Yaz başından itibaren faizdeki hızlı düşüş kamu borcunun çevrilebilirliği sorunlarına ilgiyi azalttı. Sizin de dikkatinizi çekmiştir. Artık konsolidasyon ve moratorium rivayetleri pek çıkmıyor. Dolayısı ile Hazine ihalelerinde faiz inerken vade uzuyor.Geçtiğimiz günlerde Hazine Eylül sonu itibarıyla durumu değerlendiren kapsamlı bir rapor yayınladı. "Kasım 2003 Kamu Borç Yönetimi Raporu" Hazine'nin internet sitesinden elde edilebilir. (www.hazine.gov.tr).Geçen hafta ise Ekim sonu itibarıyla konsolide bütçe iç ve dış borç verileri açıklandı. Ekim sonunda dolarda yaşanan hızlı yükselmenin kamu borcuna olumsuz etkisinin kısıtlı kaldığı görülüyor.İki yeni veriBu yıl Hazine yayınladığı verilerde çok önemli iki yenilik yaptı. Birincisi, Nisan 2003'den itibaren aylık bazda iç borç için ödediği reel faizi hesaplamaya başladı. Bu hesap Ağustos 2003'e kadar geldi. Önümüzdeki hafta Eylül 2003'ü bekliyoruz.Reel faiz hesapları piyasada iç borç faizi hakkında varolan hatalı bakışları dengeledi. Ortalama faizlerin makul sınırlar içinde kaldığını gösterdi. Borcun çevrilemeyeceği rivayetlerinin engellenmesine katkı yaptı.İkincisi, 2003'ün birinci çeyreğinden itibaren Hazine net borç verilerini açıklamaya başladı. Ondan önce sadece kamunun brüt borcu biliniyordu. Özellikle Merkez Bankası'nın net varlıklarının Hazine'nin alacağı olduğu gözden kaçıyordu.Kamu borcunun milli gelire oranı brüt yerine net borçla hesaplanınca doğal olarak küçülmektedir. Gerçek de odur. Bence bu da kamu borcunun çevrilmesi hakkındaki beklentilerin olumluya dönmesinde bir etken oldu.Net borç oranıHaziran 2003 sonu itibarıyla brüt ve net kamu borcu sayılarını kısaca görelim. Hazine'nin brüt toplam borcu 255 ktr. TL. Merkez Bankası'nın net varlıkları 24 ktr. TL'yi düşünce Hazine artı Merkez Bankası toplam borcu 231 ktr.TL'ye geriliyor.Diğer kamu sektörünün borç-alacak net tutarı artı 0.5 ktr.TL.yi buna ekleyince net kamu borcu 230.5 ktr. TL olarak hesaplanıyor. Bu sayıyı Haziran sonu itibarıyla yıllık GSMH'ya bölünce yüzde 74.2 buluyoruz.Bu oran yılbaşında yüzde 79'du. 2003 sonu için hedeflenen oran ise yüzde 70'dir. Buradan ilk altı aylık gerçekleşmenin yıl sonunda hedeflenen oranla tutarlı olduğunu anlıyoruz.Üstelik bu verinin kapsamadığı yılın ikinci yarısında faizler çok daha düşük seyretti. O açıdan 2003 sonunda net borcun GSMH'ya oranının yüzde 70'in altına gerilemesi ihtimali yüksek duruyor. Bizzat bu olgu da faizdeki düşüşü güçlendirecek etki yapacaktır.Aslında borç oranını hesaplarken IMF bir düzeltme yapma ihtiyacını duyuyor. Çünkü borç bir stok değeri ve dönem sonu fiyatlarını yansıtıyor. GSMH ise bir akım değeri ve yıllık ortalama fiyatları ifade ediyor. GSMH değeri altı aylık enflasyon kadar düşük oluyor.Hesabın ayrıntılarına girmeyeceğim. Bu düzeltmeyi yapınca, Haziran sonu itibarıyla borç oranı yüzde 64.1 bulunuyor. Yıl sonunda Maastricht kriteri olan yüzde 60'a ineceğini tahmin ediyorum.
Bir mübarek Ramazan ayını daha bitirdik. İslam alemi bugün Şeker Bayramını kutluyor. Erkekler güne Bayram namazı ile başladı. Herkes bayramlık kıyafetlerini giydi. Aile bayramlaştı. Kabristan ziyareti yapıldı. Büyükler evde misafir beklemeye başladı. Küçükler büyüklerin elini öpmek üzere yollara koyuldu.Maalesef Türkiye bu güzel günde geçen hafta yaşadığı dehşetin hüzün ve acısını taşıyor. Tanımadığımız ve bizi tanımayan birileri Bayram sevincimizi çaldılar. Onbinlerce insanı yasa boğdular. Milyonları mutsuz ve huzursuz ettiler.Düşündükçe daha fazla üzülüyorum. Bana, aileme, arkadaşlarıma, çevreme, öğrencilerime, okuyucularıma, mahallelime, kentlime, vatandaşıma, insanlığa yapılan bu saldın içimin derinliğine saplanıyor. İsyan ediyorum.Öte yanda aklım duygusallığa izin vermiyor. Saldırganların amacının hepimizde karamsarlık, yılgınlık, korku ve nefret yaratmak olduğunu hatırlatıyor. Benden direnmemi, güçlü olmamı, yaşama sarılmamı istiyor.Benim bayramlarım İlk hatırladığım Bayramlar savaş sonrasına ama Demokrat Parti iktidarı öncesine gidiyor. Bayramla o günlerde tanıştım. Lezzeti damağımda yer etti. Tahmin edileceği gibi, benim neslim çocukluğunu çok farklı bir dünyada geçirdi.1940'lar sonu Türkiye'si fakir bir tarım ülkesidir. Dışında kalsak da, savaş ekonomiye büyük darbe vurmuştu. Sanayileşme ve kentleşme süreci başlamamıştı. En büyük kent İstanbul'un nüfusu 800 bine ancak vanyordu. Ankara bugünün kasabalarının iricesi bile değildi.Şimdi orta sınıf için olağan kabul edilen tüketim mallarına o dönemde en zenginler ulaşamazdı. Otomobil, buzdolabı, çamaşır makinası, telefon bilinmezdi. Radyo sahibi olmak bile önemlibir ayrıcalıktı.Yaşamın temposu kentsel alanda da yavaştı. Günler birbirine benzerdi. Örneğin işe gidenler her sabah ve akşam aynı vasıtaya aynı saatte aynı insanlarla binerdi. Günlük sosyallik ise yürüme mesafesindeki akraba ve dostları ziyaret şeklinde gerçekleşirdi.Çocuk gözümde bayram öncelikle tramvaya ve vapura binmekti. Eminim her ailede İstanbul'un öteki yakasında oturan bir dayı, amca, teyze, hala, vs. vardı. Gidilen evde insanın canı sıkılsa bile, yolculuğun keyfi uğruna seve seve katlanırdım.Bayramın merkezinde anneannem Kıymet Hazer vardı. Kaybedeli 41 yıl oldu. Ama her bayram Beşiktaş-Üsküdar vapurunda beraberiz. Üsküdar-Kadıköy tramvayına bineriz. Öğle yemeğini Salacak'ta ciciannemlerde yeriz. Hep yapacağız.Yaşlandığım anlaşılıyorİnsan gençken bugünü yaşar. Geçmişe, anılara takılmaz. Daha yapacağı çok şey, tadacağı çok lezzet, gideceği çok yer, yazacağı çok kitap vardır. Sonra bir gün bilinen lezzetleri, gidilen yerleri, yazılmış kitapları konuşmaya başlarsınız. Yaşlandınız demektir. Ne yapalım! Kural böyle.Sevgi ve sevincin acılarımızı dindireceği günlerin yakın olması umudu ile okuyucularımın Şeker Bayramı'nı kutluyorum.
Çok kötü bir hafta geçirdik. Beş gün içinde İstanbul'da dört bomba patladı. Öncelikle insani bedeli çok ağır oldu. Ellinin üstünde insanımız hayatını kaybetti. Altıyüzden fazla kişi yaralandı. Öncelikle ölenlere tanrıdan rahmet, geride kalanlarına sabır, yaralılara acil şifa diliyorum.Bombalar aslında Türkiye'yi çok derinden sarstı. Şiddetin sadece olay yerindekileri değil, İstanbul'daki, Türkiye'deki herkesi hedeflediğini sezdik. Hepimize yönelen bu gaddarlık ve saldırganlık tüylerimizi ürpertti.Doğallıkla, nedenlerini anlamaya çalışıyoruz. Kim yaptı? Amacı nedir? Engellenebilir miydi? Devamı gelecek mi? Bir sonraki kime, nereye ve ne zaman? Kaosa sürüklenir miyiz? Binlerce cevabı zor soru arasında bocalıyoruz.Bu köşe gazetenin ekonomi sayfaları içinde yer alıyor. Ben iktisatçıyım; ekonomik konuları işlemem bekleniyor. Ona rağmen, böylesine olağandışı koşullarda siyasi konulardaki görüşlerimi okuyucularımla paylaşma ihtiyacı duyuyorum.Petrol ve siyasi rejimDünya siyaseti açısından içinde bulunduğumuz bölgeyi ayırdeden iki özelliğe dikkat çekerek başlayalım. Bunlar tek tek "malumu ilan" sınıfına giriyor. İkisi birarada farklı bir anlam kazanıyor.Birincisi, dünya petrol rezervinin büyük bölümünün Ortadoğu'da olmasıdır. Alternatif teknolojiler hızla gelişse bile görünür gelecekte bu rezervin stratejik değeri her geçen gün artacaktır.İkincisi, Ortadoğu'da hâlâ tarih-öncesi siyasi rejimler hakimdir. Teokratik şeyhlikler ve tek parti ya da askeri diktatörlükler dışında siyaset yoktur. Petrol bölgesi tümü ile şeyhliktir. Bu siyasi yapıların uzun dönemde sürdürülmesi mümkün değildir.Benzer siyasi rejimlere Afrika'da ve Orta Asya'da da rastlanmaktadır. Ama oraların petrol rezervlerindeki payı çok daha küçüktür. Dolayısı ile siyasi değişimin yaratacağı çalkantılar geri kalan dünyayı fazla ilgilendirmemektedir.Sorunun iki ekseni belirginleşiyor. Bir yandan Ortadoğu ülkeleri büyük bir ekonomik gücün üstünde oturmaktadır. Öte yandan bölgede çok zor ve sancılı bir siyasi dönüşüm kaçınılmazdır.İktidar peşindeTarihte sık raslanan bir durumla karşı karşıyayız. Çağın gerisine düşen eski rejim kendisini yeniden üretmekte zorlanır. Ama organik bir toplumsal gelişmenin yeniyi oluşturmasına da izin vermez. Kelimenin tam anlamı ile bir iktidar boşluğu oluşur.Bin Ladin ve El Kaide bu boşluğu doldurmaya taliptir. Tüm bölgeyi kapsayan yeni bir iktidar amaçlıyor. Dünyanın iktidarına direneceğini biliyor. Korkutarak, dehşete düşürerek yıldırabileceğine inanıyor. Şiddeti iktidara yürüyüş aracı olarak kullanıyor.Bence El Kaide insanlığa karşı verdiği iktidar kavgasını kaybetmeye mahkumdur. Maalesef bölgeye demokrasi ve istikrar gelinceye kadar, daha çok masum insanın kanını dökeceğinden korkuyorum.
Okuyucularım benim sayıları sevdiğimi bilir. O kadar ki, Ekodiyalog ortağım Deniz Gökçe "otistik" olduğumu iddia ediyor. Sözcüğü bilmeyenlere Yağmur Adam filminde Dustin Hoffman'ın dört destede iskambil kağıtlarını sayan bir otistiği oynadığını hatırlatalım.Sayıları sevmek beni sık sık hatalardan korur. Birbirinden farklı gibi duran sayı dizileri arasındaki ilişkiyi kolay teşhis ederim. Döviz kurundan dış dengeye, ekonomik tahminlerde çok işime yarar.Bazen de durduk yerde başıma dert açıyor. DİE tarafından son yayınlanan gelir dağılımı verilerine bakarken de öyle oldu. Gözüme nüfus verileri ilişti. Bir süredir gözlediğim ilginç bir durum tekrar dikkatimi çekti.Hangisine inanalım?Sorunu şöyle özetleyelim. Uzun süredir Türkiye'nin nüfusu hakkında yayınlanan veriler arasında ciddi tutarsızlıklar var. Üstelik nüfus sayılan sürekli değişiyor. Hangisini ne zaman kullanacağımızı şaşırıyoruz.Hemen DİE sitesine girdim ( www.die.gov.tr ). 2000 Nüfus sayımı hakkındaki son tablolan indirdim ve bastım. Elimde daha önce gene aynı yerden aldığım tablolar vardı. Onlarla karşılaştırdım. Genellikle güvenerek kullandığım Dünya Bankası verilerini de kontrol ettim.Şubat 2002'de aldığım tabloda, 2000 yılı toplam nüfusu 69,7 milyon kişi olarak gözüküyor. Dünya Bankası ise 2002 yılında yayınladığı CD'de Türkiye'nin nüfusunu 65,3 milyon kişi veriyor. Arada küçümsenmeyecek bir fark (4,4 milyon kişi) söz konusu.DİE'den bugün aldığım tabloda ise 2000 yılı nüfusu 67,8 milyon kişi gözüküyor. Demek ki Şubat 2002'den bugüne DİE 2000 yılı nüfusunda 2,1 milyon kişilik bir azaltmaya gitmiş. Böylece Dünya Bankası ile arasındaki fark 2,5 milyon kişiye inmiş.DİE'nin yayınladığı gelir dağılımı araştırmasında 2002 yılı nüfusu 68,4 milyon kişi olarak veriliyor. Halbuki Eylül 2003'de yayınlanan Dünya Bankası raporunda Türkiye'nin 2002 yılı nüfusu 70 milyon kişi. Yani bu kez Dünya Bankası daha yüksek.Nüfus artış hızıDevam edelim. DİE'nin yayınladığı Nüfus ve Kalkınma Göstergeleri tablosunda, 2001 ve 2002 için yıllık nüfus artış hızı sırası ile yüzde 1.61 ve yüzde 1,57 olarak veriliyor. Bunlar 1990-2000 için verilen ortalama yıllık nüfus artış hızı ile (yüzde 1,83) tutarlı duruyor.2000 yılı nüfus sayımı sonucunu bu artış hızları ile çarpıyoruz. 2000 yılı için nüfusu 70 milyon kişi buluyoruz. Dünya Bankası'nın nüfusu bu şekilde hesapladığını böylece anlıyoruz.Sonra tersinden gidiyoruz. DİE'nin yayınladığı 2002 ve 2000 yılı nüfus sayılarını birbirine bölüyoruz. İki yılda toplam nüfus artışı yüzde 0,87, yıllık ortalama nüfus artışı ise yüzde 0,43 çıkıyor. Bu hesaba göre 2000 yılı sonrası Türkiye'si düşük nüfus artış hızına sahip ülkeler arasına giriyor.Eminim bunların makul açıklamaları vardır. Ama bu durumun kafa karıştırdığı da bir gerçektir. Neticede şu anda hesaplarımda Türkiye'nin 2002 yılı nüfusu için hangi sayıyı kullanmam gerektiğini bilmiyorum.
Gelir dağılımı yazılarına devam ediyoruz. 2002 yılında DİE tarafından her ay 800 hane toplam 9 bin 600 hanenin katıldığı bir "Hanehalkı Bütçe Anketi" yapıldı. Hem fiyat endeksleri için tüketim kalıpları hem de gelir dağılımını bu anket verileri ile hesaplandı.2002'de gelir dağılımında 1994'e kıyasla önemli bir düzelme görülüyor. Buna karşılık 1987'den 1994'e gelir dağılımı ciddi şekilde bozulmuştu. Yani 2002'de gelir dağılımı çok cüzi farklarla 1987'deki durumuna geri dönmüş oluyor.Bu durum beni kuşkulandırdı. 1987'den 1994'e gelir dağılımındaki bozulmayı anlamamıştım.Şimdi de 1994'den 2002'ye gelir dağılımındaki düzelmeyi anlamıyorum. Sorunun 1994 yılının derin bir kriz yılı olmasından kaynaklandığı şüphesini taşıyorum.1994'de özellikle maaş, ücret ve küçük üretici gelirleri kriz nedeni ile çok gerilemişti. Daha sonra bunlar tekrar normal değerlerine yükseldiler. Yani karşılaştırmayı 1994'le değil, 1987 ile yapmak gerekiyor.Gelir kategorileriGelir dağılımı hesaplarında kullanılan yöntemi tekrar hatırlatalım. Hesap birimine "hane" deniyor. 2002 yılında 16,4 milyon hane ve 68,4 milyon nüfus var. Ortalama hane 4,18 kişiden oluşuyor. 2002 yılında elde edilen toplam gelir ise 143,8 katrilyon TL olarak saptanıyor.Haneler en düşük gelirden en yükseğe sıralanıyor. Sonra yüzde 20'lik beş dilime bölünüyor. Her dilimde 3,3 milyon hane yer alıyor. Dilimler için toplam ve ortalama gelir verileri hesaplanıyor.En üst gelir dilimi ile başlayalım. Hanelerin en zengin yüzde 20'sinin geliri 72 ktr. TL tutuyor.Bu da toplam gelirin yüzde 50'si ediyor. Hane başına ortalama gelir 21,9 milyar TL, fert başına ortalama gelir de 5,1 milyar TL çıkıyor.Bu dilimin alt sınırı 11,4 milyar TL. Yani 2002 yıllık geliri 11,4 milyar TL ve üstü (aylık geliri 950 milyon TL ve üstü) olan haneler en üst yüzde 20'de yer alıyor. Dikkatinizi çekerim. Bu, hanenin toplam geliridir. Birden fazla çalışan olabilir. Ücret dışı gelirler de dahildir.Bir alt dilime, hanelerin en üstten ikinci yüzde 20'sine geçelim. Gelir 30 ktr. TL'ye (toplamın yüzde 20,6'sı), ortalama hane geliri 9,1 milyar TLye, ortalama fert geliri 2,1 milyar TLye, alt sınır da 7,3 milyar TL'ye geriliyor.Son olarak en alt yüzde 20'lik dilime bakalım. Gelir 7,6 ktr.TL (toplamın yüzde 5,3'ü), ortalama hane geliri 2,3 milyar TL, ortalama fert geliri 625 milyon TL ve bu dilimin üst sınırı da 3,5 milyar TL çıkıyor.Kim zengin kim fakir?Toplumun büyük bölümü gelir düzeyinin hak ettiğinin altında olduğunu düşünür. Kendisini zenginlerle kıyaslar.Ve gelir dağılımının alt kategorilerinde yer aldığına karar verir. Gelir dağılımı araştırmaları ise vatandaşın nisbi yerini saptamasına olanak sağlar.Yukarıdaki sayılara o açıdan bakabiliriz. 2002 yılında aylık geliri 600 milyon TL'nin üstünde olan haneler nüfusun en zengin yüzde 40'ı içinde yer alıyor.Aylık gelir 950 milyon TL'ye yükselince, en üst yüzde 20'ye terfi ediyor. Türkiye'nin gerçek fakirleri, üst gelir sınırı ayda 290 milyon TL olan en alt dilimde yer alıyor.
Türkiye'de gelir dağılımı Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından hesaplanıyor. "Hanehalkı Bütçe Anketi" kullanılıyor. Esas amaç tüketici fiyat endeksinin gerektirdiği ağırlıkları bulmak. Gelir dağılımı bir yan ürünü olarak çıkıyor.Son anket 2002 yılında yapıldı. Anket birimine "hane" deniyor. Hane ikamet mekanı ile tanımlanıyor. Bekar, dul, tek başına oturan yaşlı, vs. de hane sayılıyor. Ankete her ay 800 farklı hane, yani toplam 9.600 hane katıldı.DİE toplam hane sayısını 16.4 milyon, toplam nüfusu 68.4 milyon olarak hesaplıyor. Buna göre ortalama hane büyüklüğü 4.18 kişi oluyor. Hane büyüklüğü 1994'de 4.44 kişi idi. Demek ki Türkiye'de haneler küçülüyor.Gini katsayısıGelir dağılımında eşitliği ya da eşitsizliği ölçmek için kullanılabilecek çok sayıda yöntem var. Gini katsayısı bunlardan biri. Hesaplanması nispeten kolay olduğu için tercih ediliyor.Mantığı şöyle: Önce haneleri en düşük gelirden en yüksek gelire gidecek şekilde sıralıyoruz. Sonra haneleri yüzde 20'lik dilimlere bölüyoruz. Ve her yüzde 20'lik hane diliminin toplam gelirin ne kadarını aldığını hesaplıyoruz.Hanelerin her yüzde 20'lik diliminin gelirin de yüzde 20'sini alması haline mutlak eşitlik diyoruz. Tüm geliri en üstteki yüzde 20 hane diliminin alması ise mutlak eşitsizlik halini oluşturuyor.Gini katsayısı, bir gelir dağılımının mutlak eşitlikten sapmasını hesaplıyor. Mutlak eşitlik halinde katsayısı sıfır, mutlak eşitsizlik halinde bir çıkıyor. Dolayısı ile katsayı yükselince gelir dağılımının bozulduğu, küçülünce düzeldiğini söylüyoruz.Gelir dağılımı ölçülerinde ciddi sorunlar olduğunu hemen hatırlatalım. Gini katsayısı da mükemmel bir ölçü değil. Özellikle katsayıda küçük hareketlerin anlamsız olabileceğini kanıtlayan örnekler kolayca bulunabiliyor.Çelişkili sonuçlarAşağıdaki tabloda ilk üç sütunda 1987, 1994 ve 2002 yılında yapılan anketlerin özet sonuçları yer alıyor. Son iki sütun ise 2002 yılı verilerinin 1994 ve 1987 ile farkını gösteriyor. İlk beş sırada yüzde 20'lik hane dilimlerinin toplam gelirden aldıkları pay, son sırada Gini katsayıları gösteriliyor.1987'den 1994'e gelir dağılımı bozuluyor. 1994'den 2002'ye düzeliyor. En üst ve diğer dilimlerin gelir paylarına bakalım. 1987'den 1994'e en üst dilimin payı artarken diğer dilimlerin payı azalıyor. 1994'den 2002'ye ise tam tersi oluyor.Buna karşılık, 1987-2002 karşılaştırması farklı bir resim çiziyor. Hem en alttaki iki dilimin, hem de en üst dilimin payı artıyor. Buna karşılık üç ve dördüncü dilimlerin payı düşüyor. Nitekim Gini katsayısı da 1987'den 2002'ye gelir dağılımının az çok aynı kaldığını gösteriyor.
DİE tarafından yayınlanan gelir dağılımı verileri bu hafta kamuoyunun ilgisini çekti. Maalesef Türkiye'de doğrudan gelir dağılımını ölçmeyi amaçlayan çalışma yapılmaz. Gelir dağılımı başka bir araştırmanın yan ürünü olarak hesaplanır.Söz konusu araştırma TÜFE'ye yöneliktir. Tüketici fiyat artışlarının ölçülmesi için ortalama tüketim sepetini saptamak gerekir. Çünkü zaman içinde, gelirin artması ve mal-hizmet nisbi fiyatlarının değişmesi sonucu tüketim kalıpları değişir.TÜFE'de kullanılan sepet eskiyince, DİE kapsamlı bir "Hanehalkı Bütçe Anketi" yapar. Bu ankete katılanların harcamaları kadar gelirleri de izlenir. Böylece gelir dağılımı verileri de elde edilir.TÜFE için bundan önce 1987 ve 1994'de hanehalkı bütçe anketi gerçekleştirilmişti. 2002'de anket yenilendi. Bu anketten bulunan ortalama tüketim sepeti kullanılarak 2004'den itibaren 2003'ü baz yıl alan yeni bir TÜFE serisi başlayacak. Ayrıca DİE'nin bundan sonra her yıl bu anketi yenileyeceğini de memnuniyetle öğreniyoruz.Anketin özellikleriTahmin edileceği gibi, bir ülkedeki tüketicilerin bir yıl içinde hangi mal ve hizmetleri kaça ve nereden satın aldığını saptamak kolay bir iş değildir. İdeali tüm vatandaşları tüm harcamalarını izlemek olurdu. Ancak pratikte bu çok zordur. Ayrıca çok pahalıdır.Bu durumda "anket" adı verilen bir yöntem uygulanır. Türkiye nüfusunu temsil ettiği düşünülen sınırlı sayıdaki tüketici izlenir. İzlenecek hanelerin seçilmesine "örnekleme" denir. İstatistik içinde başlı başına bir uzmanlık alanıdır.DİE'nin açıklamasında örnekleme ilkeleri de anlatılıyor (www.die.gov.tr). Ocak-Aralık 2002 arasında her ay 800 hane seçiliyor. Her hane o ay boyunca elde ettiği gelir ve yaptığı fiili harcamaları kaydediyor. Yıl toplamında 9.600 hane izlenmiş oluyor. 70 milyon nüfusa sahip bir ülkede bu sayı size yetersiz gibi gelebilir. 35 milyon seçmenin oy kullandığı bir seçimde sonucun 1.000 hatta daha az kişi ile yapılan bir anket aracılığı ile doğru saptanabildiğini hatırlatalım.Anket birimine "hane" denir. İktisatta çok kullanılan bir kavramdır. Aynı mekânda ikamet eden bir ya da birden fazla insan hane oluşturur. Anne, baba ve çocuklardan oluşan bir aile doğallıkla bir hanedir. Ama tek başına oturan bir emekli ya da çocuğu ile oturan dul bir anne de hane kabul edilir.Hassas konudurBir piyasa ekonomisinde üretilen toplumsal gelirin, o toplumu oluşturan bireyler ve farklı gelir kategorileri arasında dağılımı daima ve her yerde çok hassas bir konudur. Ortaya çıkışından itibaren iktisat teorisinin temel uğraş alanı olmuştur. Klasik, neoklasik, Marksist, Keynesyen, vs. her iktisat okulu farklı bir gelir dağılımı teorisine tekabül eder.Gelir dağılımının "ölçme" tarafı da sorunludur. Fiilen varolan bir ekonomide gelir dağılımını ölçmekte kullanılabilecek yöntemler ciddi teorik tartışmalara neden olmuştur. Her ölçü için ciddi eleştiriler getirmek mümkündür.Ekodiyalog ortağım Deniz Gökçe'nin doktorası gelir dağılımının ölçülmesi üzerinedir. Dolayısı ile gelir dağılımı konularının "Deniz'in çöplüğü" olduğunu kabul etmem gerekir. Gene de başka yazılarda ben de görüşlerimi söylemeden edemeyeceğim.
Ünlü Amerikalı iktisatçı Paul Krugman'ın İstanbul'u ziyareti üstüne başlattığımız yazı dizisine devam ediyoruz. Pehlivan tefrikasına dönüştürdüğümü düşünebilirsiniz. Dünya ekonomisinin hala ABD'ye çok bağımlı olduğunu özellikle hatırlatırım.Şu ana kadar ne gördük? Bir: Krugman çok karamsar. İki: Geri planda muhafazakarlarla ilericiler arasındaki siyasi kutuplaşma var. Üç: Bu kavga bütçe disiplinini bozuyor. Dört: Aynı anda ekonomi büyük dış açık veriyor.Böylece ABD iç politikası ile dünya ekonomisinin kesiştiği yere, yani doların diğer paralar karşısındaki değerine geliyoruz. Doların değeri denince Türkiye'de akla hemen euro geliyor. Parite sözcüğü ile tüm diğer paraları da kasdediyoruz.Dolar tepetaklak aşağıKrugman'in yazdığı karamsar senaryonun özünde bir gün diğer ülkelerin ABD dış açıklarını finanse etmeyi reddetmesi yatıyor. Bugünkü durumun bir ya da birkaç yıl daha gidebileceğini ama eninde sonunda sona ereceğini söylüyor.Sermaye girişi yavaşlayınca dolar hızla değer kaybetmeye başlıyor. Değer kaybı ihracatı arttırıp ithalatı kısacağı için üretim açısından olumlu duruyor. Öte yandan maliyetler üstünden enflasyonu tırmandırıyor. Merkez Bankası mecburen faizleri yükselterek para politikasını sıkıyor. ABD ekonomisi resesyona giriyor.Benzer bir fasit daireyi Türkiye 1998-99'da yaşamıştı. Resesyon ve faiz artişı beraberce bütçe açığını büyütüyor. Bu da dolara güveni azaltıp dolardan kaçışı teşvik ediyor. Tekrar değer kaybı, tekrar faiz yükselmesi, ekonomi tehlikeli sulara doğru yol alıyor.Dolar euroya karşı nereye kadar düşer? Bu soruya her iktisatçı başka cevap veriyor. Fiili sayının özellikle Çin'in tavrına bağlı olduğu vurgulanıyor. Örneğin Krugman makul euro/dolar paritesi için 1.40 diyor. Kısa süreler için bu düzeyin de üstüne çıkabileceğini ekliyor.Dünyanın açmazıDoların değer kaybına geri kalan dünya açısından bakalım. Bir yandan ABD'nin rekabet gücü artıyor. Aynı anda resesyon ABD'nin ithalat talebini kısıyor. İki etkinin toplamı ABD'ye ihracat yapan ülkelerin aniden büyük bir talep kaybı ile karşı karşıya gelmeleridir.Bence gelinen nokta çok ilginçtir. Cari denge fazlası veren ülkeler elde ettikleri kaynaklan ABD'ye yatirdıklan sürece sistem çalışacaktır. Vazgeçtikleri anda bundan en büyük zararı kendileri göreceklerdir.Görüldüğü gibi aşırı değerli doların büyük dış açıklara neden olması ABD'den çok dış fazla veren ülkelerin sorunu haline dönüşmektedir. Dolayısı ile doların bugünkü değerini zannedilenden çok daha uzun süre koruması ihtimali yüksektir.