Tarihe yukarıdan bakan herkesin cevap aradığı bir soru vardır. Medeniyetlerin oluşumunda coğrafyanın rolü nedir? İklim, bitki dokusu, dağlar, nehirler, denizler gibi doğal faktörlerin o mekanda yaşayan insan topluluklarının evrimi etkilediği düşünülür.Örneğin, sanayi devrimi yerkürenin soğuk bölgelerinde gerçekleşti. Sıcak bölge toplumlarının bir bölümü aradan geçen yüzyıllara rağmen hala bu sürece katılmakta zorlanıyor. Buradan sıcak iklimin modern topluma geçişi zorlaştırdığı sonucuna varılabilir.Bu hipotez doğru ise, çağımızın en önemli icatlarından biri klimadır. Klimanın bulunması ve yaygınlaşması ile insanoğlu tarihinde ilk kez sıcakla mücadelesini kazanmıştır. Artık dünyanın en sıcak bölgelerinde bile verimliliğini azami düzeyde tutacak oda ısısında çalışması ve yaşaması olanaklı hale gelmiştir.Çok enerji kullanırKlima ve buzdolapları aynı basit mantık üzerine inşa edilmiştir. Bir gaz önce sıkıştırılıp sonra genişlemeye bırakılır. Gaz sıkıştırılırken eneji kaybeder. Böylece etrafını ısıtır. Genişlerken ise kaybettiği enerjiyi çevreden toplar. Böylece etrafını soğutur.Gazın sıkıştinlması enerji gerektirir. Elektrik zorunlu değildir ama pratiktir. Eskiler, Anadolu'da elektrik gelmeden önce satılan gazyağı ile çalışan buzdolaplarını hatırlar. Bir mühendis dostumun tezi tezekle çalışan buzdolabı tasarımı idi.Enerjinin bir bölümü gazı sıkıştırır. Önemli bölümü ise sürtünme ve benzer nedenlerle ısı halinde çevreye yayılır. Bir odayı bir derece soğutmak için gerekli enerjinin bir derece ısıtmak için gerekli enerjinin üç katı olduğunu duymuştum.Kişi başına gelir yükseldikçe klima kullanımı yaygınlaşır. 1960'da ABD'ye gittiğimde klima sadece çok zenginlerin evlerinde rastlanan bir lükstü. Şimdi galiba klimasız ev ve işyeri kalmadı.Türkiye için yaz aylarında gazetelerde çıkan klima ilanlarını gösterge kabul edebiliriz. On yıl öncesine kadar klima ilanı yok denecek kadar azdı. Şimdi tüm diğer dayanıklı tüketim malları ilanlarını geçti.Fırsat maliyetiABD'nin doğu yakasında yaşanan büyük elektrik kesintisinin temel nedeninin sıcak havanın etkisi ile herkesin klimasını çalıştırması olduğu anlaşılıyor. Elektrik şebekesi kapasite sınırına iyice yaklaştığında oluşan bir arıza sistemi çökertiyor.İktisatçı açısından bu olayda bir ders vardır. Elektrik üretim/dağıtım kapasitesi daha yüksek olsa bu kesinti yaşanmazdı. Çünkü arızanın etkisini masedecek fazla kapasite olurdu.Ancak, fazla kapasite bedava değildir. Daha fazla santral ve dağıtım şebekesi yatırımıdır. Acil durumlar dışında kullanılmayan bu kapasitenin faizi, amortismanı, vs. reel maliyetleri vardır.Toplum ikisinden birini seçecek. Ya daha pahalı elektrik ama kesinti riski olmayacak ya da daha ucuz elektrik ama kesinti riski var. Yani ucuz elektriğin fırsat maliyeti elektrik kesintisidir. Görüldüğü gibi iktisat daima ve heryerde bir hesap işidir.
Bir gözlem-anı ile başlamak istiyorum. 2001 sonbaharında Ekodiyalog ekibi bir markette çekim yaptık. Müşteri ve çalışanlarla sohbet ettik. Daha Şubat krizi olmamıştı. Bugünkü gibi enflasyonun gözle görülür şekilde gerilediği bir dönemdi.Meyve reyonunun önünde bir vatandaşa enflasyonun düşmesini sorduk. Eliyle işaret ederek cevaplandırdı. "Ne düşmesi! Geçen yıl bu domatesin kilosu 300 bindi, şimdi de 300 bin. Vatandaş bu fiyattan nasıl alacak domatesi?"Kem küm bir şeyler söyleyip mikrofonu bir sonraki vatandaşa uzatmıştık. Daha sonra kendi aramızda konuştuk. Belli ki toplumun büyük çoğunluğu için enflasyon düşecek ifadesi fiyatların düşeceği anlamına geliyordu.Halbuki fiyatların düşmesi deflasyondur. Enflasyonda düşüş ise fiyatların artış hızında bir düşüş demektir. Örneğin bir yıl önce bir mal ya da hizmet grubunun fiyatı yüzde 30 artarken bu yıl yüzde 20'ye gerilemişse enflasyon düşmektedir.Fiyatlar ve gelirlerVatandaşın fiyatlardaki değişimi ikinci planda görmesi şaşırtıcı değildir. Onun için elde ettiği gelir bellidir. Refah düzeyini fiyatların mutlak düzeyi belirleyecektir. Çünkü, nominal geliri veri iken daha düşük fiyat düzeyi daha yüksek reel gelir demektir.Aylık 750 milyon TL gelir varsayalım. Bu gelir bugünkü fiyat düzeyi ile belirli bir satın alma gücüne tekabül etmektedir. Şimdi bütün fiyatları yüzde 10 aşağı çekelim. Gelir sabit kaldığından satın alma gücü yüzde 10 yükselecektir.Vatandaşın beklentisini örnek yansıtmaktadır. Kendi geliri sabit kalırken fiyatlar düşecek böylece reel geliri yani refahı artacaktır. Geriye bir soru kalır. Bu mümkün müdür?Analizi biraz derinleştirelim. İktisat teorisi üretici kesimlere üretim faktörleri ve bunların elde ettikleri gelire de faktör fiyafları diyor. Dört temel üretim faktörü ve fiyatı şunlardır: Emek-ücret, sermaye-faiz, teşebbüs-kâr ve doğal kaynak-rant.Kolaylık olsun diye bir an için devletin aldığı vergileri unutalım. Mal ve hizmet piyasalarında oluşan her fiyat tanım icabı bu dört üretim faktörüne ödenen gelirlerin toplamıdır. Faktör fiyatları değişmeden fiyatlar değişemez. Fiyatlar değişince mutlaka faktör fiyatları da değişir.Şaşkınlığın nedeniYukarıdaki örneğe geri dönelim. Fiyatlar yüzde 10 düşünce, gelirin 750 milyon TC.de kalması mümkün değildir. Gelir de yüzde 10 aşağıya, 675 milyon TL'ye düşecektir. Yani satın alma gücü değişmeyecektir.Yirmi küsur yıldır yüksek enflasyon nominal gelirlerin de hızlı artmasına olanak sağlamıştı. Enflasyondaki düşüş eski oranlarda gelir artışlarını olanaksız hale getirdi. Toplum her yıl gelirinin yüzde 60, 70, 80 vs. artmasına alışmıştı. Şimdi yeni durumun içerdiği yüzde 30, 20 vs. düzeylerine psikolojik olarak uyum sağlamakta zorlanıyor.
Enflasyonun iki ay üst üste eksi çıkması yeni tartışmalara neden oldu. Biri ölçme sorunları. DİE tarafından hazırlanan endekslerin fiyatlardaki değişimi ne ölçüde yansıttığı sorgulanıyor. Açık ya da örtük biçimde fiili enflasyonun endeksin gösterdiğinden daha yüksek olduğu söyleniyor. Geçmişte bu endekslerin sorunlarına çok kez değinmiştik. Teknik yetersizliklerini açıklamıştık. Bizim gözlemimiz genel kanının tam tersidir. Yani mevcut endeksler enflasyonu düşük değil yüksek hesaplamaktadır. Enflasyon düştükçe doğru ölçülmesinin önemi de artacaktır. Örneğin 2 puanlık sistematik hatanın etkisi yüzde 60 ya da yüzde 4 enflasyonda çok farklıdır. O açıdan bundan sonra kamuoyunun endekslere eğilmesi yararlıdır. İşçi ve işveren sendikalarının ve sivil toplum kuruluşlarının endeksi daha yakından izlemeleri gerekmektedir. Örneğin ABD'de tüketici fiyatlarını Çalışma Bakanlığı hesaplar. İşçi ve işveren kuruluşları yakından denetler.Reel gelir ve verimlilikİkinci tartışma hayat pahalılığı kavramı etrafında gerçekleşiyor. Özetle, "enflasyon nasıl düşüyormuş, hayat her zamankinden daha da pahalı" deniyor. Yani hayat pahalılığı enflasyona kanıt olarak gösteriliyor. 1950'lerden kalma bir hatıram var. 1955-58 arasında döviz bitmiş ithalat durmuştu. Dükkânlarda hiçbir şey bulunmuyordu. Derken 1958 istikrar programı ile büyük bir devalüasyon yapıldı. Tam o günlerde bir yakınımız Yunanistan'a gitmişti. "Orada dükkânlar dolu ama her şey çok pahalı; şimdi burada da hayat pahalılanacak" dedi. Bizde dükkânlar boş, orada dükkânlar dolu, ama hayat orada pahalı... Anlamakta zorlanmıştım... İlk bakışta bireyin satın alma gücü (reel geliri) elde ettiği nominal gelirin fiyatlar genel seviyesine bölünmesi ile bulunur. Yani nominal gelir fiyatlardan hızlı arttığı sürece reel gelir yükselecektir. Neyse ki sadece popülist düşünce olayı bu basitlikte algılar. Madalyonun öbür yüzünde verimlilik kavramı yatar. Daha çok sermaye kullanan, daha ileri teknoloji ile üretim yapan ekonomilerde çalışan başına verim daha yüksek olur. Yüksek verim yüksek katma değere, yüksek katma değer ise yüksek reel gelire tekabül eder. Bu sade gerçek tüm enflasyon düzeyleri için geçerlidir. 2001'den bu yana Türkiye'de pek çok kesimin reel geliri düşüyor. Bunun bir nedeni krizin mali sektöre ve iç piyasaya verdiği hasardır. Bir diğer neden TL'nin değer kaybıdır. Üçüncüsü de mali disiplin sonucu vergi yükünün artmasıdır. Her üçü de reel olaylardır. Enflasyonla bağlantıları yoktur. Şu anda enflasyon yüzde 60'larda ya da yüzde 80'lerde olsa da reel gelirler düşecekti. Hatta, büyük bir ihtimalle bugünküne kıyasla daha da fazla düşecekti. Enflasyonla hayat pahalılığı arasındaki ilişkiyi irdelemeyi sürdüreceğim.
Enflasyonun yılın ilk yarısındaki seyrini değerlendirmek için dört yazı planlamıştık. Temmuz başında üçü yayınlandı. Araya tatil girdi. Dördüncüsünü Temmuz enflasyonu çıktıktan sonra yazacağımızı söyledik.Dalgalı kur sonrasını inceleyen bir gözlemcinin mutlaka dikkatini çekecek bir husus var. Dönem boyunca fiili enflasyon beklenen enflasyondan daima daha düşük çıktı. Yani enflasyon beklentileri hep yüksek kaldı.Benzer bir gözlemi döviz kuru için de yapabiliriz. Fiilen döviz kuru birkaç kere aşağıya gitti. Ama kurla ilgili beklentiler hep yukarıya işaret ediyordu. Kur ve enflasyon tahminlerindeki ayni yönde yanılmanın birbiri ile yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.Beklentilerin seyriGene Merkez Bankası tarafından her ay iki kere yapılan beklenti anketi verilerini kullanıyoruz. Gazetedeki tabloda Ocak-Ağustos 2003 dönemi için yıl sonu tüketici enflasyonu ve dolar kuru tahminleri yer alıyor. Karşılaştırma amacı ile anketten bulunan ortalamayı ve benim ankete verdiğim cevapları ayrı sütunlar halinde verdim.2003 yılı için hükümetin tüketici enflasyonu hedefi yüzde 20 olarak ilan edilmişti. Ama piyasalar hedefin tutturulacağına inanmıyor. Ocak'ta enflasyon beklentisi yüzde 24.9 iken Nisan'da yüzde 27.3'e yükseliyor. Ağustos'ta yüzde 23'e geriliyor.Benim tahminim istikrarlı şekilde ortalamadan daha düşük. Belli ki hedefin tutturulacağını baştan kabullenmişim. Yüzde 20 ve altında seyrediyor.Yıl sonu dolar kuru beklentisi ise Ocak ayında 2.070.000 TL. Mart'ta bile yıl sonu için doların 2 milyon TL'nin üstünde kalması bekleniyor. Mayıs'tan itibaren yıl sonu için beklenen kurda hızlı bir düşüş yaşanıyor. Ağustos'ta 1.660.000 TLye iniyor.Benim kur tahminim de istikrarlı şekilde ortalamadan daha düşük. Ocak'ta 1.85 milyon TL ile başlıyor. Ağustos'ta 1.52 milyon TL'ye geriliyor. Aradaki farkın bir bölümü de euro-dolar paritesini önce 1.1 almam, daha sonra 1.16'ya değiştirmem yatıyor.Kur sürprizleriPiyasa oyuncularının enflasyon beklentilerinin sistematik şekilde karamsar çıkmasının nedeni döviz kurunda oluşan aşağı hareketleri öngörememeleridir. Yani yanılgı enflasyon tahminlerinde değil, kur tahminlerindedir.Sıkı maliye ve para politikasının döviz arz ve talebine etkileri yeterince değerlendirilmemiştir. Eski alışkanlıklar çerçevesinde kurun hep yukarı gideceği hesap edilmiştir. Tahminleri kurdaki yukarı hareketin getireceği maliyet enflasyonu belirlemiştir. Tablonun net bir şekilde bize gösterdiği budur.
Enflasyondaki düşüşün doğal sonucu olarak Merkez Bankası dün faizlerde 3 puanlık bir indirim yaptı. Merkez Bankası'nın gecelik borçlanma faizi yüzde 35'den yüzde 32'ye. borç verme faizi ise yüzde 41'den yüzde 38'e düşürüldü. Bunlara Merkez Bankası'nın ilan ettiği faizler anlamında, "kotasyon" da deniyor.Bir teknik konuyu hemen belirtelim. Bu faizler basit ve brüttür. Bileşik net faizi bulmak için yüzde 17,6 vergiyi düşmek ve gecelik getiriyi yıllığa taşımak gerekiyor.Basit yüzde 32'nin net bileşiği yüzde 30 ediyor.Önümüzdeki on iki aylık dönemde enflasyon hedeflerinin tutturulduğunu varsayalım. Ağustos 2003 - Temmuz 2004 enflasyonu takriben yüzde 16 olacaktır. Buradan kotasyon reel faizini yüzde 12,2 hesaplıyoruz.Dikkat edilirse, reel faiz indirim sonrasında da yüksektir. ABD'de halen muadil reel faizin sıfırın biraz altında, AB'de ise artı bir puan civarında olduğunu hatırlatmak istiyorum.Faiz ve para politikasıKısa vadeli para piyasası faizleri son dönemde dünya merkez bankaları tarafından temel para politikası aracı olarak görülüyor. Eskiden merkez bankaları emisyonu ya da para miktarını (para arzını) denetlemeye çalışırlardı.İktisat teorisinin belki de en eski teorisi piyasadaki para miktarı ile enflasyon arasında bire bir ilişki olduğunu öneren "paranın miktar teorisidir". 18'inci yüzyılda bile bu ilişki biliniyordu.Kıymetli madenlere bağlı olmayan kanuni para ve ardından gelen teknolojik gelişmeler (ATM'ler, EFT, vs.) piyasadaki para miktarının merkez bankaları tarafından denetlenmesini zorlaştırdı. Böylece kısa vadeli para piyasası faizleri temel para politikası aracı olarak öne çıktı.Aynı süreci dalgalı kura geçilmesi sonrasında Türkiye'de izliyoruz. Şubat krizinden mayıs sonuna kadar geçen üç ayı bir çalkantı dönemi olarak hariç tutabiliriz. Haziran 2001'den bu yana Merkez Bankası para politikasını esas itibariyle gecelik faizler aracılığı ile yürütüyor.Kotasyon ve bono faizleriMerkez Bankası'nın saptadığı kotasyonla piyasada arz ve talep tarafından belirlenen bono faizleri arasında bir ilişki var mıdır? Varsa nasıldır? Para politikasının faizler aracılığı ile işleyişini anlamak için bu soruya cevap aramak gerekir.Merkez Bankası bu ilişkinin zayıf olduğunu birkaç kere tekrarladı. Son olarak Irak savaşı sırasında kotasyon yüzde 41 iken üç aylık bono faizlerinin yüzde 55'lere kadar tırmanmasını örnek gösterdi.Kotasyonun etkisini anlamak için iktisat teorisinde çok kullanılan taban fiyat kavramına başvurabiliriz. Kotasyon bono faizleri için bir taban fiyat oluşturur. Tüm taban fiyatlarda olduğu gibi, piyasa fiyatı bunun üstüne çıkabilir. Ama altına düşemez.Dolayısı ile kotasyonun indirilmesi bono faizlerinin yükselmesini engelleyemez. Fakat düşmesine izin verir. O nedenle kotasyon indirimi bono faizlerinin de gerilemesinin önünü açacaktır.
Temmuz enflasyonu pazar akşamı DİE tarafından açıklandı. Haziran başında okuyucularımızı uyarmıştık. Deflasyon geldi demiştik. Sayılar bizi mahcup etmedi. Enflasyon bir kere daha eksi çıktı.Temmuz ayında TÜFE, TEFE ve Özel İmalat Sanayi (ÖİS) sırası ile yüzde - 0,4, yüzde - 0,5 ve yüzde 0,5 oldu. Temmuz itibariyle yıllık enflasyon aynı sıra ile yüzde 27,4, yüzde 25,6 ve yüzde 20,3'e indi. Yani yıllık enflasyon hazirandan temmuza TÜFE'de 2,4 puan, TEFE'de 4 puan, ÖİS'de 4,4 puan geriledi.Yılın ilk yedi ayı itibariyle bakınca da çok olumlu bir manzara görüyoruz. Ocak-temmuz enflasyonu gene aynı sıra ile yüzde 11,6, yüzde 10,9 ve yüzde 8,6'da kaldı. Benim bildiğim, son yirmi beş yılın en düşük ilk yedi ay enflasyonudur.Hedefler tutacaktırTÜFE'de hedef yüzde 20 için geri kalan beş ayda toplam enflasyonun 8,4 puan olması yetiyor. Beş aylık ortamala enflasyonun yüzde 1,7 olması anlamına geliyor. Ağustosta fazla bir fiyat hareketi olmayacaktır. Dolayısı ile eylül-ekimdeki olağan mevsimlik fiyat artışlarına rağmen enflasyon yüzde 20'nin altında bir yerde gerçekleşecektir.TEFE'de hedef yüzde 16 için geri kalan beş ayda toplam enflasyonun 5,1 puan olması yetiyor. Aylık ortalama enflasyon yüzde 1'e geliyor. Son üç ayda toptan eşya fiyaflarında toplam 3 puan düşüş olduğunu hatırlatalım. Kurun normal seyri halinde yüzde 16 hedefine zorlanmadan ulaşılacağını düşünüyoruz.ÖİS'de bir hedef yoktu. Genelde TEFE'nin birkaç puan altında çıkması beklenir. Yüzde 14 desek, geri kalan beş ayda toplam enflasyonun 5,4 puan olması yetiyor. Aylık ortalaması yüzde 1, 1'e tekabül ediyor. Gene mümkün duruyor.Özellikle yaz aylarında enflasyon sayılarından mevsimlik etkileri arındırmak önem kazanıyor. Bu amaçla Merkez Bankası'nın Tramo-Seats yöntemini kullandığını, bizim ise X-12 yöntemini tercih ettiğimizi daha önce de yazmıştık. Mevsimlik etkiden arındırılmış enflasyon temmuzda TÜFE, TEFE ve ÖİS için sırası ile yüzde 0,7, yüzde 0,1 ve yüzde 0,3 hesaplanıyor. En belirgin gerileme tüketici fiyatlarında görülüyor: Mayısta yüzde 2, haziranda yüzde 1,3 iken temmuzda 0,7'ye düşmüş. Diğer iki endeks zaten üç aydır sıfır civarında dolaşıyordu. Bu sayılar enflasyondaki düşüşün kalıcı olduğu görüşümüzü güçlendiriyor. Enflasyonla ilgili analizimizi başka yazılarda sürdüreceğiz.
Geçen yıl da böyle olmuştu. Ağustos başında, seçim kararını almış olmasına rağmen Meclis güzel bir sürpriz yapmıştı. Başta idamın kaldırılması. AB yolunda çok önemli kararlar alınmıştı.Bu yıl kabul edilen reform yasaları yakın tarihimizin önemli dönüm noktalarından biridir. Hükümeti ve Meclisi bütün kalbimle kutluyorum. Reformlar sadece AB ile ilgili değildir. Daha da önemlisi Türkiye'nin iç dinamiklerinin yeni bir ivme kazanmasıdır.5 Ağustos 2002 tarihli 'Türkiye Kazandı" başlıklı yazımın son paragrafını aynen almak istiyorum. "Türkiye bir kere daha karamsarları utandırdı. AB yanlıları ve iyimserler kazandı. Biz kazandık. AB karşıtları ve karamsarlar kaybetti. Yaşasın iyimserlik. Teşekkürler Türkiye."Beşinci gözden geçirmeÜstüne, Cuma günü IMF İcra Direktörleri Kurulu toplantısında Stand by anlaşmasının beşinci gözden geçirmesi de onaylandı. 500 milyon dolar IMF kredisi serbest bırakıldı. Hükümetin bu amaçla verdiği ek Niyet Mektubu internette yayınlandı.Erdoğan Hükümeti'nin mevcut istikrar programı karşısındaki tavrı uzun süre spekülasyon konusu olmuştu. Şu yada bu şekilde mali disiplinin bozulacağı, IMF ile ilişkilerin kopma noktasına geleceği iddia edilmişti.Benim tavrım biliniyor. Ufak tefek gecikmeler ve anzi sürtüşmeler olsa bile sonunda programın esasının uygulanacağını savundum. Sonuç benim dediğim gibi çıktı. Hükümet IMF'e taahhütlerini yerine getirdi. Gözden geçirme onaylandı.IMF Başkanı Horst Köhler'in bu konuda yaptığı açıklamadaki bir noktaya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Köhler şöyle diyor: "IMF politikası çerçevesinde, İcra Kurulu Türkiye'nin borç yönetimini güçlendirerek hükümetin reform programının başarısına katkı yapmak amacı ile 2004-05 dönemindeki borç geri ödemelerinden bir bölümünü 2005-06 yıllarına aktarmayı desteklemiştir."2004'de rahatlıyorBir süredir, program muhalifleri 2004'den itibaren IMF'den alınan borçların geri ödemesinin başlamasından medet umuyorlardı. Yani 2003'de işler iyi gitse bile 2004'de Türkiye'nin tekrar sıkıntıya gireceği ima ediliyordu.IMF'nin bu karan o bakıma çok önemlidir. Sonbahar ve kış dönemlerinde yapay güven bunalımları yaratılması ihtimaline vurulmuş ciddi bir darbedir. Programa güven devam edince faizlerdeki düşüş sürecektir, iç talepte başlayan canlanma devam edecektir.Hem siyasetten hem de ekonomiden gelen iyi haberler çok sevindiricidir. Türkiye hakkında iyimserliğimizi sürdürüyoruz. İyimserlerin sayısının giderek artacağına inanıyoruz.
Geçen yazıda 2003'ün ilk yansında bütçe gerçekleşmesini değerlendirdik. Hükümetin kamu harcamalarını denetim altında tutmakta zorlandığı görüldü. Faiz-dışı fazlayı hedef sınırları içinde tutmak için vergi yükü ağırlaşmıştı.Bugün haziran sonu itibarıyla kamu borcunu ele alacağım. Irak savaşı öncesi ve sırasında borç konusunda felâket senaryoları yeniden tezgâhlanmışta. Okuyucularımıza sükûnetlerini muhafaza etmelerini önerdik. Haklı çıktık. Dikkatinizi çekmiştir. "Bu borç çevrilemez" korosu bir süredir suskun. Borcun yerini döviz kuru aldı. Kur bugün yükselir, yarın yükselir, eylülde yükselir derken günler geçiyor. Ağustos ayına girdik bile.Borç verileriHaziran 2003 sonu itibarıyla Hazine'nin borcu internet sitesinde yayınlandı. Bazı okuyucularımdan fazla tablo kullandığım şikâyeti geldi. Onların hatırına bugün tablosuz anlatmaya çalışacağım.2002 sonunda Hazine'nin toplam borcu 242,2 ktr. TL iken haziran sonunda yüzde 7,5 artarak 260.5 ktr. TL'ye yükselmiş. Yılın ilk yarısında tüketici enflasyonu ise yüzde 12'ye gelmiş. Enflasyon nominal borç artışından daha yüksek olunca toplam reel borç yüzde 4 azalmış.Borcun takriben yarısının TL cinsinden diğer yarısının ise dövizle olduğu biliniyor. Hazine'nin TL borcu 2002 sonunda 101,7 ktr. TL iken haziranda yüzde 26,3 artışla 128,5 ktr. TL'ye tırmanmış. Yani TL cinsinden reel borç yılın ilk yarısında yüzde 12,8 artmış.Dövizle borç 2002 sonunda 140,7 ktr. TL iken haziranda yüzde 6,1 azalarak 132,1 ktr. TL'ye gerilemiş. Döviz cinsinden reel borç yılın ilk yarısında yüzde 16,2 düşmüş.Dövizle borç sayılarına dolar cinsinden bakınca farklı bir manzara ortaya çıkıyor. Hem dış hem de iç borç dolar cinsinden yılın ilk yansında artıyor. 2002 sonunda 86,1 milyar dolar iken haziranda yüzde 7,1 artarak 92,9 milyar dolara çıkmış.Dövizle artan borcun TL ile düşmesini temin eden döviz kurudur. 2003 sonunda dolar 1.640.000 TL iken haziranda 1.420.000 TL'ye inmiş. Dolardaki gerileme borç tablosunun olumlu çıkmasının temel nedeni olarak görülüyorReel faizÜç aydır hazine ödediği reel faizi de hesaplayıp yayınlıyor. Nisan-haziran ortalamalarını kısaca özetleyelim. Bu dönemde Hazine'nin yıllık bileşik reel faiz yükü yüzde 11,8 olmuş.Reel faizin dağılımı nasıl? Piyasaya TL borcun reel faizi çok yüksek: yüzde 27,2'ye geliyor. Buna karşılık piyasaya dövizle borç Hazine için çok kârlı: reel faiz yüzde - 13,2 tutmuş.Daha önce söyledik ama tekrarlamakta yarar görüyoruz. Yılın ilk yansında Hazine fazla faiz ödemedi. TL ile borç verenlerin aldıkları yüksek reel faiz dövizle borç verenlerin cebinden çıktı.