Döviz kuru hakkında başladığımız yazı dizisini sürdürüyoruz. Ben yazdıkça dolar hem dünyada hem de Türkiye'de geriliyor. İçime bir kurt düşmedi desem yalan olur. Yoksa benim yazılar yüzünden mi? Döviz kurundaki dalgalanmanın insanları şaşırtmasını anlayışla karşılıyorum. Dalgalı kur, yani kurun arz-talep tarafından piyasada belirlenmesi Türkiye için çok yeni. Ondan önce hep hükümet saptardı. Yeni düzene bir alışma dönemi olması normal geliyor. Geçmiş yazılan iki cümle ile özetleyelim. Bir; kuru hükümet ya da Merkez Bankası belirlemiyor. Piyasada, arz ve talep belirliyor. İki; enflasyonla ve dış açıkla döviz kuru arasında kurulan ilişki ancak yıllara yayılan uzun dönemde gerçekçidir. Üç; birkaç yıla kadar uzanabilecek kısa dönemlerde sermaye hareketleri kur üstünde çok etkilidir. Dört; dolaylı bir örnek olarak dolar-euro paritesinin yıllar boyunca nasıl değiştiğine bakabiliriz. Sağlam paraya sahip ülkelerde döviz kuru ve döviz işlemleri dış ticaretle uğraşan kesimleri ve kısmen mali sektörü ilgilendirir. İlki için döviz kuru bir akım değişkenidir. İhracat ve ithalat kararlarını etkiler, ikincisi içinde kur spekülasyonu yapan çok küçük bir bölüm dövize varlık muamelesi yapar. Gerisi getiri arbitrajına hassastır. Daha somut söyleyelim. ABD ya da AB ülkeleri vatandaşlarına tasarruflarını hangi enstrümanlarda tuttukları sorulduğunda "dövizde" diyen çıkmaz. Çünkü o toplumların müşterek hafızasında "döviz" diye bir varlık yer almaz. Türkiye'nin döviz talebi ve arzı açısından bu ülkelerden temel farkı buradadır. Vatandaşının gözünde döviz en popüler varlık türüdür. Nakit servetini dövizde tutmak en güvenli yollardan biri olarak kabul edilir. Neden böyle? Geçmişte çok yazdık. Tekrar hatırlatmakta mahzur yok. Sorun TLYıin "dandik para" haline gelmesidir. TL'ye güvensizlik, toplumda bir servet saklama aracı olarak döviz talebi oluşturmuştur. Bu olaya "para ikamesi" deniyor. Ekonomik aktörler bir sağlam parayı kendi dandik paralarına tercih ediyorlar. Sağlam para dandik parayı dolaşımdan kovuyor. Bu süreç içinde diğer ülkelerde hiç rastlanmayan türden bir döviz arz ve talebi ortaya çıkıyor.Yerleşik sıcak paraÖdemeler dengesinin sermaye hareketleri hesabını Salı günü özetledik. Literatüre uygun şekilde, ülke ile dışarısı arasında döviz giriş ve çıkışları ile tanımladık. Türkiye'de buna ülke içindeki döviz varlık hareketlerini eklemek gerekiyor. Tasarrufunu dövizde ve Türkiye'de tutmak isteyen bir vatandaş döviz talebi, dövizden Tüye geçen vatandaş ise döviz arzı yaratır. Normal ekonomilerde "sıcak paranın" yol açüğı kur dalgalanmasına para ikamesi halinde ülkede yerleşikler neden olur. Mantık çok basittir. Vatandaş döviz varlığı biriktirirken kuru yükseltir. Yükselen kur bir-iki yıl içinde ihracatı artırıp ithalatı azaltarak döviz arzında genişlemeye neden olur. Bu ise kurdaki yukarı hareketi durdurur. Yani döviz cazip bir varlık olma niteliğini kaybeder. Tam o noktada haklı olarak vatandaş da dövizden TL'ye geçmeye karar verir. Ne demiş atalarımız? Ayıkla pirincin taşını...
Geçen hafta üç yazımızı da döviz kuru hakkında kamuoyunda sık rastlanan bazı görüşlerin değerlendirilmesine ayırdık. Okuyucularımızın dikkatini olayın farklı boyutlarına çekmeyi amaçlıyorduk. Dalgalı kur rejiminde ülke parasının yabancı paralar karşısındaki değeri döviz piyasasında arz ve talep tarafından belirlenir. Yani döviz kurunun nasıl seyredeceğini öngörmek için döviz arzını ve döviz talebini etkileyen etkenlere girmek gerekir. Örneğin enflasyon ve dış açık birbiri ile bağlantılı şekilde döviz arz ve talebini etkiler. Çünkü nisbi enflasyonun yüksekliği dış açığın büyümesine yol açabilir. Dış açık ise döviz arzını düşürürken döviz talebini yükseltecektir. Dış açık nedir? Dış ticaret, turizm, faiz, işçi dövizi, navlun, vs. döviz gider ve gelirleri arasındaki farktır. Ödemeler dengesinin cari işlemler hesabı tarafından yansıtılır. Ancak, ödemeler dengesinin bir de sermaye hesabı vardır.Sermaye hesabıÖğrencilerime cari işlemler hesabı ile sermaye hesabı arasındaki farkı şu şekilde anlatırım. Eğer bir mal ya da hizmet karşılığında döviz el değiştiriyorsa cari işlemler hesabına girer. Yani sattığımız mal ya da hizmet karşılığı gelen döviz artık bizimdir. Satın aldığımız mal ya da hizmet karşılığı giden döviz ise artık bizim değildir. Bunun karşısında bir mal ya da hizmet karşılığı olmayan döviz giriş ve çıkışları vardır. Bunlar varlık akımlarına tekabül eder. Bir şirket borç alınca ülkeye döviz girer. Yani döviz arzı artar. Ama giren döviz kadar döviz yükümlülüğü oluşmuştur. Başka biri dış borç ödeyince ülkeden döviz çıkar. Yani döviz talebi artar. Ama çıkan döviz kadar döviz yükümlülüğü azalmıştır. Sermaye hesabında hangi kalemler yer alacak? Başta dış borç işlemleri geliyor. Dış dünyaya borçlanan/borç veren banka sistemi, devlet, ithalatçı/ihracatçı firmalar ya da şahıslar olabilir. Döviz talebi ve arzı açısından kimin dışarıda varlık yada yükümlülük sahibi olduğu önemsizdir. İkinci önemli kalem portföy yatırımlarıdır. Uzun vadeli tahvilleri ve hisse senetlerini kapsar. Örneğin devlet dışarıda tahvil satınca döviz girer. Döviz arzı artar. Bu tahvili Türkiye'de oturan gerçek ya da hükmi şahıslar satın alınca döviz çıkar. Döviz talebi yükselir. Üçüncüsü, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Mantık gene aynıdır. Bir yabancı firma içeride fabrika kurunca döviz girmektedir. Döviz arzı artar. Ama fabrikanın mülkiyeti yabancı firmanındır. Dolayısı ile döviz girişi sermaye hesabına yazılır.İşin püf noktasıDalgalı kur rejiminde döviz kurunun seyrini tahmin etmeyi zorlaştıran temel etken sermaye hareketleridir. Cari dengede büyük bir açık düşünelim. Ama aynı anda daha da büyük bir sermaye girişi olsun. Döviz arzı talebin üstüne çıkınca ülke parası değer kazanır. Tersi de mümkündür. Büyük bir cari denge fazlası olan ülke alalım. Dışarı giden sermaye cari dengedeki fazladan büyükse döviz talebi arzın üstüne çıkar. Dış fazlaya rağmen ülke parası değer kaybeder. Türkiye dalgalı kur rejimine 2001 Şubat'ta geçti. O günden bu güne döviz kuru tamamen ve sadece sermaye hareketleri tarafından belirlenmiştir. Bu mekanizmanın bugünden yarına değişmesi söz konusu değildir. Görünür gelecekte sermaye hareketlerinin yönünü doğru tahmin eden döviz kurunu da doğru tahmin edecektir.
Geçen iki yazımızda döviz kuru ile ilgili olarak Türkiye'de rasladığımız yanılgılara baktık. Döviz kurunu hükümetin ya da bir takım komplo odaklarının belirlemediğini belirttik. Enflasyon, dış açık, reel kur ve döviz kuru arasında kurulan otomatik ilişkileri eleştirdik.Bugün Türkiye'de de yakından izlenen Euro-dolar paritesini ele alacağım. Paritenin sürekli hareket halinde olduğu biliniyor. 1994 Ocak-2003 Nisan arasındaki takriben dokuz bucuk yıl boyunca aylık ortalama paritenin seyri aşağıdaki şekilde görülüyor.Bir para birimi olarak Euro'nun doğum tarihi 1999'dur. Ondan önce Alman Markı, Fransız Frangı, vs. ülke paraları vardı. Dolayısı ile 1994-1998 arasında Euro'nun değerini Alman Markı üstünden hesapladık.Ocak 1994'de bir Euro almak için 1.12 dolar vermek gerekiyormuş. Nisan 1995'de bu değer 1.42'ye tırmanmış. 1997'yi ve 1998'i 1.10'un altında geçirmiş. Ocak 1999'da 1.17 iken Kasım 2000'de .85'e kadar düşmüş. Son dört ayda aniden tekrar 1.15'lere tırmanmış.İki temel soruya cevap arayacağız. Paritedeki değişimin nedeni ABD ile AB arasındaki enflasyon farkı mı? Yoksa ABD ve AB'nin cari işlemler dengelerindeki fark mı etkili oluyor?Sonucu baştan söyleyelim. Zaten biliniyor. Her iki soruya da "hayır" cevabı vermek zorundayız. Doların Euro karşısında önce yüzde 20'nin üstünde değer kaybetmesini, sonra yüzde 40'lara ulaşan değer kazanmasını, şimdi de yüzde 20'lerde değer kaybetmesini enflasyon farkları ya da dış denge ile açıklamak mümkün değildir...Enflasyonla başlayalım. 1990'larda ortalama yıllık enflasyon Almanya'da yüzde 2.1, ABD'de ise yüzde 2.5 olmuş. Son yıllarda ise neredeyse eşit seyrediyor. On yılda birikimli enflasyon farkı yüzde 5'in altında kalıyor. Halbuki paritede yüzde 40'lara varan yukarı ve aşağı hareketler var.Ya dış açıklar? Birleşme nedeni ile 1994-2000 arasında Almanya'da milli gelirin yüzde 1'i civarında cari işlemler dengesi açıkları oluşmuştu. Son iki yıldır Euro bölgesinin yüzde 1'in biraz altında cari denge fazlası var.ABD ise bütün bu dönem boyunca büyük dış açıklar veriyor. Doların değer kazanmaya başladığı 1998 sonrasında ABD'nin cari açığı milli gelirin yüzde 4'üne ulaşıyor. Son 12 ayda 500 milyar dolar yani milli gelirin yüzde 5'i kadar dış açık görülüyor.Döviz kuru, enflasyon, reel kur ve dış açık arasında otomatik ilişki kurulmasının yanlış olduğunu karmaşık analizlerle gösterebilirdik. Onun yerine daha basit bir yöntemi tercih ettik. Euro-dolar paritesindeki değişimi ele alarak sözünü ettiğimiz yanılgılara dolaylı bir cevap verdik.İktisatta ampirik veriler bir teoriye kanıt olarak kullanılamaz. Biliyorum. Ama tersi geçerlidir. Dünya deneyiminden örnekler yanlış bilgilerin oluşturduğu yanılgılardan kurtulmamıza katkı yapabilir.
Salı günü başladığımız yazıya devam ediyoruz. Türkiye'de vatandaş döviz kuru ile çok yakından ilgileniyor. Buna karşılık dalgalı kur rejiminde hangi faktörlerin döviz kurunu etkilediği konusunda ciddi yanılgılar hâlâ sürüyor. Bir: önemli bir kesim döviz kurunu hâlâ hükümetin saptadığını düşünüyor. İki: piyasaya güven yok. Kur hakkında komplo ve manipülasyon teorileri taraftar buluyor. Üç: enflasyondan döviz kuruna giden otomatik bir nedensellik varsayılıyor. Bugün önemli gördüğümüz diğer yanılgılan ele alacağız.Dış denge ve döviz kuruSadece genel kamuoyu ile sınırlı kalmayan, profesyonel iktisatçılar arasında da taraftar bulan bir başka yanılgı vardır, özetle döviz kuru ile dış denge (cari işlemler açığı) arasında kısa dönemde bile bire bir ilişki kurulabileceğine inanılır. İlişkinin mantığı basittir. Cari işlemler açığının büyümesi döviz talebini arttırır. Aynı anda cari açık ekonomik aktörlere ülke parasının değer kaybedebileceği işaretini gönderir. İkisi birleşince ülke parası değer kaybeder. Bu analiz kesinlikle doğrudur. Bir ekonominin uzun dönemde çok büyük dış açıklar verebilmesi fizik olarak olanaksızdır. İşin püf noktası "uzun dönem" ne kadar uzun olduğunda yatar. Birkaç hafta mı? Birkaç ay mı? Bir kaç yıl mı? Yoksa daha da uzun mu? Bu noktada devreye ödemeler dengesinin sermaye hesabı girer. Cari işlemler açığının finansman biçimi dönem uzunluğunun belirlenmesinde temel etkendir. Yabancı sermaye girişi, uzun dönemli borçlanma, borsa yatırımları yada kısa vadeli borçlanma farklı sonuçlar verir. Örneğin tümü yabancı sermaye girişi ile karşılanan bir açığın yıllarca kurda bir düzeltme olmaksızın taşınması mümkündür. Buna karşılık üretici kredileri ve sıcak para ile finansmanın kısa sürede kura yansıma ihtimali çok daha yüksektir. Dış denge analizinin geri planında reel kur kavramı yatar. Nominal döviz kuru ülke içi fiyatları dış dünya fiyatlarına dönüştürmeyi sağlar. Nominal kur sayesinde aynı para cinsinden ifade edilen fiyatları içeride ve dışarıda karşılaştırarak reel döviz kuruna ulaşırız. Karışık gibi duran bu ifade aslında basit bir sorunun cevabıdır. Otomobil, kamyon, gömlek, ayakkabı, buzdolabı, televizyon, ütü, vs. dış ticarete konu olan mallar o nominal kurdan ülke içinde mi daha ucuz yoksa dışarıda mı? Ona göre ihracat ya da ithalat fazla olacaktır. Görüldüğü gibi reel kur teorik olarak çok basittir. Buna karşılık ölçülmesi son derece karmaşık ve zordur. Bir: reel kur dışında başka ekonomik faktörler de dış ticaret dengesine etki yapar. İki: ölçmede kullanılan fiyat endeksleri rekabet gücünü yansıtmayabilir. Örneğin maliye ve para politikaları iç talep ve ithalat üstünden dış dengeyi etkiler. Dış konjonktür ihracat üstünden dış dengeye etki yapar. Faktör fiyatları ile enflasyon arasındaki ilişki ekonomik konjonktüre göre değişebilir. Neticede ülke parasının değeri ile dış denge arasında bağ ancak uzun dönemde devreye girer. Bir başka yazıda Türkiye ve dünyadan anlattıklarımı destekleyen örnekler vereceğim.
Türkiye hakikaten garip bir ülke. Dünyada bir benzeri olduğunu sanmıyorum. Ekonomi deyince insanların aklına sadece döviz kuru geliyor. Tüm toplum iki yıldır döviz kuru ile yatıyor, döviz kuru ile kalkıyor.. Daha da ilginci, kurun bütün hareketleri mutsuzluk nedeni oluyor. Kur tırmanınca herkes fena halde sinirleniyor. Eh, düşünce sevinecekler diyoruz. Hiç öyle olmuyor. TL değer kazanınca yine tedirginlik oluyor. Çeşitli nedenlerle çok farklı toplum kesitleri ile görüşme, konuşma fırsatını buluyorum. Merhaba der demez döviz kuru sorularına muhatap oluyorum. Elimden geldiği kadar anlatmaya çalışıyorum. Döviz kuruna duyulan ilginin kurun nasıl belirlendiği konusunda da bilgilenmeyi getirmesini beklerdim. Öyle olmuyor. Tam tersine, kurun nasıl oluştuğu hakkında kelimenin tam anlamı ile büyük bir kafa karışıklığı var.Kuru kim belirler?En önemlisi, vatandaş bir türlü döviz kurunun piyasada belirlendiğini kabullenmek istemiyor. Bunun arkasında mutlaka birileri vardır diye düşünüyor. Yani dalgalı kur rejiminin anlamı tam kavranmış değil. Çoğunluk döviz kurunu aslında hükümetin saptadığına inanıyor. İyi bir haber, daha ilgili olanların kur saptama işlevini Merkez Bankası'na atfetmeleri. En azından ekonomi yönetiminde Merkez Bankası'nın rolünün görünürlük kazandığına işaret ediyor. Bir bölümü bilenen komplo teorilerini döviz kuruna uyguluyor. Birileri var. Tam kim oldukları belli değil ama kesinlikle kötü adamlar. Kapalı kapılar arkasından bir takım operasyonlar yapıyorlar. Kuru istedikleri gibi oynatıyorlar. Dikkatli bakınca, bu görüşlere fazla şaşırmamak gerekiyor. En önemlisi, toplumun kolektif hafızasında döviz kuru daima devletle özdeşleşmiş. Çünkü 1930'lardan itibaren Şubat 2001'e kadar döviz kurunu daima hükümet saptamış. Ayrıca, genelde piyasa kavramına karşı güvensizlik var. Türkiye'de piyasa çok yeni bir olay. Geçmişte piyasa adı altında çok büyük haksızlıklar ve yolsuzluklar yapılmış. Sözcük hafızalarda nesnel bir süreci çağırmıyor. Manipülasyon şaibesi taşıyor.Enflasyonla ilişkisiEnflasyonla döviz kuru arasında kurulan otomatik ilişki kur hakkındaki yanılgıların bir başka nedeni. Gene geçmiş deneyimler ön plana çıkıyor. Özellikle 20 yıl boyunca uygulanan "enflasyon kadar devalüasyon" kuralı hafızalarda derin izler bırakmış. Çünkü Türkiye'de kur ve enflasyon hep aynı yönde davranmış. Daha doğrusu ikisi de hep yukarı doğru gitmiş. TL'nin nominal olarak devamlı değer kaybedeceği vatandaşın gözünde adeta ekonominin demir kanunu halini almış. İstediğiniz kadar tersini söyleyin. Dalgalı kurda önemli olan döviz arz ve talebidir, enflasyon ancak uzun dönemde kura etki yapar deyin. Eski alışkanlıklar kolay değişmiyor. Vatandaş dövizin sürekli yükseleceğini beklemeyi sürdürüyor. Başka unsurlar da var. Devam edeceğim.
Ocak-mart dönemi dış ticaret verileri Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yayınlandı. Türkiye'de kamuoyu dış ticaret sayılarına karşı duyarlıdır. Çünkü dış ticaret açığının büyümesi sonucu ortaya çıkan sorunlar hâlâ hafızalarda tazedir.Dalgalı kur rejiminde dış ticaret açığı eski önemini yitirir. Çünkü dış açık belirmesi ihtimali bile kurda bir hareket yaratarak o açığı denetim altına alacak mekanizmayı devreye sokacaktır.Bu durumda ihracat ve ithalat ekonomik gidişatın yönünün anlaşılması açısından bilgi sağlar. İhracat artışı sanayi üretimi için olumlu bir işarettir. Keza ithalat artışı da iç talebin ne yönde seyrettiğini izlemeye olanak tanır.Euro değer kazanıncaMart ayında ihracat ve ithalatta büyük bir artış görünüyor. Geçen yılın mart ayına kıyasla ihracat yüzde 27 artarak 3,7 milyar dolara ulaşmış. İthalat ise yüzde 45 artışla 5,6 milyar dolara gelmiş. Doğal olarak dış ticaret açığı da neredeyse iki katına yükselmiş ve 1,9 milyar doları bulmuş.Ocak-mart dönemi toplam sayılarına bakalım. Üç aylık ihracat yüzde 27 artışla 10 milyar dolar. Kaba bir hesapla 2003 ihracatının mutlaka 40 milyar doları aşacağını söyleyebiliriz. Üç aylık ithalat ise yüzde 38 artışla 14,1 milyar dolar. Aynı kaba hesapla bu yıl ithalatın da 60 milyar doların üstüne çıkacağını hesaplayabiliriz.İlginç bir durum. İhracat artışına sevinelim mi? Yoksa ithalatın daha da hızlı artması sonucu dış ticaret açığındaki hızlı büyüme karşısında karalar mı bağlayalım? Buna karar vermeden önce biraz analiz yapmak gerekiyor.Türkiye'nin ihracat ve ithalatında AB'nin payı yüzde 50'nin üstünde seyrediyor. Yani ihracat ve ithalatımız euro/dolar paritesindeki değişmelerden de etkileniyor. 2002 yılı ilk üç ayında parite 0,88 iken bu yıl 1,07'ye yükselmiş. Euro dolara karşı yüzde 22,3 değer kazanmış. Dış ticarettteki değişimin bir bölümü pariteden kaynaklanıyor.Bu soruna bir çözüm, AB ile ticareti euro cinsinden izlemektir. Ben de uzun süredir bunu yapıyorum. Üç ayda AB'ye ihracat yüzde 10,7 artarak 5 milyar euro olmuş. İthalat ise yüzde 16,7 artışla 5,7 milyar euro'ya ulaşmış. Yani AB ile üç ayda 0,7 milyar euro dış ticaret açığı verilmiş.Bence bu iyi bir havadis. AB'de enflasyon sıfır gibi. Demek ki AB'ye ihracatımızda önemli bir ivme yakalanmış. Doğal olarak hem ihracatta hem de iç pazarın canlanması ile birlikte paralelinde ithalatta bir artış görülüyor.Petrol fiyatlarıBir başka bilgiyi dolaylı olarak ithalatın bölgeler arasında dağılımından alıyoruz. Türkiye'nin petrol ithal ettiği bölgelerden ithalatta yüzde 50 ile 80 arasında artışlar görülüyor. Irak savaşı nedeni ile martta petrol fiyatları yükselmişti. Bu durum ithalatımıza yansımış.Örneğin İslam Konferansı Teşkilatı üyesi ülkelerden ithalat yüzde 51 artışla 2,2 milyar dolara çıkmış. Rusya'yı da kapsayan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyelerinden yapılan ithalat yüzde 48,5 artışla 1,9 milyar dolara ulaşmış.Yani dolar cinsinden ithalattaki büyük artışın bir bölümü euro'nun değer kazanmasından diğer bölümü de yüksek petrol fiyatlarından kaynaklanıyor. Tehlikeli bir durum yok.
Okuyucularım artık öğrendi ama tekrarlamakta bir mahzur yok. Bir ülkenin dış dünya ile gerçekleştirdiği akçeli işlemlerin tümü kayda girer. Sonra bunlar toplanıp Ödemeler Dengesi adı altında yayınlanır. Türkiye'de bu hesabı Merkez Bankası yapıyor. Ödemeler dengesinin iki önemli alt kategorisi vardır. Cari işlemler hesabı döviz gelir ve giderleri yansıtır. Sermaye hesabı ise gelir yada gider olmayan döviz hareketlerini gösterir. Ayrıca Net Hata Noksan ve Rezerv Değişikliği kalemleri yer alır. Dış dünya ile ödemeler daima dengededir. Yani bu dört kalemin toplamı tanım icabı sıfıra eşittir. Bazılarında eksi (açık) varsa, mutlaka en az birinde o açığa eşit fazla olmak zorundadır. Özellikle cari işlemler dengesinin aldığı değer yakından izlenir.Yeni sunumMerkez Bankası bu yıl ödemeler dengesi sınıflama sistemini değiştirdi. Gecen yıl başlanmıştı ama eskisi de yanında yayınlanıyordu. Ocak 2003'den itibaren eskisi yayından kaldırıldı. Tahmin edeceğiniz gibi, bu tür değişiklikler benim gibi verilerle haşır neşir insanlar için gerçek bir kabus anlamına geliyor. Verileri kullanan bütün excel dosyalarım eski sunumla çalışıyordu. Hepsini yeniden yapmak gerekti. Şikayet etmiyorum. Zamanımı aldı ama yeni sunumun çok daha yararlı olduğunu kabul etmek zorundayım. Dış dengeyi daha iyi izleme ve böylece daha sağlıklı analiz ve tahmin yapma olanağını veriyor. Görünmeyen dediğimiz gelir ve giderlerin yenisinde daha anlaşılabilir hale gelmesi eski ile yeni arasındaki en önemli fark. Şeytan ayrıntılarda gizlidir derler. Yeni sunumda şeytanı daha yakında görebiliyoruz.Görünmeyen gelir ve giderlerEski sunumda görünmeyen gelir ve giderlerde üç ana kalem vardı: turizm, faiz ve diğer. Diğer tekrar dört alt kaleme bölünüyordu: navlun, diğer taşımacılık, kar transferi ve diğer. Özellikle bu diğerin diğeri kaleminde çok büyük sayılar çıkıyordu. Yeni sunum görünmeyenleri ikiye bölüyor: hizmet dengesi ve yatırım geliri dengesi. Esas yenilik bunları iç bölünmelerinde görülüyor. Hizmetler dengesi yedi kalemden oluşuyor: taşımacılık, turizm, inşaat hizmetleri, finansal hizmetler, diğer ticari hizmetler, resmi hizmetler ve diğer hizmetler. Ayrıca taşımacılık kendi içinde navlun ve diğer taşımacılık diye ikiye ayrılmış. Yatırım gelirleri dengesi üçe bölünüyor: doğrudan yatırımlar, porföy yatırımları ve diğer yatırımlar. Diğer yatırımlar esas itibariyle faiz gelir ve giderlerini kapsıyor ve kendi içinde vade ve borçluya göre alt bölümleri var. Yeni sunum çevçevesinde cari işlemler dengesi eğilimlerine bir başka yazıda değineceğim. İlginç bazı olgular var. Okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Bu yıl aylık enflasyonu değerlendiren yazılara ara vermiştim. Irak savaşının ekonomide yol açtığı büyük bir belirsizlik vardı. IMF ile dördüncü gözden geçirme uzuyordu. Maliye politikası hedeflerini tutturmak için dolaylı vergiler artırılıyordu. Velhasıl enflasyon cephesinden yanıltıcı işaretler geliyordu. Ben enflasyonda yaşanan yükselmenin geçici olduğunu düşünüyordum. Birkaç yazımda TÜFE için hedef alınan yüzde 20'nin tutturulacağını belirtmekle yetindim. günü nisan verileri yayınlandı. Yılın üçte biri geçtiğine göre artık serinkanlı bir değerlendirme yapabiliriz.Ocak - nisan enflasyonuTÜFE, TEFE ve Özel İmalat Sanayi (ÖİS) 2002 yılını sırası ile yüzde 29,7, yüzde 30,8 ve yüzde 27,7 ile kapatmıştı. Maalesef yılın üç ayında geçici olumsuz etkenler enflasyondaki düşüşü durdurdu. Üç endekste de yıllık bazda tekrar bir yükselme yaşandı. sonu itibariyle, TÜFE, TEFE ve ÖİS'de yıllık enflasyon gene aynı sıra ile yüzde 29,5, yüzde 35,1 ve yüzde 29,4 oldu. Dikkat edilirse sadece tüketici fiyatlarında 0,2 puanlık bir gerileme söz konusu. Toptan eşyada 4,3 puan, özel imalatta ise 1,7 yükselme var. Yılın ilk üç ayındaki yüksek enflasyon ocak - nisan dönemi birikimli enflasyona da yansımış. TÜFE, TEFE ve ÖİS için birikimli dört aylık enflasyon gene aynı sıra ile yüzde 10,7, yüzde 14,4 ve yüzde 7,6 oldu. Bunları hükümetin 2003 için saptadığı TÜFE ve TEFE hedefleri ile karşılaştırmak gerekir. Hedefleri hatırlatalım: TÜFE'de yüzde 20 ve TEFE'de yüzde 16,8. Tüketici fiyatlarında yıllık hedefin yansı, toptan eşyada beşte dördü ilk dört ayda geçilmiş oluyor. Son olarak nisan ayında TÜFE, TEFE ve ÖÎS'nin sırası ile yüzde 2,1, yüzde 1,8 ve yüzde 0,7 arttığını hatırlatalım. Bunlar gerçekten düşük sayılardır. Piyasa üçünü de daha yüksek bekliyordu.Hedef tutar mı?Türkiye enflasyonla mücadele sürecinde 1999 sonundan bu yana çok yol aldı. 2000'de uzun bir aradan sonra enflasyon ilk kez yüzde 30'ları gördü. 2001'de büyük bir mali kriz yaşandı. TL dalgalanmaya bırakıldı. Ona rağmen enflasyon 2000 öncesinin normal yıllar düzeyine ancak tırmandı. 2002'de ise benim bildiğim yakın tarihin enflasyonda en büyük düşüşü gerçekleşti. Tüketici enflasyonu hedeflenen yüzde 35'in 5 puan altında kaldı. Üstelik GSMH yüzde 7,8 büyüdü. 2003 yılında bu süreçte bir kopukluk yaşanması için hiçbir neden gözükmüyor. IMF ile imzalanan istikrar programı AKP hükümeti tarafından da benimsendi. Maliye politikası 2002'den daha sıkı tutuldu. Para politikası enflasyon hedefinin tutturulmasına kilitlenmiş durumda. Yani ne diyoruz? Baştan beri söylediğimizi tekrarlıyoruz. TEFE endeksini ve dolayısı ile hedefini ciddiye almadığımız biliniyor. Buna karşılık TÜFE'de yüzde 20 hedefinin tutturulacağına kesin gözle bakıyoruz. Tüketici enflasyonu 2002'deki gibi hedefin altına iner mi? Buna peşinen evet diyemiyoruz. Fakat kesinlikle hayır da demiyoruz. Az ihtimal de olsa böyle bir gelişme de yaşanabilir.