2002 sonu itibariyle kamu borcunu değerlendirmeyi sürdürüyoruz. Pazar günü reel borcu hesapladık. Sabit fiyatlarla borcun 2002'de 11,6 ktr. TL arttığını saptadık. Hazine net borç almış. Yani 2002 yılında faiz-dışı fazla borcun reel faizlerini ödemeye yermemiş.Salı günü borcun TL ve döviz dağılımına baktık. İki husus öne çıktı. 2002'de toplam borçta TL cinsinden borcun payı azalırken dövizle borcun payı artmıştı. Bu ise reel borçtaki değişimin döviz kuruna bağımlılığını yükseltmişti. Sıra bu sayılardan hareketle 2003'de bütçeden ödenecek faizleri hesaplamaya geldi.VarsayımlarProgramın enflasyon hedefi bana makul geliyor. TÜFE'yi yıl sonu için yüzde 20, yıllık ortalamasını ise yüzde 25 alıyorum. Piyasalar da bu iki sayıyı kabullendi. Normal koşullarda sürpriz beklenmiyor. Dalgalı kurda döviz kuru için nokta tahmin yapmak çok zordur. Buna karşılık ortalama kur hakkında iyi kötü bir fikrimiz var. Ancak dolar kuru için parite değişikliğini göz önünde tutmak gerekiyor. Ben hesaplarımda "1 dolar artı 1,5 euro" döviz sepetini kullanıyorum. Ortalama pariteyi euro = 1,11 dolar, yurt dışı enflasyonu yüzde 2 varsaydım. Baz senaryoda reel kuru sabit tutan ortalama sepet devalüasyonu yüzde 23 ve yıl sonu sepet devalüasyon yüzde 17,7 çıktı. Aralık 2003'de dolar 1.772.000 TL, euro ise 1.966.000 TL oluyor.2003 yılı milli geliri 365 ktr.TL öngörülüyor. Faiz dışı fazla hedefi yüzde 6,5'la çarparak bütçenin 23,7 ktr.TL faiz dışı fazla vereceğini buluyoruz. Son olarak Hazine'nin döviz borçlanmasında ortalama faiz haddini yüzde 6,5 hesaplıyorum.SonuçlarDövizle borcun faizi ile başlayalım. 2002 sonundaki 86,1 milyar dolar dövizle borcun faizi 5,6 milyar dolar tutuyor. Ortalama sepet devalüasyonu kullanınca 10,8 ktr. TL faiz harcaması buluyoruz. Ancak, yıl sonu sepet devalüasyon enflasyondan düşük olduğundan Hazine döviz borcunda 3,3 ktr. TL sermaye kazancı yazıyor. Reel faiz ödemesi 7,5 ktr. TL'ye iniyor. Demek ki faiz dışı fazlada TL reel faizleri için (23,7 - 7,5 =) 16,2 ktr.TL kalıyor. 2002 sonu TL borcu 101,7 ktr. TL'yi 2003 yıl sonu enflasyon oranı yüzde 20 ile çarparak 20,3 ktr. TL enflasyon etkisini buluyoruz.Reel faizle toplayınca 36,5 ktr. TL toplam TL faiz harcaması elde ediyoruz. Dönem başı borçla bölünce ortalama nominal TL faiz yüzde 35,9, reel TL faiz ise yüzde 13,3 çıkıyor. Ne yaptık? Enflasyon, kur, döviz faizi ve faiz-dışı fazla için varsayımlar yaptık. Bu koşullarda reel borcu sabit tutacak TL faizlerini bulduk. Ne var ki, yüzde 13,3 reel faiz 2003 için gerçekçi durmuyor. Demek ki sistem yürümeyecek.Şimdi bugüne bakalım. Bonolarda halen faizler üç ay için yüzde 44'le yıllık yüzde 58 arasında. Vade ağırlıklı ortalamayı nominal yüzde 49 yani reel yüzde 24,4 hesaplıyoruz. Enflasyon, parite, döviz faizi ve faiz-dışı fazla varsayımları aynı kalsın. Bugünkü faizin yıl boyunca sürmesi halinde reel borcu sabit tutacak döviz kurunu arayalım. Ortalama sepet devalüasyonu yüzde 17,8'de buluyoruz. TL yüzde 5 değer kazanıyor. Yıl sonunda dolar 1.640.000 TL ve euro 1.820.000 TL oluyor. Bu kurlarda dövizle borcun sermaye kazancı artıyor. Yüzde 24,4 reel TL faizine rağmen reel borç sabit kalıyor.
Pazar günü yayınlanan yazıda 2002 sonu kamu borcu sayılarını merceğin altına koyduk. Amacımız, 2001 sonu ile karşılaştırma yaparak 2002'de kamu borcundaki reel değişimi saptamaktı.Önce borç sayılarını tüketici enflasyonu ile düzelttik. Bir tür enflasyon muhasebesi uyguladık. 2002'de toplam reel borcun Aralık 2002 fiyatları ile 11,6 ktr. TL ya da yüzde 5 arttığını hesapladık. Ancak, kurdaki dalgalanmanın da borcu etkilediğini biliyoruz. Bugün döviz kurundaki değişmelerin reel borç miktarını neden ve nasıl değiştirdiğini açıklayacağız.Borcun dağılımıKamu borcunun analizinde borcun hangi para cinsinden olduğu da önemlidir. Sağlam paraya sahip ülkelerin en belirgin özelliği, devletin kendi parası cinsinden borçlanmasıdır. Dövizle borç payının artması paranın dandikleşmesinin kesin bir işareti kabul edilebilir.Türkiye'de dış borçların tümü dolar, euro ve yen cinsindendir. Bunu normal karşılayabiliriz. Ancak, iç borçların da bir bölümü döviz cinsinden ya da dövize endeksli borçlardır. Dolayısı ile kamu borcunun TL ve döviz arasında dağılımı önem kazanmaktadır.Aşağıdaki tabloda görüleceği gibi, Türkiye'de devletin TL ile borcunun toplam borç içindeki payı yüzde 50'nin altındadır. Üstelik 2001'den 2002'ye bu pay azalmıştır. Yani dövizle borç toplam borçtan hızlı artmıştır.Toplam borcun döviz kuruna hassasiyeti buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü kurdaki değişim, kamu borcunun TL ve döviz kısımlarını zıt şekilde etkilemektedir. Biraz ayrıntıya girmekte yarar görüyorum. TL değer kaybedince, TL borcunun dolar değeri düşer. Buna karşılık döviz borcunun TL değeri artar. Tersine, TL değer kazandığında TL borcunun dolar değeri artar ama döviz borcunun TL değeri düşer.Toplam borç etkisi dövizle borcun payına bağlıdır. Türkiye'de yüzde 50'nin üstünde olduğundan, kur yükseldikçe TL cinsinden toplam borcu artırır ve döviz cinsinden toplam borcu düşürür. Velhasıl yıl sonu itibariyle döviz kuru kamu borcundaki reel değişimi etkiler.2002'de kur etkisiFiili döviz kurunda 2002 yılı reel borç artışını 11,6 ktr. TL hesaplamıştık. Ben de reel borç artışını sıfırlayacak yıl sonu dolar kurunu araştırdım. 1.500.000 TL çıktı. Çok ilginç bir sayı olduğunu düşünüyorum. Çünkü 3 Aralık 2002 günü dolar alış kuru 1.512.700 TL'ye kadar inmiş. Yani yeni hükümet yarattığı güven ortamını aralık sonuna kadar sürdürebilmiş olsa, 2002 yılında reel borç stoğu sabit kalacakmış.Bir sonraki yazıda borç verilerinden hareketle faiz olayına bakacağım.
Bir kamuoyu araştırması tahayyül edelim. Vatandaşa Türkiye'nin uzun dönemde en önemli yapısal sorunu nedir diye soruyoruz. Cevaplar arasında "eğitim" şıkkı da yer alıyor. Eğitim düzeyi yüksek kesimlerden en çok oy alanların başında bu şıkkın geleceği kesindir. Türkiye'yi kurtarmayı amaçlayan sohbetler de eninde sonunda eğitim konusunda yoğunlaşır. Genelde eğitimin sisteminin hem nicel hem de nitel açıdan yetersizliği çok yaygın seslendiren bir eleştiridir. Bireysel deneyimler bunlara renk katar. Buna karşılık aynı kamuoyu eğitim sistemi için önerilen reformlara karşı ya duyarsız ya da fevkalâde tutucu bir tavır benimser. Nicel yada nitel sorunları çözme yolunda atılabilecek tüm adımlara tereddüt, hatta şüphe ile bakar. Eleştirdiği statükoyu korumak için olağandışı çaba gösterir. Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun eğitim sisteminde değişiklik yapma önerilerinin de aynı tutuculuk duvarına çapmasını üzülerek izliyorum. Türkiye'de reformculuk çok nankör bir iştir. Kendi deneyimimden iyi biliyorum.Bedava ders kitabı Bakan Mumcu ilk ve orta eğitimde ders kitaplarının okul tarafından bedava verilmesini önerdi. Anladığım kadarıyla ders kitaplarından bazılarının bakanlık tarafından seçilmesi, piyasanın altında fiyatla temin edilmesi ve okullara dağıtılmasını kastediyor.Ayrıntılarda hata yapılmazsa benim itirazım olmayabilir. Ancak öneriye kamuoyunun yaklaşımı beni tedirgin etti. Söyle bir anlayış hissettim. Bütçede para olsa bedava kitap iyi olur ama bütçede para olmadığı için yapılamaz. Hakikaten öyle mi?Birincisi, ekonomide üretilen bir mal ya da hizmet asla bedava olamaz. Çünkü üretiminde kullanılan emek, sermaye, doğal kaynak, teşebbüs, vs. üretim faktörleri kadar maliyeti vardır. Başlangıç noktası bu somut gerçektir.Bir mal ve hizmeti piyasa temin ediyorsa, faktör maliyetini o malı satın alıp kullanan öder. Yok, devlet o mal ya da hizmeti bedava dağıtıyorsa faktör maliyeti vergi ödeyenler tarafından karşılanır. Yani bedava kitabın bedava olması mümkün değildir. Olay, kitap masrafının öğrenci velisi vatandaşların sırtından alınıp vergi ödeyen vatandaşlara aktarılmasıdır. Dolayısı ile bütçe açısından iki ihtimali gündeme getirir. Biri, vergilerin bedava kitap gideri kadar artırılmasıdır. İkincisi, kamunun bedava dağıttığı diğer mal ve hizmetlere yapılan harcamaların bedava kitap gideri kadar azaltılmasıdır. Tanım icabı bütçede hiçbir yeni harcama için kaynak yoktur.Gelir dağılımına etkisiŞimdi esas soruyu soralım. Hangi koşullarda bedava kitap gelir dağılımını olumlu etkiler? Cevabı ek verginin kimlerden alındığına ya da harcama kısıntısının kimlere yöneldiğine bağlıdır. İkincisini şimdilik ihmal edeceğim. Türkiye açısından ilki önemlidir.Ayrıntılara yerim kalmadı. İki örnek vereceğim. ABD gibi kamu gelirlerinin yüzde 95'ini müterakki vergilerle gelir ve servetten alan ülkelerde, bedava kitap gelir dağılımını düzeltecektir. Çünkü fakir ailelerin ödeyeceği ek vergi kitap bedelinin altında kalır.Kamu gelirlerinin yüzde 70'den fazlasını zorunlu mal ve hizmetlerin tüketimine koyduğu vergilerden sağlayan Türkiye'de ise durum çok farklı olabilir. Bence bedava kitap ve ek vergi sonrasında Türkiye'de gelir dağılımı bozulacaktır. Yani bedavacılık illüzyonundan fakirlerin zarar görmesi ihtimali yüksektir.
Son dönemde yazılarım kısa vadeli konjonktürün mahpusu olmuş. Ekonomide artan tedirginlik kaçınılmaz olarak bizim köşeyi de etkiliyor. Günlük konular öne geçiyor. Bir süre sonra kendimizi tekrar etmeye başlıyoruz.Elimde okuyucularıma söz etmek istediğim çok sayıda kitap birikti. Türkiye'de birbiri ardından ilginç kitaplar yayınlanıyor. Kitap piyasasındaki bu canlılık beni mutlu ediyor. Fikir dünyasındaki hareketliliğin ekonomik gelişmeye olumlu etki yaptığına inanırım.Hedefteki ABD Osman Ulagay'ı okuyucularımın iyi tanıdığına eminim. 1960'ların ortasında İktisat Fakültesi'nde beraber asistanlık yaptık. Bir süre iş hayatına geçti. 1980 sonrasında çok okunan ve etkin bir yazar oldu. Hepsi birbirinden ilginç kitaplar yayınladı.Ulagay'ın son kitabı "Hedefteki Amerika: 11 Eylül Şoku" (Timaş yay. İstanbul 2002). Bush yönetiminin Irak'a askeri müdahale kararlılığı konuyu iyice güncelleştirdi. ABD'nin doğru analiz edilmesi büyük önem kazandı.ABD 21'inci yüzyılın küresel devidir. İnsanlık tarihinde hiçbir toplumun ve devletin sahip olmadığı ölçüde ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip. Doğallıkla, bu gücün nasıl kullanılacağı herkesi ilgilendiriyor.İçeriden ya da dışarıdan ABD'ye yönelik analizleri bekleyen iki simetrik tuzak var. Bir yanda bu muhteşem güce ve onu üreten toplumsal yapılara hayran olmamak elde değil. Aynı anda ondan çekinmemek, ona kızmamak, onu kıskanmamak da mümkün değil.Ulagay bu tuzakların farkında olduğunu giriş yazısında açıklıyor. Hiç sağduyusunu kaybetmiyor. Amerikan düşmanlığı tuzağına düşmeyi reddediyor. Ama nesnel analizler sonucu ABD'nin elindeki gücü kullanma yollarına çok ciddi eleştiriler getiriyor.Irak savaşı öncesinde ABD hakkında ciddi analiz arayan okuyucularıma tavsiye ediyorum.Nobel'li eleştiriJoseph Stiglitz'e daha önce çok değindik. Dünya Bankası'nda baş ekonomistlik görevi yaptı. 2001 yazında Türkiye'ye gelmişti. Dünya Bankası'ndan ayrıldıktan sonra IMF politikalarına sert eleştirileri ile ün kazandı. Sonra da teorik çalışmaları ile Nobel İktisat Ödülü'nü aldı.Stiglitz'in "Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı" (çev. Arzu Taşçoğlu ve Deniz Vural; Plan B yay. İstanbul 2002) kitabı tüm dünyada çok ses getirdi. Nobel ödülüne layık görülecek düzeyde bir iktisatçının üstelik içeriden IMF'i eleştirmesinin ilgi uyandırması kaçınılmazdı.İktisatçı Stiglitz'i çok takdir ettiğimi belirtmeliyim. Aynı şeyi siyasi militan Stiglitz için söyleyemiyorum. İki hususu vurgulamalıyım. Bir: eleştirdiği politikalara alternatif olarak neyi önerdiği anlaşılmıyor. Dolayısı ile eleştiriler ve kitabı boşlukta kalıyor.İstanbul'daki konuşmasında Deniz Gökçe alternatif politika önerilerini sormuştu. Bütçe disiplini önemlidir, para politikasına dikkat etmek gerekir gibi programa paralel genel ifadelerle soruyu geçiştirdiğini çok iyi hatırlıyorum.İki: eleştiriyi çok şahsileştiriyor. Kişisel kavgalara dönüştürüyor. İlginç olan, hasım aldığı iktisatçılar kendisi gibi Demokrat Parti kökenli ve Başkan Clinton tarafından atanmış kişiler. Amacın Amerikan solu içinde hesaplaşma olduğunu hissediyoruz.Kitabı ekonomi ile ilgilenen herkese, ama özellikle IMF karşıtlarına tavsiye ediyorum.
Medyanın televole üslubu IMF birinci başkan yardımcısına kadar uzandı. Kırk yıllık Profesör Krueger'i "Anne" diye başlığa çıkarmak kimin aklına geldi bilmiyorum. Bu kelime oyunu hoşuma gitmedi desem yalan olur. Krueger'in farklı İstanbul ve Ankara temaslarında neler söylediğini bilmiyorum. Doğrusu ya, çok da önemi yok. IMF'den hükümete gelecek mesajı anlamak için toplantılara katılmak gerekmiyordu. Programın içeriği ve mekanizmaları bilinince, IMF'in hangi konularda hassasiyet göstereceği de kolayca öngörülebiliyor. iktisat neticede bir mantık, bir düşünce disiplinidir. Üslup farkları olabilir. Ama içeriğin özü değişmez.Programın iki ayağıEkonominin 2002 yılı performansını hatırlayalım. Tüketici enflasyonu yüzde 68,5'dan yüzde 29,7'ye geriledi. Milli gelirin büyüme hızı eksi 7'den arü 7'ye gidiyor. Cari işlemler dengesinde ise küçük de olsa bir fazla bekleniyor.Son elli yılda üç temel göstergenin aynı anda böylesine olumlu çıktığı bir başka yıl yoktur. Üstelik, "hızlı büyüme-düşen enflasyon-dış fazla" üçlüsü siyasi belirsizlik ve seçim ortamında gerçekleşmiştir. 2002 yılında ekonominin toparlanmasını temin eden, IMF ile üstünde anlaşılan programın büyük sapmaya izin vermeden uygulanmış olmasıdır. Olumlu sayılar programın doğru uygulandığı takdirde ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamaktadır.Program deyince ne kastediyoruz? Aslında programın temel nitelikleri zaten jenerik isminde mevcuttur. Literatürde bu tür programlara "enflasyonla mücadele ve yapısal dönüşüm" adı verilmektedir. Program Türkiye ekonomisinin iki temel sorununa birlikte çözüm aramaktadır. Biri enflasyondur. İkincisi ise büyümeyi olumsuz etkileyen yapısal sorunların çözülmesidir. Reformların bir bölümü doğrudan kamu maliyesi ile ilgilidir. Dolayısı ile enflasyondaki düşüşün kalıcı olmasını kolaylaştıracaklardır. Geri kalanı reel ekonominin etkinliğini artırmaya yöneliktir.Enflasyon düştükçe ve yapısal sorunlar çözüldükçe Türkiye ekonomisi üstüne kâbus gibi çöken darboğazları aşacaktır. Bunlar yapılmadığı takdirde ise sorunlar artacak ve ekonomi büyük mali çalkantılar içinde bocalamaya devam edecektir.IMF ne diyecek?Bu koşullarda, "Anne", baba, ya da kardeş, IMF'den gelecek sorumluların ne söyleyeceği çok açıktır. Bir: mali disiplinin sürdürülmesi zorunludur. Yoksa güven unsuru kaybolur ve reel faizler yükselir. Kamu borcunu ödeyemez hale gelirsiniz.İki: yapısal reformlar savsatılamaz. Çünkü bankacılıkta, kamu maliyesinde, enerji gibi anahtar sektörlerde vs. varolan sorunlar etkin kaynak dağılımına izin vermez. Reel ekonomiyi hırpalar. Hizlı büyümeyi engelller.Velhasıl, IMF programın 2003 yılında da 2002 yılında olduğu gibi kararlılıkla uygulanmasını isteyecektir. Başka türlü olması mümkün değildir. Ankara'dan gelen işaretlerden, aynen öyle olduğunu anlıyoruz. AKP hükümetinin enflasyonla mücadele ve yapısal dönüşüm programını kararlılıkla sahiplenmeye başlaması çok olumlu bir gelişmedir.
Türkiye'de siyasi iktidarın ekonomik sorunlara nasıl yaklaştığını artık iyice öğrendik. İktidarda hangi partinin ya da kimin olduğu çok önemli değil. Neticede hepsi benzer davranış kalıpları içinde kalıyorlar. Yani tekil davranışlardan bir sistematiğe gidebiliyoruz. Bunun hoş bir tarafı var. Önceden gelişmeleri kestirebiliyoruz. Dolayısı ile tahminlerimiz tutuyor. Zamanlamada ufak tefek yanılgılar oluyor elbette. Ama genel tavır açısından siyasetçiler bizi neredeyse hiç yanıltmıyorlar. Teşbihte hata olmaz derler. Siyaseti şablonlar üzerine kurulmuş bir müsamere gibi görebiliriz, ilkokullarda oynanan cinsten, hepsi birbirine benzeyen müsamereler gibi. Küçük çocuklar beceriksiz şekilde metni okumaya ve oynamaya çalışırlar.Çalkantı senaryosu3 Kasım seçimleri öncesinde AKP iktidarının ekonomiye nasıl yaklaşacağını tahmin etmek önem kazanmıştı. Bir süre çalışarak basit bir senaryo geliştirdim, ilgilenenlere anlattım.Onu özetleyerek başlamak istiyorum.Seçim sonrasında mutlaka kurda ve faizde volatilite ve yükselme anlamına bir mali çalkantı bekliyordum. Çünkü piyasalar yeni hükümeti tanımıyordu. Dolayısı ile hükümetle piyasalar arasında bir güvensizlik sorunu çıkma ihtimali çok yüksekti.Çalkantının zamanlamasında iki alternatif öngördüm. İlkinde hemen seçim sonrasında kur ve faiz tırmanıyordu. İkincisinde ise kur ve faiz hükümet kurulduktan ve bir süre geçtikten sonra yükseliyordu.Her ikisinde de, güven ortamının bozulması üstüne hükümetin aynı tepkiyi göstereceğini düşünüyordum. Neydi bu tepki? Hükümetten, bakanlardan, milletvekillerinden, hükümeti destekleyen medyadan, vs. piyasalara karşı sertleşme ve efelenme bekliyordum.Türk siyasetinde bu gelenek çok güçlüdür. İşler siyasetçinin istediği gibi gitmeyince, hemen "asarız, keseriz, kim bana yan bakacakmış" türünden çıkışlar yapılır. Bu tavır sadece iç politika ile sınırlı değildir. Dış politikada da aynı üslup kullanılır.Geri planda toplumun bilinçaltında varolan bir müzakere zihniyeti yatar. Eldeki kartlara bakmadan blöf çekme eğilimi çok yüksektir. Blöfün görülmesi ise utanç nedeni değildir. Yüzsüz ve arsız olanın avantajlı çıkacağı inancı yaygındır.Halbuki efelenme mali piyasalardaki güvensizliği pekiştirecektir. Hükümetin söyledikleri ciddiye alınacaksa, durum kötüdür. Yok, ciddiye alınmayacaksa vahimdir. Her iki halde iktidarın sinirlenmesi sorunu ağırlaştıracaktır.Bundan sonrası?Senaryoda bir sonraki aşama nedir? Ekonominin geldiği noktada siyasi iktidarların hiç kimse ile bilek güreşine girecek gücü yoktur. Peşrev kısmı uzun sürebililir. Ama akılcı iktidar son anda mindere çıkmaktan vazgeçer. Piyasanın taleplerini kabul eder.Hükümetin bir başka alternatifi de vardır. Her iktidar akıl-dışı davranarak siyaseten intihar etme hakkına sahiptir. Bir önceki hükümet bunu başanlı şekilde gerçekleştirmiştir. Peşrevi kavgaya dönüştürürek bugünkü hükümet de onları izlemeyi tercih edebilir.Bence ilki olacak. Hollywood filmlerindeki gibi, arada çok gürültü olsa da "mutlu son" bekliyorum.
Son günlerde olup bitenlerin taşıdığı önemli bir mesaja işaret etmek istiyorum. Gene bardağın dolu yanına bakacağım. Adım nasıl olsa iyimsere çıkmış. Türkiye'de her şey daima kötüye gitmiyor diyeceğim.Önce olguları kısaca gözden geçirelim. AKP seçim kampanyasını iyi bilinen popülist söyleme oturtmadı. Genelde ekonomik programı ve AB üyeliğini savundu. Ne var ki, eski alışkanlıklar kolay kaybolmuyor. AKP de bir miktar seçim vaadinde bulundu.AKP'yi esas itibariye tepki oyları iktidara taşıdı. Oy verenlerin yeni hükümetten kısa vadeli beklentileri vardı. Her seçilmiş siyasetçi kendisine oy verenlerin günlük yaşamında hemen bir iyileşme sağlamayı çok önemser.Üstüne, AKP'nin içinde ve çevresinde çok sayıda su katılmamış popülist yer alıyor. Kimisi enflasyonu bırakın, büyüme için para basın diyor. Diğeri vergi affından gelecek hayali 10 ktr.TLyi peşinen harcatıyor.Ne oldu? Yeni hükümet harcama artırıcı bir dizi tedbir getirdi. İşin bu kısmı eskisi gibi. Fakat sonrası değil. Hemen ardından ek harcama için ek kaynak bulmak zorunda kaldılar. Bir takım vergileri artırdılar.Yenilik bütçe disiplinidirAnahtar tarih Aralık 1999'dur. Ecevit hükümeti ilk enflasyonla mücadele programını başlatarak bir dönemi bitirmiştir. Standby anlaşmaları ile birlikte hükümetlerin istedikleri gibi ve kaynak bulmadan harcama yapmaları dönemi sona ermiştir.Bu konuya geçmişte de değindim, iktisat literatürü bu olayı "sıkı bütçe tahdidi" kavramı ile tanımlar. Anlamı sözcüklerde mündemiçtir. Bütçe dengesi hükümetin iradesi ile değiştirebileceği bir büyüklük olmaktan çıkar. Hükümet de toplumdaki bireyler gibi geliri kadar harcama yapma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır.Türkiye'nin son yirmi hatta otuz yılına damgasını vuran anlayış ise bunun tam tersi olmuştur. Şöyle özetleyebiliriz: Hükümet kamu harcamalarını arzuladığı gibi artırır. Gelirin üstündeki kısmını ya borçlanarak ya da para basarak finanse eder.Başlangıçta hem borçları azdır hem de enflasyon düşüktür. Hükümet fazla zorlanmadan bütçeyi deler. Ama borçlar ve enflasyon giderek yükselir. Vatandaş kendini korumak için dövize kayar. Bunun üstüne faizler hızla tırmanır.Sonra? Tasvire ne hacet! Sonrasını 1999'dan bu yana fiilen yaşıyoruz. Birkaç büyük kriz, bankacılık sisteminin çökmesi, ekonominin ciddi şekilde küçülmesi sonucunda zor yoldan hükümetler gelir ve giderleri arasında ekonominin gerektirdiği dengeyi kurmayı öğrenirler.Harca ama kaynağını bulBütçe disiplini hükümetlerin harcamaları artırmalarına engel değildir. Demokratik rejimde, vatandaşın seçtiği iktidar kamu harcamalarının büyüklüğünü ve yapısını tayin etme yetkisine sahiptir. Bu konuda hiçbir tereddüt olmamalıdır.Yenilik bütçe açığı konusundadır. Hükümet harcamalan artırabilir. Ancak artan harcamanın gerektirdiği kaynağı bulmadan bunu yapamaz. Yani artık her harcama artışı için kamu gelirlerinde de benzer bir artış sağlayacak tedbirleri getirmek zorundadır.Son olaylar Türkiye'nin bu hayati konuda kritik eşiği aştığını kanıtlamaktadır. AKP hükümeti tüm tersine önerilere rağmen ek harcama için gereken ek kaynağı bulmak zorunluğunu hissetmiştir. Biraz tereddüt etmiştir. Ama filmin sonu iyi bitmiştir. Çok sevindiricidir.
Hafta başından itibaren çevremde "Hoca ne oluyor, yeni bir kriz mi geliyor?" diye soranlarda büyük bir artış var. Vatandaşın ve piyasaların sinirli olup olmadığı bana gelen sorulardan derhal anlaşılıyor. Salı gecesi İş Yatırım'ın davetlisi olarak bu yılın Nobel İktisat Ödülü sahibi Kahneman'ı dinlemeye gittik. Mali piyasalara davranışsal ekonomi açısından baktı. İktisatla psikolojinin kesiştiği ilginç alanda dolaştı. İnsanların risk olayına nasıl yaklaştıklarını araştırmış. İktisat teorisi karar birimlerinin rasyonel davrandıklarını kabul eder. Burada rasyonelden kasdedilen tutarlı davranıştır. Kahneman'in bulguları sistematik şekilde tutarsız davranışlara pekala rastlandığını gösteriyor.Türkiye'de yanlış hesaba temellenen davranış kalıpları çok yaygındır. Siyaset düzeyinde daha görünür oluyor. Ama tutarsız tercih ve karar almak siyasetçilerin tekelinde değildir. Onları oraya seçen vatandaşlar da zaten öyle davranırlar.Özel konjonktürİki hafta önce hükümeti uyarmak ihtiyacını hissettik. Hükümetten kamuoyuna giden işaret ve mesajların net olmadığını belirttik. Hükümetin ekonomik programı uygulama konusunda kararlılığı hakkında tereddüt oluşabilir dedik.Maalesef hükümetin uygulayacağı iktisat politikası konusunda dağınıklığı sürdü. Özellikle programın üstüne inşa edildiği bütçe disiplinin gevşeyebileceği izlenimi verildi. Seçim sonrasında görülen iyimserlik yerini yavaş yavaş karamsarlığa bıraktı.1998 yılından bu yana, Türkiye ekonomisinin seyrinde en büyük etki kamuoyunun uygulanan politikalara karşı güven duygusudur. Güven kaybolduğu an ekonominin başına neler gelebildiğini yaşayarak öğrendik.Bu ilginç duruma iktisat literatüründe "çoklu denge" dendiğini de defalarca yazdık. Güven duygusunun zedelenmesi halinde nesnel koşulların gerektirdiğinden çok daha büyük bedellerin nasıl ödendiğini anlattık.Türkiye'nin özel konjonktürü şöyle işliyor. Hükümet olayın ciddiyetini anlamıyor. Birbiri ardına hatalar yapıyor. Güvensizlik başlıyor. Kur ve faiz kıpırdanıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor.Derhal moratoryum ve konsolidasyon rivayeti dolaşıma çıkıyor. Faiz ve kur büsbütün tırmanıyor. Herkes korkmaya başlıyor. Faiz ve kur tekrar gidiyor. Nereye kadar? Duruma göre, bazen birkaç gün, bazen birkaç hafta, neticede hükümet pes ediyor. Hatalar düzeltiliyor.Buna da bir isim taktık. Piyasanın sopası dedik. Piyasa siyaseti çok etkin şekilde terbiye ediyor. Basıyor sopayı, siyasetçi öğreniyor. Gönlümüz sopasız öğrenmesini istiyor elbette. Ama ne çare, bu toprakların suyundan havasından olmalı, başka türlü öğrenilmiyor.Kriz olur mu?Bence kriz olmaz. Yukarıda anlattığım konjonktür işler. Son günlerdeki gibi bir mali çalkantı olur. Hükümet programı gevşettiği takdirde başına neler geleceğinin ilk provasını yaşar. Derhal kendisini toparlamaya başlar. Krizin ucundan dönülür.Üzülmemek elde değil. Akılcı tutum, geleceğinin kanıtı geçmişte 'gelmesi' olan bu çalkantıya izin vermemektir. Ama Kahmeman'ın açıkladığı gibi insanlar her zaman akılcı davranmıyorlar. Okuyucularıma bu tür çalkantılar sırasında paniklememeyi tavsiye ederim. Bu filmi daha önce gördük. Sonunu biliyoruz. Sabırlı ve sakin şekilde filmin bilinen sonunu beklemekte yarar görüyorum.