Gelişmeleri şaşkınlıkla izliyorum. Bugünlerde dünyanın en önde gelen devlet adamı Kaddafi oldu çıktı! Ne oldu? Nasıl oldu? 11 Eylül saldırılarını müteakiben ABD'nin önce Afganistan'a sonra Irak'a müdahalesi... Ortalık toz duman... Tozlar yatışınca bir de ne görelim? Kaddafı'ye dünya liderleri kırmızı halı sermekten bitap düşüyorlar!!! Peki ne dedi Kaddafi de durum değişti? Şöyle dedi: "Kitle imha silahları yapmaktan vazgeçiyorum."Hepsi bu!Sen misin bunu söyleyen? İlk önce İtalya Başbakanı Berlusconi, sonra da İngiltere Başbakanı Blair gitti Libya'ya. Çadırda malûm manzaralar. Arkadan Nelson Mandela'yla gördük Kaddafi'yi. Hem de nasıl bir pozda? Barış düşkünü, demokrasi ve eşitlik tutkunu Mandela, tutmuş Kaddafi'nin sağ elini, almış korumasına. İkisi de güle güle geliveriyorlar!Amerikalı iş adamları, derhal ama derhal Libya'da yatırımlarına başlıyorlar. Berlusconi bir yandan, AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi diğer yandan, bir şaşaa, bir kıyamet... Kaddafi, uçağa binip soluğu Belçika'nın başkenti Brüksel'de alıyor. Görüntüleri gördünüz mü? Prodi, öylesine boynuna atılıyor ki Libya liderinin, sanki 30 yıl sonra karşılaştığı ikiz kardeşi! Herkes sarmaş dolaş, neredeyse gözler yaşlı!Konuşmalar başlıyor. Önce Prodi. Kısa ve öz. "Hoşgeldin, değişime ayak uyduruyoruz" falan filan... Derken Libya lideri alıyor sazı eline. Hatırımda kalanları yazıyorum sizlere:"Sizlerden özür dileyecek değilim. Geçmişte düşmanımızdınız. Sizin uçaklarınızı düşürdük."(Bu sözleri duyunca şaşırıyorum. Adeta nutkum tutuluyor. Yani kardeşim bundan 13 sene sonra Usame Bin Ladin de ortaya çıkıp kırmızı halı üstünde, "O gün siz bizim düşmanımızdınız. İkiz Kuleler'i yerle bir ettik" diyecek olsa Kaddafi'den farkı olur mu?) Kaddafi devam ediyor:"Bu hareketim, Libya'nın kendi inisiyatifinde gerçekleşmektedir. Amerika'dan Çin'e kadar teröre karşıyız. Sizlerle omuz omuza çalışacağız. Kitle imha silahları imha edilecektir."İnanabiliyor musunuz? Irak'ta hâlâ kitle imha silahları aranıyor mu? Aynı terimin altında sanki yeni bir hikâye yazılıyor. Devam ediyor: "Yalnız, yanlış anlamayın. Yarın bize tekrar düşman olmaya kalkarsanız biz de gene eski yollara başvururuz." Yani? Gözdağı da veriyor. Tehdit! Ayağınızı denk alın diyor.Bana göre kıssadan çıkarılacak hisse şudur: Usame Bin Ladin ve El Kaide örgütü katliam yapmış, kitle imha silahları vardı, yoktu, dumanı tüten tabanca, mabanca... Saddam diktatör ama asıl gereken demokrasi falan filan derken bu durumları kendi lehine en başarılı biçimde Kaddafi çevirmiştir. Avrupa ve gelişmiş dünyanın tam göbeğine iki seksen oturmuştur. Rüyamda görsem inanmazdım. O kadar çabuk, o kadar süratle gelişti ki bu durum. Hâlâ kendi kendime, "Acaba rüya mı görüyorum?" diye soruyorum. Sizler ne dersiniz?Okuyucu mektubuVatandaş arabasını nereye park edecek...■ Bebebk'te Yıldız Koleji Sokağı'ndaki apartman dairelerimden birini sattım. Dairenin yeni sahibi, evin önündeki yola saksılar dizdi. Şimdi hiçbir araba buraya park edemiyor. Böyle bir durum yasalara aykırı değil mi? Bence Beşiktaş Belediyesi bu duruma hemen müdahale etmelidir. (Hamdi Görey)* Böyle bir şikâyet daha önce hiç gelmemişti. Anladığım kadarıyla saksılar, yol boyunca dizilmiş. Yeşile saygılıyız ancak o sokakta oturanlar otomobillerini nereye park edeceklerini şaşırmışlardır. Zaten Bebek, Arnavutköy, Ortaköy gibi semtlerde otomobil park etmek bir mucize. Eski dar sokaklar, gittikçe artan otomobil sayısına cevap veremiyor.
İstanbul/Tunus seferini yapan THY'den memnun kalmakla beraber endişeli anlar da yaşadım. Atatürk Havalimanı'ndan saat 10.30'da kalkması planlanan uçağımıza tam vaktinde bindik. Tüm yerler doluydu. Tarife saatini 15 dakika geçince "olabilir" diye düşündük. Yarım saat geçince meraklandık ve hostese neden kalkışta geciktiğimizi sorduk."Efendim Tunuslu bir çift uçağımıza binmişler. Hanım 7 aylık hamile, elinde uçabilir diye doktor raporu var ancak uçuş izni 10 günü aşmış. Uçabilir diye yeni bir doktor raporu olmadıkça uçağımızla seyahat etmeleri uluslararası yasalara aykırı olduğu için uçaktan inmelerini sağlamaya çalışıyoruz."Arka taraftan sesler yükselmeye başlamıştı. Önce İngilizce sonra Fransızca konuşmalar gittikçe hızlanıyor, 'Biz bu uçaktan inmeyiz' itirazları duyuluyordu. Uçağın kalkışı 40 dakika gecikmişti. Pilotumuzun talimatıyla havalimanının güvenlik birimleri çağrıldı. Önce doktor istenmişti ama gelemeyeceğini bildirmiş, hamile yolcuyu yanına çağırmıştı. Bu da imkânsız olduğundan çifti uçaktan güvenlik birimlerinin indirmeleri gerekmişti.Tunuslu hamile hanımın eşi, koridorda ilerleyerek yakınımıza geldiğinde neler söylediğine dikkat ettim: "Biz Kuveyt'den THY biletini alırken oradaki yetkili, 'Hiçbir şey olmaz. İstanbul'da transfer olup Tunus seferine binersiniz' demişti. Onunla konuşun, biz inmeyiz."Hay Allah! Endişelendik. Şimdi güvenlik güçleri gelip sürükleyerek mi indirecekti bu çifti? Adamın sesi biraz daha yükseldi: "Bizim İstanbul'da bir gece daha kalacak paramız yok. Nerede uyuruz? Ne yeriz, ne içeriz?"Buyrunuz! Ya kaptan pilot yumuşayacak, riski göze alacak, "Bismillah" deyip havalanacaktı ya da yaka paça bu çift uçaktan indirilecekti. Ya indirilirken bir şey olsaydı? Bunun sorumluluğunu kim üstlenecekti? Hamile hanıma dokunulabilir miydi? 50 dakika gecikmiş durumdaydık. Endişelerimiz her dakika artıyordu. Güvenlik güçleri bir bir kapıdan girmeye başladılar. Aralarında hanım yetkili de vardı. Arka tarafa geçip, yumuşak seslerle konuşuyorlardı.Biraz sonra hamile hanımla eşi, tıpış tıpış kapıya doğru ilerleyip, uçaktan indiler. Sanki sihirli bir değnek, durumu yumuşatmış, sorunu halletmişti. Ancak THY yetkilileri de bir daha doktor raporu tam olmayan hamileliği 7 ayı geçmiş hanımları eminim uçağa bindirmeyecektir.Dolayısıyla bizim uçağımız o gün Tunus seferine 1 saatlik bir gecikmeyle başladı. Allah'tan başka bir uçağa transfer olmadık. 2 saat 40 dakikalık bir uçuştan sonra başkent Tunus'un havaalanına THY tekerlerleri yumuşacık bir iniş yapıp, yolculardan da esaslı bir alkış aldı!THY'nin yemekleri çok lezzetli. Aşçıbaşını kutlarım. Hostesler son derece güler yüzlü ve nazik. Hepsi lisan biliyor ve çok yardımcı oluyorlar. Zaten öyle olması gerek. Gidiş ve dönüşte kaptan pilotlar beni kokpite davet ettiler ama bu ziyareti hayatımda birkaç kez yaptığım için artık pilot arkadaşlanmı boşuna meşgul etmemem gerektiğini düşünüyorum. Bu hizmet böyle devam ederse, önümüzdeki sezon THY'nin müşteri potansiyelini artacağı kanaatindeyim.
1. Halkı, yüzde 100 Müslüman. 2. Cumhurbaşkanını halk, başbakanı parlamento seçiyor.3. Nüfusu 9 milyon. Ülkede 35 üniversite ve 80 kolej var. Her branşta eğitim veriyorlar. İlkokul birinci sınıftan, master veya doktoraya kadar tüm eğitim hizmeti ücretsiz.4. Aile planlaması yasası 1956 yılında hazırlanmış.5. Bu yasa gereğince her aile 3'ten fazla çocuk yapamıyor.6. Resmi nikâh, tek geçerli aile sistemi. İmam nikâhlı ikinci eş yasalarla yasaklanmış.7. Ülke, çevre değerlerini yasalarla kabul ettiğinden her yer tertemiz. Çünkü çevreyi kirletenler hapis cezasına çarptırılıyor.8. Ülkede fakir yok.9. 800 gram ekmeğin fiyatı 300 milyon TL'ye tekabül ediyor.10. Bir kilo dana bifteği 13 milyon TL.11. Bu ziraat ülkesinin ihracat malları zeytinyağı, tahıllar, portakal, limon, ton balığı.12. İthalat, çok yüksek vergilere tabi tutuluyor.13. Türban, resmi dairelerde ve eğitim kurumlarında yasak ancak sosyal yaşamda serbest.14. Her vatandaş, devletin tüm kurumlarına ve hizmetkârlarına büyük saygı duyuyor.15. Turisti mutlu etmek için golf sahaları, buz pateni salonları, deniz kıyısı tesisleri, casino'ları mevcut.16. Yılda bir kez "Ağaç Festivali" düzenleniyor ve her vatandaş, bu festival sırasında bir ağaç dikiyor.17. Yılda bir kez "Dağ Tırmanma Festivali" düzenleniyor. Hemen hemen dünyanın her köşesinden, bu ülkedeki "Boynuz Dağı"na tırmanmak için turistler akın ediyor.18. Ülkede 60 milyon zeytin, 3,5 milyon portakal ve 800 bin adet limon ağacı var.19. Kadınlar, yüksek tahsil görmüş ve iş gücünde yerlerini almışlar.20. Din ve devlet işleri, kesinlikle birbirinden ayrı.21. Başkentin ana caddesindeki kocaman posterde, bir kadın polisin üç çocuklu bir hanımı trafikte yönlendirişi görülüyor.22. Bu posterin altında şöyle yazıyor: "Ülkemizdeki iş hanımları, sokak düzenimizi sağlamakta baş etkendir."23. Her öğrencinin birinci lisanı Arapça, ikinci mecburi lisanı ise Fransızca'dır. İsteyenlere de 5 yıl İngilizce eğitimi veriliyor.24. Ülkenin dış borç derdi yok.25. Her taraf çiçek, çimen ve ağaçlarla süslenmiş. Bunları koparan, yolan, sertifikasız ağaç budayan herkese hapis cezası veriliyor.26. Yan sokaktan gelen araba olmadığından emin olan taksi şoförleri bile, "STOP" yazılı levhada muhakkak duruyorlar.27. Sokaklarda gezen bir tek başıboş kedi veya köpek yok.28. Bir şoförün aylığı 400 dolar. Bunun dörtte birini kiraya veriyor ve en fazla yüzde 12'si vergi ve sigortaya gidiyor. Eşi de çalışıyor.29. Buranın insanları ülkeleriyle gurur duyduklarını söylüyorlar.30. Toplu taşıma tramvay, tren, dolmuş, otobüs, taksi ve feribotlarla sağlanıyor.31. Emeklilik yaşı 60 olarak belirlenmiş. Her vatandaş vergisini vermekle gurur duyuyor.32. 60 bin kişilik, üstü kapalı bir futbol stadyumları var.33. Devlette hortumculuk varsa bile şimdiye kadar hiç duyulmamış ve görülmemiş.34. İthalattan çok, yerli üretime önem veriliyor.35. Kentlerdeki duvarlarda sanatçıların yaptığı, bizde bazı çevrelerin "müstehcen" bulma ihtimali olan hanım resimleri yer alıyor.36. Art deko tarzı süslü mimariyi yansıtan eski binalar fevkalâde korunmuş vaziyette.37. Siyasette 4 parti var. Bu yıl yapılacak başkanlık seçimine 2 aday katılıyor. Hükümette 24 bakanlık var.38. Hafta sonları, cumartesi ve pazar günleri olarak kabul edilmiş.39. "Bizim paramız dış ülkelerde geçerli olmadıkça kendimizi yeterince kalkınmış hissetmeyiz" diyorlar.40. Halk sürekli çalışıyor ve üretiyor. Lüks ve ihtiras peşinde olan yok. Kazanç, "eşitlikçi" bir biçimde paylaşılıyor. Bu, apaçık belli oluyor.Bu ülkenin adı Tunus. Yukarıda sıraladığım gerekçeleriyle beni şaşırttı. Hani örnek aranıyor ya? Türkiye, Mısır falan deniyor ya? Neden hiç kimsenin aklına Tunus gelmiyor diye merak ettim. "Ama siz bir Fransız kolonisiydiniz. Fransa sizi sömürmedi mi?" diye sorduğumda, "Onlar bizi korudular. Sömürmediler" cevabını alıyorum. Tunusluların ülkerinden, ekonomilerinden ve hükümetlerinden gururla bahsetmesine hayran kaldım.
"Bu size pişireceğim son kahve olacak Ayşe Hanım?""İsa'nın son yemeği gibi! Neden öyle diyorsun İhsan?""Ayrılmam gerekiyor da...""Nereye ayrılıyorsun? parası daha iyi başka iş mi buldun?""Bir teklif geldi, kabul ettim. Yarın burada son günüm.""Bak İhsan, sen bu kuaför dükkânına geldiğinde küçücük bir çocuktun. Burada çalışarak büyüdün, bugünlere geldin.""Bunları biliyorum Ayşe Hanım, çok iyi biliyorum.""Yani elindeki mesleği de burada öğrendin. Herkes seni seviyor, sayıyor. Kendine has müşterilerin var.""Çok üzgünüm Ayşe Hanım ama geçim de çok zor.""Oğlum sen geçen yıl evlendin. Hanımın çalışmıyor mu?""Bu pazartesi işe başlıyor. Artık onun da çalışması lazım.""Nerede iş buldu?""Bir bankaya girdi.""Bak çok iyi. Biliyor musun bazen para her şey değildir. Huzur, alışkanlık, anlaşma... İnan bana bunlar da hayatta önemli.""Ama orası da çok büyük bir dükkân Ayşe Hanım. Belki kısa zamanda alışırım.""Doğrudur. Belki de haklısın. Belki de kendi dükkânını açabilecek bir kıvama gelirsin. İşte o zaman ilk olarak ben kutlarım seni.""Belki çabucak alışırım.""O pek çabuk olmayabilir, moralini bozma. Bazen birkaç ay sürer. Bazen eski elemanlar, yeni geleni üzebilirler. Ama olmayabilir de... Bazen de üzerlerindeki yük azaldı diye çok sevinip seni hemen aralarına alıverirler. Onlara biraz şans tanıman gerek. Sakın önyargılı olma. Kendine güven."Biz bunları konuşurken dükkânın sahibi geldi yanımıza."Ayşe Hanım. Dur bakalım. Bu akşam hesapların üzerinden bir daha geçeceğim. Belki İhsan'ı bırakmayacağım. Alıştı müşteriler, şimdi ben yerine kimi bulsam, onun gibi olamaz. Bu akşam hesapların üzerinden bir daha geçeceğim.""Her neyse ben kaçıyorum. Oğlum bir daha seni göremezsem, kendine iyi çok bak. Her şey gönlünün istediğin gibi olsun."Ertesi gün dükkâna girdiğimde İhsan bana gülerek, "Bir kahve yapayım mı Ayşe Hanım?" diye sordu. "Yap ama son kahve olmasın" dedim.İhsan, yıllardan beri çalıştığı dükkânda kalmıştı.Okuyucu mektubuHava raporları parayla mı alınıyor?* Televizyonlarda izlediğimiz hava durumu raporlarını İngiltere'den satın alıyoruz. Ayrıca 3-4 milyon dolara maledilen meteoroloji radarlarının hiçbirisi çalıştırılıp bilgi üretilmezken Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü için 2004 Kamu Personeli Seçme Sınavı'nda ilan edilen 63 kadro arasında bir tane bile meteoroloji mühendisi olmaması skandal değil de nedir? Sayın Başbakan'a ve kamuoyuna buradan esefle duyurulur. (İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Öğretim Üyesi)* Uzun mesajınızı kısaltmak zorunda kaldığım için üzgünüm. Verdiğiniz örnekler hayret verici. Demek ekranlarda izlediğimiz hava raporlarını hep İngiltere'den para karşılığında alıyormuşuz! doğrusu bunu bilmiyordum. Bizim vergilerimizden kesilen paralarla aldıkları radarları bile çalıştıramıyorlar. Yazık ki ne yazık!Dikkat... Dikkat...Köyleri için kitap bekliyorlarAdana'nın Seyhan ilçesine bağlı Karayusuflu köyünden Eren Sabuncu (0535-661 76 20) ile Ümit Aygül (0535-585 56 88) bana mesaj göndermişler. Köylerinde kütüphaneye çevrilebilecek bir oda varmış. Burayı kültür merkezi yapmak istediklerini bildiriyorlar. Odanın onarım işini muhtar üstlenmiş. Ancak içini dolduracak kitapları sizlerden bekliyorlar. Eminim yardım edersiniz. Onları arayınız. A. Ö.
Hangi köşe yazarı arkadaşımda okuduğumu hatırlamıyorum ancak, "Shakespeare bu devrede yaşıyor olsaydı aynı Hamlet gibi Galler Prensesi Diana'nın hikâyesini de muhteşem bir trajedi olarak kaleme alırdı" demiş. Çok doğru, çok!Lady Alexander of Tunis ile Londra'nın en gözde restoranında bir öğle yemeğindeyiz. Bu genç bayan, Prens Charles'in bekârlık günlerini süslemiş arkadaşlarından biriydi. Charles, Diana ile evlenir evlenmez birkaç gün sonra o da nispet yaparcasına evlenmişti. Sakin ve efendi bir eşi vardı."Charles'in Diana ile evlenmesine ne diyorsun?""Mecburdu Charles.""Neye mecburdu?""Bir kere evlenmeye mecburdu. İkincisi de Diana ile evlenmeye mecburdu.""Nasıl böyle bir değerlendirme yapıyorsunuz, anlayamadım?""Bakın Mrs. Özgün, Kraliçe Elizabeth ve tüm kraliyet ailesi Charles'ın üzerinde yıllardır anormal bir baskı uyguluyor. 'Evlen de evlen' diye. Charles ise kaçtı kaçtı ama artık kaçacak zamanı kalmadı. Bu yüzden evlenmeye mecburdu.""Ben de Diana'ya âşık oldu, o yüzden onunla evlendi sandım.""Hah, hah ha! Güldürmeyin beni! Charles, Diana ile evlenmeye mecburdu. Bunun aşkla, meşkle hiç bir ilgisi yok.""Ama nasıl olur? Ne mecburiyetidir bu?""Bakın, geleneklere göre, yazılmamış yasalara göre Charles'ın muhakkak surette bir bakireyle evlenmesi gerekmekteydi. Yıllardır Charles aradı aradı, buşartlara uygun, asil veya yarı asil kendisine bir eş adayı bulamadı.""Diana?""Hah işte, tam bildiniz. Diana'nın en büyük üstünlüğü bakire olmasıydı. Charles da fırsatı kaçırmadı. Onunla hemen evlenip durumu kurtardı.""Ben de ortada büyük bir aşk olduğunu sanmıştım.""Sizin gibi dünyanın büyük bir bölümü de öyle sandı.""En azından Diana'nın, Charles'a âşık olduğunu hissettim. Bu da numara değildi herhalde?""Orada haklısınız. Daha dünyaya gözü açılmamış bir kız işte. Utanır da utanır. Herkesten, her şeyden utanır. Görmüyor musunuz halini? Bir ileriye bakıyor, bir yere. Suçlu gibi ama haklısınız, o saflığı içinde âşık oldu Charles'a. Ama hikâye beklediği gibi gelişmeyebilir?""Yok canım! Hani Diana'nın romantik romanlar yazan bir akrabası var ya?""Barbara Cartland mı?""Evet. Geçen gün televizyonda onu dinledim. Pembe tuvaleti, sayısız pırlantaları ve tüylerine bürünmüştü. Dedi ki: 'Benim roman kurgularımda yarattığım kahramanlar, Diana ve Charles'ın aşk ve evliliğinde hayat buldu. Tüm yazdıklarım doğruymuş. Dünyada romantizm henüz ölmedi. Tüm okurlarım hayal kurmaya devam edebilirler.' Mrs. Özgün, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Charles ve Kraliyet Ailesi, Diana'dan bir tek şey bekliyor?""Neymiş o?""Tahta bir erkek varis. Tercihan iki varis. Diana'nın bu sahnede rolü budur. Ne fazlası ne eksiği.""Keşke söylemeseydiniz. Ben Diana'yı çok seviyorum, onun üzülmesini hiç istemem.""Duymadınız mı? Düğünden bir gün önce Charles'ın bir sevgilisi olduğunu söylemişler Diana'ya.""Ne yapmış zavallı?""Ablalarına gitmiş, ağlamış ve 'Ben yarın evlenmiyorum' demiş.""Ablaları ne demiş?""Saçmalama! Artık çok geç, evleneceksin. Müstakbel kralımızı yarı yolda bırakamazsın.""Diana üstelemiş, 'Ama kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyorum' demiş. Ablaları kaçıp gitmesine izin vermemişler."Lady Alexander of Tunis ile yaptığımız bu konuşmanın üzerinden tam 23 yıl geçti.Olaylar öylesine gelişti ki, tam bir Shakespeare trajedisi. Keşke büyük usta hayatta olsaydı da bunları yazsaydı.Okuyucu mektubuŞapkanızı önünüze koyup düşünün* Bir öğretim görevlimiz, sınıfta bizlere ailemizden işitmediğimiz küfürleri etti. Hakaretleri dört saatlik ders boyunca sürdü, gitti. Çoğumuz sınıftan ağlayarak çıktık. Durumu müdüre bildirdim. Ancak beni, "devamsız" diye o dersten bıraktılar. Herkesin önünde sınıftan kovuldum. O öğretim görevlisi de benimle, "Yürü! Senin daha 5 senen var" diye alay etti. Şu anda okuldan sadece bir kişi mezun olabiliyor. Ne rektör, ne müdürler hiç kimse bir şey yapamıyor. Tabii ben okulu bıraktım. (Adı bende saklı bir okuyucum)* Çok üzüldüm. Hiçbir biçimde okulu bırakmanızı arzu etmem. Belirttiğiniz öğretmen ve okul adını açıklamıyorum. Hiçbir öğretmen, bu tür etik dışı hareket özgürlüğüne sahip olmamalıdır. Her bir öğretmen, her bir öğrencisine saygıyla yaklaşmak zorundadır. Sadece tek bir mezun veren üniversitenin müdür ve yetkililerinin de şapkalarını önlerine koyup düşünmeleri gerekir.
"Ay inanmıyorum! Ayşe Hanım, programlarınızı çok beğeniyorum, gazetedeki köşenizi de...""Buyrun bir sorununuz mu var?""Ahh! Nasıl bildiniz? Vallahi size boşuna yazdırmıyorlar...""Nasıl bir sorun yaşıyorsunuz?""Ayşe Hanım, Allah düşürmesin sizin hiç SSK hastanesine işiniz düştü mü?""Henüz düşmedi ama eli kulağındadır herhalde!""Allah göstermesin. Diyeceğim şudur Ayşe Hanım, biliyorsunuz yeni verilen emirle bizler buraya telefon ediyoruz. Derdimizi söyleyip randevu istiyoruz...""Biliyorum.""Benim dayım çok hasta. Hemen ameliyat olması lazım.""Randevu aldınız mı?""Onu diyecem. Aradık ve ne güne verdiler biliyor musunuz?""Bilmiyorum!""Tam bir sene sonraya! İnanır mısınız? Tam on iki ay sonraya verdiler.""Dayınız çok mu hasta? Yani bekleyebilir mi?""İsterse beklemesin Ayşe Hanım. Özel hastaneye götüremeyiz, çaresiz bekleyeceğiz. Ama siz köşenizde yazar mısınız? Bu SSK randevuları çok geçlere atılıyor.""Bu konuda oldukça fazla şikâyetler geliyor. Muhakkak yetersiz tesis, yetersiz doktor ve yoğun talep olmalı. Bu netice başka türlü olamaz.""Hem bir şikâyetim daha var.""Dinliyorum.""Şimdi SSK bizi başka kliniklere sevk ediyor ya? Hani film çekilecek falan. O zamanlar da o kliniğe gidiyoruz ne oluyor biliyor musunuz?""Bilmiyorum.""O klinik bize film çekim saati olarak neredeyse sabaha karşı veriyor.""Çok zor olmalı.""Hem de nasıl zor! 'Ben çalışıyorum, daha uygun bir saat veremez misiniz?' diye sorduğumda ne diyor biliyor musunuz?""Onu da bilmiyorum.""Bana ne diyor, sadece bu. Bana ne?""Benim durak geldi. İnmem gerek. Bu konuları gazetemize taşıyacağım. Dayınıza geçmiş olsun. Hoşçakalın, hoşçakalın!"Okuyucu mektubuUmutsuzluğunuz gözyaşlarınızdan okunuyor* İki kızımı yuvaya gönderiyorum. Biri 4.5 diğeri 1 yaşında. Geçen gün büyük kızım yuvadan gelince, "Arkadaşım tekmeyle bana vurdu. Ama öğretmene söyleyemedim" dedi. Külotuna baktım kan içindeydi. Hemen yuvaya gidip öğretmenle görüştüm. Ama konuyu kapatmaya çalışıyordu. Ben de çocuklarımı o yuvadan aldım. Ağlamaktan öteye gidememenin üzüntüsünü yaşıyorum. (Diyarbakır'dan B.K.)* Bu olayı benimle paylaştığınız için teşekkür ederim. "Susma, sustukça sıra sana gelecek" sözünün doğruluğuna inananlardanım. Korkum şudur ki, aynı sizin kızınıza atılan tekme ileride başka çocuklara da atılacaktır. Ben olsam müdür veya okul sahibine gider, medyaya okulun adını ve öğretmenin ismini açıklayacağımı söylerdim. Kızınıza tekme atan öğrencinin yaptığı hatalı hareket, onun velisine bildirilmeli, sizden de özür dilenmelidir. Ondan sonra kızlarınız yeniden aynı yuvaya dönmelidir diye düşünüyorum. Umutsuzluğunuz gözyaşlarmızdan okunuyor.
Bugün 23 Nisan! Sizin bayramınız. Atatürk bu bayramı sizlere armağan etti. Sınıflarınızı süslediniz. Evlerinizin pencerelerine bile bayraklar asmış olanlannız vardır. Herkeste bir neşe. Okul tatil... Siz çocuklar biraz durun ve düşünün istiyorum. Bu neşe, tatil ve bayramı hak etmek için ne yaptınız? Her Türk çocuğu bunu düşünmeden bayram havasına girer. Ama ben, bugün biraz düşünmenizi istiyorum. Ben de küçükken sizler gibi hemen havaya girer, kırmızı beyaz krepon kâğıdından zincir örerken çok heyecanlanırdım. Büyüdükçe düşünmeye başladım. "Çocuklar ne yapmışlardı ki koskoca bir bayram, Mustafa Kemal Atatürk tarafından onlara armağan edilmişti?" Biraz büyüdüğümde bunu tam anlayamamıştım. Ama iyice büyüdükten, etrafta olan biteni kavradıktan sonra sanırım anlamaya başladım. Şimdilerde ise tam anladım zannediyorum. Ama sizin yaştakilere anlatabilmek o kadar zor ki! Gene de deneyeceğim. Şöyle bir örnek vereyim. Siz ve mahalle arkadaşlarınız bir araya geliyorsunuz ve yaratıcı gücünüzle, hayaller ve ümitlerinizle tüm çocukların bayılacağı, hayran kalacağı bir oyuncak yaratıyorsunuz. Bu oyuncağın, dünyanın en iyisi olması için bütün kalbinizle ve ellerinizle çalışıyorsunuz. Sizi görenler, özellikle büyükler diyorlar ki: "Hiç boşuna uğraşma yapamazsın!" Neden öyle diyorlar? Çünkü onlar hiç böyle modern ve güzel bir oyuncak yapamamışlar da ondan! Yapabileceklerini bile düşünememişler de bundan! Ellerinde ne eski püskü oyuncaklar varsa, hep onlarla oynamışlar.Durum böyle olunca bunlar sizin başarınızı kıskanmazlar mı? İşte kıskanmışlar. Onların hep söyleyedurdukları sizleri hiç durduramamış.Muhteşem oyuncak!Hak ettiklerinden dolayı tarihin içine gömülmüşler. Ortada kalan, sizin ürettiğiniz muhteşem oyuncak olmuş. Sadece sizin mahalleliler mi? Hayır tüm kent sizin oyuncağınıza hayran kalmış. Yetmez, tüm Türkiye sizin yarattığınız oyuncağı kutlar olmuş. Gene yetmez! Tüm dünyada yaşayanlar sizin haberinizi almışlar, yaptığınıza bayılmışlar ve sizleri kutlamış, kutlamış, kutlamışlar! Bu kutlamaları kabul etmek için siz dünyayı dolaşmış mısınız? Hayır! O yabancılar, sizin mahallenize gelip oyuncağınıza yakından bakarak, "Bravo! Çok güzel üretmişsiniz" diye sizi kutlamışlar. Kim bilir ne güzel duygular uyandırır bu gibi başarılar sizde! Gel zaman, git zaman oyuncağınızı parlatmışsınız, daha geliştirmişsiniz, boyamışsınız. Ama er geç bu oyuncağınızı birilerine bırakmanız gerektiğini anlamışsınız. Siz olsanız kimlere bırakırdınız? Mahallede oturan büyüklere mi? Yoksa muhitinizdeki yeni doğmuş, büyüyen diğer çocuklara mı?Mustafa Kemal Atatürk, büyükleri çok iyi tanıdığından, tutku ve zaaflarını çok iyi bildiğinden, bir yakaladılar mı bırakmama alışkanlıklarına bir türlü vazgeçemediklerinin, tüm tapuları kendi malları addettiklerinin farkında olduğundan, bu uğurda utanmadan sıkılmadan kavga etmeye, geçimsiz olmaya, itişip kakışmaya, çarpışmaya yatkın, kan dökmeye hazır sonra da kan döktük diye asla ödün vermeyen bireyler olduklarını bildiği için ülkemizdeki her şeyi sizlere bırakmıştır!Atatürk bilmez mi? Bildiği, taa o gerilerden, görebildiği içindir ki, hem bu tapuları sizlere bıraktı, hem de "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" dedi. Bu yazımı, bu küçük yaşlarınızda anlayamazsınız ama kesip bir köşenizde saklayın. Saçlarınıza ak düşünce bir kez daha okuyun! Atatürk, 23 Nisan'ı neden çocuklara armağan etmiş hemen anlarsınız.Düzeltme: 20 Nisan Salı günü "Dikkat" köşemizde yayınlanan, "Kitap yardımı için bir çağrı" başlıklı yazımızda verdiğimiz telefon numarası şöyle olacaktır: (0416) 31810 53
Geçen akşam Lütfi Kırdar Kongre Salonu'nda Anadolu Ateşi grubunun gösterisine gittim. Bugüne kadar bölük pörçük şöyle veya böyle izlemiştim ama tam kadro bütün gösteriyi ancak geçen akşam izleyebildim. Bir kere çok turistik bulmuş olduğum "Dansın Sultanlan" isminden Anadolu Ateşi adına geçmeleri kadar isabetli bir karar olamaz diye düşünüyorum. Çünkü yalın ve basit bir biçimde olay budur!90 kıvrak ve yetenekli genç, bir alev yakıyorlar, durdurabilene, üfleyebilene, söndürebilene aşkolsun. Tam rahmetli Mustafa Kemal'in istediği gibi! Aynısı! Biliyorsunuz Atatürk, bir Türk folklor hayranıydı. Hepsini de çok güzel tanırdı. Yaşasaydı, Anadolu Ateşi gibi bir gösteri yapılmasını emrederdi. Benim özel kanaatimdir bu. Bu sebeple böyle dev bir çalışmayı ele almış olan Mustafa Erdoğan'ı ve olağanüstü ekibini iki kez kutlamak isterim.Efendim, dünyanın herhangi bir noktasında dünya haritasını önünüze açıp, tarihsel açıdan, üzerinde en çok uygarlık kurulmuş, izini bırakıp sahneden çekilmiş bir toprak parçası arasanız, Anadolu Yarımadası ve Trakya ile hiç kimse başa çıkamaz. Hem de nasıl çıkamaz bilir misiniz? Daha böyle kazılmamış haliyle gerçek ziynetleri arkeologlar tarafından günyüzüne çıkarılmamış haliyle bile başa çıkamaz! Bence, bugüne kadar, bu toprakların, şurası burası sadece hafifçe kazılmıştır. Bu halde bile ortaya çıkanlanlara bakar mısınız? İnsanoğlunun yaşadıkları ve yarattıklarına ilaveten parmak izlerinden oluşan olağanüstü malzemelerle dolu bu müzenin bekçileri olarak, tabii ki bizlere vazifeler düşüyor.Seyircileri sarıyorMustafa Erdoğan ve ekibi, Anadolu Ateşi ile işte bu vazifelerden birisini yerine getirmiştir. Başlangıç anından, en son nota ve ayak hareketine kadar bu gösteri, alev alev sahneyi ve seyircileri sarıyor, sarmalıyor, coşturup ayağa fırlatıyor, el çırptırıyor, avaz avaz bağırtıyor, uzun lafın kısası, neticede insanı bitap düşürüp, evine yolluyor!Bu gösteriyle, New York'un meşhur Radio City Music Hall yetkilileri meşgul oluyorlarmış. Aman aman, yaşasın! Frank Sinatra şarkısında söylediği gibi, "If you can make it there, you'll make it, anywhere, it's up to you, New York, New York!" (Şayet New York'ta başarırsan, dünyanın her yerinde başarırsın, yeter ki New York'ta başar.)Radio City Music Hall ve oranın meşhur kızları "Rocketts"i defalarca izlemiş birisi olarak biliyorum ki, Anadolu Ateşi orada bir gösteriye başlasın, bütün bir sezon devam eder. Bu yetmez oradan, Amerika ve dünya turnesi başlar. Bu yüzden, bu konudaki girişimlere ben de yardımcı olmaya söz verdim.Her bir yetenekli, çalışkan, üretken gencin alnından öpüyorum. Kostümleri hazırlayanlara, müziği olağanüstü seçip, hazırlayıp, çalanlara, bravo diyorum. Bizler ele alınca, tam alırız! Zaten Mustafa Kemal Atatürk de bunu çok iyi biliyordu. Anadolu Ateşi'ni görseydi, gözünden yaşlar gelirdi. Tam istediği gibi olmuş.Bugün ve yarın sanırım, Çanakkale yöresinde gösteri yapacaklar. Hem 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hem de 25 Nisan Anzak Günü kutlanacak. Sayın Vali'nin davetine ben ve eşim katılamayacağız ama Çanakkale yöresindeki herkes bu gösteriyi izlemelidir. Elinize sağlık Mustafa Erdoğan, bravo emeği geçen herkes. Gözlerimizi yaşartıyorsunuz. İyi de ediyorsunuz!Okuyucu mektubuMüşteri memnuniyetine önem verenler daima kazanır■ Çarşı Mağazası'nın Profilo şubesinden Harley Davidson marka bir çift ayakkabı aldım. Ancak daha sonra fark ettim ki, ayakkabılardan birinin derisi ince diğerininki kalındı. Mağazaya geri götürdüm. Yeşil Kundura'ya gönderdiler. Sökükler dikildi ama deri farkı aynıydı. Bu müesseselere güvenmeyip nereye güvenmeliyiz? (N. V.)* Sanırım bir yanlış anlama olmuş. Çünkü bu firmalar, Tüketici Hakları Yasası'nı bildikleri gibi müşteri memnuniyetini de en iyi takdir edenlerdendir. Bence size yardımcı olacaklardır. Biraz bekleyin lütfen.