'e ve Dışişleri Bakanı Jack Straw'a teşekkür ederiz. AB'den Mr. Romano Prodi ve Mr. Verheugen'e teşekkür ederiz. Sayın Papadopulos, Klerides ve ekiplerine teşekkür ederiz. Yunanistan Başbakanı Sayın Karamanlis e teşekkür ederiz. Yerim el vermediği için takdirlerimi burada kesmek zorundayım.11 Eylül katliamı ve diğer terörist hareketlerin meydana gelmesiyle değişmeye başlayan dünya konjonktürü, çarşamba gecesi, Bürgenstock'da anlaşmanın lehimize sonuçlanmasında çok etkili olmuştur. Bu sonuçta Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk yetkililerinin yeni ve çağdaş vizyonlu ekiplerinin, yapıcı yaklaşım sahibi olmalarının rolü hiç inkâr edilemez."Zamanında bir deli kuyuya taş atar, kırk kişi çıkartamaz" atasözünü hatırlıyorum. Allah bir daha hiçbir ülkeye böyle deliler musallat etmesin diyorum. Enosis hayallerine kapılanların attığı bir taş parçası, neredeyse kırk yıl sonra adil bir biçimde çözülebildi. Türk askerî çıkartmasının başladığı gün, Haluk ile Brüksel'deydik. Havaalanlarımız kapanmıştı. İçimi bir telaşın kapladığını, eski duruma hemen gelinmesini istediğimi hatırlıyorum. Sayın Ecevit, görüşmeler yaparken yabancı bir muhabirin sözleri içimi üşütmüştü."Bu meseleleri çözmek aylar, yıllar alır. Ben, bu tür durumları çok takip ettim. Bu mesele iki günde halledilemez." Bakınız kaç kanlı, üzüntülü, bunaltıcı yıl geçti aradan. İş referanduma kalmış durumda. Türk tarafının, Kıbrıs Türk halkının 24 Nisan'da atmasını destekleyeceği oyların "evet" olacağı bellidir. Ancak Kıbrıs Rum tarafı bu yolu seçecek midir?Önemli bir nokta"Nasıl olsa 1 Mayıs'ta AB'ye gireriz" düşüncesi doğru değildir. Bunun doğru olmadığını De Soto'nun basın toplantısında, Yunanlı bir gazetecinin sorusuna karşı verilen cevapta sezinledim. Basın mensubu sordu: "Biz zaten 1 Mayıs'ta AB üyesiyiz. İşimiz mi yok, bu anlaşmayı kabul edip referandumda evet oyu verelim?" De Soto sakin bir biçimde cevapladı bu soruyu. Orada Türk basını da vardı, dikkatliydi: "Adadaki yoğun asker varlığı, büyük ölçüde azalacak. 100 bin Kıbrıslı Rum, eski yuvasına kavuşacak. Bu sizin için önemli değilse, söyleyeceğim bir şey yok." Yani? Yani bunun çok önemli bir husus olduğu besbelliydi. Hatta sonra sorulan benzer sorulara da De Soto hep bu iki ihtimali havuç misali yineledi. Yönetimi paylaşımdan ziyade, bu iki ihtimal Kıbrıs Rum halkının kararında etkili olacaktır diye düşünüyorum.Şimdi, en önemli noktaya geldim. İki taraftan evet tercihi çıksa da çıkmasa da harekât esnasında adadan kaçarak Londra ve ABD'ye yerleşmeyi tercih etmiş tüm Kıbrıslı Türk ailelerine seslenmek istiyorum.30 yıl boyunca, yepyeni ve tahsili bütün gençler yetiştirdiniz. Bu gençlerin adaya dönmelerini ve iş yaşamına katılmalarını gerekli görüyorum. Kıbrıslı Türk iş adamlarının ne derece yapıcı, yaratıcı, çalışkan ve üretici olduklarını biliyoruz. Yıllardır izole edilmiş Kuzey Kıbrıs'ın, sizlerin katkılarıyla çok kısa zamanda hakettiği yere tırmanacağından eminim. Bu vatan borcunuzdur. Bu kadar çaba, bu denli uğraş, adada durumu sizlerin geliştirebileceği bir seviyeye getirmeniz için yapılmıştır.Artık kimseye el açmak durumunda kalmamanız için şartlar yerine gelmektedir. Kıbrıslı Rum meslektaşlarınızla işbirliğine gitmelisiniz. AB üyeliği gerçekleşir gerçekleşmez, Avrupa ülkelerinden ve Türkiye'den cezbedilebilecek muhtemel iş ortaklıkları planlarını şimdiden yapmalısınız.25 Nisan'da Kıbrıs'ta yepyeni, adil ve güneşli bir gün başlayacaktır. Bu gaye uğrunda şehit olmuş tüm kahramanlarımızın, hedefleri de zaten buydu. Hangi heves uğruna kapılmış olurlarsa olsunlar, yaşamlarını yitirmiş Kıbnslı Rum gençlerin de adada durumların düzelmesini isteyeceklerini hissediyorum. Anaların göz yaşları artık dinmelidir. United Cyprus Republic (Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti), tüm dünyaya hayırlı olsun diyorum.

Devamını Oku

Kılıç kalkan oyunundan ödüm patlıyor doğrusu

31 Mart 2004

Geçenlerde bu köşede dünya güzelimiz Azra Akın'ın Türkiye'nin tanıtımı çalışmaları için Kültür Bakanlığı tarafından seçilmiş olmasını çok olumlu bir gelişme olarak değerlendirmiş, yazımın bir cümlesinde de "artık kılıç kalkan ekibi gösterimlerine" de son verilmesini istemiştim. Bunun tamamen bir şahsi görüş olduğunun altını çiziyorum ve sebebini açıklamak istiyorum.Bu konuda gelen e-mail'lerin bir çoğu Bursa'da kaim, kılıç kalkan ekibindeki sanatçılardan geldi. Bana çok kızmışlardı. Tarihi bir halk dansı olan kılıç kalkan oyunu "kardeşliği simgeler ve barışı anlatır" bir tür olduğunu ve tüm halk danslarımız içinde hiç değişmeden, özgün yerini koruyarak bugünlere geldiğini belirtmişlerdi.Ben ilk olarak bu oyunu sanırım 6-7 yaşlanmda izlemiştim. Belki de ön sırada olduğumuzdan, gördüğüm hareketlerden ödüm kopmuştu ve ağlamaya başlamıştım.İlerleyen yaşlanmda izlemeye devam ettim ancak her izleyişimde içimde daima bir dehşet ve korku duygusu uyandı. Vazifem icabı yabancılarla çalıştığımdan, folklor gösterilerine çok giderdik ve hepsi de coşkuyla alkışladığım çalışmalardı. Ama kılıç kalkan oyunu başladığında, aynı benim gibi yabancı misafirlerimin de bu ekibin dansını hafif geriye çekilerek, gözlerini kısarak, korunarak izlediklerine şahit oldum.Basbayağı korkuyorlardı. Aynı benim gibi korkmuşlardı. Grubun ne kadar büyük bir şevkle oynadığını biliyorum. Bıyıklı, heybetli beyler bir ellerinde kalkan, diğerinde kocaman kılıçlarla önce kendi yerlerinde ayakları üzerinde zıplayarak kılıçlarını, kalkanlarına sürterek biliyorlar, sonra da gözleriyle temsili düşman sayılan karşıdaki oyuncuyu kara kara gözlüyorlar. Bir konçertodaki kreşendo gibi bu iki grup, yandım Allah birbirlerine girişmelerinin işaretlerini verip tansiyonu artınyorlar. Bunda da çok başarılı oluyorlar. İzleyenlerin ruhu geriliyor, savaş anını bekler bir moda giriliyor."Kimseye batmadı!"En nihayet vakti geldiğinde bir yandım Allah ile iki taraf birbirlerine girişiyorlar. Hoplaya, zıplaya bir savaş cengaverliği başlıyor. Sonunda bitiyor ama ben de bitiyorum.Gerilen sinirlerim yerine geliyor. Şimdi oyun sonunda en garibime giden sözleri söylüyorum! İzleyiciler kendi aralarında her seferinde şu sözleri söylüyorlar: "Aaaa! O kadar saldırdılar ama kılıçlar çok yakından geçti, kimseye batmadı. Bravo doğrusu." Bu söylemi neye benzetiyorum biliyor musunuz? "Türk jet pilotları o kadar cesurdurlar ki en alçaktan onlar uçar, Boğaz Köprüsü'nün bile altından geçebilirler. Gözüpektirler vallahi." Bence bir saçma görüş de budur. Ne gereksiz bir gurur konusudur ve ne kadar yanlıştır. En nihayetinde pilotlarımızın altlarında mekanik bir alet vardır. Hiç belli olmaz.Bozulabilir, tekleyebilir, tehlike yaratabilir. O kadar alçaktan uçmakta ne cesareti görülür ki? Yani söyleyeceğim, kılıç kalkan oyununda da gurur duyulan benzer konu, "Aaaaa bak kılıç düşmanın koluna ne kadar yaklaştı ama sıyırdı, kesmedi..." Bence bu gurur konusu olmamalıdır.Bu oyunun bir başka özelliği de müzik eşliğinde oynanmamasıdır. Bu durum bizi nereye getirir? İki metalin birbirine sürtünme sesine getirir ki bu da dehşet vericidir. Kalkanların birbirleriyle çarpışması, kılıçların kalkan kenarında bilenmesi, beni ve istisnasız her yabancıyı ürkütmektedir. O garip ses dehşet saçarken kılıç neden bilenmektedir?Karşıdaki düşmanın kafası kesilsin, en azından yaralansın diye bilenmektedir? Böyle bir hedefi yoksa bile izleyicide bu duyguları uyandırmaktadır kılıç kalkan oyunu. Ülke turizmini geliştirmek istiyorsak, Türkler kafa keser, düşmana şöyle şöyle saldırır teması işlenmemelidir. Bence bu oyun genelde böyle duygular uyandırmaktadır. Bunları beğenen izleyiciler olabilir.Çağdaş dünya, genelde böyle duygulardan uzaktır. Türkiye'nin vurducu, kırdıcı, kuvvetli imajı, kılıç kalkan oyunu yerine zarif ve güzel Azra Akın ve tüm diğer dünya birincisi, olağanüstü cazip ve hayran bırakıcı yöresel halk oyunlarımızla yaratılmalıdır.

Devamını Oku

Siyasi haber medyasına hanım eli değiyor

30 Mart 2004

Siyasi haberleri takip eden ve bu gelişmeleri yazılı basın ile ekranlara yansıtan bayan muhabirlerin çokluğu dikkatinizi çekiyor mu? Ne zaman bir siyasimiz basın toplantısı yapsa, etraftaki hanım muhabirlerin yoğunluğunu büyük bir sevinçle not ediyorum.Hele soru-cevap sırası geldiği zaman konulara tümüyle vakıf, son derece zeki ve çetrefilli soruları soran hanım muhabirler göğsümü iyice kabartıyor. Genç ve güzel muhabirlerimizle gurur duyuyorum.Bürgenstock'taki Türk heyetinin arkasında oturan destek gruba da dikkatinizi çekmek istiyorum. Burada da üç bayan var. Hepsi ciddi, lisan bilir, konulara derinliğine vakıf olmalılar. Başka türlü heyetimize dahil olamazlar. Ne kadar çağdaş ve uygar bir görüntü.Avrupa parlamento toplantılarına bakıyorum. Buradaki hanım üyeler de göğsümü kabartıyor. Hepsi yüksek tahsil yapmış, ev ödevlerini çalışmış, önemli konularda fikirlerini belirten birikimli meslek hanımları bunlar. İnşallah Türkiye'de Avrupa Birliği'ne üye olunca hükümetimiz böyle hanım delegeleri tayin eder. Neden? Çünkü aynı beyler gibi hanımlanmız da yüksek tahsilli, çift lisan bilgisine sahip, konulara vakıp ve soğukkanlı kararlar verebilecek nitelikte. CNN Türk Atina Muhabiri Nur Batur'u hayranlıkla dinliyorum. Bir kere mükemmel Türkçesi var. Ses tonu ve diksiyonu da harika. Türkiyemiz için çok hassas bir bölgede hizmet veriyor.En kritik günlerde, en gergin bilgileri bile bizlere aktarırken görevini son derece dikkatli, soğukkanlı ve objektif yapıyor. Show TV, atv, TV8, NTV, Haber Türk, Kanal D, SKY Türk gibi her kanalımızda bu değerli kızlarımızı gururla dinliyor ve izliyorum.Medyada hanım gücü çok belirgin bir biçimde artıyor. Bu artışın, hanım muhabirlere görevlerin, gümüş tepsi içinde sunulduğundan kaynaklanmadığını çok iyi biliyorum. Her bir muhabirimizin bu görevlere alın terleriyle, hak ederek tayin edildiklerini zannediyorum. Zaten performanslarının en yüksek seviyelerde olması da bu düşüncemin ispatıdır.CNN International, BBC World ve Fransız TV5'te de hanım muhabirler parlıyor. Bu hanımlara sadece muhabirlik ve sunuculuk yaptırmıyor aynı zamanda özel programlar da hazırlatıyorlar.Tim Sebastian'ın haritaya koyduğu "Hard Talk" programını, Lyce Doucet adındaki haberci bayan, Sebastian'ı hiç aratmamacasına alıp götürebiliyor. Amanpour, en sıcak bölgelere hemen giderek o kendine has üslubuyla durumu değerlendiriyor.Habercilik, çok heyecanlı ve kişiyi motive eden bir meslektir. Durmadan değişen ve hareket dolu siyaset dünyasında taşlar oynadıkça, yer değiştirdikçe onları keskin bir gözle takip edebilmek, devamlılığı sağlayarak değerlendirip yansıtabilmek hiç de kolay olmamalı. Türk medyasının hanım muhabirleri bu işi büyük bir titizlikle yerine getiriyorlar. Hepsini candan kutluyorum. Hepsiyle gurur duyuyorum!Okuyucu mektubuÇocukların ayaklarına poşet!Geçenlerde bir okuyucunuz, marketlerde çocukların çamurlu ayakkabılarla tekerlekli sepetlere bindirildiğinden şikâyet ediyordu. Amerika'da çocuklar için özel bölmeli arabalar var. Onlar bu şekilde sorunu gayet pratik bir şekilde halletmişler. Ben de anne ve babaların, büyük marketlere alışverişe gittiklerinde çocuklann ayaklarına plastik poşet geçirmelerini öneriyorum. (Sevtap K.) Size, bu güzel öneriniz için çok teşekkür ediyoruz!

Devamını Oku

Ermeni lobisinin aldığı cevap

29 Mart 2004

Kaliforniya'deki Ermeni lobisinin ne kadar aktif olduğunu geçen yazılarımda da özellikle belirtmiştim. Bu yıl da soykırım tarihi kabul ettikleri 24 Nisan'da yapmak istedikleri etkinlikler için etraftan bağış toplamak isterken karşılaştıkları bir durumu sizlerle paylaşmak istiyorum.24 Nisan tarihinde ABD'nin belli başlı kentlerinde, Avrupa başkentlerinde ve Kudüs'te gerçekleştirmeyi planladıkları dev organizasyonda kullanılmak üzere gerekli posterler için bir yarışma açılmış. Yarışmayı kazanan poster, İsrail'de basılacakmış ve dünya kentlerine oradan dağıtılacakmış.Tabii bütün bu eylemleri gerçekleştirmek için önce para gerekiyor. Bağış istenen mesajda kullanılan ifade şöyle:"Bu projeyi devam ettirmek için bayağı bir uğraş gerekmektedir."Herhalde! Neyse, bağış talebi mesajını yolladıkları bir doktorun kendilerine cevabını bugün köşeme alıp sizlerle paylaşmak istedim: "Ermeni diasporası milyonlarca dolarlarla afiş bastırıp, bitmek tükenmek bilmeyen Türk ve Türkiye'ye karşı sürdürülen psikolojik nefreti devam ettirmek yerine, Ermenistan'da açlıktan ölüm sınırında yaşam sürdüren Ermeni vatandaşlarına yardım etse, daha memnun olurum. Benim çocukluğum Ermeni, Rum, Hıristiyan ve Müslümanların omuz omuza ahenk içinde yaşadığı İstanbul'da geçti."Güneşin getirdiği duygularHer sabah 07.00-07.20 saatleri arasında arabamla giderken Açık Radyo'yu dinlemeye doyamıyorum. Öylesine güzel parçalar çalınıyor ki, birdenbire şaşırıp kalıyorsunuz. Genellikle beni alıp çok gerilere götüren parçalar oluyor bunlar. Dün sabah yine radyoyu açtım. "In the wee small hours of the morning" (Sabahın alacakaranlık saatlerinde) çalmaya başladı. Bu eseri en çok Frank Sinatra'nın yorumuyla severim. Dinlemeyeli yıllar olmuştu. Etrafıma bakındım. Henüz bakkallar açmamış, köşeye yığılmış günlük gazeteler teslim alınmamış, ne önümde giden, ne arkamdan gelen bir otomobil var. Sanki bu saatte İstanbul'da herkes uyuyor ve bir tek ben ayaktayım ve bu şarkı sadece benim kulaklarım, benim zevkim, benim mırıldanmam için çıkıyor karşıma! Şarkı şöyle devam ediyor: Sabahın alacakaranlık saatinde Bütün dünya derin uykudayken Bir tek ben yatağımda uyanık Sevdiğim, düşüncelerimde!Bir müddet sonra çok derinlerden gelen, gene yıllardır duymadığım ancak en beğendiğim parçalardan birisi daha kulaklarımı okşuyor: "On the sunny side of the street" (Kaldırımın güneşli kenarında). Buyrun size moral depolayacak sözlerle dolu bir başka şarkı daha: Bırak derdini kapı arkasında Ceketini tak koluna Şapkanı unutma Yürüt ayaklarını Kaldırımın güneşli kenarındaÇok keyif veren bir şarkı bence, sayesinde insan güne pozitif başlıyor. Böyle duygulu ve güzel parçalan çalan Açık Radyo'nun sesi susmasın diyorum.Dikkat... Dikkat...Türk adaletine güveniyoruzBu sabah, Ruhat Mengi'nin Ankara'da duruşması var. Sivil toplum örgütlerinin ve kadın kuruluşlarının takip edeceği bu duruşmada sadece Türk kadınını ezmeyecek yasaların çıkması için yıllardır uğraşmış bir gazetecidir Ruhat Mengi. Töre ve geleneklere önem veren zihniyetlere genel olarak isyan etmek için yazdığı bir yazıdan dolayı hakim karşısına çıkıyor. Milyarlarca liralık tazminatların söz konusu olduğu taleplerin yersizliğini düşünüyor, adalete güveniyoruz.

Devamını Oku

Ateist bir arkadaşım var!

28 Mart 2004

"Bak Ayşe, ben ateist'im!""Neye inanmıyorsun?""Dinlerin söylediklerine inanmıyorum.""Peki bütün bu kâinatın, dünyanın, senin varlığının izahını nasıl yapıyorsun?""Böyle bir izahı yapamıyorum. Ama dinlerin de yaptıklarına inanmıyorum.""Sen bir tıp adamısın. Mesleğini başarıyla icra eden, insanlara yardımda bulunan bir kişisin. Acaba ilmini okurken dini inançlarından uzaklaştın mı?""Yok canım. Biliyorsun babam dini bütün bir adamdı. Bize de çocukken dinimizi izah etti. Küçükken her şeyi olduğu gibi kabul ettim. Ama büyüdükçe baktım din uğruna nice kanlar dökülüyor, insanlar öldürülüyor. Hıristiyanlar arasında mezhep çekişmesi yüzünden saldırılar yapılıyor. Küçücük çocuklar ölüyor. Filistin'de toprak kavgası apaçık din kavgasına dönüştürülüyor. Dini inanç yüzünden bazı insanların gözleri dönüyor. Kendisi gibi düşünüp inanmıyor diye başkalarını gözünü kırpmadan öldürebiliyor. Bu mu yani dinin bize sağladığı bilgelik?""Bu sıraladıkların doğru. Din şemsiyesi altında çok günahlar işleniyor. Hem de din adına. Ama bunun sebebi din kitapları değil, din öğretileri değil. İnsanların bu öğretileri yanlış yorumlamalarından ileri geliyor.""Öyle veya böyle. Kan dökülüyor ya! İnsanlar acımasızca öldürülüyorlar ya! Bu, benim din olgusuna inanmamam için yeterli.""Ölümden korkmuyor musun?""Bir çınar yaprağı ne kadar korkuyorsa ben de o kadar korkuyorum.""Nasıl yani?""Bak Ayşe! Bir çınar yaprağını düşün. Baharda tomurcukla yeşeren, yazın gelişip güzelleşen ama sonbaharda kuruyup, kavrulmaya başlayan bir yaprak. Kurumaya başlayınca dalından kopup düşmesi gerek. Bazen düşmüyor ya o zaman da rüzgâr onu her tarafından savurmaya başlıyor. İlle düşecek. Düşecek ve bitecek. Bir şeyi uzatmaya gerek yok!""Yani insan hayatı da böyledir diyorsun?""Aynen!""Yani ölümden sonra ahirette başka boyutta bir yaşam yoktur?""Sen ispat edebilir misin olduğunu?""Bu benim imanımda var. İspat etmek mümkün değil.""Hah! Benim imanımda da yok işte! Bakalım hangimiz haklı çıkacağız?""Ya inanmayarak günaha giriyorsan?""İnandığı için insan öldürenden daha iyiyimdir herhalde!"Okuyucu mektubuÇocuğunuzla alışverişe gidiyorsanız...* Özellikle büyük marketlerde alışveriş sepetlerinin içine çocuklar bindiriliyor ve çamurlu ayakkabıların bastığı yerlere de bizler gıda maddelerini koyuyoruz. Yetkililer yazı ve anonslar yaptıklarını ama bu duruma engel olamadıklarını belirtiyorlar. Lütfen köşenizden bu konuya dikkat çeker misiniz? (M. Ayasbeyoğlu)* Aslında çocukların alışveriş sepetlerine oturtulması, büyükler için bir yardım gibi düşünülebilir. Çünkü alışveriş sırasında anne ve babanın dikkatleri ikiye bölünmüyor. Çocuk arabada olmazsa, bir yandan da onu takip etmek zorunda kalıyorlar. Ancak siz çok haklısınız. Özellikle kış aylarında çamurlu ayakkabılar, sizin belirttiğiniz kirliliği yaratabilir. Ben, sepetleri kullanırken altına birkaç naylon poşet koymanız sorunu çözer mi diye düşünüyorum?Dikkat... Dikkat...O bir kristal prizmaydı!Geçenlerde Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi rahmetli Sevgi Gönül anısına bir sanat gecesi yapıldı. Bir aksilik sonucu maalesef gidemedim. Semahat Arsel yaptığı konuşmada, Sevgi Gönül'ü bir "kristal prizma"ya benzetmiş. Çok doğru. İçinde hiç lekesi olmayan tertemiz bir prizmaydı Sevgi Gönül. Toplantıya katılamadığım için tekrar herkesten özür diliyorum. A. Ö.

Devamını Oku