Asaf Savaş Akat

Asaf Savaş Akat

akatas@bilgi.edu.tr

Mali milat

25 Kasım 2002

AKP iktidarı mali milat tartışmalarını yeniden canlandırdı. Geçen akşam kuzenime aile iftarına gittim. Yaşlı akrabalardan biri mali milat hakkında soru sordu. Olayın kendisi ile bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorduTürkiye'de gelir vergisinde kaçağın yüksek olduğu biliniyor. Toplumun büyük kesimi gelir vergisi açısından kayıt-dışında yer alıyor. Yani elde ettiği gelir üstünden maliyeye gelir vergisi ödemiyor.Mali milat gelir vergisinde kaçağı engellemeye yönelik bir uygulamadır. Fevkalâde önemlidir. Açıklamaya çalışalım.Nasıl yakalanacak?Kanunun saptadığı verginin mükellef tarafından ödenmesini temin etmek vergi idaresinin sorumluluğudur. Başka türlü söylersek, vergi kaçağı daima ve her yerde bir yönetim sorunudur. Şu ya da bu şekilde kamu yönetiminin mevcut yasaları uygulayamaması anlamına gelir.Teknik düzeyde bakınca, karşımıza şöyle bir sorun çıkar. Bir ekonomiyi oluşturan milyonlarca insanı teker teker gelir kazanırken denetlemek zordur. Yapılabilir ama maliyeti o ölçüde yüksek olacaktır.Borsa ve büyük şirketler vergi idaresinin işini kolaylaştırır. Patronun kasayı şahsen denetleme olanağı yoksa, kayıt-dışına geçme yanında çalışanların kendisinden çalmaları ihtimalini arttırır. Dolayısı ile şirket sahibinin çıkarları maliye ile çakışır.Patronun başında durduğu küçük kuruluşlar ve serbest meslekler ise vergi kaçırmaya çok müsaittir. Gelirin oluşması esnasında fatura ve belge kesilmeyerek kayıt-dışı kalınır. Gerisi çocuk oyuncağıdır.İdarenin buna karşı yapabileceği, gelirin harcanmasını izlemektir. Yüksek gelirler eninde sonunda bir yerde harcanır. Ev, yazlık, araba, yat, vs. görünür mallar alınır. Yurt dışı seyahat, özel okul, şoför, yardımcı, vs. hizmetler tüketilir.Harcamaların izlenmesinin idareye maliyeti gelire kıyasla çok daha düşüktür. Bunların büyük bölümü zaten kayda tabidir. Dolayısı ile servetteki değişimi ve tüketim düzeyini takibe alarak gelir vergisi tahsilata artırılabilir.Nereden buldun?İdarenin düşük gelir gösteren bir vatandaşın yüksek harcama yaptığını saptaması haline bakalım. Öncelikle idare "nereden buldun?" diye sorabilmelidir. Yasalar buna izin vermektedir. Türkiye'de sorun burada değildir.Devam edelim. Denetlenen şahıs "altınlarım vardı, onları sattım" desin. İdarenin eli kolu bağlanmıştır. Harcama yöntemi işe yaramaz hale gelmiştir, işte, mali milat bu noktada devreye girer.İdare baştan vatandaştan servetini açıklamasını ister. Açıklanan servetin nereden bulunduğunu sormayacağını söyler. Böylece geçmişe bir sünger çekmeyi kabul eder. Amacı o tarihten sonra harcamalar üstünde vergi denetimi yapabilme olanağına kavuşmaktır.Örneğe dönelim. Vatandaşın altınlarımı sattım diyebilmesi için baştan onlan beyan etmiş olması gerekir. Beyan etmiş ve hakikaten sarmışsa, bir sorun yoktur. Harcamanın kökeni bulunmuştur. Yok, beyan etmemişse, bahane olarak kullanamaz.Durum ortadadır. Mali milat kalksın ne demek? Biz gelecekte de vergi kaçırmaya devam etmek istiyoruz demek. Hükümetin bu tuzağa düşeceğini sanmıyorum.

Devamını Oku

Hiperenflasyona davetiye

25 Kasım 2002

Perşembe günü yeni hükümeti enflasyonla mücadele konusunda kararlılığa davet ettim. Aynı gün gazetelerde MÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu'nun enflasyonla ilgili önerisi yayınlandı. Bayramoğlu tam tersini talep ediyordu.Başarılı bir işadamının iktisat bilmesi gerekmez. Teşebbüs gücü genelde bilginin ötesinde kişisel özelliklere bağlıdır. Liderlik vasfı, risk taşıyabilme, cesaret, baskı altında performans, hızlı karar becerisi, vs. müteşebbis ve icracı insanları ayırt eder.Maalesef bu sade gerçek Türkiye'de pek bilinmiyor. Para kazanmak iktisat bilgisinin kanıtı zannediliyor. Ticari deneyimlerin makroekonomiyi anlamakta hiçbir yaran olmadığı ve olamayacağı kavranmıyor.Abesle iştigalBayramoğlu'nun önerisi A'dan Z'ye yanlıştır. Para, likidite, gelir, harcama gibi en basit ekonomi kavramları ile çelişmektedir. Bunların ayrıntılarına girmek istemiyorum. Doğrudan önerinin sonuçlarını değerlendirmeye geçeceğim.Öneri şudur. Hazine Merkez Bankası'ndan bütçenin yüzde 5'i kadar faizsiz avans kullanacaktır. 2003 için takriben 6,5 kır. TL tutmaktadır. Bu teklif iki farklı uygulama halini alabilir. İlki nispeten zararsızdır. İkincisi ise çok tehlikelidir.Zararsız senaryoda, Hazine Merkez Bankası'ndan aldığı faizsiz avansı piyasaya borç geri ödemek için kullanır. Yani faiz-dışı fazlaya dokunmaz. IMF ile program devam eder.Piyasaya 6,5 ktr. TL ek likidite çıkar. Piyasa bu kaynaklan gecelik veya haftalık repo ile Merkez Bankası'na verir. IMF'in performans kriteri parasal taban değişmez. Yani hiçbir şey olmaz.Ya faizler? Hazine şimdi 6,5 ktr. TL'ye faiz ödemiyor. O kadar faiz tasarrufu var. Doğru. Ama aynı paraya Merkez Bankası faiz ödüyor. Demek ki yıl sonunda Hazine'ye vereceği temettü o kadar azalacaktır. Yani ilk senaryo abesle iştigaldir.Felâketin ayak sesleriGelelim ikinci ve tehlikeli senaryoya. Hazine 6,5 ktr. TL faizsiz Merkez Bankası avansını bütçede kullanır. Vergileri indirir ya da harcamasını arttırır. Dolayısı ile yüzde 6,5 faiz-dışı fazla hedefi delinir. IMF programdan çekilir.Piyasada gene 6,5 ktr. TL fazla likidite vardır. Sizce bu likidite nereye gider? Derhal dövize kayacağını öngörmek için kâhin yada Nobel'li iktisatçı olmak gerekmiyor. O andan itibaren kurun tırmanmasını engellemek olanaksızdır.Hikâyenin bundan sonrasını tahmin ediyorsunuz. Kur patlayınca mali sistem ve vatandaş TL'den kaçmaya başlar. TL faizleri de hızla yükselir. Yüksek faiz bütçe açığını büyütür. Bütçe açığı kur artışı ile birleşince kamu fiyatlarına zamlar hızlanır. Enflasyon paflar.Ekonomiler hiperenflasyon fasit dairesine böyle girerler. TLden kaçış ve yükselen enflasyon devleti olağan ödemelerini yapamaz hale getirir. Daha da fazla para basılır. Süreç hızlanarak gider.Benzer öneriler geçmişte Latin Amerika'da uygulandı. Hepsi hiperenflasyonla sonuçlandı. Başka türlü olması mümkün değildi. Neyse ki yeni hükümet bu tür saçmalıkları ciddiye almayacak kadar sağduyu sahibi duruyor.

Devamını Oku

Öncelik fiyat istikrarıdır

21 Kasım 2002

Seçmenin Meclis'teki bölünmüşlüğü bitirmesi derhal meyvelerini vermeye başladı. Erdoğan milletvekili olmadığı halde yeni hükümet hızla kuruldu. Meclis başkanı ilk turda seçildi.AKP'yi iktidara hazırlıklı gördüğümüzü daha önce belirtmiştik. Hükümeti kurarken seçim bildirgesinde verdikleri sözlerden birini tuttular. Bakan sayısını 25'in altına indirdiler. Çok olumlu bir adımdır. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı profesyonel açıdan beni çok ilgilendiriyordu. Derviş'ten boşalan makama gelecek kişi önemliydi. Muhtemel adaylar arasında tercihim Ali Babacan'dı. Genç yaşta büyük sorumluluk yüklendi. Kutluyor ve başarılı olmasını temenni ediyorum.Seçim sonrası popülizmiDalgalı kur rejimi ile Türkiye'de siyaset yapma biçiminin köklü şekilde değiştiğini iddia etmiştik. Örneğin seçim öncesinde AKP ve CHP geleneksel popülist tavırları sergilemekten özenle kaçındılar. Hükümet bile eskisi gibi bol kepçe popülist seçim harcaması yapamadı. Tam haklı çıktığımızı düşünürken yeni hükümetin kurulma aşamasına gelindi. Ve hava aniden değişti. Dikkatinizi çekmiştir. Son günlerde bakanlar birbirleri ile farklı kesimlere mavi boncuk dağıtmak için adeta bir yarışa girmiş durumdalar. Bardağın dolu yarısı ile başlayabiliriz. İktidar coşkusu insani ve anlaşılabilir bir zaaftır. İktidarın yeni sahipleri vatandaşa hizmet etme heyecanı ile böyle günlerde biraz abartabilirler. Hemen baltaları çıkartmamak, biraz zaman vermek gerekebilir.Ama bardağın boş yarısını da unutmamak gerekir. Seçim sonrasında mali piyasalarda yaşanan olumlu hava, yeni hükümetin istikrar programına ve AB üyeliğine sahip çıkacağı öngörüsüne dayanıyordu. İkincisi tamam. Ama ilkinde oluşabilecek tereddütler AKP'nin piyasalarla cicim aylarını derhal bitirecektir. Öncelik enflasyonla mücadeledirLafı fazla dolaştırmak istemiyorum. Bir husus beni açıkça rahatsız etti. Hükümet açıklamalarında sanki enflasyonla mücadele konusunda bir gevşeme olduğu izlenimini ediniyorum.Bunu nereden çıkarıyorum? Doğrudan bir delilim yok. Dolaylı şekilde, enflasyonla mücadelenin Derviş dönemindeki kararlılıkta sürdürüleceğinin vurgulanmadığını izliyorum. Konu genel geçer sözlerle geçiştiriliyor.Geçmiş deneyimler, siyasilere muğlak bıraktıkları konularda güvenmemek gerektiğini söylüyor. İlle öyle demiyorum. Pekala olayın iktidar tarafından yanlış algılanmasından kaynaklanan bir hata olabilir.Hepimizin başına bazen gelir. Çok iyi bilindiğini zannettiğimiz bir şeyi söylemeye gerek duymayız. Karşı taraf bu suskunluktan ters anlamlar çıkarınca hayret ederiz.Öyle ya da böyle, hükümeti uyarmak ihtiyacını hissediyorum. Enflasyonla mücadele konusundaki belirsizlik en kısa sürede bitirilmelidir. Genel ifadeler yetmez. Hükümet somut, açık ve net bir pozisyon almak zorundadır.Ekonomik istikrarın, düşük faizlerin, sakin döviz kurunun anahtarı sadece ve sadece enflasyonla mücadele kararlılığı ve bu kararlılığa piyasaların güvenidir. Kur-faiz kıskaçlarından kurtulmanın başka yolu yoktur.

Devamını Oku

Çözüme doğru

18 Kasım 2002

Toplumların değişen koşullara uyum sağlaması kolay olmuyor. Uyum yeteneği ve gelişmişlik düzeyi arasında bire bir ilişki kurabiliriz. Gelişmişlik düzeyinin esas belirleyicisi değişen koşullara uyum sağlamaktaki basandır diyebiliriz.Bu açıdan toplumları ikiye ayırmakta yarar var. Bir tarafta kendi iç dinamiği ile koşullan değiştirebilen toplumlar var. Örneğin sanayi kapitalizmi ve demokrasi İngiltere ve Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıktı. İlk günahı onlar işlediler. Sonra inisiyatif ABD'ye geçti.İkinci gruba başkalarının keşfettiği yeniliklere uyum sağlamak kalıyor. Onlan da iki ayrı kategoride ele alabiliriz. Yeniliğin öncüsü olamayanlardan bazıları olayı çabuk anlıyorlar. Hızla kendilerini değiştiriyorlar. Dolayısı ile öncülerle aradaki fark açılmıyor. Onlan çabuk yakalamak mümkün oluyor. Akla hemen Japonya örneği geliyor.Diğerleri ise, bırakın yeniliğin öncüsü olmayı, taklit etmekte bile gecikiyorlar. Düzenleri yeni koşullara karşı direniyor. Gereklerini yapmayı reddediyor. Uzun ve çok sancılı bir azgelişmişlik dönemi yaşıyorlar.Osmanlı'yı düşünelim. Japonya'ya kıyasla Batı ile çok daha iç içe yaşıyor. Batıdaki değişimi o ölçüde erken görüyor. Ama zorunlu değişimi yapamıyor. Aynı özelliklik Cumhuriyet döneminde de sürüyor.Gözlem, teşhis ve tedaviOlayı basitleştirebiliriz. Uyum yeteneği nedir? Üç sözcükle özetleyebiliriz. Gözlem, teşhis ve tedavi. Önce sorunu göreceksiniz. Ardından nedenlerini anlayacaksınız. Bu bilgi ile sorunu çözeceksiniz.Bu süreç evrenseldir. Birey, aile, şirket, kurum ya da toplum, hepsi için aynı süreç çalışır. Algılamadığınız olaya teşhis bile koyamazsınız. Yanlış teşhis size yanlış çözüme götürür. Ama doğru teşhis de yetmez. Çözümü tasarlamak ve uygulamak gerekir.Türkiye'nin ilk iki aşamada epey yol katetriğini söyleyebiliriz. Ancak çözüm üretmek ve bunu uygulamakta hâlâ çok zorlandığını da beraberce izliyoruz.Yakın geçmişten bir örnek vereceğim. 1990'ların başına dönelim. Uydu teknolojisi ortaya çıkmıştı. Ancak yasalar özel televizyon ve radyoya izin vermiyordu. Teknoloji hukuku deldi ve fiilen özel yayınlar başladı.İlginç olan sonrasıdır. Ezici çoğunluk yasağın kaldırılmasını destekliyordu. Ama kamu otoritesi felç oldu. İki yıl boyunca gerekli yasal değişiklik yapılamadı. Siyaset ve bürokrasi ayrıntılarda kayboldu.Düğüm çözülüyorGeri planda değişim korkusu vardır. Küçük azınlıkların hayali öcüler üretmesine olanak tanır. Uyum yeteneği zayıflar. Toplumun gelişmesi engellenir. Türkiye'nin hem tarihi hem de gündemi çözümsüzlüğü bırakılarak iyice içinden çıkılmaz hale getirilmiş sorunlarla doludur.O bakıma son gelişmeler çok olumludur. Tüm stratejilerini çözümsüzlük üstüne kuran zihniyet ve kesimler hızla tasfiye olmaktadır. Türkiye statükocuların zorla kendisini soktuğu komadan çıkmaya hazırlanmaktadır.Bir ay sonra Kıbns'ı çözmüş, AB'ten müzakere tarihi almış yepyeni bir Türkiye'de yaşayacağımıza bütün kalbimle inanıyorum.

Devamını Oku

Popülizme reddiye

7 Kasım 2002

22 Ocak 2001'de Fransız resmi ihracat sigortası şirketi Coface tarafından düzenlenen ülke riski konferansında Türkiye'yi anlattım. Bekleneceği gibi, olağan iyimserliğim konuşmama yansıdı.Siyasetteki dağınıklığın bittiğini söyledim. Seçimlerde yeni siyasi aktörler (Erdoğan, Derviş) göreceğimizi önerdim. Kriz sonucunda popülizmin seçmen nezdinde cazibesini kaybettiğini iddia ettim. Gündemin ilk maddesi AB'dir dedim.Konferansı düzenleyen risk yönetimi sorumlusu kahve arasında geldi. Analizi hayali bulmuştu. Türkiye ekonomik ve siyasi açıdan çok zor toparlanacaktı. Krizler popülist eğilimleri azaltmaz, tam tersine artırırdı. Küçük bir gerginlik oldu.Küçük bir parantez açarak, aynı sunuşta 2002 yılı GSMH büyüme hızını yüzde 5,1 ve yıl sonu TÜFE artışını ise yüzde 37 olarak verdiğimi de ifade etmeliyim. Belki de Fransız yönetici bu sayılara kızmıştı.Program ve ABKamuoyunda seçimle ekonomi arasında kurulan ilişkinin genelde yanlış olduğu kanısındayım. Herkes sonucu şu ya da bu şekilde "tepki oyları" hipotezine bağlıyor. Yani krizin seçmende yarattığı kızgınlığın sandığa yansıdığını öneriyor.Bu seçimde çok güçlü bir tepkisel boyut olduğuna katılmamak olanaksızdır. Vatandaş gerçekten çok kızgındı. Yaşanan felaketlerden Türkiye'yi yönetenleri sorumlu tutuyordu. Onları tasfiye etmek istiyordu. Bütün bunlar doğrudur.Ancak, devamı epey karışıktır. Barajı gecen iki partiye bakalım. İkisini birleştiren müşterek tema nedir? Gerek AKP gerek CHP kayıtsız şartsız ekonomik programın sürdürülmesini ve AB üyeliğini savundular.Gerçek budur. Seçim kampanyası boyunca AKP ve CHP popülist vaatlerden ve IMF-AB karşıtı ucuz sloganlardan özenle kaçındılar. Yüzde 6,5 faiz-dışı bütçe fazlasından, sıkı para politikasından ve AB üyeliğinin gereklerinden hiç taviz vermediler.Ya seçimde barajın altında kalan partiler? Onlar ne dediler? MHP, DYP, GP ve SP kampanya sırasında mutlaka gerçek dışı vaatleri seslendirdiler. IMF-AB düşmanlığı yolu ile seçmeni tahrik etmeye çalıştılar.Sonuç bu partiler için hüsran oldu. Ucuz popülizmin ve IMF-AB düşmanlığının seçmen nezdinde onların zannettikleri ve bekledikleri primi yapmadığını biraz geç ve epey pahalı şekilde barajın altına düşerek öğrendiler.Asimetrik bir duruma da işaret edelim. Programa ve AB'ye karşı çıkmak mutlaka başarısızlık getirdi. Ama başanyı garanti etmedi. ANAP her ikisini de desteklemesine rağmen başarısız oldu. Sorun başka yerde aranmalıdır.Seçimin gerçek galipleriOlaya bu açıdan bakınca ilginç bir sonuca ulaşabiliriz. Bu seçimde aslında mağlup olan popülizm ve IMF-AB düşmanlığıdır. AKP-CHP ikilisinin oyların yüzde 54'ünü alması, seçmen çoğunluğunun açık tercihini göstermektedir.Lafı uzatmayalım. Seçimin gerçek galipleri ortadadır. Bir: Toplum artik popülist yalanlara kanmıyor. İki: Türkiye'nin dünya ile entegrasyonunu istiyor. Popülistlere ve küreselleşme karşıtlarına duyurulur.

Devamını Oku

Siyasi değerlendirme

5 Kasım 2002

Erken seçim spekülasyonlarının gündeme girdiği ilkbahar günlerinden itibaren bir temayı sürekli tekrarladık. Siyasette sürpriz bekliyoruz dedik. Nasıl olacağını bilmiyorduk. Ama olacağına emindik.Nitekim baştan itibaren sürprizler birbirini izledi. Özkan ve arkadaşlarının DSP'den ayrılacağı öngörülemezdi. Derken MHP erken seçime bastırıp Meclis'ten geçirdi. Üstüne beklenmedik şekilde AB uyum yasaları çıktı.Çok sayıda sürprize imza atan Derviş'i ihmal edemeyiz. Seçim ateşini yaktı. YTP'yi kurdurup CHP'yi ikinci parti yaptı. Neşe Düzel'le söyleşisinde sosyal-liberal sentezi askeri darbelerle ve MGK ile uzlaş-tırdı.Ama esas sürpriz dün gerçekleşti. Erken seçimi ve yüzde 10 barajı en çok destekleyen iki parti, MHP ve DYP Meclis'e giremedi. Böylece on beş yıl ara ile Türkiye tekrar koalisyonsuz bir hükümete kavuştu.KaybedenlerBu seçimin galibi bellidir. AKP'yi başarısından dolayı kutlamak gerekiyor. Türkiye'nin nesnel koşulları siyasette bir yeniden toparlanmaya açıktı. AKP akılcı davranarak mümkün olanı gerçekleştirdi. Bravo.Kaybedenlerin başında otoriter-laikçi güç odakları vardır. 12 Eylül'ün darbeci paşaları 1983'de Turgut Özal'ı durdurmak için vatandaşa "sakın ANAP'a oy verme" demişlerdi. Geri tepti. Vatandaş Özal'ı tek başına iktidara getirdi.Anlaşılan ders alınmamış. Erdoğan'a karşı yürütülen engellemelerin AKP'nin oyunu düşürmek bir yana, artırdığı seçim sonuçlarından açıkça görülmektedir. Bu kez gerekli dersleri bir daha unutmamak üzere çıkarmış olmalarını temenni ediyorum.Koalisyon üyesi partilerin hali acıklıdır. DSP yüzde 22'den yüzde l'e düşerek bir dünya rekoru kırmıştır. Demokrasi tarihinde bir seçim döneminde oylarının yüzde 95'ini yitiren bir başka parti örneği ya yoktur ya da bir iki tanedir. Diğer ikisinin durumu da çok farklı değildir.DYP'nin hali vahimdir. Bu kadar büyük bir ekonomik krizi muhalefette geçirip böylesine oy kaybetmek kolay iş değildir. Özel bir yetenek ve çaba gerektirir. Ama DYP yönetimi bunu yapmış ve neredeyse imkânsızı gerçekleştirmiştir.Listeye CHP'yi de eklemek gerekir. Deniz Baykal ve hizbinin aldığı oy DSP'nin 1999'daki oranının 3 puan altında kalmıştır. Üstüne, oyun bir bölümü Derviş sayesinde, bir bölümü ise AKP iktidarını engellemek üzere kerhen verilmiştir.Demokrasinin gücüDemokrasinin gücü budur. Demokratik mekanizmanın yavaş işlemesi bazen insanları üzer. Sabırlarını zorlar. Ama demokrasi ülkeyi kötü yönetenlerin asgari siyasi ve toplumsal hasarla, üstüne şiddet kullanılmadan değiştirilmesini sağlar. Bunu yapabilen başka bir siyasi rejim yoktur.Karamsarların ve Türkiye'ye inanmayanların felâket senaryolarına aldırmayın. Türkiye son elli yılda bütün tersine çabalara rağmen demokrasi yolunda çok büyük adımlar atmıştır. Kanıtı dünkü seçimlerdir. Geleceğe güvenle bakabiliriz.

Devamını Oku

2003 bütçesine ilk bakış

31 Ekim 2002

Seçime iki hafta kala Hükümet 2003 bütçe tasarısını Meclis'e şevketti. Ekonominin en önemli iktisat politikası aracı bütçedir. Gelişmiş ülkelerde bütçenin meclise sunuluşu başlıbaşına bir olaydır.Maalesef Türkiye bu geleneği kaybedeli çok oluyor. 1970'lerin başından bu yana, bütçe öylesine hazırlanıp laf olsun diye meclisten geçen bir kağıt parçasına dönüştü. Hükümetler üstünde bağlayıcılığı kalmadı.Neden? Bir: Her yıl ek bütçeler hazırlandı. İki: Hükümetler görev zararı gibi adlarla önemli miktarda harcamayı bütçe dışında gerçekleştirdiler. Yani hükümet kendi çıkardığı bütçeyi ciddiye almadı. Bu durumda kamuoyu hiç ciddiye almadı.Son üç yılda bütçeye tekrar disiplin geldi. Fakat iktisat politikasında ağırlık bütçeden başka bir yere, IMF ile yapılan ekonomik programa kaymıştı. Dolayısı ile bütçenin ne olacağı zaten program tarafından tayin ediliyordu.2003 için de durum budur. Bütçe tasarısı açıklandı ama fazla ilgi çekmedi. Çünkü bütçenin temel dengeleri önceden program tarafından belirlenmişti. Ayrıntılarda ufak tefek oynamalar dışında hükümetin manevra alanı yok denecek kadar azdı.Makro varsayımlarBütçe çatılırken ekonominin temel büyük lükleri hakkında bazı varsayımlar yapılır. Bun ları kısaca gözden geçirelim.GSMH büyüme hızı yüzde 5 bekleniyor. Bu yıl hedeflenen yüzde 3'ün aşılacağı kesin dir. 2003'te olağandışı siyasi olaylar olmazsa yüzde 5 büyüme hızı rahat tutturulabilir. Ma kul bir sayıdır.Tüketici enflasyonunun yıl sonunda yüzde 20'ye ineceği kabul ediliyor. 2002'de TÜ FE'nin hedeflenen yüzde 35'in altında kalma sı önümüzdeki yılı olumlu etkileyecektir. Yüz de 20'nin yakalanması ihtimali yüksektir.Ortalama TÜFE artışı yüzde 29,5 alınmış. Yıl başı yüzde 33, yıl sonu yüzde 20 sayılarını toplayıp ikiye bölünce yüzde 26,5 buluruz. Demek ki enflasyonun yılın ilk yarısında çok yavaş düşeceği düşünülüyor. Benim tahminle rin de aynı yöndedir.GSMH deflatörü ortalama enflasyonun 3 puan altında, yüzde 26,2 varsayılıyor. Bunun anlamı nedir? En azından bazı faktör gelirleri nin enflasyonun gerisinde kalması gerekiyor. Ayrıntılarını merak ediyoruz.Buna göre nominal GSMH 364.3 ktr.TL hesaplanıyor. Ortamala dolar kurunu 1,8 milyon TL alırsak 200 milyar doların biraz üstünü buluruz. Dolar cinsinden GSMH'nın 2003'te 2000 düzeyini yakalayacağını tahmin ediyorduk.Temel büyüklüklerKonsolide bütçe gelirleri 96,4 ktr. TL bekleniyor. Nominal artış yüzde 29,7, reel artış yüzde 7,3 oluyor. Gelir artışı büyüme hızından daha büyük olduğuna göre, şu ya da bu şekilde 2003'te vergiler artacak demektir.Faiz dışı harcamalar 76,9 ktr. TL planlanıyor. Nominal artış yüzde 38,5, reel artış yüzde 9,8 oluyor. İlginç: harcama hem milli gelirden hem de gelirlerden daha hızlı artıyor.Bu durumda faiz-dışı fazlanın azalması kaçınılmaz oluyor. Yüzde 24,2 nominal artış yüzde 1,2 reel düşüşe dönüşüyor. Bu anlama maliye politikasında bir küçük gevşeme öngörülüyor. Gerisi bir başka yazıya kaldı.

Devamını Oku