Seçimleri kaybedecek adaylara bir önerim var

27 Mart 2004

Bugün seçmenler sadık başına gidecek ve oylarını kullanacaklar. Mevcut belediye başkanları, meclis üyeleri, muhtarlar zor bir sınavdan geçmekte. Rakipler meydan meydan dolaşıp oy istediler. Tabii bu oy isteme sırasında da varsa gerçekleştirmeyi hayal ettikleri projelerini anlattılar, yoksa karşı aday aleyhine konuşmaktan çekinmediler. Her parti başkanı, adayına destek verdi. Bayraklar asıldı, sokak ve caddelerin ortalarından sarkıtıldı. Bazı büyük bayraklar alttan geçen otomobillere takılıp yırtıldılar, üst üste asılan çeşitli bayraklar da birbirlerini örtüp kapattılar.Poster furyası aldı başını gitti. Önüne gelen, önüne geldiği yere aday posteri yapıştırdı. Onu gören rakip aday, o posterin üzerine kendi posterini yapıştırdı. Bunu fark eden diğer aday... Neyse! Neticede bir poster kirliliği yaratıldı ki, sormayın! Otobüsler tutuldu ve onların üzerine de aday resimleri basıldı, bayraklar asıldı. İçeri bir teyp, dışarı da güçlü hoparlörler yerleştirildi. Aday otobüste değildi ama olsundu! Önceden hazırlanmış teyp, seçilmiş ve uydurulmuş bir şarkı eşliğinde, avaz avaz çalınarak küçücük sokaklara dalındı.Kim hastaymış, kim bebekmiş, kim matemdeymiş, düşünülmedi. Olsundu! Bu bir seçimdi ve önemliydi!Meydanlara gelindi. Halk toplandı. Nutuklar atıldı. "Ben gelirsem, şunu yapacam... Beni seçerseniz şu olacak" şeklinde mesaj üstüne mesajlar iletildi. Mikrofona konuşulmasına rağmen bağırıldı. Bağırılınca ses telleri zedelendi. Sesler kısıldı. Hayret bir şeydi! Mikrofona bağırmaya gerek yoktu ama bağırdılar işte. Olsundu!Adaylar veya başkanları, televizyon programlarına davet edildiler. Kararlı biçimde konuşmalar yapıldı. Düşünceleri halka bu yolla da anlatıldı.Önemli gazetecilere sorular sordurtuldu. Verilen cevap soruyla örtüşmüyordu ama olsundu! Hatta bazı adaylar, zor soruları almamak için durmadan başka konuda konuştular ve zamanı bu safsatayla doldurdular.Mühim olan, cevap verecek sorulardan sakınmaktı. Olsundu! Yarın seçim sonuçlan belli olacak. Kimi gülecek, sevinecek, kimileri de yaşlara bürenecek. "Mesajımı iyi iletemedim. Sesimi çok çıkartamadım. Fikirlerimi duyuramadım" diye kendine kızacak. Ekibine kızacak. Eşine ve ailesine yüzünü asacak ve bu durum bir müddet devam edecek.Ama aradan bir ay, iki ay geçtikten sonra, bulutlar kalkmaya, güneş doğmaya başlayacak. O sabah kaybeden aday şöyle bir silkinerek durum muhasebesi yapacak.1- Yahu ben neden kaybettim?2- Hatam neredeydi?Aslında bu sorulara cevap veremez kaybeden adaylar ama yavaş yavaş içlerinde bir duygu yükselmeye başlar. Aşeren lohusa hanımlar gibi özlemler içine dalarlar.1- Ne güzel anlardı yaşadıklarım. Hep hareket halindeydim. Herkes bana bakıyordu. Ben herkese sarılıyordum. Kameralar hep beni çekiyorlardı. Kaç kere canlı yayın televizyon programlarına katıldım. Bayraklardaki resimlerim ne güzeldi? Posterlerdeki resimlerim daha da muhteşemdi. Herkes geçerken benim posterime bakıyor, öyle geçiyordu. Otobüste hep en önde oturup halka el sallıyordum. Bayraklarda da herkes resmime bakıyordu...2- Ama artık bütün bunlar bitti. Kimse kapımı çalmıyor. Telefonum hiç aranmıyor. Başkan da yok oldu, yardımcılarım da! Hani kameralar? Hani mikrofonlar? Hani hoparlörler? Hani halk? Hani toplanmışlardı? Hani beni seçeceklerdi? Hani ellerinde benim resmimi taşıyan bayraklar vardı. Hani... Hani... Haniiiii??? Ohhhhoooooo. Ağlıyorum işte! Arıyorum işte! O günleri, geceleri, gene istiyorum işte! Yoksa bana ne olacak şimdiiii? Ha????Bu yazıyı yazma sebebim, geçmiş seçimlere katılıp kaybetmiş arkadaşlarımın bana yukarıdaki gibi duyguları aynen anlatmalarıdır. Kaybedecek adaylar! Hazırlıklı olunuz ve kendinize yeni bir meşgale bulunuz diye yazdım bu yazıyı.Not: Cumartesi yazımda değerli sanatçı Ayten Gökçer'in adı yanlışlıkla Ayten Gencer olarak yazılmıştır. Düzeltir, özür dileriz.Okuyucu mektubuMesajımız bu kez yerine ulaşacaktır* Beyoğlu Kocatepe Mahallesi Büyük Şişhane Sokak, Küçük Mumhane Sokak, Kilburnu Sokak, Tavşan Sokak, Turan Caddesi ile Yenişehir Çarşısı'ndaki uyuşturucu ve kapkaç çeteleri faaliyetlerine devam ediyorlar. Daha önce de köşenizde bu konuyla ilgili şikâyetlerimiz yayınlandı ama hiçbir somut gelişme olmadı maalesef. Konuyu kimse ciddiye almadı. Lütfen bu durumu tekrar Beyoğlu emniyet görevlilerinin dikkatine sunun. İnanın mahallede vukuatsız gün geçmiyor. (Adı bende saklı bir okuyucum)* Konuyla ilgili bundan önce yayınladığımız yazı, Beyoğlu Emniyet Amirliği'nin gözünden kaçmış olabilir. Tahmin ediyorum ki yazımız bu kez dikkat çekecek ve yetkililer duruma el koyacaklardır. Gelişmelerden lütfen bizi de haberdar ediniz. Durum hallolduğunda bu bilgiyi de kamuoyuyla paylaşalım.

Devamını Oku

"Yedi Kocalı Hürmüz"ü mutlaka görmelisiniz!

26 Mart 2004

Provalar devam ederken arkadaşım Oya Başar, bir akşam yemeğinde, "Yedi Kocalı Hürmüz, perdelerini müthiş bir galayla açsın istiyoruz. Çünkü İstanbul Şehir Tiyatroları'nın Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer, çok büyük çabalarla bu eğitici ve eğlendirici müzikal eserin yıllar sonra tekrar Türk seyircisine sunulmasını mümkün kılıyor" demişti. "Yedi Kocalı Hürmüz", muhakkak ki bir kadın karakteri üzerine kurulmuş ve dokunmuş bir hikâye.Osmanlı döneminde, kadının karşılaştığı yaşam mücadelesine nasıl karşı koymak zorunda kaldığını mizah yoluyla anlatıp, işleyen bir eser. İlk olarak başrolü rahmetli Ayfer Feray ve ikinci olarak da değerli Ayten Gencer tarafından canlandırılmış olan bu piyes, 20 yıldır ele alınıp sahnelenmemişti. İstanbul Şehir Tiyatroları'nın bu müzikali sahneleyecek olduğunu ve Hürmüz rolünü de Oya Başar'ın oynayacağını öğrenince çok sevinmiştim çünkü seyirciye muhteşem bir ziyafet hazırlandığı belliydi.Geçen akşam, "Yedi Kocalı Hürmüz"ü izleme şansım oldu. Yazar Sadık Şendil'in son derece mükemmel, hareketli, heyecanlı, karakter analiz ve çizimi gerçek, mizahı zekice evirip çevirerek seyirciye sunan tekstini büyük bir zevk ve hevesle kaleme almış olduğu besbelli. Osmanlı'nın kuralsızlığını, sosyal düğüm ve girdapların bu dönemde ne kadar kolay yaratılıp ne çabuk çözülebildiğini bizlere iki saatlik bir zaman diliminde kahkahalar içerisinde gösterdi.Başta Hürmüz rolünde Oya Başar olmak üzere, sahneye çıkan her oyuncu, seyircinin takdir ve alkışını hak etti. Hangisinden bahsedeyim? Yerim elverse hepsinden. Bu durumda ancak birkaçını öne çıkartmak zorundayım. Oya Başar'ı yakından tanıyan birisi olduğum için rahatlıkla söyleyebileceğim önemli nokta şudur: Gerçek yaşamda Oya'nın, Hürmüz karakteriyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bunun içindir ki, bu karakteri fevkalâde bir yetenekle kavrayışı, cilvesini, yalanını, işvesini, yılanını göbekten kavrayıp canlandınşı, Oya'nın oyun gücünün üstünlüğünü bir kez daha göstermiştir.Mesaj mı veriyor?"Olacak O Kadar"da dar gelirli aileye kanat geren, Türk ev kadınının dertlerini en mükemmel biçimde yansıtan Oya, bu oyunda da Hürmüz'ü aynı başarıyla yaratıyor ve gerçek alkış ve takdiri hak ediyor. Nazif rolünde Nilgün Kasapbaşoğlu, Havva rolünde Perihan Savaş, anne rolünde Derya Kurtuluş, mükemmel performanslarıyla Osmanlı'da kadının olağanüstü zor şartlarda ne kadar zeki bir varlık olmaya mecbur bırakıldığını anlatıyorlar. Bu dönemde çekirdek ailelerin, üç defa tekrar edilen "Boşsun, boşsun, boşsun" kelimeleriyle bir anda tuzla buz olduğunu hatırlatan Sadık Şendil, belki de bizlere sessizce, "Cumhuriyetin ve resmi nikâhın kıymetini bilin" mesajını veriyor.Beylere gelince... Tabii ki en önde ve sıra başında Berber Hasan rolünde dev aktör Atacan Arseven'i alkışlıyoruz. Kadı rolünde Saltuk Kaplangı, doktor rolünde Ali Karagöz, Hızır Reis rolünde Nejat Birecik, Torik rolünde Yalçın Avşar ile birlikte herkes, fevkalâde başarılı, eğlenceli, hareketli bir oyuna imza atıyorlar.Dansçıların başarısı, müziğin tempolu coşkusu, dekorun fevkalâde değişik ve çağdaş yaklaşımlarla uygulanmış olması ipeksi, şeffaf ve uçucu kostümlerin mükemmel bir ışık düzeninde pırıltısı, hepsi eserin tüm Türk halkı tarafından yıllarca izlenilmesi için muhteşem sebepler yaratıyor. Son sözüm yönetmen Kemal Kocatürk e olacak. Sahneye davet edildiğinde ben kendisini ilk defa gördüm. Son derece mütevazı, sanki sessiz bir kişilik intibaını yaratıyor. Oysa eserin tüm dinamizminin altında onun imzasının kalın bir kalemle atılmış olduğunu biliyor ve kendisini candan kutluyorum.Bence sadece İstanbul halkı değil, Anadolu'nun her köşesinden insanlar İstanbul'a gelip bu eseri görmek zorunda. En aşağı 3 yıl sahnelenir Yedi Kocalı Hürmüz. Turneyle kentinize gelirse kaçırmayın diyor, başta Oya Başar olmak üzere emeği geçmiş her sanatçıyı candan kutluyorum!

Devamını Oku

Soruşturma Komisyonu karşısında ilginç ifadeler

25 Mart 2004

"Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur" misali, Federal Soruşturma Komisyonu üyeleri, gerek Clinton gerekse Bush dönemi yetkililerine 11 Eylül, Afganistan ve Irak savaşı konularında sorularını yönelttikçe yukarıdaki halk deyimimizin ne kadar doğru olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Albright, özellikle 11 Eylül olayında bu gerçeğin üzerinde durarak, "11 Eylül hareketinden önceki zihinsel yapıya girmeden, bazı izahatlarımızı anlamanız güçtür. İlk önce zihinsel yapınızı değiştirmeniz gerek" diyerek komisyon üyelerine birkaç kez ikazda bulunuyor.Dikkatle izlediğim soruşturmada ilgimi çeken bazı terimler oldu. Tercüme edip sizlerle paylaşmak istedim:"Actionable Intelligence" - Hareketi başlatabilir istihbarat. Hedef Usame Bin Ladin'i öldürmek olunca bu zatın hangi tarihte, hangi mekânda olacağının istihbaratı üzerine yapılan konuşmalarda, "Bize gelen istihbarata göre Usame'nin hafta sonu falanca binada olabileceği ihtimali bilgisi geldi" deniyor. Sanki batının hafta sonu kabul ettiği cumartesi-pazar iki gün boyunca Bin Ladin orada bulunacakmış duygusuna kapılıyorlar. Acaba Usame Bin Ladin'in hafta sonu mevhumu var mıdır?Düşünmeye değer. Birisi Pentagon'un işleyiş tarzını izah ederken, "Onlara kalsa ya birkaç bombayı fırlatacaklar ya da Normandiya çıkartması başlatacaklar", bir diğeri "Süprüntüyü 20 kez bombalayabilirsiniz ama bir iki dakika sonra gene çadırlarını kuruyorlar" veya "Mezbeleyi kaç kez bombalasanız da hiçbir şey olmuyor ki" diyor. Rumsfeld, daha da ileri giderek diyor ki: "Çok pahalı silahlara karşı mezbele durumu, savaş aritmetiğimize uymuyor."Afganistan'daki eğitim kamplarını kastederken: "Bazılarının jimnastik çalışmaları diye değerlendirdikleri, bazılarının ise temiz havalı park sahaları diye gördüğü bu kamplarda, cihad için hazırlanan insan zincirleri oluştuğunun farkında bile değildik. El Kaide için havadan bombalama taktiğini benimsemiştik. Çizmeleri toprağa değdirmeyi hiç düşünmedik."El Kaide teröristlerini tespit etmenin güçlüğünü izah ederken: "Aynanın üstünde dolanan civa gibiydiler"İki dönem yetkililerinin de El Kaide ile savaşa girişmemelerinin sebepleri sıralanırken, "Clinton yönetimi konuyu gündemlerine bile getirmezken Bush yönetimi başka balıklar kızartmakla meşguldü."Teröristlerin ABD'ye kolaylıkla vize almaları üzerine: "Suudi Arabistan'a en tercih edilen ülke statüsünü vermişsiniz bir kere. Vize sorunu diye bir problem yok ki! ABD'ye girmek isteyecek hiçbir Suud'u durduramazsınız ki..."Irak saldırı konusunda: "Kitle imha silahlarıyla şaibeli teröristler arasındaki şeytani evlilik akdiyle karşı karşıya kaldık."Afganistan saldırısı başlamadan önce Bush'un, ekibiyle yaptığı bir konuşmada, "I'm not gonna shoot a million dollar into a 10 dollar tent" dediğini hatırlıyorum. Tercümesi şöyle: "10 dolarlık bir çadıra, milyon dolarlık bombayı fırlatacak halim yok."Ancak gelişmeleri hatırlıyorum da 10 dolarlık çadırdan da beter Tora Bora'nın sıfır dolarlık mağaralarına indirildi, o milyon dolarlık bombalar ve hâlâ Bin Ladin öldürülemedi. Bu soruşturmalardan da anlaşılacağı üzere durum çok ama çok zormuş ve zor olmaya da devam etmekte...Okuyucu mektubuÖğrenci affından hâlâ ses yok!■ Öğrenci affını hâlâ bekliyoruz. Herhalde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bu affı çıkarmak istemiyor. Biz de sizin köşenizden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a seslenmeye karar verdik. Lütfen sesimizi duyurun. (Birçok okuyucum)* Bu köşe zaten sizlerin. Sanırım konuyu dördüncü kez gündeme getiriyoruz. Yetkililerden bir açıklama gelinceye kadar da yazmaya devam edeceğiz. Geçen günkü yazımda, "Öğrenci affı olmayacaksa belirtiniz" demiştim. Hâlâ ses yok.

Devamını Oku

İnsanoğlunun klonlanması sevap mıdır günah mıdır?

24 Mart 2004

Evli, iki çocuklu, başarılı genç bir doktor, iki arkadaşıyla ormanda bisiklete binerken keskin bir virajı dönmeye çalıştığında lastiği ikiye bölünüyor. Bu kaza sonucunda genç doktorun omuriliğinin belden aşağısı zedeleniyor ve yaşamı kâbusa dönüşüyor.Bildiğimiz gibi kuzular klonlandı, inekler klonlandı, hatta boğalar klonlandı. Hem de başarıyla. Ancak insan klonlanması Ekim 2002'de başarıldı. Bunu başaran da Amerika'da bir laboratuvarda çalışan Dr. Jose Cibelli oldu. Cibelli'nin hedefi, Dr. Jamie gibi omuriliği çalışmayan, Parkinson hastalığına yakalanmış, böbrek, karaciğer veya vücuttaki herhangi bir organından rahatsız olan insanlara, insan embriyosunu klonlayarak yedek parça üretmek.Bunu başarmak için Dr. Cibelli'nin belli yaş ve fiziki güçte olan bir hanımdan mümkün olduğu kadar yumurta temin etmeye ihtiyacı var. Sanırım yumurtalarını maddi gelir karşılığı satmaya hazır hanımlar var. Hormonal desteklerle, her ay tek yumurta veren hanım rahminin, en fazla 20 yumurta vermesiyle bu mümkün olabiliyor.Dr. Cibelli bu yumurtaları alıp laboratuvara getiriyor. Diğer tarafta omurilik hastası doktor da kamışa benzeyen bir aletle, bacak bölgesinden deri hücreleri sıyırıyor. Bunlar da laboratuvara geliyor.Dr. Cibelli, uygun şartlarda mikroskobun altında yumurtalan birer birer, deri hücreleriyle döllüyor. Normal olarak cinsel ilişkide erkek sperminin, tek başına yumurtayı döllemesini Dr. Cibelli incecik bir alet sayesinde gerçekleştiriyor. Tüm beklenti, yumurtanın içindeki bu hücrenin varoluşuyla bölünerek çoğalmasını sağlamak. Üç yıldır aynı işlem tekrarlanıyor. Netice? Başarısız.Gelgelelim, Ekim 2002'de yapılan kontrolde bir yumurtanın bölünmeye başladığını görmek tüm bilim adamlarını sevindiriyor ve haber dünya medyasında patlıyor.Ancak yumurta sadece 6 parçaya bölünüp, embriyo oluyor. Oysa omiriliği hasarlı hastaya 50 hücrelik bir embriyo gerekiyor. Çalışmalar devam ediyor.Epilepsi görülmüşDr. Cibelli, "Evimde çok nadide bir şişe şarap bulunuyor. 50 hücrelik embriyoyu elde edersek bu şişeyi açacağız. Henüz başaramadık, uğraşıyoruz" diyor.İki çocuklu bir çiftin hikâyesi de hazin. Üçüncü çocukları rahim içinde son derece normal gelişmiş. Bebek 21 aylıkken birdenbire sara (epilepsi) hastalığı başgöstermiş ve bebeğin beyni gelişmeyi o noktada durdurmuş. Şu anda 7 yaşındaki oğlan çocuk, aynı bir bebek gibi ve doktorlar 10 yaşında öleceğini söylüyorlar. Annesi diyor ki: "Bebeğimi klonlamak isterim. Onu seviyorum ve diğer normal çocuklar gibi olmasını istiyorum. Tam ölmezden biraz önce klonlasam, üzüntülerim geçer." Bu esnada öğreniyorum ki resmi ölüm kabulünden sonra vücut 2 saat daha yaşarmış. Yani klonlama için hücre alınabilirmiş. Anne bu işlemi yaptırmak istiyor.İster saç hücresi olsun, ister tırnak, ister deri, ister dil. Her bir hücrenin içindeki çekirdekte, kromozomların içinde o kişiye ait kaş, göz, saç, omurilik, böbrek, diş, karaciğer gibi her organımızın imalat formülünü içeren genlerin bulunduğu DNA şeritleri var. Hanımdan alınan yumurta döllenmeden önce, yumurtanın DNA'sı çıkartılıyor. Çünkü hanımın DNA'sı ile erkeğin DNA'sı karışsın istenmiyor.İnsan klonlanması başarılırsa yedek parça gibi organ nakli yapmak, yaşamı uzatmak, yaşlanmayı geciktirmek, hastalıkları kökünden halletmek mümkün olacak. Ancak bu işlemlere karşı gelenler de var. "6 hücre de olsa o bir canlıdır. Embriyolar katledilmektedir. Bilim adamları burada durmazlar. Tutar, insanı tümüyle genetik şifreleriyle oynayarak imal etmeye başlarlar" diye itirazlar da yükseliyor.Buna cevap veren bilim adamları da diyorlar ki:"6 hücre, 100 hücre, bunlar sadece biraraya gelmiş hücrelerdir. Organ yoktur, bilinç yoktur, insan yoktur. Dolayısıyla katliam da yoktur. Bırakın bilim, yaşamsal derdi olan hastalara yardım etsin."Sizler ne dersiniz?

Devamını Oku

Onurlu erkekler çoğalıyor!

23 Mart 2004

Gazetelerimizin üçüncü sayfalarını her okuduğumda, anlamakta çok zorlandığım bir zihin yapısıyla karşılaşıyorum. Bana göre çok sıhhatsiz bir zihin yapısı bu. Kendimi bildim bileli de bu hikâyelerin azalması gerekirken gün geçtikçe arttığını görüyorum.Örnek vermek gerekirse, son Gökçeada cinayetini ele alalım. Ne olmuş? Ayşe Ceyhan adındaki bir genç bayan, Almanya'da işçi olarak çalışan üç çocuk babası Ahmet Kaptan ile Samsun'da tanışmış ve birbirlerinden hoşlanmışlar. Ahmet Bey'in Ayşe'ye evli olduğunu söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Ahmet Bey tatil sonu Almanya'ya dönmüş ve Ayşe de çalışma hayatına devam etmiş. Kaçamak telefonlarla süren bu ilişkinin ne kadar devam ettiğini de bilmiyoruz ama Ahmet Bey eşinden boşanarak Ayşe ile nişanlandığını iddia ediyor. Almanya'da Ahmet Bey çalışadursun, Ayşe Ceyhan bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmek istemediği kanaatine varmış olmalı ki nişanı bozduğunu Ahmet Bey'e bildiriyor.Vay efendim sen misin ilişkiyi bitiren? "Ben sana gösteririm" misali Ahmet Bey ülkeye geri dönerek Ayşe'nin peşine düşüyor. Ayşe tehlikeyi sezinlemiş olmalı ki Ahmet Bey'e, Gökçeada Geçici Mal Müdürlüğü'ne çıkan tayinini söylemiyor. Besbelli izini kaybettirmek istiyor ama nafile! Ahmet Bey, Ayşe'i buluyor. Bir akşam Gökçeada'daki restorandan çıkan Ayşe'nin karşısına çıkıyor. Tartışıyorlar. Kısa süre sonra cebinden çıkardığı ruhsatsız tabancayı Ayşe'nin başına ve vücuduna üçer kez boşaltıyor. Buyrunuz! Neden?Ahmet Kaptan'ın açıklaması: "Ayşe benim nikâhsız eşimdi."Duralım bakalım burada biraz. Nikâhsız eş ne demektir? Türkiye Cumhuriyeti'nde nikâhlı ve nikâhsız eş diye hiçbir tanımlama olamaz. Arkadaşım demesi gerekir."Özellikle son aylarda telefonlara çıkmak istemiyordu."Besbelli Ayşe Ceylan, ilişki resmiyet kazanmadan, yani nikâh töreni yapılmadan bu beraberliği bitirmek istemiş. Muhakkak olumsuz deneyimleri sonucu Ahmet Bey ile yaşamını birleştirmekten vazgeçmiş. Belki de kendi kendine demiştir ki: "Yuvasını benim için bozan Ahmet, yarın öbür gün başkası için de benimle kurduğu yuvayı bozar." Böyle demiş mi dememiş mi bilmiyorum, ancak olabilir. Allah, kafatasımızın içine bir beyin yerleştirmiş. Zararın neresinden dönülse kârdır. Ayrılmak istemiş ve yüzüğü çıkardığını belirtmiş. Kimbilir nasıl tehditler almış ki, izini de kaybettirmek istemiş. Ancak Ahmet Kaptan, kendisini bulmuş ve vurmuş. Nasıl bir gerekçesi var Ahmet Bey'in:"Onuruma yediremediğim için öldürdüm onu."Ben de sormak istiyorum şimdi. Onurunuzun önemi, sizi istemeyen birisini öldürmekte mi yatar? Ben de zannederdim ki sizi istemeyen birisinin peşinde koşmaya devam etmek onur kırıcı bir harekettir. Kim haklı? Ben mi haklıyım, Ahmet Kaptan mı haklı? Yaşamda, aklın yolu birdir dendiğine göre burada niçin bir ikilem var?Değdi mi Ahmet Kaptan? Şimdi çoluk çocuklarınız neyle geçinecekler? Eski eşinizi nasıl ve ne derin bir üzüntüye boğduğunuzun farkında mısınız? Ayşe Ceylan'ın ailesi perişan oldu. Annesi, babası yaslara büründü. Niçin? Ahmet Bey onuruna yediremediği için! Oldu mu yani? Yakıştı mı insanlığa? Akla, inanca, zekâya uydu mu? Yazık. Çok yazık!Okuyucu mektubu"Dikkat! Uyuşturucu yaşı 12'ye düştü"■ Ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Son zamanlarda sayıları gün geçtikçe artan "Nargile cafe"lerin içine bir göz atan var mı? Gençler buraları dolduruyorlar. İnanın bana 8-9 yaşında çocuklara nargile veriliyor. Uyuşturucu yaşı da 12'ye düştü. Böyle bir tehlikenin olduğunu, yetkililere duyurmak istiyorum. (Adı bende saklı bir okurum)* Hassasiyetinize teşekkür ediyorum. Çoğu zararlı alışkanlıklar modayla başlar. En azından buralara giriş için yaş tahdidi mi getirilmelidir? Bu konuda görüş belirtmek isteyenleri dinlemek istiyorum.

Devamını Oku

Ahmet Hakan'ın laubaliliği!

23 Mart 2004

Cuma günü köşenizde çıkan, "Ah Ahsen Hanım ah!" başlıklı yazınızı okudum. Bir bilgelik, bir erdem! Her kişi bir tarafa Ahmet Hakan diğer tarafa. O ne gözlem, o ne görüş, o ne derin değerlendirme, o ne felsefe? Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan'ın eşleri Ahsen Hanım'a kızmışsınız. Vay!!! Neden? Çünkü Ahsen Hanım, sizin saçma sapan polisiye cetvelinize göre hata üstüne hata yapmış.Nasıl hatalar bunlar? Affedilir gibi değil! Yenilir yutulur gibi değil! Ders verilmeye müstahak! Köşeye dikmeye, odaya gönderilmeye, hatta belki biraz hapis... Neler yapmış, neler! Aynen köşenizden alıyorum: "Sevgili eşiniz Kemal Unakıtan, Başbakan'ın mutlak hakimiyetine işaret ederken şöyle demişti: Number One ne derse o olur."Bu derin ve değerli tespitinizi yazınızın başına koymakla ne ima ermeye çalışıyorsunuz diye düşünüyorum. İki ihtimal var. Ya Kemal Bey'e, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" mesajı vermeye çalışıyorsunuz, yani "Kemal Bey aile içinde Number Two olmayı bırak da hanımına mukayyet ol" veya daha da beteri duruma mutlak hakim Başbakan'ın el koymasını arzuluyorsunuz. Bu iki ihtimal dışında bu cümlenin yazıya dahil edilmesi, tam tabiriyle "Dam üstünde saksağan"dan ileriye geçemez. Devam ediyorsunuz:"Eşinizi mükemmel bulduğunuzu, İngilizce bir sözcükle ifade etmekte beis görmemişsiniz. Önce baş örtme biçiminizde bir değişiklik yaptınız. İnanın bundan hiç etkilenmedim. 'Beni ilgilendirmez' dedim." Sizi nasıl ilgilendirebilir ki Ahmet Bey? Yani böyle bir ihtimal bile nasıl ve nereden doğabilir? Siz kimsiniz? Ahsen Hanım kim? Kendinizi nerelerde görüyorsunuz Allahaşkına? Bu ne hayal âlemi? Devam ediyorsunuz:"Ben Trakya kızıyım dediniz, bu da beni ilgilendirmedi.""Beni ilgilendirmedi" diyorsunuz ama bu yazınızla küçük polisiye cetvel defterinize durmadan bunları not ettiğinizi de tüm okuyucular deşifre ettiler! Bilmedi. Ahmet Hakan'ın küçük polisiye not defteri'nde daha neler var neler?Muziplik işaretleriDevam ediyorsunuz:"Her ne kadar gözlerinizde, muziplik yaptığınıza dair en küçük bir işaret yakalamasam da..."Hop, hop, hoop! Yavaş gelin Ahmet Hakan Bey! Siz kimin gözünde ne muziplik işaretleri ararsınız?Size mi düşer böyle polisiye kontroller? Ne ayıp şeyler bunlar! Yetmiyor size, cezalarınızı uygulayacaksınız Ahsen Hanım'a. Devam ediyorsunuz: "Vietnam'dan girip Bağdat'tan çıkmayacağım, Amerikan işgali altında inleyen yoksullar edebiyatına bulaşmayacağım, kültüremperyalizmi..."Merakım şudur: Bir zihin yapısı bu kadar nasıl çarpılmıştır veya çarpıtılmıştır? Hangi işlemler bu çarpıklığa etken olmuştur?Koskoca Maliye Bakanı'nın eşi üzerine hiçbir art niyet olmaksızın, tertemiz bir tişört giymiş ve bizim Ahmet Hakan Bey nerede durduğunu, nerelerde olduğunu unutarak Bağdat, Vietnam konularını açarak, en sonunda hanımefendiye, "Üzerinde ABD bayrağı olan tüm spor giysilerinizi yok edin" diye emir veriyor, emir! Arkasından da tehdidi var: "Bu bir dost tavsiyesidir."Siz Ahsen Hanımefendi'nin dostu musunuz Ahmet Hakan? Hanımlar Bağdat, Vietnam, Haiti, Ruanda, Filistin, Zimbabwe düşünmeden bluz alırlar kendilerine. Sizin çarpık düşünceler neticesi yağdırdığınız tehditler de hiç akıllarına gelmez. "Ah bunu almayayım Ahmet Hakan ne der sonra?" "Aman gözlerime muziplik getirmeyeyim Ahmet Hakan ne der sonra?"Siz bu ülkenin koskoca Maliye Bakanı'nın eşine dil uzatamazsınız. Daha önemlisi, ona karşı ne hisler içerisindesiniz anlamış değilim ama kendinizi dost görüp böyle abuk sabuk değerlendirmelerle kişilerin baş örtme biçimlerine, muzip bakışlarına, üzerlerine giydikleri giysilere karışamazsınız.Eşim Haluk, Kemal Unakıtan Bey'in yerinde olsaydı, sizin çarpık düşüncelerinizin yerinde şu anda yeller esiyor olurdu. Bu polisiye notları tutmanız demokrasiye, insan haklarına ve laikliğe aykırıdır ve bu sistemde laubalilik olarak değerlendirilir.

Devamını Oku

Rönesans nasıl başladı?

21 Mart 2004

Geçtiğimiz hafta Cevizkabuğu programında, Ekonomik Araştırmalar Vakfı kurucusu ve yazar Hayri Sevimay konuk olarak Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine açıklamalarda bulundu. Çok rahat bir üslupla, örnekleyerek belirttiği fikirlerini çok ilginç buldum.Avrupa'deki aydınlanma yılları ve Rönesans'ın başlama tarihinin, Fatih'in İstanbul'u fethettiği devre rastladığına dikkat çekince gene aklıma ABD'de yaşadığım bir olay geldi.Anfi şeklindeki sınıfa giren müzik profesörümüz, elindeki çantayı kürsüye bıraktıktan sonra biz öğrencilere hiç bakmadan tebeşiri eline aldı ve tahtanın tam ortasına kocaman rakamlarla "1453" yazdı. Tebeşiri yerine bıraktıktan sonra yavaşça bize döndü ve dedi ki:"Benim adım Profesör O'Neill. Aranızda tahtaya yazdığım bu tarihte ne olduğunu bilen varsa lütfen elini kaldırsın. Bilen, derslere hiç çalışmasa bile, imtihanlarımda devamlı zayıf alsa bile sömestr sonunda kendisine A vereceğim!"İskemlemde donup kalmıştım. Etrafımdaki Amerikalı gençlerin bu tarihten hiç haberleri olmadığına kalıbımı basardım. Gene de bir iki saniye bekleyip onlara şans tanıdım. Baktım kimseden "çıt" çıkmıyor, yavaşça sağ kolumu havaya kaldırdım."Yes?" diye sordu O'Neil."1453 yılında Türk orduları, Fatih Sultan Mehmet komutasında bugünkü İstanbul'u, o günkü Constantinople'u fethettiler.""Sen nereden biliyorsun bunu?""Ben Türk'üm" dedim.Teşekkür etti..."Her Türk bilir mi?" dedi."İstisnasız her Türk bilir" dedim. Bu konuşma nereye gidiyordu bilmiyordum. Sınıfta "çıt" çıkmıyordu.İşte o anda O'Neill, hazırol vaziyetine geçmek için asker gibi iki topuğunu birbirine çarparak ayaklarını yapıştırdı. Sol elini aşağıya sallandırırken sağ kolunu dirsekten kırıp midesinin üzerine getirdi ve belinden öne doğru eğilerek tam önümde bir reverans yaptı. Herkes gibi ben de neye uğradığımı anlamamış ve şaşırmıştım. Doğrulduktan sonra şöyle dedi:"Sizin nezdinizde tüm Türklere teşekkür ediyorum.""Neden?""Çünkü Türklerin İstanbul'u fethetmesinden sonra tüm düşünürler, tüm sanatçılar, tüm aydın ve entelektüel insanlar Anadolu'yu terk etmiş, Avrupa'ya göçmüş ve Rönesans'ı başlatmışlardır. Fatih'in fethi olmasaydı, aydınlanma ve Rönesans başlamazdı.""Ama profesör, Türkler 1453'ten çok önce Anadolu'yu fethetmişlerdi. Tüm Anadolu sanatçılarıyla ahenk içinde yaşamışlardı. En yetenekli ressamlar, heykeltıraşlar, şair ve düşünürler, Türk insanıyla yan yana yaşamışlardır. 1453 tarihindeki Avrupa'ya gidiş mi Rönesans'ı başlattı?""Konjonktür oluştu. Avrupa'daki düşünür ve aydınlar da hazırdı, gelenler de ilk ateşi yaktılar. Böylece aydınlanma başlamış oldu.""Siz bana A verecek misiniz?""Tabii. Söz vermiştim, sözümü tutarım. Karne notunuz A olacaktır."Sanmayınız ki serdim dersleri!!! Hiç bile! Daha çok çalışarak, hak ederek aldım A notumu.Dikkat... Dikkat...Nişantaşı'nı temiz tutalım lütfen!Geçenlerde bir grup okuyucum Nişantaşı sokaklarının köpek pisliğinden geçilmediğini belirtmiş, Şişli Belediye Başkanı Sayın Mustafa Sarıgül'ün bu soruna bir çare bulmasını istemişti. Mustafa Bey'le konuştuğumda, "Ne diyorlar Ayşe Hanım? Ben, Şakayık Sokak'taki otoparkın yanındaki parka Türkiye'nin ilk özel hayvan tuvaletini yaptırdım. Ama kullanan yok ki? İnsanların da biraz düşünceli olması gerekir. Gezdirdikleri hayvanların dışkısını bir poşete koyup çöpe atmalılar. Daha ne yapalım Ayşe Hanım?" dedi. Haklıdır. Köpeğinizi gezdirdiğinizde yanınıza küçük bir faraş, bir süpürge ve naylon poşet alınız ve pisliği ortada bırakmayınız. Herkese polis ve zabıta tayin edilemez ki, yüksek para cezası mı kessinler? Nişantaşı'nı pisletip, kokutmayın lütfen. Hayvan beslemek büyük bir sorumluluktur. Paketi aç, mamayı dökle bitmez bu iş!

Devamını Oku

Babalar ve çocukları

20 Mart 2004

"Babalar ve oğulları" demem! Çünkü oğlan çocuklar kadar bazen onlardan da fazla, kız çocuklarına güvenim sonsuzdur. Bence şu günlerde Sayın Tayyip Erdoğan ile Sayın Rauf Denktaş'ın "kulak kesilmeleri" gerekli kişiler, ne yıllardır önerilerini duymaya alıştıkları danışmanlarıdır, ne de kabine üyeleridir. Bu iki yetkili, can kulağıyla çocuklarının seslerini dinlemelidir.Kıbrıs, hem Kıbrıs'ın hem dünyanın ama en çok da Türkiye'nin gündemini belirlemektedir. Kıbrıs'ta varılacak bir çözüm, sadece Kıbrıslı Türkleri huzura kavuşturup gelişmelerinin önünü açmayacak, aynı zamanda Türkiye'nin çağdaş medeniyet seviyelerini yakalamak için ihtiyacı olan AB'ye kabul ve birleşim sinerjisini sağlayacaktır.Serdar Denktaş'ı gün geçtikçe daha çok takdir eder oldum. Aklı selim sahibi, sakin ve dengeli bir zekâya sahip olduğunu düşünüyorum. KKTC seçimlerini müteakiben mikrofonlara konuşurken, uygar ülke liderlerinin hitabet ve düşünce tarzını yansıttığı zaman, içim rahatlamış, adil ve gerçekçi bir siyasetçi olduğu kanaati bende oluşmaya başlamıştı. Benzer sakin tavırlarını New York görüşmelerinde de sergiledi. Halen devam etmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde de sükûnetini muhafaza ediyor. Bunlar çok olumlu puanlardır.Serdar Denktaş'ın siyasi görüşlerinin, Başbakan Mehmet Ali Talat'ın istikametinde olmadığını biliyoruz. Seçim sonuçlarını saygıyla karşılama olgunluğunu göstermesi de halkın arzularını ön planda tuttuğunun resmidir. Bu öncelikler sebebiyle koalisyonun kurulmasında Talat ile el ele verebilmiştir. Çok da iyi etmiştir.Babasıyla aynı düşünce içinde olmayan bir oğulun, babasına fısıldayabilecek birkaç olumlu kelamı vardır muhakkak. Sayın Rauf Denktaş'a da oğlundan daha yakın bir fikir sahibi olamaz. Yeter ki Rauf Bey bu sözlere kulak versin. Bu kadar deneyimli ve iyi konuşan bir babanın çocuğu olmak da kolay olmamalı. Gölgede kalan çocuk, gelişemeyen çocuktur. Serdar Denktaş'ın ise bu kategoriye girmediğini görüyor, babasıyla daha çok istişarede bulunmasını öneriyorum.Benzer durum Sayın Tayyip Erdoğan için de geçerli olabilir. Belediye Başkanı olduktan sonra dünyayı gezip, görgüsünü artırma fırsatı bulmuş Başbakanımız, bu vesileyle dünyada çeşitli çözüm ve işletmeler görüp, düşüncelerinin nasıl değiştiğini söylemişti.Başbakan çocuklarının ABD'de okuyor olmaları, o toplumda yaşıyor olmaları, çağdaş ülkelerin, vatandaşlarını nasıl bir disiplin içinde eğitip, onları iş sistemine, sosyal sisteme nasıl entegre ettiklerini görebilmeleri, insanca yaşama koşullarını nasıl adil biçimde yarattıklarını öğreniyor olabilmeleri, belki de babalarına da bu yollan göstermede yardımcı olur diyorum.Örneğin özellikle milli eğitim sistemimiz eleştirilerek "Türkiye'de tek tip insan mı yetişecek?" şeklinde bir soru, çok fazla sorulur. Evet, çağdaş ve laik ülkelerde sistem böyle işler. Örneğin Montana'da liseden mezun olmuş Peter ile Teksas'ta liseden mezun olmuş Caroline, aynı sistemde eğitilmiş, bazılarının tabiriyle 'tek tip insan' olarak yüksek tahsile başlama basamağına gelmişlerdir.Bu ABD'nin, Kanada'nın, Avustralya'nın, Fransa'nın, İngiltere'nin oturduğu sağlam altyapıdır. Şimdi alt yapıda tekleme olursa, ne olur? Nasıl 'tekleme' olursa? Örneğin bir kısım öğrenci yüksek tahsilin ilk basamağına başka biçimde yoğrulmuş bir düşünce tarzıyla, diğer bir kısım öğrenci ise başka bir biçimde yoğrulmuş düşünce tarzıyla gelirse ne olur? Aslında şöyle dünyaya bir göz gezdiren, iki değişik altyapıyla ilerlemiş toplumların aralarındaki farkları derhal görebilir.Tercih hangisidir? Mustafa Kemal Atatürk bu gerçeği tarihin hangi derinliklerinde ilk olarak görmüş ve dümeni doğru istikamete kırmıştır? Sayın Erdoğan'ın çocukları ve gelinleri, eğrisiyle ama daha çok doğrusuyla, dünyanın en önemli çağdaş eğitim kurumlarında, en gelişmiş ülkelerinde, insanın en rahat yaşaması için yaratılmış sistemlerin içinde öğrenim ve eğitim görmektedirler. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, tespit edebilmeleri gerekir. Bu fikirlerini de açık bir biçimde babalarına aktarmaları, Türkiye'nin geleceği açısından çok önemli olabilir.Ben doğduğumdan beri, komşularıyla kavgalı bir Türkiye içinde yaşıyorum. Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" sözüyle somut bir çelişki içine girmiş yönetimlerin, hiç değişmeden, yanlışları tekrarı içinde geçti yıllarım. Milli gelirim bilmem kaç dolarken, okuma yazma ortalamam 4.5 yılken, sağlık ve eğitim imkânlarım yetersizken, imam nikahlı, 4 eşli milletvekilleri lojmanlarda ikamet ederken, Anadolu'nun bazı yörelerinde hemcinslerim karlı dağlardan arabayla kar getirip, eritip, çamaşır yıkamaya çalışırken, her köyde okul ve sağlık ocağı yokken, işsizlikten vatandaşlar inim inim inlerken, benim gurur taslayıp etrafıma kafa tutmaya, en iyisini ben bilirim demeye hiç ama hiç hakkım olmadığını düşünüyorum.Şayet, Yurtta Sulh Cihanda Sulh'un yolu, arapsaçına döndürülmüş Kıbrıs meselesinin çözümünden geçiyorsa, bu istikamette adımların atılmasının şart olduğuna inanıyorum. Ve... Ve diyorum ki, aynı Sayın Bülent Ecevit'in yıllar önce benzer konjonktürde, etrafa söylediği gibi: "Gölge etmeyin, başka ihsan istemez!" Bakın şu tarihin tecellisine! Sayın Rauf Denktaş ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın çocuklarının sözlerine kulak kabartmalarını rica ediyorum. Çünkü onlar yalan söylemezler, yutturmazlar, duymak istediklerinizi size yağlayıp, ballayıp vermezler.Ne mutlu sizlere ki böyle çocuklarınız var!

Devamını Oku