2003'ün ilk çeyreğinde GSMH'nın yüzde 8,1 büyümesine ilginç tepkiler geldi. En sık "Hoca bu ne biçim büyüme, hiç hissedilmiyor" şikâyetini duydum. Böylece günlük yaşamla büyüme verileri arasında bir tutarsızlık olduğu ifade ediliyor.Olaya daha teknik düzeyde bakanlar ise "stok değişmelerinin" milli gelir içinde giderek öneminin artmasına dikkat çekiyorlar. Şöyle bir manzara ortaya çıkıyor. Ekonomide üretim satışlardan çok daha hızlı artıyor. Üretilip satılmayan kısım firmalar tarafından stok olarak tutuluyor.Okuyucularım benim bilmeceleri sevdiğimi bilir. İktisatçı biraz hafiye gibi davranmalıdır. İpuçları farklı verilerdir. Bunları bir araya getirerek de hafiye cinayeti çözer. iktisatçı da bilmeceyi açıklar.GSYİH-İç talep ilişkisiİç piyasa dediğimiz üç ana harcama kaleminden oluşur. Son on iki ayda 1987 sabit fiyatları ile iç piyasadaki harcamanın yüzde 70'i özel tüketim harcamalarından gelmiş. Yüzde 7'si kamu tüketiminden, yüzde 21'i de yatırım harcamalarından kaynaklanmış.Bu üç ana iç harcama kalemi toplamına "stok hariç iç talep" adını veriyoruz. Son on iki ayda stok hariç iç talebin GSYİH'ye oranı yüzde 90 çıkıyor. Vatandaşın hissettiği işte bu büyüklük. İç piyasa açıkça GSYİH'nin on puan altında kalmış.Aşağıdaki grafikte 1987 sonundan 2003'ün ilk çeyreğine kadar sabit 1987 fiyatları ile on iki aylık GSYİH ve stok hariç iç talebin seyri gösteriliyor. Bence çok önemli bir grafik. Son dönemde Türkiye ekonomisinde yaşanan büyük dönüşümü çok iyi ifade ediyor.Ne görüyoruz? Şubat krizine kadar iç piyasadaki harcamalar daima GSYİH'nin üstünde seyrediyor. Kriz bu durumu değiştiriyor. 2001'de iç harcama düşüyor. Ondan sonra da toparlanmıyor. Ekonomideki canlanma sırasında da stok hariç iç talep GSYİH'den daha yavaş artıyor.Stoklar ve dış talepToplam iç talebe ulaşmak için ana harcama kalemlerine stoklardaki değişim ekleniyor. Ona mal ve hizmet ihracat-ithalat farkı anlamına gelen dış talep eklenince GSYİH'ya ulaşılıyor.Son 12 aydaki sabit fiyatlarla GSYİH'nin yüzde 6'sı kadar stok değişimi olmuş. Yani üretimin yüzde 6'sı satılmamış, stoklara gitmiş. 2003'ün ilk çeyreğinde bu oran yüzde 10'a yükselmiş.Gelelim dış talep yani mal ve hizmet ihracat-ithalat farkına. Sabit fiyatlarla son on iki ayda dış talep GSYİH'nin yüzde 4'ü oranında artı veriyor. Yani ihracat ithalatın üstünde seyrediyor. Stok değişimi arti dış talebi toplayınca GSYİH ile stok hariç iç talep arasındaki yüzde 10'luk farka ulaşıyoruz.Bilmecenin anahtarları bu iki kalemde yatıyor. Bir sonraki yazıda açıklayacağız.
Artış eğiliminin 2003'de sürdüğü görüldü.Daha önce yayınlanan sanayi üretimi, kapasite kullanımı, dış ticaret, CNBC-e tüketici güven endeksi, vs. sayıları yüksek bir büyüme performansına işaret ediyordu. Fiili durum iyimserlerin beklentilerinden de yüksek çıktı. Milli gelir verilerinin tefsiri pek çok açıdan büyük öneme sahiptir. Ekonominin gidişatı hakkında en yararlı bilgileri onlardan alırız. Doğallıkla önümüzdeki günlerde kamuoyu uzun uzun anlamını tartışacaktır.Güçlü büyümeİlk çeyrekte 1987 fiyatlan ile Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSMH) geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 8,1 artarak 25,1 trl. TLye yükselmiş. Bu mutlak olarak gelmiş geçmiş en yüksek birinci çeyrek reel milli gelirine tekabül ediyor.Nisan 2002 - Mart 2003 arasındaki on iki aya bakalım. GSMH bir önceki on iki aya kıyasla yüzde 9 artarak 120,3 trl. Tüye yükselmiş. Böylece yıllık GSMH 2000 yıl sonunda ulaştığı 118,9 trl. TL düzeyinin üstüne çıkmış oluyor.GSMH ülke içinde üretilen katma değeri gösteriyor. Buna dış dünya ile faktör gelir-giderini ekleyerek Gayrisafi Milli Hasıla GSMH elde ediliyor. Maalesef Şubat krizi ile birlikte dış alem faktör gelirlerinde ciddi bir düşüş başladı. Hâlâ sürüyor.Öte yandan dış alem faktör giderleri yavaş da olsa artmaya devam ediyor. Bu durumda net faktör geliri 2002'ye kıyasla düşmüş. Dolayısı ile 2003'ün ilk çeyreğinde GSMH geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 7,4 büyümüş. Yani faktör giderlerindeki gerileme büyümeden 0,7 puan götürmüş. Yıllık bazda bakınca, GSMH'nın son 12 ayda yüzde 9,2 büyüdüğünü hesaplıyoruz. GSMH'nın büyüme hızı yüzde 9 idi. Aradaki olumlu farkı büyük ölçüde 2002 ilkbaharındaki olumlu konjonktürde, faktör gelirlerinde yaşanan artış açıklıyor.Harcama kalemleriÖzel tüketim harcamaları yüzde 6,5 artmış. 2000 yılından bu yana ilk kez özel tüketimde ciddi bir canlanma ortaya çıkıyor. Kısmen 2002'nin ilk çeyreğinde özel tüketimin düşmüş olmasından kaynaklanıyor. Kamu tüketimi yüzde 3 azalmış. Bu fevkalâde önemli bir sayı. Kriz boyunca genelde kamu tüketimi artışını sürdürmüştü. AKP Hükümeti'nin mali disiplini ciddiye aldığının bir işareti olarak kabul edilebilir.Yatırımlar yüzde 9,3 artmış. Ancak, yatırımlann dağılımı da ilginç. Kamu yatırımlan yüzde 37,8 düşmüş. Buna karşılık özel yatırımlar yüzde 20,4 artmış. Özel kesimin makine teçhizat yatırımlarındaki büyüme ise yüzde 53'ü bulmuş.Mal ve hizmet ihracat yüzde 14,5, mal ve hizmet ithalatı ise yüzde 23,9 artmış. Dolayısı ile mal-hizmet dış ticaretinin toplam etkisi eksi olmuş. Nihayet stoklar GSMH'da yüzde 6 düzeyinde bir artsa neden olacak şekilde yükselmiş.Bu sayıların ne anlama geldiğini açıklamaya devam edeceğiz.
Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacanla orada tanıştım. Bende çok olumlu bir intiba bıraktı.4 Kasım akşamı, daha milletvekili mazbatasını almadan Ege Cansen ve Deniz Gökçe ile birlikte NTV'de yaptığımız canlı yayında Ankara'dan sorularımızı cevapladı. Bakan olduktan sonra, Şubat ayında, Ekodiyalog programına katildi.Perşembe günü biz Babacan'a misafirdik. Zarif bir mektupla on kişilik bir iktisatçı-gazeteci grubu İstanbul'da bir istişare toplantısına davet etti. Saat 11'den 4'e kadar Beykoz Halkbankası şubesi üstündeki sosyal tesislerde beraber olduk.Bakan Babacan'ın heyetinde Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı, Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Fatih Özatay ve danışmanı Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Erden Başçı vardı."Yazılı belgelere güvenin"Bakan üç soru sordu. Bir: Önümüzdeki dönemde ana riskler nelerdir? İki: Hükümet neyi ve nasıl daha iyi yapabilir? Üç: Ekonomi nereye gidiyor? Sonra sözü bizlere verdi. Görüşlerimizi dinledi.Tahmin edeceğiniz gibi katılan sayısı kadar farklı analiz, teşhis ve öneri geldi. İktisatçı fıkralarının ne kadar haklı olduğunu orada da gördük. Hatta toplantının sonuna kendi aramızda ufak bir tartışma bile çıktı.Müşterek unsur, hükümetle ilgili güven sorunlarının bir türlü çözülememesi idi. Genelde hükümetin ilk fırsatta popülizme kayacağı korkusu yaygındı. IMF ile gözden geçirmeler gecikiyordu. Faiz-dışı fazla hedefinin tutmayacağına inanılıyordu. 2004 sonrası için IMF'siz yola devam edileceği söylemi tedirginlik yaratıyordu.Babacan bu konuda net tavır aldı. Bizleri gezdirmeye, genel geçer boş laflarla uyutmaya kalkışmadı. Babacan'ın bu şekilde kendisini ve hükümeti bağlayıcı bir tavır alması doğrusu beni sevindirdi. Özetle şunu dedi:"Nisan ayında IMF'ye yollanan Niyet Mektubu öncesinde ilişkileri kopma noktasına kadar getirecek gergin pazarlıklar oldu. Ama sonunda IMF ile anlaşma zemini bulduk. Niyet Mektubu artık hükümetin yazılı bir belgesidir. Hükümet verdiği sözleri gerçekleştirecektir. Yazılı belgelere güvenin."Döviz fazlası sorunuDoğallıkla dövizin bitmek tükenmek bilmeyen düşüşü de toplantıda çok konuşuldu. Ekonomi yönetimi TL´deki değer artışının bazı sorunlar yaratabileceğini biliyor. Ancak, olayın nedenlerine de doğru teşhis koyuyor.Geri planda yılların birikimi var. Siyasete, ekonomi yönetimlerine, enflasyona, vs. güvensizlik uzun süredir tasarrufların ve sermayenin dövize kaymasına yol açmış. Büyük bir döviz stoku oluşmuş.Türkiye'nin açmazı burada. Güven tesis edildikçe biriktirilen dövizler bozduruluyor. Yani enflasyon düştükçe, program hedefleri tutturuldukça döviz arzında ciddi bir fazla oluşuyor. Dövizdeki arz fazlası ise TLye değer kazandırıyor.Kendi hesabıma keyifli ve yararlı bir gün geçirdim. Bakan Babacan'a ve tüm katılanlara teşekkür ediyorum. İstişare toplantılarının sürdürülmesini ümit ve temenni ediyorum.
Borcun çevrilmesi hakkındaki korkular TL reel faizlerinin inanılmaz düzeylerde seyretmesine rağmen vatandaşın dövizde ısrar etmesinin temel nedenlerinden biri olarak duruyor. Hatta bir süre TL faizinin yükselmesi döviz talebini artırıcı etki bile yaptı.Son büyük korku Mart 2003'de yaşandı. Tezkerenin Meclis'te yeterli çoğunluğu sağlayamaması küçük çapta bir panik yarattı. Derhal raflardan felâket senaryoları indirildi. Kamu borcunun geri ödenemez düzeylere tırmanacağı iddia edildi.Okuyuculanm benim farklı düşündüğümü biliyor. Artık alıştığım "iyimser" suçlamalarına aldırmadan kamu borcunda bir tehlike görmediğimi yazdım. Faiz-dışı fazla hedefi tutturulduğu sürece borcun reel olarak sabit kalacağını öngördüm.Reel borç azalıyorMayıs ayı sonu itibarıyla kamu borcu verileri Hazine tarafından internette yayınlandı ( www.hazine.gov.tr ). Hazine borç istatistiklerini üç ayrı dosyada topluyor. İç borç, dış borç ve toplam borç. Dış ve toplam borcu dolarla, iç borcu ise TL ve dolarla gösteriyor.Temel büyüklükleri gazetedeki tabloda verdim. Üst yanda borç TL cinsinden, alt yarıda ise dolarla ifade ediliyor, ilk sütunda 2002 sonundaki borç miktarı yer alıyor, ikinci sütunda Mayıs sonu borç durumu var. Üçüncü sütun değişimi hesaplıyor.TL kısmında reel değişimi Ocak-Mayıs arasında yüzde 12,2 artan tüketici enflasyonunu kullanarak buluyoruz. 2002 yıl sonu verisini bu sayı ile çarpıyoruz. Mayıs 2003 verisini bu şekilde bulunan sayıya bölüyoruz. Borç enflasyondan hızlı büyümüşse reel değişim pozitif oluyor. Yok, borç artışı enflasyonun altında kalmışsa değişim negatif çıkıyor.Ne görüyoruz? Toplam TL borçta yılın ilk beş ayında yüzde 9,7 reel artış olmuş. Buna karşılık toplam döviz borcu reel yüzde 15 azalmış. Döviz ve TL toplam kamu borcu ise reel olarak yüzde 4,6 düşmüş.Düşüşü temin eden doların yılbaşından mayısa yüzde 22,6 gerilemesidir. Dolar düştükçe döviz borçları Hazine'nin lehine çalışmaktadır.Dolarla borç artıyorGazetedeki tablonun alt kısmı borcu dolar cinsinden gösteriyor. Doların TL ve euro karşısında değer kaybı hem TL borcun hem de dövizle borcun dolar cinsinden artmasına neden oluyor. Neticede dolarla ölçünce toplam kamu borcu beş ayda yüzde 23,2 yükselmiş duruyor.Dalgalı kur rejiminde milli gelir, kamu borcu, bütçe açığı vs. temel büyüklüklerin dolarla ölçülmesine her fırsatta karşı çıkıyoruz. Kendisi değişken bir ölçü birimi ile yapılan ölçümler daima yanlış çıkacaktır.
Türkiye gerçekten çok renkli bir ülke. Her gün insanı elinde olmadan gülümseten o kadar çok olay yaşanıyor ki... Bazen kulaklarıma ya da gözlerime inanamıyorum. "Yok canım, olmaz öyle şey, yanlış anlaşılmıştır ya da şakadır" demek ihtiyacını hissediyorum. Bakan Kürşad Tüzmen'in açıklamasını radyoda duyunca ilk tepkim öyle oldu. Düşünün. Hükümetin bir bakanı ihracatçılar karşısında konuşuyor. Kendinden emin şekilde öncü göstergelerin büyük bir ekonomik krizi haber verdiğini müjdeliyor. Doğrusu orada olmak, bu ilginç anı birinci elden yaşamak isterdim. Kafamda sorular dolaşıyor. Acaba bu sözleri dinleyiciler alkışladı mı? Konuşma sonrasında herkes bakanı tebrik etmeye koştu mu?Ertesi gün herhalde döviz kuru kıpırdar dedim. Maalesef tersi oldu. Dolar düştü. Ne kadar ilginç! Bir bakanın ağzından kriz ilan ediliyor ama dolar geriliyor. Türkiye'yi şaşırtıcı bir ülke bulmamak mümkün mü?Kötü senaryolarAslında Tüzmen yaygın bir görüşü dile getirmiş. Kimse ekonominin iyiye gidebileceğini tahayyül edemiyor. Bir iyileşme olsa bile bunun geçici kalacağından, mutlaka ardından çok kötü günlerin geleceğinden korkuluyor.Örneğin gazete köşelerini okuyun ya da radyo/televizyonda ekonomi yorumlarını dinleyin. Ekonominin hızla bir kriz ortamına gittiği konusunda neredeyse hiç tereddüt yok. Anlaşmazlık zamanlamada çıkıyor. Sonbahan bulur mu? Yoksa daha önce mi çıkar?Krizin nedenleri konusunda da fikir ayrılığı çok az. Biri mutlaka bütçe. Hükümetin yüzde 6,5 faiz dışı fazla hedefini tutturamayacağına kesin gözü ile bakılıyor. Diğeri TL'nin değer kazanması. Kur yüzünden büyük bir dış açık bekleniyor. Zaten en başından itibaren AKP hükümetinin IMF programını uygulayabileceğinden şüphe edildi. Bir şekilde IMF ile ipleri kopartacağı düşünüldü. Anlaşsa bile bunun zaman kazanmak amacı ile taktik bir tavır olduğuna inanıldı. Bir de "sıcak para komplocuları" var. Döviz piyasası küçümseniyor. Kur tümü ile küçük bir spekülatör grubunun manipülasyonu sonucu belirleniyor. Büyük paralar kazanılıyor. Ama balon mutlaka patlayacaktır.Manzara açık. IMF ile sorun, bütçede popülizm, büyük dış açık ve sıcak para... Devamını öngörmek için iktisatçı olmaya gerek kalmıyor. Kur zıplayacak, enflasyon yükselecek, borçlan çevirme tekrar sorun olacak, vs. vs. İşte size yeni bir ekonomik kriz.Her acının tiryakisiAklıma Orhan Gencebay'ın arabeski bir müzik türü olarak yaratan ünlü şarkısı "Bir Teselli Ver" geliyor. Tüm ülke yıllar boyunca bu şarkıyı bıkmadan usanmadan dinledi ve söyledi. Belli ki benliğimizin derinlerindeki bir mazoşizme hitap ediyor."Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum Ömür boyu bitmeyen dert ile yorulmuşum Gülemem, sevdiğim, ben sensiz yaşayamam Bir teselli ver Yaralı gönlüme bir teselli ver." (Sözleri ezberimden yazıyorum. Bir hata varsa Orhan Abimden özür dilerim.)
IMF ile halen yürürlükte olan anlaşmalar 1999'un son aylarında devreye girdi. Ecevit hükümetinin imzaladığı Niyet Mektubu ile kur çapasına geçildi. Standby Anlaşması enflasyonun tek haneye düşeceği 2003 sonuna kadar devam edecekti.Şubat krizi hesapları değiştirdi. Bakan Derviş'in hazırladığı Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı IMF ile anlaşmada bir dizi revizyon getiriyordu. O arada Standby Anlaşmasının süresi 2004 sonuna kadar bir yıl uzatıldı.Zaman çabuk akıp geçiyor. 2003'ü yarıladık bile. Yavaş yavaş Standby Anlaşmasının 2004 sonrasına uzatılıp uzatılmayacağı konusu gündeme geliyor. Önümüzdeki dönemde bu konunun çok tartışılacağı anlaşılıyor.Uvertürü Başbakan Erdoğan yaptı. Mali kriz karşısında IMF reçetesini reddeden Malezya'da konuştu. 2005'de Türkiye'nin yoluna IMF'siz devam edecek noktaya geleceğini ifade etti. Dışişleri Bakanı Gül ve Devlet Bakanı Babacan da bunu teyit ettiler.Bu olayın biri kötümser diğeri iyimser iki faklı değerlendirmesi olabilir. Sırası ile görelim.Kötümser tefsirIMF ile hükümetlerin ilişkisi neden hep sıkıntılıdır? Artık sağır sultan bile biliyor. Çünkü Standby anlaşmaları hükümetleri mali disipline zorluyor. IMF ile yürütülen bütün programların belkemiğini bütçeye konan faiz-dışı fazla hedefleri oluşturuyor.Erdoğan hükümeti de mali disiplinin getirdiği harcama tahditlerini birinci elden yaşayarak öğrendi. Başbakan seçmene vaatlerinden birini gerçekleştirmek istiyor. Diyelim bir tarım ürününe yüksek zam yapmayı öneriyor. Yeni bir yatırım planlıyor.Anında karşısına IMF çıkıyor. Önce hayır, olmaz diyor. Başbakan İsrar ediyor. Aradaki ilişkiler gerginleşiyor. Gözden geçirme gecikiyor. Israr edilmesi halinde IMF ancak bütçeye aynı miktarda kaynak bulunması halinde onay veriyor.Kötümser tefsir, hükümetin harcama özgürlüğüne kavuşmak için IMF ile ilişkiyi keseceğidir. Bunun anlamı çok açıktır. 2004 sonuna kadar faiz-dışı fazla hedefleri mecburen tutturulacak ama 2005'ten itibaren alışılageldik popülist politikalara geri dönülecektir.Bu hikâyenin sonu bellidir. Derhal dövize hücum olur. TL faizleri patlar. Enflasyon hızla tırmanır. Kamu borcunun çevirmek olanaksız hale gelir. Ekonomik istikrar biter. Ekonomik istikrarsızlık ve krizler geri gelir.İyimser tefsirBu senaryonun tam tersi de mümkündür. Hükümet 2003 ve 2004'te Standby Anlaşmasını kararlılıkla uygular. Hem mali disiplini sürdürür. Hem de yapısal reformları birer birer devreye sokar.Bu politikalar 2004 sonunda enflasyonu tek haneli düzeyin çok yakınına geriletir. Kurdaki hareketler sakinleşir. TL reel faizleri iyice düşer. Vatandaş tasarruflarının önemli bölümünü dövizden TL'ye geçirir. Bunları gören hükümet mali disiplin ve yapısal reformun ekonomiye ne kadar olumlu etki yaptığını anlar. IMF istediği için değil, kendi çıkarına olduğu için mali disiplini sürdürmeye karar verir.Açıktır ki bu durumda Türkiye'nin IMF'e ihtiyacı kalmayacaktır. IMF olmaksızın ekonomik istikrarı temin edecek siyasi olgunluk oluşmuştur. Standby Anlaşması biter. Ekonomide istikrar sürer.
2000 yılında devreye giren enflasyonla mücadele programı Türkiye ekonomisinde çok ciddi yapısal reformları başlattı. Bir bölümü doğrudan kamu maliyesini ilgilendiriyordu. Kamu kesimine faiz-dışı fazla hedefleri kondu. Bütçe-dışı harcamalar durduruldu.Bir başka yenilik belirli piyasaları düzenleyecek bağımsız kurulların kurulması idi. Şubat krizi ve sonrasında bankacılıkta gerçekleştirilen operasyonlar BDDK'yı (Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu) kamuoyunun yakından tanımasını sağladı.Uzan Grubu'na ait Çukurova ve Kepez elektrik şirketlerinin faaliyetlerinin durdurulması olayı ile kamuoyu EPDK (Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu) adlı bağımsız kurulla tanıştı.Aynı anda, Rekabet Kurumu'ndan iki cep telefonu operatörü Turkcell ve Telsim'e milyon dolar mertebesinde para cezası geldi. Sıradan bir raslantı mı? Yoksa piyasa reformları sonuç vermeye mi başladı?Teorik çerçeveİktisat teorisinde "doğal tekel" kavramı var. Doğal sözcüğü üretilen mal yada hizmetin özelliklerini kasdediyor. Genellikle su, elektrik, telefon, kablo TV, doğal gaz gibi hizmetlerde raslanıyor. Kendi haline bırakıldığı takdirde bir tek firma piyasaya hakim oluyor.Elektrik örneğine bakalım. Her eve ve işyerine elektrik kablosu çekmek ve trafolar kurmak gerekiyor. Bu yatırımı gerçekleştiren firma büyük bir avantaj elde ediyor. Her eve ve işyerine ikinci elektik kablosunu çekmeye kimse yanaşmıyor. Su, telefon ve diğerleri için de aynı durum söz konusu.Doğal tekel karşısında iki farklı tavır olabilir. Biri, bu sektörlerde devlet tekelleri tesis etmektir. Böylece tekel kârları kamuya aktarılır. Türkiye bu yolu seçmişti. Elektrik dışındakilerde halen devlet tekelleri sürüyor.İkincisi, düzenleme yolu ile sektöre rekabet getirmektir. Yine elektrik örneğine dönelim. Üç aşama ayırt ediliyor: üretim, dağıtım ve pazarlama. İlki ve üçüncüsü her isteyenin girebildiği rekabetçi sektörler oluyor. İkincisi ise bunlara hizmet veren bir özel şirkete dönüştürülüyor.Mantık basittir. Her eve yine bir tek elektrik kablosu geliyor. Fakat tüketici elektriğini istediği pazarlama firmasından satın alabiliyor. Onlar da elektriği istedikleri üreticiden satın alıyorlar. Böylece elektriğin hem üretimine hem de dağıtımına rekabet geliyor.Rekabet tekel rantlarının ortadan kaybolmasına neden oluyor. Tüketici daha ucuza elektrik kullanmaya başlıyor. Ekonomik etkinlik ve dolayısı ile ülkenin refahı artıyor.Özel tekellerElektrik sektöründe kamu tekeli (TEK) sürerken yukarıda özetlenen düzenlemeye ihtiyaç duyulmamıştı. Dolayısı ile özel elektrik şirketleri de aynen TEK gibi yerel tekel olarak kurulmuşlardı.Sonra sektörü özelleştirmeye açacak düzenlemeler yapıldı. TEK bölündü. Üretim, dağıtım ve pazarlama şirketleri ayrıldı. Özel şirketlerin de yeni düzenlemeye uymaları talep edildi.Anlayabildiğim kadar Çukurova ve Kepez elektrik yeni düzenlemenin kendilerine uygulanamayacağını iddia ettiler. Üretim, pazarlama ve dağıtımı tek elden yapmayı sürdürdüler. Hukuki sürecin ayrıntılarına vakıf değilim. Ama gelinen noktayı hep beraber izliyoruz.
Ocak-Nisan dönemi dış ticaret verileri DİE tarafından yayınlandı. Son iki ayda TLnin ciddi şekilde değer kazanması dış ticaret sayılarına ilgiyi arttırdı. Dış ticaret dengesi daha yakından izlenir oldu.2002 ile karşılaştırma yaparken dolar-euro paritesindeki değişimi unutmamak gerekiyor. 2002'nin Ocak-Nisan döneminde ortalama parite 0.88 iken bu yıl 1.08'e çıktı. Euro dolara karşı yüzde 22.4 değer kazandı.Dolayısı ile dolar cinsinden hem ihracatta hem de ithalatta büyük artışlar yaşanıyor. Ocak-Nisan ihracat yüzde 30.6 artarak 14.0 milyar dolara, ithalat yüzde 32.3 artışla 19.3 milyar dolara, dış ticaret açığı ise yüzde 37 artarak 5.3 milyar dolara yükseldi.Coğrafi dağılımAB ile dış ticareti euro cinsinden ölçmeyi tercih ediyoruz. Bu yılın ilk dört ayında AB'ye ihracat 6.9 milyar euro tutmuş. Geçen yılın aynı döneminde 6.1 milyar euro imiş. Artş oranı yüzde 12.1 oluyor, ithalat ise 7.1 milyar euro iken yüzde 11.8 artarak 7.9 milyar euroya yükselmiş. Buna göre AB ile dış ticaret açığı 1 milyar euroda sabit kalmış.Bu sayı önemli. Türkiye dış ticaretinin yansını AB ile yapıyor. Ama dış açığın yüzde 19'u AB ile. Geri kalan dünyanın dış ticaretteki payı yüzde 50 ama dış ticaret açığındaki payı yüzde 81'e çıkıyor.Türkiye en büyük açığı enerji üreticisi ülkelerle vermiş. Rusya ile ticaret açığı 1.1 milyar dolar. İran, Libya, Cezayir, Suudi Arabistan ve Ukrayna'yı da ekleyince ticaret açığı 2.3 milyar dolara yükseliyor.Üç Avrupa ülkesi ile büyük ticaret açığı var: İsviçre, İtalya ve Fransa. Üçü ile verilen toplam açık 1.6 milyar dolar. Aynı miktar açık Asya ülkeleri ile veriliyor: Çin, Japonya, Kore, Hindistan ve Tayvan. Bu 14 ülke ile ticaret açığı 5.5 milyar dolara ulaşıyor.Buna karşılık Almanya, İngiltere, Hollanda ve Danimarka ile sadece 65 milyon dolar ticaret açığı var. Bu dört ülke ile dış ticaretin yüzde 25'i yapılıyor ama dış ticaret dengede çıkıyor.Türkiye ticaret yaptığı 20 küsur ülke ile ticaret fazlası vermiş. ABD, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri ile toplam 9 milyar dolar ticaret fazlası görülüyor.2003 tahminleriYıl başında euro-dolar paritesini 1.10 alarak dış ticaret ve cari denge tahminleri yapmıştım. Dolardaki değer kaybının daha yüksek olacağı anlaşılıyor. Pariteyi 1.16 alarak küçük bir revizyon yaptım.2003 ihracatı için 44-45 milyar dolar düzeyi makul duruyor. TİM'in verilerine göre Mayıs itibarıyla 12 aylık ihracat 41 milyar dolara ulaşmış. Parite böyle devam ederse 45 milyar dolar hayal değildir.Bu durumda ithalat da 63-64 milyar dolar düzeyine tırmanabilir. İthalat hem parite etkisinden hem de iç talebin canlanmasından etkilenecektir. 2000 yılında 54.5 milyar dolar ithalat yapıldığını hatırlatalım.Bu durumda dış ticaret açığı 18-19 milyar dolar olur. 2000'de 26.8 milyar dolar, geçen yıl 15.5 milyar dolardı. Bu boyutta bir dış ticaret açığının cari işlemler dengesinde sıkıntıya yol açmayacağını söyleyebiliriz.