AB olayına ve Kopenhag zirvesine kitlenince DİE tarafından yayınlanan milli gelir sayılarını ihmal ettik. Genellikle yayından sonraki ilk yazıda ele alırım. Bu kez küçük bir gecikme ile ancak bugün bakacağım.Bu yıl Türkiye ekonomisi karamsarları utandırmaya kararlı duruyor. İkinci çeyrekte milli gelirde rekor büyüme yaşanmıştı. Üçüncü çeyrekte büyümenin sürmesini ama yavaşlamasını bekliyorduk. Tahminimizden daha iyi çıktı. Özetle sayılan hatırlatalım: GSYİH ve GSMH üçüncü çeyrekte sırası ile yüzde 7,9 ve 7,8 artmış. Kabaca yüzde 8 büyüme oldu diyebiliriz. İkinci çeyrekte büyüme aynı sıra ile yüzde 8,8 ve 9,4 olmuştu. Demek ki yavaşlama 1-1,5 puandan ibaret kalmış.2002'nin ilk üç çeyreğinde GSMH ve GSMH sırası ile yüzde 6,5 ve 6,2 artmış. Halen içinde bulunduğumuz dördüncü çeyrekten gelen haberler de iyi. Bu durumda yıl sonu büyüme hızının yüzde 7'ye tırmanması bile ihtimal dahilindedir.Büyümenin kökenleriSon yıllarda Türkiye'de büyüme hızını belirleyenin üretim kapasitesi olmadığı biliniyor. Tam tersine pek çok sektörde önemli miktarda kullanılmayan kapasite mevcut. Büyüme esas itibariyle talepteki değişim tarafından belirleniyor.Talep düşünce üretim ve milli gelir azalıyor. Talep artınca üretim ve milli gelir artıyor. O açıdan büyümenin nereden kaynaklandığını anlamak için talepteki değişime bakmamız gerekiyor.İktisatçıların bu amaçla geliştirdiği basit bir yöntem var. Adına "büyümenin kökenleri" deniyor. Farklı harcama kalemlerinin artış hızını o kalemin milli gelirdeki ağırlığı ile çarpıyoruz. Böylece o harcama kaleminin talebe ve oradan büyümeye yaptığı katkıyı buluyoruz. Bunu üç çeyrek (dokuz ay) toplamı için yapacağız.Milli gelirde en büyük harcama kalemi tüketimdir. Takriben toplam talebin üçte ikisini oluşturur. 2002'de yüzde 1,1 artmış. Dolayısı ile büyümeye katkısı yüzde 0,7'de kalmış. Büyüme tüketimin artmasından kaynaklanmıyor diyebiliriz.İkinci büyük kalem yatırımlardır. Toplam talebin beşte birini oluşturur. 2002'de yüzde 5,7 azalmış. Dolayısı ile büyümeye katkısı yüzde - 1,2 olmuş. Yatırımlara kalsa ekonomi yüzde 1,2 küçülecekmiş.Üçüncü önemli kalem kamu tüketimidir. Toplam talebin takriben onda birini oluşturur. 2002'de yüzde 5,9 artmış. Dolayısı ile büyümeye katkısı yüzde 0,4 olmuş. Devlet harcamaları da büyümeyi açıklamıyor.Bunların toplamı sıfır ediyor. Ne demek? Tüketim, yatırım ve kamu tüketimine kalsa milli gelir 2002'nin ilk dokuz ayında hiç büyümeyecekmiş. Pekala, yüzde 6,5'luk büyümenin talebi nereden geliyor?Stok değişimiStok değişiminden geliyor. 2002 ilk üç çeyreğinde stok değişmelerinin büyümeye katkısı yüzde 6,9 tutuyor. Yani milli gelir artışından da fazla. 2001'de tam tersi olmuştu. Firmaların belirsizlik karşısında stok eritme çabaları milli gelirde yüzde 4 azalmaya yol açmıştı.Böylece dış ticaretin katkısı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. İhracat milli geliri yüzde 4 arttırıcı, ithalat ise yüzde 4,4 azaltıcı etki yapmış. Dış ticaretin net etkisi yüzde - 0,4 çıkıyor. Bunu stok artışından gelen yüzde 6,9'la toplayınca GSYİH büyüme hızı olan yüzde 6,5'a ulaşıyoruz. Hesap budur.
Açıklama cuma gecesi geç vakitte geldi. Eminim pek çok kimse benim gibi yaptı. Uykusundan fedakârlık edip sonucu televizyondan canlı izledi. Rasmussen'in, Prodi'nin, Verheugen'in konuşmalarını dinledi.Kısaca Kopenhag kararını nasıl değerlendirdiğimi açıklamak istiyorum. Bence Türkiye en zor aşamayı geçti. AB içinde varolan güçlü "Türkiye asla katılamaz" cephesi mağlup edildi. Hayırcılar çaresiz kalınca geciktirme kartını oynadılar.Türkiye'nin son dönemde gösterdiği çaba çok etkileyicidir. Helsinki toplantısından bu yana aynı enerji ile AB projesini sahiplenmiş olsak bugün farklı bir noktada olurduk. İsteyince zoru da başarabileceğimiz net bir şekilde ortaya çıkmıştır.Bir eleştirim var. Hükümet ve kamuoyu gereksiz yere çıtayı çok yükseğe koydu. Her konuda kendi kendimizi gaza getirme geleneğimiz güçlüdür. Acemilik diye de düşünülebilir. Bu tür müzakerelerde beklenti pompalamak ve blöf yapmak geri tepme riski taşıyan stratejilerdir.Daha mütevazı hedeflerle yola çıkılmış olsa, Kopenhag kararlarına tepki çok farklı olurdu. Beklentileri ve müzakereyi iyi yönetememenin bedeli, Türkiye'nin tarihi bir başarının keyfini sürememesidir.Türkiye AvrupalıdırKopenhag zirvesi ile Türkiye'nin AB'nin bir parçası olduğu tescil edilmiştir. AB'nin resmi söyleminde aday ülke sayısı düne kadar iki idi: Bulgaristan ve Romanya. Artık bu listeye Türkiye'de eklenmiş ve sayı üçe çıkmıştır."Avrupa'nın sınırlarını saptayalım"önerisi, başta Fransa, Türkiye'nin AB üyeliğini engellemek isteyenlerin can simidi idi. Cuma gecesi Prodi açıkça ifade etti. Türkiye sınırların içindedir. Tartışma bundan sonrası içindir.Başından beri müzakere ve tam üyelik tarihi etrafında kopartılan fırtınayı anlamakta zorlandım. AB ile Gümrük Birliği zaten 1996'dan bu yana yürürlüktedir. Yeni gelenlerin Yunanistan ya da ispanya gibi büyük sübvansiyonlar alamayacakları da ortadadır.Türkiye için önemli olan üyelikle ilgili tereddütlerin ortadan kalkması idi. Üyelik perspektifi kesinleştiği andan itibaren, Türkiye AB'nin bir parçası olmanın siyasi ve ekonomik temettülerinden yararlanma olanağına kavuşmuştur.Siyasi açıdan, reformlar hızlanacaktır. Türkiye'nin bir yandan özgürlükleri genişletirken diğer yanda kamu yönetiminde etkinliği arttırması gerekmektedir. Üyelik perspektifi statükocu tepkileri törpüleyerek bu sürece çok olumlu katkı yapacaktır.Ekonomik açıdan yabancı sermaye yatırımları hareketlenecektir. Türkiye'nin AB pazan dışında kalması riski kalmamıştır. Bugünkü makro-ekonomik çerçevede yabancı sermaye yatırımları ekonomik büyümenin motoru olacaktır.Biz kazandıkTürkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlar Avrupa'nın bir kesiminden ibaret değildi. Türkiye içinde bir kesim de bütün gücü ile AB üyeliğini engellemeye çalışti. Hâlâ çalışıyor. Yarın da çalışacak."AB zaten bizi almaz"en güvendikleri ve kullandıkları kozdu. Böylece AB yanlısı gibi durup AB karşıtlığı yapabiliyorlardı. Bundan sonra işleri zor. Açıkça Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı çıkmak zorundalar. Biz kazandık. AB yanlıları kazandı. Bundan sonra Türkiye'nin demokrasi ile yönetilen bir AB üyesi olması ile sonuçlanacak büyük dönüşümü durdurmaya kimsenin gücü yetmez. Türkiye'yi kutluyorum.
Çok sayıda yeni veri yayınlandı: Kasım enflasyonu, Eylül ödemeler dengesi ve nınayet üçüncü çeyrek milli geliri. Hepsi birbirinden ilginç ama bugün elim onlara gitmiyor.Bugün biraz gergin olduğumu baştan söylemeliyim. Benim neslimde pek çok kişi için Türkiye'nin AB'ye üye olması çok büyük sembolik değere sahiptir. Şöyle ya da böyle bir ömür boyu süren hayalin gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. Sembolik sözcüğünü bilerek kullandım. AB üyeliğinin benim yaş grubuma maddi anlamda bir yararı olmayacaktır. En iyimser senaryoda bile Türkiye'nin fiilen AB'nin parçası olması bizim emeklilik günlerimize gelecektir.Özel tarihimdeki yeriİşin bir de bireysel boyutu var. Üniversite yıllarımda o zamanki adı ile Ortak Pazar'la fazla ilgilenmemiştim. O dönemde azgelişmişlik çemberini kırmak için korumacı-içe dönük büyüme gerekliliğine inanıyordum. Herkes gibi.1970'lerin başında fikrimi değiştirmeye başladım, ihracata yönelen ekonomilerdeki hızlı büyüme dikkatimi çekti. Derken 12 Mart askeri darbesi geldi. Demokrasinin geleceğinin Avrupa ile bütünleşmekte yattığına karar verdim.Tam tarih veremem ama sanırım 1973'den bu yana kararlı bir şekilde Avrupa yanlışıyım. O günlerde Ortak Pazar'da çok sayıda dostum oluştu. Ecevit'in 1978'de elinin tersi ile tam üyelik müracaatını reddetmesini içim kanayarak yakından izledim.1987'de Özal Avrupa Ekonomik Topluluğu'na tam üyelik için müracaat etti. Bu olayı "Tarih Bitti" başlıklı bir yazı ile karşıladım. Kavram Fukuyama'dan üç yıl önce kullanmıştım. Hangi tarih bitiyordu?1300'lerde Çanakkale Boğazı'nı sallarla geçerek başlayan, Viyana; kapılarına kadar giden, Sevr Anlaş ması ile Avrupa'dan kovulan biz Türklerin Avrupa macerası bitiyordu. İyi bitiyordu. Avrupa'nın bir parçası olmamızla bitiyordu.AB ile Gümrük Birliği anlaşması imzalanınca, 9 Mart 1995'te Sabah gazetesinde bir başka "Tarih Bitti" yazım yayınlandı. Bu kararda Türkiye'nin açık piyasa ekonomisini ve çoğulcu demokrasiyi benimsediğinin nihai kanıtını görüyordum.Enseyi karartmayın1987'de ve 1995'te bu tavrım pek tasvip görmedi. Erken sevindiğimi düşünenler çoğunlukta idi. Adım zaten iyimsere çıktığından fazla ciddiye alınmadım. Doğrusu Türkiye'ye güvenimi hiç kaybetmedim.Son bir yılda önce küçük bir azınlığın, giderek büyük bir çoğunluğun AB projesine sahip çıkmasından çok büyük mutluluk duyuyorum. 3 Kasım seçimlerinden sonra bu süreç yeni bir ivme kazandı.Hükümet, muhalefet, sivil toplum örgütleri, iş alemi, medya, velhasıl birkaç istisna dışında neredeyse tüm seçkinler büyük bir coşku ve heyecanla Avrupa idealine sahip çıktılar. Türkiye'nin bir AB üyesinde olması gereken demokratik olgunluğa ne kadar yaklaştığının en iyi göstergesini bu gönüllü seferberlikte görüyorum.Çetin Altan usta yıllardır söylüyor. Enseyi karartmayın. Türkiye artık sahip olduğu değerlerle Avrupalıdır. AB üyeliği bu büyük dönüşümün şeklen tescilinden ibarettir. Ergeç olacaktır. Belki de bugün...
24 Kasım tarihli yazımın başlığı "Hiperenflasyona Davetiye" idi. MÜSİAD'ın hükümete yaptığı teklifi değerlendirmiştim. Hazine tarafından bütçenin yüzde 5'i kadar Merkez Bankası avansı kullanılması öneriliyordu.Öneriye karşı çıktım, iki opsiyonu değerlendirdim. Avansla sadece borç geri ödenirse Hazine faiz tasarruf edecekti. Ancak bu likidite Merkez Bankası'na gideceğinden net faiz etkisi olmayacaktı. Bu duruma "abesle iştigal" dedim.Avans kamu harcamalarına giderse bence durum vahimdi. Ek likiditenin dövize kayması kaçınılmazdı. Tekrar enflasyon-yüksek faiz sarmalı pekâlâ Türkiye'yi hiperenflasyon uçurumuna itebilirdi.Haklı eleştirilerMÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu bana cevap yazmış. Araya Şeker Bayramı girdiği için hemen değinemedim. Dün Radikal'de Neşe Düzel'le mülakatını okuyunca cevaba cevap zamanının geldiğini anladım.Bayramoğlu'nun haklı bir eleştirisi ile başlamak istiyorum. Tam metni okumadan, gazetelerde çıkan haberler üstüne yazdığımı söylüyor. Maalesef bu doğru. Kendisinden ve okuyucularımdan özür diliyorum.MÜSİAD'ın teklifi: "Merkez Bankası kanununda değişiklik yapılarak Hazine'nin kısa vadeli avans kredi kullanımı, üçer aylık dönemler içerisinde kapatılmak şartıyla bütçe gelirlerinin yüzde 5'ine kadar mümkün kılınmalıdır."Benim okuduğum haberler iki ayrıntıyı kaçırmış. Bütçe giderleri değil gelirleri imiş. Devamlı değil, üç ayda bir kapatılmak üzere imiş. İlki avansı benim tahminimin altına indiriyor, ikincisi ise işi daha da karıştırıyor.Üç ay sonunda Hazine avansı hakikaten kapatacaksa ilk opsiyonda etkisi daha da az olacaktır. Abesle iştigal ifademi güçlendirir. Yok, ikinci opsiyonda Hazine bir takım hesap oyunları ile avansı kapatmayacaksa durum anlattığım kadar vahimdir.Neyse, bu konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Onun yerine Bayramoğlu'nun bana yazdığı cevaptan alıntı yapmak istiyorum.Üslubu garipsiyorum"Ekonomi sadece kitaplarda okunmakla yahut okutulmakla öğrenilmiyor. Eğer öyle olsaydı, o zaman dünyadaki tüm ülke ekonomilerinin başında birer iktisat profesörü olması yeterli olurdu. Bizim ülkemizde geçmiş yıllarda böyle bir tecrübe yaşandı ve sonuçlarını beraberce gördük...""Türkiye'de son üç yıldan bu yana uygulanan, önce çapalı kur sistemine dayalı program ile, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı hakkında öngörüleri ve teşhislerinde tam isabet kaydeden yegane iş dünyası kuruluşu MÜSİAD'dır...Halbuki bugün kamuoyunda televoleci iktisat profesörleri olarak anılan ve televizyonlarda sözde ekonomi programı yapan şahıslar ise, gerek çıpalı kur sisteminin faziletlerini anlata anlata bitiremeyerek, gerekse de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programına methiyeler düzerek, her şeyin çok güzel gittiğini anlata anlata, ekonomimizin içine düştüğü iflas tablosunun suç ortakları konumuna düşmüşlerdir.Dolayısıyla, 3 Kasım seçim sonuçları, IMF güdümlü bu iki programı sürekli savunanlar ile, bunları uygulayan siyasi iktidar partilerinin halkın vicdanında nasıl mahkum olduklarının açık bir delilidir."
Kasım ayında son yirmi yılın en düşük yıllık TÜFE enflasyonu gerçekleşti. Herkes 2002'de enflasyonun program hedefi altında çıkacağını kabul etti. Türkiye nihayet enflasyon belasından kalıcı şekilde kurtulacağa benziyor.Geçen hafta enflasyonla büyüme arasındaki ilişkinin kamuoyunda yaygın şekilde inanılanın tersi yönde olduğunu göstermiştim. Son dört yılda enflasyon artınca büyüme düşmüş, büyüme artınca enflasyon yükselmiş. Sayılar böyle diyor.Cansen'den bir eleştiri-öneri aldım. Yanlış hedefle uğraşıyorsun, hızlı büyüyen bütün ekonomilerde enflasyonun da çok düşük seyrettiğini anlatsan daha yararlı olur dedi. Ege'nin sözünden çıkar mıyım? Hemen yazıyorum.Dünya deneyimiKonferanslarımda özellikle vurguladığım bir husus vardır. Yüksek enflasyonla hızlı büyüme gerçekleştirmiş bir tek ülke örneği yoktur. Daha açık söyleyelim. Yüksek enflasyon düşük büyümeyi tek başına garanti etmektedir.Ancak, bunun tersi doğru değildir. Düşük enflasyon ille hızlı büyüme anlamına gelmez. Düşük enflasyon hızlı büyümeyi mümkün kılar. Garanti etmez. Hızlı büyüme için diğer koşullara bakmak gerekir.Bir küçük ayrıntıyı da hatırlatalım. Yüksek nedir? Düşük nedir? Türkiye açısından bakınca, uzun dönemde tek haneli enflasyon bayağı düşüktür. Almanya için kısa dönemde bile yüzde 3'ün üstü yüksektir. Yüzde 10'u üst sınır olarak düşünüyorum.Karşılaştırmalarda ülke seçimi önem kazanır. Yer kısıtlı olduğundan yedi ülke seçtim: iki komşu ülke Yunanistan ve İsrail; iki krizli mucize ülke Malezya ve Kore, iki kıta ülke Çin ve Hindistan ve son olarak AB mucizesi İrlanda.İki ayrı döneme baktım. 1990-2000 son on yıl ve 1995-2000 son beş yıl. Neden bu ayırım? Kore ve Malezya 1997 Asya krizinde darbe yediler. Yunanistan 1990'ların başında bir resesyon yaşadı. Çin'in enflasyonu iyice denetim altına alması 1995 sonrasıdır.Sayılar gerçeği söylerOn yıllık tabloda sıralama yüksek büyümeden yavaş büyümeyedir. İkinci tabloda ise sıralama yüksek enflasyondan düşük enflasyonadır. Manzara çok açıktır. İrlanda ve Çin'de büyüme Türkiye'nin iki buçuk üç katıdır. En düşük enflasyon da bu iki ülkededir.1995-2000 döneminde Türkiye büyüme liginin sonundadır. Dikkatinizi çekerim: karşılaştırmada 2001 yoktur. Onu ekleyince durum çok daha kötü hale gelecektir. Bakalım enflasyon lobisi buna ne diyecek?
Türkiye Şeker Bayramı'na çok hareketli bir ortamda girdi. AB zirvesi 12 Aralık'ta Kopenhag'da toplanıyor. Tam bir hafta kaldı. Kıbrıs ve AB düğümünün o güne kadar şu ya da bu şekilde bir çözüme bağlanması gerekiyor. O arada ABD Irak'la ilgili hazırlıklarını da büyük bir süratle tamamlıyor. Amerika'nın Irak'a askeri müdahaleyi AB'ye karşı Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi için baskı unsuru olarak kullandığı görülüyor.AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın Kopenhag zirvesine iki gün kala Beyaz Saray'da Başkan Bush'la buluşması çok anlamlıdır. Bush yönetimi Avrupaya çok net bir "Türkiye'ye destek olun" mesajı vermektedir.İslam, AB ve TürkiyeBayramda siyasetten, ekonomiden söz etmek adet değildir. Daha önceki bayramlarda yazdıklarımı okudum. Duygusallık ağır basmış. Eski günleri hatırlamışım. Maalesef bu gün farklı bir havadayım.Geçen hafta sonu "Fransa'da ve AB'de İslam" konulu bir konferansa katıldım. İki gün, yirmiden fazla konuşmacı, beş yüz izleyici karşısında tartıştılar. Ben de bir tebliğ sundum.Toplantıyı organize edenler bile ilgiye çok şaşırmıştı. En çok yüz elli kişi bekliyorlarmış. Ona göre bir salon ayarlamışlar. Kesin geleceğini bildirenlerin sayısı yükselince toplantıyı mecburen şehirdeki en büyük salona taşımışlar, istisnasız tüm konuşmacılar Türkiye'den öyle ya da böyle söz ettiler. Toplantının amacı daha çok Fransa'da yaşayan Müslümanların sorunlarına bakmaktı. Ona rağmen Türkiye gündemden hiç düşmedi.Aynı ilgi medyada da görülüyor. Her gün gazetelerde Türkiye'nin AB üyeliği üstüne yazılar çıkıyor. Televizyon izleme olanağım olmadı ama durumun farklı olduğunu sanmıyorum.Fransız kamuoyu ciddi şekilde ikiye bölünmüş durumda. Türkiye'nin tam üyeliğine karşı çıkanların küçük bir bölümü bunu açıkça dine bağlıyor. Avrupa ile Hıristiyanlığın bir bütün teşkil ettiğini söylüyor.Diğerleri dindışı faktörleri öne çıkartıyor. Türkiye'nin nüfusu çok fazla. AB'nin siyasi birliğe doğru yönelmesini geciktirir. AB içinde ABD'nin uydusu olur. Avrupa'nın doğal sınırlarının dışında kalıyor. Bu tür nedenler sayılıyor.Türkiye'nin üyeliğini destekleyenler arasında kamuoyunda güçlü isimler var. 1963'de verilen sözün tutulması gerektiğini ifade ediyorlar. Türkiye karşıtlarını ikiyüzlülükle suçluyorlar. AB'nin bir Hıristiyan kulübüne dönüşmesine karşı çıkıyorlar.Müslüman ve demokratTürkiye dışında bunlan dinlerken çok duygulandığımı ifade etmeliyim. Türkiye tarihi bir dönüşümü gerçekleştirme yolunda inanılmaz adımlar atmaktadır. Belki yolun sonuna daha gelmedik ama yolu kolayladığımız kesindir. Türkiye Müslüman bir ülke. Bunda tereddüt yok. Bu gerçeğin değişmesi de mümkün değil. Ama Türkiye'yi diğer Müslüman ülkelerden ayırt eden çok önemli bir özellik var. Türkiye'nin demokrat bir ülke olmaya başladığını düşmanlan bile artık kabul ediyor.Okuyucularımın Şeker Bayramı'nı bu duygularla kutluyorum.
Pazar günü büyüme-enflasyon ilişkisinin sanıldığı kadar basit olmadığına işaret ettik. Örneğin son dört yıldır Türkiye'de ilişki tersine çalıştı. Enflasyondaki düşüş büyümeyi hızlandırdı. Küçülen milli gelir yükselen enflasyon getirdi. Tekrar edelim. Ekonomide genel geçerliliği olan kural yok denecek kadar azdır. Benzer olaylar farklı koşullarda çok farklı etkiler yapabilir. Üstüne, gerçek yaşamda ciddi ölçme sorunları vardır. Bunları hesaba katmadan yapılan analizler eksik ve hatalı olmaya mahkumdur.Bugün güncelliği olan bir başka ilişkiye bakmak istiyorum. 3 Kasım seçimlerinden bu yana döviz sürekli düşüyor. Kamuoyunda TL'nin değer kazanması sonucu ihracatta sorunlar yaşanacağı şeklinde bir kanı var. iktisatçılar arasında da bu görüşe katılanlar mevcut.Doğru mu? Türkiye'nin sayılan kurla ihracat arasında böyle bir ilişkiden söz etmemize izin veriyor mu?Efektif reel kurİhracatın nasıl ölçüleceği konusu nispeten basittir. DİE her ay gümrüklerden gelen bilgiyi toplayarak ihracat ve ithalat sayılarını yayınlar. İki konu tereddüte yol açabilir. Kısaca değinelim.Birincisi DİE ihracatı bavul ticareti hariç hesaplar. Bavul ticareti ödemeler dengesi içinde verilir. İkincisi dolar-euro paritesi AB'ye ihracatın dolar değerini etkileyecektir. İhracatı euro cinsinden hesaplayarak da kontrol etmekte yarar vardır.Reel kurun hesaplanmasında ise hem teorik hem de pratik sorunlar mevcuttur. Reel kur deyince nominal kur değişikliklerinden enflasyon etkisinin çıkartılmasını anlarız. Ülkenin, rakip ülkelerin ve ihracat yapılan ülkelerin enflasyonları farklıdır.Gene iki temel soruna işaret edebiliriz. Birincisi enflasyonun ölçülmesi zaten hataya müsaittir. Birden fazla yolu olabilir. İkincisi rekabet gücü sadece mal fiyatlarındaki gelişmelere bağlı değildir. Ücret, kâr, kira, vs. faktör fiyatlarındaki değişime de çok hassastır.Merkez Bankası bu hesapları yapıyor. Tartılı Efektif Reel Kur (TERK) endeksini TÜFE ve TEFE'ye göre her ay yayınlıyor. Endeks 1995=100 ile başlıyor. Endeksin yükselmesi TLnin değer kazanması, düşmesi ise değer kaybetmesi anlamına geliyor.İhracat-kur bilmecesiAşağıdaki tabloda Ocak-Eylül dönemleri için 1995'den bu yana veriler var. İlk sütun ihracat tutarını, ikincisi ihracat endeksini (1995=100) gösteriyor. Üçüncü sütun reel kur endeksidir. Şunu yaptık: TÜFE ve TEFE ile hesaplananın ortalamasını aldık. Son iki sütun ihracat ve kur değişmelerini gösteriyor.1995'den bugüne TL yüzde 22 değer kazanmış ama ihracat yüzde 64 artmıştır. 2002'de reel kur 2000'le aynı olmasına rağmen 2002 ihracatı 2000'den 4,5 milyar dolar ya da yüzde 22 daha fazladır. 2002 yılı ilk dokuz ayında TL yüzde 14 değer kazanmış ama ihracat yüzde 8 artmıştır.İddia edilen ihracat-kur ilişkisini aşağıdaki tabloda göremiyoruz. TLnin değer kazanmasına karşı çıkanların cevaplarını bekliyoruz.
Büyüme-Enflasyon ilişkisiŞöyle bir soru sorayım. Büyüme hızı ile enflasyon arasında bir ilişki var mıdır? Sanırım çoğunluk buna olumlu cevap verecektir. Çünkü genel kanı büyüme hızı yükseldikçe enflasyonun da artacağı yönündedir.İlginç olan,bu görüşün toplumda çok yaygın kabul görmesidir. Öğrencilerim öyle düşünüyor. Kamuoyu önderleri sık sık tekrarlıyor, iktisatçılar da her fırsatta bu ilişkiyi hatırlatıyorlar.Bana da şeytanın avukatlığını yapmak kalıyor. İç içe iki soru sorabilirim. Bir: kabul gören büyüme-enflasyon ilişkisi hangi koşullarda geçerlidir? İki: Türkiye'nin yakın geçmişi ve bugünü bu ilişki ile uyumlu mudur?Normal koşullarİktisatta bir hipotezin hangi koşullarda geçerli olacağını doğru saptamak fevkalâde önemlidir. Koşullara dikkat etmeden kuralı farklı ortamlara ithal edenleri daima büyük sürprizler bekler.Büyüme-enflasyon ilişkisi geçmişte yüksek enflasyon hiç yaşamamış ülkeler için geliştirilmiştir. Bunun hiç unutulmaması gerekir. Anlatılan hikâye şöyledir.Hükümetin büyümeyi hızlandırmak için genişleyici maliye ya da para politikası uyguladığını varsayalım. Ne demek? Bütçe açığı büyüyor. Faizler ise düşüyor. Dolayısı ile iç talep her iki etki ile hızla artıyor.Gevşek maliye ve para politikalan talebi potansiyel üretimden daha hızlı artırınca, bütün piyasalarda mal ve faktör fiyatlarında yükselmeye yol açacak bir talep baskısı oluşur. Yani enflasyon yükselmeye başlar.Demek ki, normal koşullarda kural doğrudur. Büyümenin hızlandığı dönemlerde enflasyon artacaktır. Tersine resesyon ve küçülme ile birlikte enflasyon da düşüşe geçecektir.Türkiye bilmecesiAşağıdaki tabloda ilk iki sütun 1998 - 2002 arası GSMH büyüme hızı ve yıllık TÜFE enflasyonudur. 2002 için makul sayılar koydum. Diğer iki sütun ise bir önceki yıla kıyasla büyüme ve enflasyonun nasıl değiştiğini veriyor.Sonuçlar çok ilginçtir. Son dört yılda Türkiye'de büyüme-enflasyon ilişkisi tam tersine çalışmıştır. Enflasyon yükselirken büyüme düşmüş, büyüme hızlanınca enflasyon inmiştir.1999'da enflasyon l puan gerilerken büyüme hızı + 3,9'dan - 6,1'e yani 10 puan düşmüştür. 2000'de büyüme + 12 puan, enflasyon - 30 puan değişmiştir. 2001'de ve 2002'de aynı yönde ve çok güçlü bir ilişki gözleniyor.Tablo bize ne söylüyor? Enflasyonun düştüğü yıllarda ekonomi canlanıyor ve hızlı büyüyor. Enflasyonun yükseldiği yıllarda ise ekonomi ciddi şekilde küçülüyor.Hangi nedenlerin Türkiye'de büyüme-enflasyon ilişkisini tersyüz ettiğini başka yazıda anlatırız. Bugün bilmeceyi saptamakla yetiniyoruz.