Asaf Savaş Akat

Asaf Savaş Akat

akatas@bilgi.edu.tr

Kanunların ruhu

8 Ekim 2003

YSK kararını açıkladı. Yargıtay'ın DEHAP'ı mahkûm etmesi 3 Kasım seçim sonuçlarını etkilemedi. Doğallıkla kamuoyunda bu konu bir süre daha tartışılacaktır. Ben de, pazar günü çıkan yazımda sözünü ettiğim, hukuk sisteminin demokratik mekanizmaları düzenlemesine biraz daha ayrıntılı bakmak istiyorum.Hukuk özünde Kristof Kolomb'un yumurtasına benzer. Çok basit ama çok karmaşıktır. Basit kısmı hukukun özü ya da ruhudur. Kanun koyucu tarafından belirlenir. Karmaşıklığı şekle bağlı olmasıdır. Hukukçular tarafından tefsir edilir ve uygulanır. Meşhur özdeyiş özellikle hukuk için geçerlidir. Hukuk, hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli ve ciddi bir iştir.Seçime girme hakkıSeçim için seçenler ve seçilmek isteyenler gerekir. Şu ya da bu şekilde kimlerin seçmen ve kimlerin ve nasıl aday olabileceği bir sisteme bağlanmadan seçim yapılamaz. Kargaşa çıkar. O nedenle seçmen ve aday olma hakkı her yerde kamu otoritesi tarafından belirlenir.Seçmeni bir an unutalım. Adaylığa yoğunlaşalım. Kamu gücünü kullanacakların seçimle belirlenmesi benzer amaçlar güden vatandaşların bir araya gelerek siyasi parti şeklinde örgütlenmelerine yol açmıştır. Çünkü parti seçmenin adaylar arasında tercih yapmasını kolaylaştırır. Siyasi parti gücünü seçimde aday çıkartabilmekten alır.Toplum olarak karşımızdaki sorun açıktır. Bir örgüte ne zaman parti diyeceğiz ve seçimlerde aday gösterme hakkını tanıyacağız? Ben partiyim diyen herkes seçime katılmalı mı? Yoksa partilerden seçmen nezdinde de mevcudiyetlerini gösteren kanıtlar isteyelim mi?Sağduyu ikinci yolun seçilmesini gerektirir. Demokrasilerde siyasi partiler ancak bazı koşulları tatmin ettikleri takdirde seçimde aday gösterebilirler. Türkiye'de idari birimlerin (il, ilçe, belde) tanımlanmış çoğunluğunda örgütlenmiş olmak partinin toplumda varlık kanıti kabul edilmiştir.DEHAP'ın durumuKanun koyucu DEHAP'tan idari birimlerin çoğunluğunda örgütlendiğini kanıtlamasını istiyor? Neden? Çünkü parti daha önce bir seçime girmemiş. Toplum nezdinde siyaseten var olup olmadığı meçhul. Seçimleri fuzuli yere işgal ermesi ihtimali var.Devam edelim. DEHAP seçim öncesi gerekli belgeleri getiriyor. Seçime girme hakkını alıyor. Belgelerin sahte olduğu seçim süreci işlemeye başladıktan sonra anlaşıldığı için DEHAP seçime giriyor. 2 milyon seçmen partiye oy atıyor.Aldığı oyun yüksekliği, DEHAP'ın seçime girme hakkına fiilen sahip olduğu anlamına geliyor. Kanunun ruhu böyle diyor. Çünkü seçim sonucu, kanun koyucunun örgütlenmeye getirdiği kısıtlamanın DEHAP için söz konusu olmadığını kanıtlıyor. Partinin oy pusulasında gereksiz kalabalık yaratmadığı ortaya çıkıyor.Hukuk açısından belge sahtekârlığı suç mu? Kesinlikle suç ve cezalandırılması gerekiyor. Bu durum seçim takvimi işlemeden saptanmış olsa parti seçime girebilir mi? Hayır giremez. Ama seçime girdikten sonra durum değişiyor. Seçime katılma hakkına sahip olduğunu aldığı oylarla kanıtlamış oluyor.Şekil koşulları kanunun ruhu ile çelişince ne yapacağız? Ben vatandaş olarak kanunların ruhuna öncelik verilmesini doğru buluyorum. Bu nedenle YSK'nın kararını tasvip ediyorum. Şekil şartlarında eksiklik tezi ile seçim sonuçlarına müdahale kanunlann ruhunu ve toplumun vicdanını zedelerdi diyorum.

Devamını Oku

Hukuk ve siyaset

4 Ekim 2003

Ekonomi üzerine yaptığım konuşmalarda tekrarladığım bir tema vardır. Türkiye durduk yerde siyasi kriz çıkarmakta özel bir beceriye sahiptir. Geçmişte örneği çoktur. Gelecekte de olacağına güvenebiliriz. DEHAP olayı aslında bekleniyordu. O bakıma sürpriz denemez. Gene de, sıradışı bir boyutu olduğunu kabul etmek zorundayız. Seçim sonuçlarının bir yıl sonra tartışılır hale gelmesi siyasi ve hukuki yapıda ciddi zafiyetlere işaret etmektedir.Kamuoyu YSK'nın vereceği karara odaklanmış durumda. Önemli olduğunu biliyorum ama teknik yanı çok ilgimi çekmiyor. Ülkeyi buraya getiren sürecin anlaşılmasını daha yararlı buluyorum.DEHAP bilmecesi3 Kasım'da 2 milyon vatandaş DEHAP'a oy verdi. Son elli yılın en önemli siyasi geleneğini temsil eden DYP 3 milyon seçmenden oy aldı. DEHAP'ın toplumda küçümsenmeyecek bir siyasi desteğe sahip olduğu açıktır. Bilmece burada başlıyor. Partinin yönetimi seçim öncesinde sahte evrak tanzim ediyor. Varolmadıkları sonradan mahkeme tarafından tescil edilen yerel örgütler kuruyor. Onlarla parti kongresini yapıyor. İnsan meraklanıyor. Neden bu yolu seçiyorlar? 2 milyon oyluk seçmen desteği çok kolay parti örgütüne dönüşür. Seçimde 50 bin, 100 bin oy alan küçük partiler bunu yapıyor. DEHAP neden yapamıyor? İlk soru şu: Bir siyasi parti nasıl seçime katılabilir? Bu soru bütün demokrasiler için geçerlidir. Türkiye'nin sistemi karmaşıktır. Örneğin Meclis'te grubu olmayan partiler seçimden önce ülke çapında örgütlenmiş olmak zorundadır. Neden ülke çapında örgütlenme? Yerel partilerin seçime girmemesi için. Yerel partiler neden mahzurludur? Güneydoğu bölgesinde bir Kürt partisi kurulabileceği için. Bu düzenleme ile Kürt partilerinin kurulması engellenebiliyor mu? Hayır ama işleri zorlaşıyor. Bu noktada diğer önlem devreye giriyor. Kanunlar bir partinin Kürt partisi şeklinde nitelenmesi halinde kapatılmasını gerektiriyor. Parti kapatılıyor. Başkaları aynı seçmene yönelen bir başka parti kuruyor. Sonra o parti kapatılıyor. Bir başka parti kuruluyor. DEHAP bilmecesinin gerisinde kapatılan partiler yatıyor. 2 milyon seçmenin seçime girme hakkını kazanmış partisi HADEP kapatılıyor. Acilen yeni bir parti ile seçime girmek gerekiyor. Şekil şartlarına uyabilmek için sahte belge yoluna başvuruluyor. Olay, siyasi partiler ve seçim kanunlarına demokrasinin ihtiyaçları dışında hedef ve amaçlar yüklenmesinden kaynaklanmaktadır. Hukuk sistemi, bir yanda demokratik mekanizmaları düzenlerken aynı anda otoriter bir siyasi yapıyı sürdürmeyi hedeflemektedir.Çözüm, demokratik sürecin ihtiyaçları ile mevcut hukuk sistemine damgasını vuran baskıcı siyaset anlayışı arasındaki çelişkinin giderilmesidir. Yoksa bu tür sorunlar giderek daha sık ortaya çıkacaktır.

Devamını Oku

Kırılganlık sınavı

29 Eylül 2003

Pazar günü muhtemel siyasi çalkantıların ekonomiye etkilerini irdeledik, iki şey söyledik. Bir: Temel eğilimler uzun dönemde siyasi istikrara yönelişin süreceğini gösteriyor. İki: Ekonominin siyasi şoklar karşısında kırılganlığı azalmıştır.Bunları yazarken, söylediklerimizin çok kısa süre içinde test edileceğini biliyorduk. Örneğin DEHAP davası Yargıtay'da karar aşamasına gelmişti. Güvendiğimiz hukukçular yöneticilere verilen cezanın Yargıtay tarafından onaylanacağına kesin gözü ile bakıyorlardı.Nitekim dün karar onaylandı. Şimdi Yüksek Seçim Kurulu'nün kararı bekleniyor. YSK'nın gerekli hazırlıkları yapacak zamanı vardı. Dolayısı ile kararını derhal açıklaması gerekiyor.Yeni seçim mi?YSK nasıl karar verirse versin, Türkiye'nin önünde ciddi bir siyasi sorun vardır. Seçim sonuçlan aradan 11 ay geçtikten sonra yargı tarafından yeniden değerlendirilmektedir. Örneğin Şubat 2001'de Cumhurbaşkanı Sezer'in hükümetle MGK'da tartışması ile mukayese kabul etmeyecek kadar daha ciddi bir siyasi şoktur.En iyimser senaryodan yola çıkalım. YSK seçim sonuçlarının kesinleştiğine ve geri dönüşü olmadığına karar verir. Hukuken sorun biter. Meclis aritmetiği değişmez. Hükümet yerinde kalır.Bu durumda bile siyasi gerginlik ve kutuplaşma ihtimali yüksektir. Meclis'in meşruiyeti ile ilgili tartışmalar yoğunlaşacaktır. Hükümet üstünde seçimleri yenileme baskısı artacaktır. Bir erken seçim gündeme gelir. Meclis aritmetiğini değiştiren bir karar halinde ise erken seçim ihtimali çok yüksektir.Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. Türkiye'de siyasi kırılganlığın azaldığı hipotezi doğru ise, dalgalanma kısa sürecek ve siyaset tekrar normalleşecektir. Yani siyasi istikrar sürecektir.Kur-faiz kısır döngüsüSiyasi çalkantılar Türkiye ekonomisine kur ve faizde artış şeklinde yansır. Mekanizma artık iyi biliniyor. Siyasi belirsizlik halinde vatandaş daha güvenli olduğunu düşündüğü dövize yöneliyor. Döviz talebindeki artış kuru yükseltiyor. TLden çıkış da faizleri tırmandırıyor.Gerisi ekonominin ne ölçüde kırılgan olduğuna bağlıdır. Ekonominin temel göstergelerinde bozukluk varsa, kur ve faizdeki yükselme bir kısır döngüye dönüşüyor. Siyasi çalkantı ekonomik krizle sonuçlanıyor. Geçmişte hep böyle oldu.Nitekim dün kur ve faizde bir yukarı hareket görüldü. Ekonomide yapısal bir dönüşüm olduğu hipotezi doğru ise, kur ve faiz hareketi kısa sürecek ve kur-faiz kısır döngüsü oluşmayacaktır. Yani siyasi sorunlar ekonomiyi etkilemeyecektir.Türkiye'nin bu sınavı nasıl geçeceğini beraberce izleyeceğiz.

Devamını Oku

Siyasi riskler

27 Eylül 2003

2003 sonu itibariyle ekonomik konjonktürü inceleyen dizinin sonuna geldik. Düzelmenin kökeninde spekülasyon olmadığını söyledik. Toparlanma kalıcıdır dedik. İktisat politikalarından ya da dış açıktan kaynaklanabilecek ekonomik risklerin küçük olduğunu belirttik. Geriye kalıyor siyasi riskler. Türkiye'de ekonominin diğer ülkelere kıyasla siyasi çalkantılara karşı daha duyarlı olduğu görüşü yaygındır. Şubat 2001 ve Haziran 2002'de yaşananlar toplumun müşterek hafızasında derin izler bırakmıştır. Siyasi riskleri değerlendirirken iki farklı sürece bakılmalıdır. Biri, oluşabilecek siyasi istikrarsızlığın analizidir. Diğeri ise ekonominin bunlar karşısındaki kırılganlık derecesinin saptanmasıdır.Siyasetin eğilimiYakın dönemde siyasi istikrarsızlık 1987'de yasakları kaldıran referandumla başladı. 1992 seçimleri ile zayıf koalisyon hükümetleri geldi. 1996'da Erbakan'ın başbakan olması ile tepe noktasına ulaştı. 1998'den itibaren siyaset toparlanma yoluna girdi. Örneğin 1999 seçimlerinden istikrarlı bir koalisyon hükümeti çıktı. Bütün sorunlara rağmen enflasyonla mücadele programı devreye sokuldu. Krize rağmen yürütüldü. 2002 seçimleri ise Türkiye'ye güçlü bir tek parti iktidarı getirdi. Bu eğilim bize çok önemli ipuçları veriyor. Vatandaş, Meclis ve hükümet ekseninde, yani demokratik siyasi sürecin kendi içinde istikransağlamıştır. Dolayısı ile ancak demokratik sisteme dışarıdan müdahale ile bozulabilir. AB karşıtı kesimler böyle bir müdahalenin doğal aktörleridir. Bir yolu AKP'nin islami kökenlerinden yararlanmak için laiklik çatışması çıkarmaktır. Diğeri Irak'taki gelişmeleri kullanmaktır. Üniversite reformu, Irak'a asker yollama ve Kıbrıs'ı çözme çabalarına karşı tepkileri bu bağlamda analiz etmek gerekmektedir. Soruyu açıkça soralım. Yakın gelecekte Türkiye'de demokrasiyi rayından çıkartabilecek iç ve dış dinamikler var mıdır? Bu soruya "yok denecek kadar azdır" cevabını veriyoruz. Siyasette istikrar eğiliminin hakim olacağını öngörüyoruz.Kırılganlık azalıyorGelelim ekonominin siyasi olaylara tepkisine. Örneğin 2001'de ekonomi çok kırılgandı. Şubat'ta Ecevit-Sezer kavgası kur çapasını bitirdi. Haziran'da Derviş-Öksöz gerginliği kur ve faizi gökyüzüne yolladı. Arada ne kadar yol alındığının kanıtını Mart 2003'te tezkerenin reddi ve Irak'ta savaş çıkması sırasında gördük. Kur ve faizdeki hareket hem çok küçük hem de kısa süreli oldu. Yakın tarihin en büyük olayından ekonomi neredeyse etkilenmedi. Eylül sonu itibariyle, bırakın 2001 yada 2002'yi, Mayıs 2003'e kıyasla bile daha ekonomi çok daha sağlıklıdır. Türkiye ekonomisi normalleşme yolunda devasa adımlar atmıştır. Normal ekonomilerde siyasi istikrarsızlık ekonomik çalkantıya dönüşmez.

Devamını Oku

Ekonomik riskler

24 Eylül 2003

Konjonktürle ilgili genel değerlendirmeyi sürdürüyoruz. Önceki yazılarda ekonomideki düzelmenin kökeninde spekülatif hareketler olmadığını söyledik. Toparlanma kalıcıdır dedik. "Kalıcı" sözcüğü ufukta hiç risk olmadığı anlamına gelmez. O nedenle yakın-orta vade açısından konjonktüre olumsuz etki yapabilecek faktörleri gözden geçirmekte yarar görüyoruz. Bugün ekonomik riskleri, bir sonraki yazıda siyasi riskleri ele alacağız. Ekonomik risk kavramına açıklık getirelim. Ekonominin kendi iç işleyişinden kaynaklanan çalkan-tıları dışarıdan gelen doğal ve ekonomik şoklardan ayırt etmek istiyoruz. İktisatçılar ikincileri ekonomik risk hesabına katmayı sevmezler. Biz de o tavrı benimsiyoruz.Politika riskleriRisk deyince ekonomik aktörlerin aklına öncelikle iktisat politikaları, yani enflasyonla mücadele kararlılığında bir gevşeme gelmektedir. En başta da daima maliye politikası yer almaktadır. Örneğin, kamuoyu hükümetin bütçe disiplinini sürdüreceğine inanmakta çok zorlanıyor. Merkez Bankası'nın para politikasını çok sıkı tutacağını da bir türlü kabullenemiyor. Üç aşağı beş yukarı yazılan senaryo şöyledir: Hükümet bütçe disiplinini zorla sürdürmektedir. İlk fırsatta popülist maliye politikalarına geri dönecektir. Merkez Bankası da gelen siyasi baskı karşısında para musluklarını açacaktır. Hikâyenin gerisi malumdur. Ben bu ihtimali çok düşük görüyorum. Popülizmin önündeki engel dalgalı kur rejimidir. İlk işarette mali istikrarın yerini mali çalkantı alır. Hükümet yanlış politikanın bedelini anında öder. Herkes gibi hükümet de bu durumu bilmektedir.Kur ve dış açık riskleriİkinci risk algılaması döviz kuru ve dış dengede odaklanmaktadır. Bir husus çok önemlidir. Genel kanı, bütçe disiplini ve sıkı para politikası sürdürülse bile döviz kuru ve dış açıktan kaynaklanan bir çalkantı ihtimalinin yüksek olduğu şeklindedir. Mantığı beraberce izleyim. TLdeki değer artışı ithalatı patlatırken ihracatı engeller. Dış ticaret ve cari işlemler açığı sürdürülemez düzeylere tırmanır. Döviz talebindeki artış kuru tırmandırınca yeniden kur-faiz-enflasyon kısır döngüsüne girilir. İtirazlarımı söyleyeyim. Birincisi bu senaryo iç talepte büyük bir artış gerektiriyor. Halbuki, sıkı para ve maliye politikaları ile iç talepte bir patlama olanaksızdır. İç talep artışı kısıtlı kalınca kur ne olursa olsun dış ticaret açığı sürdürülebilir düzeylerde kalır. İkincisi, kriz sonrasında cari işlemler dengesinin görünmeyen gelirler kalemlerinde ilginç gelişmeler oldu. Bunlarda sermaye kaçağının etkisinden şüpheleniyoruz. Ama kesin durumu bu yılın ikinci yansında göreceğiz. Üçüncüsü, son dönemde ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerinde ve dövize karşı tavırlarında yapısal bir dönüşüm gerçekleşti. Dış açığın kurda gerektirdiği düzeltmenin geçmişten farklı olarak yumuşak bir şekilde, yani çalkantısız gerçekleşmesi ihtimali bugün çok daha yüksektir.

Devamını Oku

Toparlanma kalıcıdır

22 Eylül 2003

Ekonomiden her gün iyi haberler akıyor. Dış dünya ile başlayalım. IMF yönetimi Türkiye'ye methiyeler düzüyor. Değerlendirme kuruluşları not yükseltiyor. Hazine'nin yurtdışında sattığı tahvillerin fiyatı artarken faizi düşüyor. Yeni tahvil ihalesine rekor talep geliyor. İçeride de hava çok olumlu. Kur ve faizde aşağı hareket sürüyor. Borsada ciddi bir toparlanma var. Enflasyon beklentileri hedefle uyumlu hale geliyor. Kapasite kullanımı artıyor. İç talepte hissedilir bir canlanma görülüyor. Vatandaş ise bu gelişmeleri tereddütle izliyor. İnanmak istiyor ama tedbiri de elden bırakmıyor. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Geçmişte, yapay cennetlerin sonra nasıl cehenneme dönüştüğünü yaşayarak öğrendi. Dersini aldı... Pazar yazımızda herkesin aklındaki soruya giriş yaptık. Ekonomideki toparlanma gene kötü günlerle bitecek bir spekülasyon mu? Yoksa hakikaten kalıcı bir düzelme mi? Kalıcıdır dedik. Biraz açmak istiyoruz.Çok yol alındıTürkiye ekonomisinde istikrar arayışı 1999 yazında Ecevit hükümetinin kurulması ile başlamıştır. Örneğin emeklilik yaşı 1999 yazında yükseltildi. Faiz-dışı denge 2000'de artıya geçti. 1999 ve 2000'de gerçekleştirilen çok önemli reformlar şubat krizi yüzünden unutuldu. Dalgalı kura geçiş çok büyük insani, ekonomik ve toplumsal maliyet getirdi. Fakat, aynı zamanda kur korkusu para ve maliye politikalarının daha da sıkılmasını mümkün kıldı. Yapısal reformları hızlandırdı. Özellikle bankacılık kesimindeki büyük kırılganlığın giderilmesi yolunda çok ciddi adımlar atıldı. Ödenen bedelin ve yapılan reformların ilk meyveleri 2002 ilkbaharında ortaya çıkmaya başladı. Ecevit hükümeti müşterek intiharı seçecek yerde programı kararlılıkla uygulamayı sürdürse, bugünkü olumlu ortamı bir yıl önce yakalayabilirdik. Ama yapamadılar. O bakımdan, AKP iktidara şanslı bir konjonktürde geldi. Bedeli bir önceki iktidar ödemişti. Hata yapmadıkları takdirde meyvelerini de onlar toplayacaktı. İlk başlarda biraz tereddüt ettiler. Sonra istikrar programını sahiplendiler. Tek başına iktidar olmanın getirdiği avantajları da kullanarak kararlı şekilde uygulamaya başladılar.Anahtar bütçededirTürkiye'yi bugünkü olumlu ortama getiren temel faktör sıkı maliye politikasıdır. Toparlanmayı kalıcı hale getiren de odur. Maliye politikasının kamuoyuna yansıması ise faiz-dışı fazla hedefidir. Şunu hiç tereddütsüz söyleyebiliriz: Hükümet bütçede makul bir faiz-dışı fazla üreterek kamu borcunun reel faizlerini vergi gelirlerinden karşıladığı sürece ekonomideki olumlu gidişat devam edecektir. Üstelik, ekonomideki düzelme reel faizleri düşürdüğü ölçüde istikrar için gerekli faiz-dışı fazla da azalacaktır. Bence Başbakan Erdoğan ve AKP yönetimi bu çıplak gerçeği artık biliyor. Bütçe disiplininin faizleri düşürdüğünü, döviz kuruna istikrar getirdiğini ve ekonomik canlanmanın önkoşullarını sağladığını görüyor. Faiz-dışı fazla hedefini önemsiyor. Bu koşullarda ekonominin içinden kaynaklanan bir çalkantı ihtimali çok düşüktür. Toparlanma kalıcı olacaktır.

Devamını Oku

Konjonktüre zıt bakışlar

21 Eylül 2003

Ocak 2002'de Merkez Bankası gecelik borçlanma faizi yüzde 59, Mart 2003'de yüzde 44'dü. Nisan'da yüzde 38'e indi. Mayıs'ta değişmedi. Ama Haziran'dan bu yana her ay üç puan düşürüldü. Böylece geçen hafta gecelik faiz yüzde 29'a geriledi. Gecelik faizin son beş aylık evrimi, Irak savaşı sonrasında Türkiye ekonomisinde yaşanan olumlu konjonktürle çakışıyor. Kur yatay seyrediyor. Enflasyon ve kamu borçlanma faizleri düşüyor. İç talep canlanıyor. Sonunda borsa bile hareketlendi. Bu gelişmelere profesyonel iktisatçılar iki zıt tefsir getirdi. Tahminler de ona göre farklılaştı. İki yaklaşımı kısaca özetlemekte yarar görüyorum.Spekülasyon varDaha yaygın olan bakış, mali göstergelerde Mayıs'ta başlayan düzelmeyi piyasa oyuncularının bilerek başlattığı bir spekülasyon olarak gördü. Özellikle mali piyasaya yakın yorumcular arasında bu yaklaşımın hakim olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ve benzeri ülkelerde karmaşık toplumsal/ekonomik olayların açıklanmasında komplo teorileri çok popülerdir. Bunun nesnel bir temeli de vardır. Bu ülkelerde komplo-vari olaylar hakikaten olur. Türkiye'de kamuoyunu yanıltarak amaçlarına ulaşmayı deneyenler hep vardı. Hatta bazen başarılı da oldular. Ekonomi-dışı örnekler arasında 28 Şubat'ı ve MGK'nın psikolojik savaş yaklaşımını verebiliriz. Spekülasyon ekonomide aynı işlevi görür. Mantık basittir. Ekonominin temel göstergeleri aslında kötü gitmektedir. Hükümet bütçe disiplininden kopacaktır. Dış dengede sürdürülemez bir açık oluşacaktır. Dış politika büyük krizlere gebedir. Yani gelecek karanlıktır. Buna karşılık, bir takım piyasa oyuncuları büyük kârlar elde etmek için yapay şekilde döviz kuru ve faizlerle oynamaktadır. Medyadaki bazı yorumcular da çıkar ilişkileri nedeni ile iyimserlik yayarak spekülatörlere destek çıkmaktadır. Dolayısı ile olumlu ortam geçicidir. Yakın bir gelecekte (Eylül'de!) mutlaka yeni bir kriz vardır. Vatandaş dikkatli olmalı, spekülatörlerin oyununa gelmemelidir.İyi dengeye doğruBenim içinde yer aldığım diğer bakış ise, olumlu gidişatta son iki yılda ekonomide gerçekleşen büyük dönüşümün kamuoyu ve piyasalar tarafından nihayet anlaşılmasına atfetti. Düzelmenin kalıcı olacağını iddia etti. Geri planda "çoklu denge" kavramı vardır. Bazı koşullarda aynı ekonomik temeller üstünde, beklentilerin durumuna göre bir iyi diğeri kötü iki farklı denge oluşabilir. Türkiye için "çoklu denge" geçerlidir. Örneğin Haziran 2002-Mayıs 2003 arasında doğru politikaların uygulanmasına rağmen karamsar beklentiler ekonomiyi kötü dengeye oturtmuştu. Ama AKP doğru politikaları kararlılıkla sürdürünce, karamsarlığın altı boşaldı. Bu durumda ekonominin hızla iyi dengeye yönelmesi kaçınılmazdı. Üstelik iyi denge "fazilet dairesine" dönüşecek ve dengeyi uzun süreli (kalıcı) yapacaktı. Son gelişmeler bu görüşü doğrular yöndedir. Gerçekçi iyimserliğin komplocu karamsarlığa galip gelmesi sevindiricidir.

Devamını Oku

Stok değişimi ve sermaye kaçağı

18 Eylül 2003

2003 ikinci çeyrek milli gelir verilerini değerlendirmeyi sürdürüyoruz. İlk yazıda büyüme hızına ve harcamaların ayrıntısına baktık. Birinci çeyreğe kıyasla büyümedeki yavaşlamayı baz yıl etkisi ve Irak savaşı ile açıkladık. İkinci yazı 2003'ün ilk yarısında toplam talebin bileşimini inceledi. İlginç bir manzara ile karşılaştık. Bu yılın ilk yarısında 2000 yılının ilk yarısından daha fazla üretim yapılmıştı. Fakat iç talep 2000 yılının çok gerisinde seyrediyordu. Üretimi dış talep ve stok değişimi sürüklüyordu. Bu tür bilmeceler bende daima merak uyandırır. Açıklanması zor veriler beni tahrik eder. Nedenlerini araştırmayı severim. İktisatçının biraz hafiyelik yapması gerektiğine inanırım.Nerede bu stoklar?2002'nin ilk yarısından 2003'ün ilk yarısına 1987 fiyatları ile reel GSYİH artışı 3,0 trilyon TL olmuş. Aynı dönemde stoklardaki artış ise 6,2 trilyon TL. Stok artışı milli gelir artışının neredeyse iki katı oluyor. Analizi biraz daha inceltelim. Sabit fiyatlarla milli gelirin yüzde 61'i hizmetlerden oluşuyor. Hizmetlerde stok yapmanın imkânsız olduğu çok açık. Demek ki, stok artışının anlamını görmek için stoklanabilir mal üretimi ile karşılaştırmalıyız. Mal üretimi yapan dört sektör var: tarım, imalat sanayi, madencilik ve inşaat sektörleri. 2003'ün ilk yarısında bu sektörlerin sabit fiyatlarla toplam üretimi 20,9 trilyon TL tutuyor. Bu, GSYİH'nin yüzde 39'u ediyor. Lafı nereye getirdiğimi sanırım anladınız. 20,9 trilyon TL üretim yapılmış. Bunun 6,2 trilyon TLsi stoklara gitmiş. Milli gelir verilerine göre, mal üretiminin yüzde 30'unun firmalar tarafından stok olarak tutulduğu ortaya çıkıyor. Fevkalâde yüksek bir oran olduğunu kabul etmek zorundayız.Sermaye kaçağı ve GSYİHŞimdi sisteme sermaye kaçağını dahil edelim. Bu kış ve ilkbahar dönemi ortamını hatırlayalım. AKP hükümeti, tezkerenin reddi, Irak savaşı, borç konsolidasyonu rivayetleri, felâket senaryoları... Bu koşullarda ekonomik aktörler kendilerini korumak için döviz talep ediyor. Döviz kazananlar dövizlerini bozdurmuyor. Tasarrufçuların bir bölümü dövizlerini yurt dışına yolluyor. Neticede mal-hizmet ihracatı karşılığında kazanılan dövizin bir bölümü sisteme girmiyor. Sermaye kaçağı böyle oluşuyor. Ülke içinde üretim yapılıyor. Mal ve hizmet yurt dışına satılıyor. Fakat parası getirilmiyor. Ödemeler bilançosunda yer almıyor. Dolayısı ile mal-hizmet ihracatı kaleminde talep ve harcama görülmüyor. Sermaye kaçağı, DİE'nin milli geliri hesaplarken karşılaştığı açmazı açıklıyor. DİE üretimi görüyor. Ama ona tekabül eden harcamayı göremiyor. Mecburen stoklar artmış olmalı diyor. Başka çaresi yok. Bu analizin sonucu çok açıktır. 2003 ilk yarı büyümesinin tümü dış talepten kaynaklanmıştır. Stoklarda görülen artış fiktiftir. Dış talebin sermaye kaçağı sonucu kayıt dışında kalmasını yansıtmaktadır.

Devamını Oku