Ünlü Amerikalı iktisatçı Paul Krugman'ın İstanbul'da yaptığı konuşma Türkiye ekonomisinin bilinen temalarının dışına çıkma fırsatını verdi. Zaten Türkiye ekonomisi de bizim beklentilerimiz doğrultusunda seyrini sürdürüyor.Krugman'ın dinleyicileri şaşırtan karamsarlığından yola çıktık. Amerikan siyasetinde giderek derinleşen muhafazakar-ilerici kutuplaşmasına dikkat çektik. Son üç yılda ortaya çıkan büyük bütçe açığım değerlendirdik.Gevşek maliye politikası ille bir sorun değildir. Borsalardaki balon sönünce 2001'de ABD ekonomisi bir resesyona girmişti. Gevşek maliye ve para politikaları resesyon ve işsizlikle mücadele etmenin olağan yöntemleri kabul edilebilir.Örneğin Japonya'da bütçe açığı ABD'nin iki katı ve faizler sıfır civarında dolaşıyor. Ama kimse Japonya'da gevşek maliye ve para politikasının sorunları ağırlaştığını düşünmüyor.Yarım trilyon dolarKrugman'ı karamsarlığı iten olgu, ABD'de dış açığın ulaştığı boyuttur. Ağustos sonu itibarıyla oniki aylık dış ticaret açığı 540 milyar dolar, cari işlemler dengesi açığı ise 530 milyar dolardır. ABD artık trilyon dolarla konuşuyor. Milli geliri 10 trilyon dolan aştı. Federal hükümetin bütçesi 2 trilyon dolar düzeyinde bağlanıyor. Dolayısı ile ABD dış açık verince yarım trilyon dolar veriyor.Ancak, yarım trilyon dolar sadece mutlak büyüklük olarak devasa değildir. Milli gelire bölününce yüzde 5 gibi yüksek bir oran bulunmaktadır. Yani dış açık hem mutlak hem de nisbi anlamda büyüktür.Gözümüzde daha iyi canlandırmak için Türkiye sayılarını hatırlayalım. 2003 yılı milli geliri 250 milyar dolar tahmin ediliyor. Yüzde 5'i 12.5 milyar dolar eder. Bunun yarısı kadar cari işlemler açığının bile Türkiye'de tehlike işareti sayılmaktadır. Bu durum son yıla özgü değil. ABD ekonomisi yıllardır on yıldır giderek büyüyen dış açıklar veriyor. Örneğin son beş yılın dış açık toplamı 2 trilyon doları aşıyor. Böyle giderse önümüzdeki beş yılda buna 3 trilyon dolar daha eklenecek.Bütçe ve dış açıkBir hususu belirtelim. Genelde dış açıkla bütçe açığı arasında bir nedensellik olduğu düşünülür. Bu doğru değildir. Dış açık ülke içinde tasarruf-yatırım dengesini yansıtır. Bütçe fazlası ile dış açık, bütçe açığı ile dış fazla mümkündür.Örneğin 2000 yılında ABD bütçesi 200 milyar dolar fazla verirken dış dengede 420 milyar dolar açık vardı. Keza, 2003'de Japonya'da milli gelirin yüzde 8'ine yakın bütçe açığına karşılık dış dengede 120 milyar dolar fazla görülüyor.Gene de, büyük bütçe ve cari işlemler dengesi açıklarının aynı anda mevcudiyeti iktisat politikası açısından ilginçtir. Bugün yerim kalmadı. Amerikan iktisat politikasının dünya ekonomisine etkilerini bir sonraki yazıya bırakıyorum.
Eczacıbaşı Menkul Değerler'in davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ünlü iktisatçı Paul Krugman'ın konuşması iyi bir bahane oldu. Türkiye'de ekonomi denince akla gelen enflasyon-kur-faiz söyleminden sıkılmaya başlamıştım. Krugman başka konulara girme fırsatını verdi.Krugman ABD ekonomisi için çok karamsar konuştu. Özetle, bütçe ve kamu borcu sorunlarının ağırlaşacağını, doların değer kaybedeceğini, büyümenin durabileceğini söyledi. Bu söylemi dinleyicilerin yadırgadığını gördüm.Geçen yazımda Krugman'ın karamsarlığını açıklayabilecek etkenlerden birini ele aldım. Son 20 yıldır Amerikan siyasetinde ciddi kutuplaşma eğilimleri ortaya çıkmıştı. Başkan Bush'la siyasi kutuplaşma daha da sertleşti.İktisat politikasının önemiŞüphesiz, muhafazakâr-ilerici gerginliğinde kültür boyutu önemli yer tutuyor. Kürtaj, idam cezası, homoseksüel hakları gibi konular kültürel fay hatlarına tekabül ediyor. Ancak, çatışmada ekonomi politikalarının da küçümsenmeyecek payı var.Türkiye'de genel kanı ekonomik sorunların kişi başına gelirin düşüklüğünden ve teknolojinin geriliğinden kaynaklandığı şeklindedir. Dolayısı ile zengin ülkelerde ciddi ekonomik sorunlar olmadığı düşünülür.Gerçek çok farklıdır. Gelir ve teknoloji düzeyi ne olursa olsun, ekonomik performans uygulanan iktisat politikalarına bağlıdır. Yanlış politikalar kişi başına geliri en yüksek ve teknolojinin önderi ülkeleri bile kısa sürede büyük sıkıntılara sokabilir. Son dönemde Japonya'nın ve AB ülkelerinin yaşadıkları buna kanıttır.Japonya bankacılık sisteminde gerekli reformları yapmaya yanaşmadı. Bedeli ağır oldu. Japon ekonomisi 10 yıldır büyümüyor. Almanya, Fransa ve italya ise özellikle emek piyasalarını küreselleşme koşullarına uydurmayı kabul etmediler. Büyüme durdu.Bu iki alanda ABD rahattır. 1980'lerin sonunda bankacılık kesiminin bir bölümünde beliren sorun devletin hızlı müdahalesi ile çözümlendi. Amerikan emek piyasaları ise geçmişten gelen esnekliğini hala koruyor.Bütçe açığı açmazıBugün ABD ekonomisinin temel sorunu bütçe açıklarıdır. Halbuki 2000 yılındaki başkanlık seçiminde Amerika bütçe fazlasının ne yapılacağını tartışıyordu. Üç yılda yaşanan bozulma şaşırtıcıdır. 200 milyar dolar fazla 300 milyar dolar açığa dönüşmüştür. Ostelik giderek artacağı hesaplanmaktadır.Neden açık oluştu? Çünkü muhafazakarlar devlet karşıtı ideolojileri ve temsil ettikleri nispeten yüksek gelirli kesimlerin çıkarları gereği vergileri indirdiler. Ama sosyal ve askeri harcamaları kısamadılar. Sonuç dev bütçe açığıdır.Maliye politikası heryerde ve daima siyasetin özüdür. Yanlış politikaların gerisinde siyasi kilitlenme ve kutuplaşmaları buluruz. ABD'nin bütçe sorunlarının dünya ekonomisine yansımasını bir sonraki yazıda ele alacağım.
Paul Krugman'ın söylediklerini değerlendirmeye devam ediyoruz. ABD için çizdiği karamsar tabloyu geçen yazımda şöyle özetlemiştim: "Bütçe ve kamu borcu sorunlarının ağırlaşacağını, doların değer kaybedeceğini, büyümenin durabileceğini söylüyor".Konuşmanın karamsarlık dozu dinleyicilerin önemli bölümünü şaşırttı. Bunu gazetelerdeki haber ve yorumlarda görebiliyoruz. Aslında iktisatçının analizi sık sık kamuoyundaki yaygın görüşlerle çelişir. Türkiye'de böyle durumlara rastlıyoruz.Kamuoyu ABD'ye bakınca ne görüyor? İnanılmaz bir askeri, siyasi ve ekonomik güç temerküzü. Dünyanın ve belki tarihin tek rakipsiz süper gücü. Sovyetler Birliği'ni siyasi olarak çökertmiş. AB ve Japonya'yı ekonomik olarak dize getirmiş.Sonra Krugman geliyor. Herkesin gıpta ile baktığı ABD ekonomisini yerden yere vuruyor. ABD'ye neredeyse dünyanın hasta adamı muamelesi yapıyor. Bu hikayenin çok kötü biteceğini öngörüyor.ABD'de siyasetKrugman'ı anlamak için Amerikan siyasetindeki gelişmelere bakmak gerekiyor. Maalesef Türkiye'de ABD monolitik bir siyasi-ekonomik-askeri bütün şeklinde algılanır. ABD'nin hem karşıtları hem yandaşları iyi kurgulanmış ve tikır tıkır işleyen bir yapı tahayyül ederler.Gerçek çok farklıdır. Tüm diğer demokrasiler gibi, ABD de kendi içinde siyaseten birbirine zıt görüşlere sahip kamplara bölünmüştür. Üstelik bu bölünme yeni bir siyasi olgu değildir. Hep vardır. Hep olacaktır.ABD siyaseti iki büyük partide örgütlenmiştir: Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti. Genel hatları ile ilki kendine muhafazakar diyen sağı, ikincisi kendisine ilerici diyen solu temsil eder. Bu noktada ABD'de ilericilere "liberal" dendiğini de belirtelim.Büyük Buhran'da (1932'de) Başkan Roosevelt demokratlara uzun sürecek bir iktidarın yolunu açtı. Daha sonraki elli yılda birbiri ardına gelen ilerici yönetimler bugünkü Amerikan refah devletini inşa etti.Ancak, muhafazakarlar refah devletini hiçbir zaman içlerine sindirmediler. Petrol fiyatlarındaki artış ve İran devriminin yarattığı çalkantı karşısında demokratlar yalpaladı. 1980'de Reagan'la yeni bir muhafazakar dalga başladı.Büyük bölünmeDemokrat Başkan Clinton ilericileri umutlandırdı. Ne var ki, Clinton partisinin eski pozisyonlarına sahip çıkmadı. Özellikle maliye ve para politikalarında muhafazakarlarla uzlaştı. Ona rağmen demokratlar bir yeni muhafazakar olan Bush'un başkan seçilmesini engelleyemediler.Şu anda ABD bana bizdeki laik-İslamcı karşıtlığını anımsatan bir kutuplaşma yaşıyor. İki taraf da birbirine tahammül edemiyor. Birbirine "şeytan", "faşist", vs. ağır hakaretler ediyor. Her geçen gün kamplaşma daha da sertleşiyor.Paul Krugman bu bölünmenin ilerici kanadında yer alıyor. Karamsarlığının geri planında iktisat politikalarını aşan bir boyut var. Yükselen muhafazakarlık karşısında ilerici kesimin çaresizliğini yansıtıyor. Siyaset ABD'de bile iktisatçının analizine damgasını vurabiliyor.
Zaman ne çabuk geçiyor! Bana dün gibi geliyor ama Eczacıbaşı Menkul Değerler (EMDAŞ) 20 yaşını doldurmuş. Yaşgünü için Princeton Üniversitesi öğretim üyesi ve New York Times köşe yazarı ünlü iktisatçı Paul Krugman Türkiye'ye konuk edildi. Özel teşebbüsün kültürel faaliyetlere ayırdığı kaynakların artmasını sevinerek izliyoruz. Geçmişte Solow, Dornbusch, Kannemann gibi iktisatçıları, Taylor, Toffler, Fukuyama, Negreponte gibi düşünürleri bu şekilde yakından tanıma olanağına kavuştuk.Krugman İstanbul'da bir gün kaldı. Ama çok çalıştı. Öğle yemeğini küçük bir köşe yazarı topluluğu ile yedi. Öğleden sonra televizyon kanallarına mülakat verdi. Gece kalabalık bir davetli topluluğu önünde konuştu.İktisat kariyerleriİktisat aslında çok zor bir alan. Profesyonel iktisatçı olmak için lisans ve yüksek-lisans eğitimi yetmiyor. Mutlaka doktora hatta doktora sonrası çalışma yapmak gerekiyor. O nedenle meslekte akademik iktisatçıların açık bir hakimiyeti görülüyor.İktisadın doğum yeri Büyük Britanya'dır. Adam Smith İskoçtu. 19'uncu yüzyıla ve 20'nci yüzyılın ilk yansına damgalarını vuran Rikardo, Mili, Marshall, Keynes, Hicks, vs. büyük iktisatçılar İngilizdi.İkinci Dünya Savaşı sonrasında iktisadın anavatanı ABD'ye kaydı. 50 yıldır mesleğin öncüleri ve yıldızları büyük ölçüde Amerikalı akademik iktisatçılar arasından çıkıyor. Sorunsalı da onlar belirliyor.ABD'de bir akademik iktisatçı için üç farklı kariyerin söz konusu olabildiğini görüyoruz. Bir kesim, faaliyetlerini akademik araştırma ve hocalıkla sınırlıyor. Ancak diğer profesyonellerin anlayabileceği makaleler yayınlıyor. Yeni teoriler üretiyor. Genellikle ders kitabı da yazıyor.İkinci grupta, akademik kariyerin bir aşamasında iktisat politikası sorumluluğu almayı tercih edenler yer alıyor. Makroiktisatçılar arasında daha çok rastlanıyor. Destekledikleri parti iktidara gelince idarede çeşitli görevler üstleniyorlar. Üçüncü kesimde ise mesleklerini medyatik şekilde devam ettirenler var. İktisadi sorunlar hakkında geniş okuyucu kütlesine hitap eden kitaplar yazıyorlar. Köşe yazarı ve televizyon yorumcusu oluyorlar. Krugman bu yolu seçen ünlü bir iktisatçı.Hayvanı açlıktan öldürmekKrugman ABD için karamsar bir tablo çiziyor. Bütçe ve kamu borcu sorunlarının ağırlaşacağını, doların değer kaybedeceğini, büyümenin durabileceğini söylüyor. Nedenini Bush yönetiminin kamu yönetimine yaklaşımında buluyor.Bush sürekli vergileri indiriyor. Bunu zenginlerin kârlı çıkacağı şekilde yapıyor. Kongre ise harcamaları aynı tempoda kısamıyor. Dolayısı ile bütçe açığı ekonomiyi tehlikeye atacak şekilde büyüyor.Krugman, sağcı-cumhuriyetçi kanadın sosyal devleti yıkmayı amaçladığını iddia ediyor. Mantık basit. Vergiler inince bir daha yükseltilemez. Önce bütçe açığı oluşur. Ama sonunda sosyal harcamalar kesilir. "Hayvanı açlıktan öldürmek" dedikleri işte bu.
Döviz kuru ekonomi gündeminin en tepesindeki yerini koruyor. Bir süre kur aşağı gidiyor. İhracatçılar hemen şikayete başlıyor. Dış açığın sürdürülemezliği seslendiriliyor. Bir sonraki döviz krizinin tarihi konuşuluyor.Bir süre sonra kur yukarı gidiyor. Bu kez nereye kadar gidecek tartışması devreye giriyor. Enflasyon yükselecek beklentileri depreşiyor. Ekonomiyi genel bir tedirginlik kaplıyor. Döviz kuru daha bir dikkatle izlemeye alınıyor. Velhasıl Türkiye diğer ekonomilere kıyasla döviz kuruna karşı çok daha duyarlı yapısını sürdürüyor. Geri planda ise onyıllar süren yüksek enflasyonun yarattığı dolarizasyon olgusu olduğu biliniyor. Geçenlerde HSBC'nin büyük müşterilerine Türkiye ekonomisini anlattım. Konuşma sonrasında soru-cevap bölümüne geçildi. Tahmin edileceği gibi, soruların neredeyse tümü kurla ilgili tahminlerim üstüne yoğunlaştı.Ben de izleyicilere döviz kurunun bu kadar önemsenmesinin çarpıklığını açıklamaya çalıştım. Uzun süredir kullandığım bir örneği tekrarladım. Ne kadar etkili oldu bilmiyorum. Örneği okuyucularımla da paylaşmak istiyorum.Hans adlı bir Alman vatandaşı düşünelim. Hans'ın Almanya'da bir bankada 100 bin euro mevduatı olsun. 17 Haziran 2003 günü euro/dolar paritesi 1.19 oluyor. Yani o gün Hans'ın mevduatı 119 bin dolar ediyor.Aradan bir ay geçiyor. 18 Temmuz 2003 günü parite 1.12'ye geriliyor. Yani Hans'ın mevduatı 112 bin dolara düşüyor. Euro değer kaybedince Hans'ın tasarrufu dolar cinsinden bir ayda 7 bin dolar azalıyor.Bu durumda Hans ne yapar? Tasarrufum bir ayda 7 bin dolar azaldı diye yas mı tutar? Yoksa, bana ne kardeşim, benim 100 bin eurom hala 100 bin euro mu der? Elbette ikincisi. Parite değişimi Hans'ın tasarrufunun reel değerini etkilemiyor. O nedenle Hans paritenin değiştiğinden büyük bir ihtimalle haberdar bile olmaz. Lafı nereye getirdiğimi sanırım anladınız. Ekonominin iki dönem arasında geliri ve serveti karşılaştırabilmek için bir ölçüye ihtiyacı vardır. Yüksek enflasyon TLnin bu amaçla kullanılmasını imkansız hale getirdi. Vatandaş mecburen dövizle ölçmeye başladı.Türkiye'den bir örnek verelim. Ahmet 1 milyar TL'sini 1 Ocak 2003'de dokuz ay vadeli mevduata yatırsın. Faizi net yüzde 25 olsun. Ahmet'in 1 Ekim 2003'de bankada 1.25 milyar TLsi olacak. Aynı dönemde TÜFE enflasyon yüzde 13.8 olmuş. Demek ki Ahmet'in tasarrufu reel olarak yüzde 11 civarında artmış.Bu hesapta döviz kuruna ihtiyaç olmadığı çok açıktır. Ahmet'in kurla ilgilenmesi için bir neden yoktur. Aldığı faizi dönem içindeki enflasyonla karşılaştırması yeterlidir. Faiz enflasyonun üstünde olduğu sürece reel olarak tasarrufuna bir gelir temin etmektedir.Türkiye'deki kur duyarlılığının bir nedeni Ahmet'in tasarrufunu bu şekilde ölçmeye alışık olmamasıdır. Diğer nedeni ise Mehmet, Hasan, vs. vatandaşların çoğunluğunun tasarruflarını hala dövizde tutmasıdır.Enflasyon düştükçe TLVıin dönemler arası gelir ve servet karşılaştırmalannda kullanılmasının artacağını söyleyebiliriz. Dolayısı ile kur hareketlerine karşı duyarlılık da azalacaktır.
Dünya Bankası her yıl eylül sonunda Dünya Kalkınma Raporu'nu (World Development Report) yayınlar. Rapor bir konuda odaklanır. Bu yıl "Kamu Hizmetlerini Fakirlere Götürmek" konusu işleniyor. Son yıllarda banka ağırlığı ekonomik gelişmenin toplumsal boyutuna vermeye başladı.Raporun çok önemli bir başka özelliği vardır. Sonuna tablolar eklenir. Bunlardan biri, bir önceki yıl için banka uzmanları tarafından hesaplanan satın alma gücü paritesine göre kişi başına milli gelir sayılarıdır.Ankara'daki Dünya Bankası bürosuna tabloları fakslamalarını rica ettim. Nezaket gösterip raporu yolladılar. Önce tablolar bölümüne baktım. Gördüklerimi okuyucularımla paylaşmaya karar verdim.Satın alma gücü paritesiDünya Bankası 135 ülkenin verilerini yayınlıyor. Tabloyu makul bir boyutta tutmak için Türkiye dışında 10 ülke seçtim. Yunanistan ve Mısır komşu kontenjanından girdi. Almanya AB'yi temsil ediyor. Gerisi nüfusu büyük ülkeler. Türkiye'yi küçük ülkelerle karşılaştırmayı anlamlı bulmuyorum.Uluslararası karşılaştırmalarda satın alma gücü paritesi (PPP - Purchasing Povver Parity) çok yararlıdır. Birincisi kur dalgalanmalarının kişi başına geliri etkilemesini önlüyor. İkincisi hizmet sektörlerindeki büyük fiyat farklarının milli gelir muhasebesinde yarattığı çarpıklıkları düzeltiyor.Ters bir örnekle açıklayalım. 2002 yılında Japonya'nın cari kurdan kişi başına geliri 33.350 dolar ile ABD'nin sadece yüzde 4 altındadır. Halbuki Japonya'da satın alma gücü paritesi ile kişi başına gelir 26.070 dolar, yani ABD'den yüzde 26 daha düşük çıkmaktadır.2002 doların çok güçlü olduğu bir yıldı. Almanya'da cari kurdan kişi başına gelirin satın alma gücü ile hesaplananın altında çıkmasının nedeni doların euro'ya karşı değer kazanmış olmasıdır.Türkiye nerede?Maalesef Türkiye'de kamuoyu cari kurdan kişi başına geliri kullanmayı seviyor. Her fırsatta kişi başına gelirin 2.500 dolar olduğu söyleniyor. Yanlıştır. Doğrusu satın alma gücü paritesi ile bulunan 6.120 dolardır.Yunanistan'da satın alma gücü paritesine göre kişi başına gelir 18.240 dolar ile Türkiye'nin üç katına ulaşıyor. Cari kurdan kişi başına geliri Türkiye'nin altında olan Rusya'nın satın alma gücü paritesine göre kişi başına geliri Türkiye'den daha yüksek çıkıyor. Türkiye'de satın alma gücü paritesi ile kişi başına gelir 2000 yılında 7.000 dolardı. Demek ki Şubat krizi iki yılda kişi başına yüzde 14 düzeyinde bir fakirleşmeye neden olmuş. Bu listede 2000'den 2002'ye satın alma gücü paritesine göre kişi başına geliri düşen başka ülke olmadığını özellikle belirtmek istiyorum.
Nereden çıktı bu başlık diyeceksiniz. Sebze ve meyve fiyatları hakkında bir yazı yazmaya oturdum. Domatesin, patatesin, kavunun fiyatlarına bakarken aklıma Barış Manço'nun şarkısı geldi. Rahmetlinin orkestrasında müzisyenlik yapmıştım. Fırsattan istifade kendisini anmak istedim.Taze sebze ve meyvenin kültürümüzde yeri şarkı sözü olacak kadar önemlidir. Küreselleşme öncesinde Avrupa'ya gidenler manav tezgâhlarının fakirliğine çok şaşırırdı. Bugün bile Türkiye'deki sebze-meyvenin bolluğu ve lezzeti yabancıları çok etkiler.Mutfaktaki önemi doğallıkla enflasyon hesaplarına da yansıyor. Enflasyonu ölçmek kullanılan tüketim sepeti tüketici davranışları araştırması ile saptanıyor. Ortalama ailenin bütçesinde sebze-meyvenin ciddi bir yer aldığını tahmin etmek çok zor değil.Mal bazında enflasyonÖnce bu sebze-meyve fiyatları ile neden ilgilendiğimi açıklamak istiyorum. DİE endekslerle birlikte başka bilgiler de yayınlıyor. Bunlardan biri o ay içinde fiyatı en az ve en çok artan mal ve hizmetlerin listesidir. Her malın son ay ve son oniki ayda fiyat değişimi gösterilir.Bu listeye her ay bir göz atarım. Normal dışı eğilimleri anlamaya çalışırım. Eylül enflasyonu yayınlanınca gene öyle yaptım. Bir husus hemen dikkatimi çekti. Sebze-meyve fiyatlarında eylülde büyük düşüşler yaşanmışta. Ona rağmen bunların yıllık fiyat artışı genel enflasyonun çok üstünde seyrediyordu.Birkaç örnek vermekte yarar var. Eylülde domatesin fiyatı yüzde 20,3 azalmış. Ama ona rağmen geçen eylülden yüzde 91 daha yüksekmiş. Karpuzun fiyatı yüzde 9,7 düşmüş. Yıllık fiyat artışı yüzde 50,5 olmuş. Patates fiyatı yüzde 33,3 gerilemiş. Fakat yıllık artışı yüzde 70,1 olmuş. Halbuki yıllık TÜFE artışı sadece yüzde 23'ten ibaret.Aynı eğilim TEFE'de görülüyor. Eylülde taze fasulye fiyatı yüzde 9,6 düşerken yıllık artış yüzde 48,2 olmuş. Kavun fiyatı yüzde 13,7 azalırken yıllık yükseliş yüzde 77,2 çıkıyor. Yaş üzüm fiyatı yüzde 35,3 gerilerken yıllık artış yüzde 49,1 tutuyor. Halbuki yıllık TEFE artışı sadece yüzde 19,1'den ibaret.Bu sayılar bize ne söylüyor? Eylül 2002'den Ağustos 2003'e sebze-meyve fiyatlarında fevkalade yüksek artışlar olmuş. Fiyatlar eylülde ciddi şekilde düşmüş. Ona rağmen sebze-meyve fiyatlarındaki artış hâlâ genel enflasyonun çok üstünde kalmış.Gıda enflasyonuAynı durumu alt-endeksler düzeyinde de izleyebiliyoruz. Sebze-meyve TÜFE'nin "gıda" kalemi içinde yer alıyor. Tüm diğer gıda ürünleri de bu kalemde gösteriliyor. Gıda ürünlerindeki enflasyon düşük gelirli aileler için fevkalâde önemli.Ne olmuş? Eylül 2002'den Nisan 2003'e gıda kaleminde artış yüzde 36 iken genel enflasyon yüzde 21,2'de kalmış. Geçen kış gıda maddesi fiyatlarında büyük bir artış yaşandığı anlaşılıyor. Eylül itibarıyla durum biraz normalleşmiş. Yıllık gıda maddeleri enflasyonu yüzde 29,4'e gerilemiş. Genel enflasyon yüzde 23'e çıkmış. Ancak, hâlâ 6,4 puan fark var.Son bir gözlem yapalım. 1994 yılını 100 alınca, eylül sonu itibarıyla gıda maddeleri fiyat endeksi 7.143, genel endeks ise 8.502 olmuş. Yani dokuz yılda gıda fiyatlarındaki artış genel enflasyonun yüzde 12,5 altında kalmış. Önümüzdeki dönem için enflasyon tahmini yaparken bu gibi ilginç özelliklerin hesaba katılması gerekiyor.
Cuma günü konuşmacı olarak Londra'da bir toplantıya katıldım. Toplantı "Sermaye piyasaları ve Türkiye'ye yatırım" başlığını taşıyordu. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından düzenlenmişti. Ekim 2001'de yine DEİK'le Londra'ya gelmiştik. Türkiye'de mali kriz tüm şiddeti ile hüküm sürüyordu. Dolar 1.650.000 TLye yükselmişti. Herkes inanılmaz karamsardı. Etraf moratoryum, hiperenflasyon, vs. felaket senaryoları kaynıyordu. Bu kez çok farklı bir toplantı oldu. Çünkü son iki yılda Türkiye karamsarları fena halde mahcup etti. Felaket senaryoları gerçekleşmedi. Tam tersine, ülke uçurumun kenarından hızla uzaklaştı. Geleceğe umutla bakmaya başladı.Reform hükümetiKamuyu temsilen Devlet Bakanı Ali Babacan, AKP Genel Başkan Yardımcısı Reha Denemeç, Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti, Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Doğan Cansızlar, Hazine Müsteşar Yardımcısı Cavit Dağdaş ve BDDK Başkan Yardımcısı Ercan Türkan konuştu. Bilgi Üniversitesi'nden ben, Marmara Üniversitesi'nden Hurşit Güneş ve Koç Üniversitesi'nden Cevdet Akçay akademik iktisatçıları temsil ettik. Büyükelçi İlter Türkmen dış politika sorunlarını anlattı. Yatırım bankalarından iki üst düzey yabancı konuşmacı vardı. CSFB'den başkan yardımcısı Douglas Paul ve Morgan Stanley'den gelişen piyasalar araştırma bölüm direktörü Ricardo Barbieri Hermitte konuştu. Toplantıya katılmak için New York'tan gelen Douglas Paul hükümeti özellikle gerçekleştirdiği siyasi reformlar için kutladı. AB projesinin önemini vurguladı. Türkiye'nin uzun süredir bir reform hükümeti beklediğini, AKP iktidarı ile nihayet reform dalgasının başladığını söyledi.Fırsat penceresiBarbieri de siyasi ve ekonomik reformların önemini tekrarladı. Uzun süredir Türkiye'yi yakından izliyormuş. Bu kadar olumlu bir tablo ile ilk kez karşılaştığını özellikle belirtti. Enflasyon ve faiz düşüşü ve döviz kuru istikrarının ekonomide çok ciddi bir "fazilet dairesini" harekete geçirdiğini ifade etti. 2004 yılda Türkiye'nin önünde siyasi ve ekonomik açıdan büyük bir fırsat penceresinin açıldığını anlattı. Yazımızı Barbieri'nin 2004 tahminleri ile bitirelim. Büyüme hızı hükümet hedefi yüzde 5'in üstüne çıkar. Yıl sonunda nominal faizler yüzde 20'ye hatta altına geriler. Ortalama tüketici enflasyonu yüzde 15'te, yıl sonu enflasyonu ise hedef yüzde 12'nin altında kalır. Dövizde fazla hareket olmaz. Dedim ya, Londra'da herkesin ağzından bal akıyordu.