2003'ün kritik ekonomik göstergelerinden biri daha ortaya çıktı. Borç verileri Hazine tarafından yayınlandı. Bu hafta Maliye Bakanlığı bütçeyi açıklar. Ödemeler dengesi Şubat ve milli gelir Mart sonunda çıkınca yılın bütününü görebileceğiz.Kamu borç stoku verileri hakkında bazı ayrıntıları hatırlatalım. Yayınlanan veriler "Konsolide Bütçe Toplam Borç Stoku" adını taşıyor. Merkezi hükümetin dış ve brüt iç borcunu ifade ediyor. Kamu borcunun tamamını kapsamasa da önemli bir büyüklüktür.Toplam kamu borcunun gerçek değerine varmak için bir dizi ekleme-çıkartma yapmak gerekiyor. Hazine bunları "Net Kamu Borcu Stoku" adı altında altı aylık bir gecikme ile ayrıca yayınlıyor.Hazine'nin Merkez Bankası'ndaki mevduatı düşülüyor. Diğer kamu kuruluşlarının iç ve dış borçlan ve alacakları ekleniyor. "Kamu kesimi brüt borç stoku" bulunuyor. Merkez Bankası'nın net iç ve net dış varlıkları indirilince "Kamu net borç stoku" elde ediliyor.Borçtaki değişimTL değerlerle başlayalım. 2002 sonunda merkezi hükümetin toplam brüt borcu 242.4 ktr. TL iken 2003'de 282.9 ktr. TL'ye yükselmiş. Artış yüzde 17 oluyor. Aynı dönemde tüketici enflasyon yüzde 18,4 arttığı için, reel borcun yüzde 1,4 azaldığını hesaplıyoruz.TL ile olan borcun 101.7 ktr. TL iken 151.8 ktr. TL'ye çıktığını görüyoruz. Artış yüzde 49 düzeyinde. Dolayısı ile TL borcu reel olarak yüzde 26,1 artıyor. Dövizle borç ise 140.7 ktr. TL iken 131.1 ktr. TLye düşüyor. Yüzde 7 nominal düşüşe enflasyonu ekleyince dövizle borcun yüzde 21,3 azaldığını anlıyoruz.Borç dinamiğinin bilinen bir unsuru böylece ortaya çıkıyor. 2002 sonunda 1 milyon 635 bin TL olan dolar 2003'ü 1 milyon 396 bin TLden kapayınca, dövizle borç nominal olarak geriliyor. Bu da toplam borçtaki reel değişimi eksi yapıyor.Hemen bir egzersiz yapıyoruz. Dolar kurunun aynı kalması halinde borcun tutarını hesaplıyoruz. 305.4 ktr. TL buluyoruz. Fiili duruma kıyasla 22.5 ktr. TL daha yüksek oluyor. Bu da yüzde 6,4'lük bir reel artışa tekabül ediyor. Yani TLnin değer kazanması reel borçta yüzde 7,8'lik bir azalmaya neden oluyor.Kamu borcuna dolar cinsinden tam tersi bir manzara ile karşılaşıyoruz. 2002 sonunda 148.3 milyar dolar iken 2003'de 202.7 milyar dolara yükseliyor. Artış yüzde 36,7 oluyor. Halbuki toplam döviz borcu 86.1 milyar dolar iken 93.9 milyar dolara çıkıyor. Artış yüzde 9,1 oluyor. Bunun da esas itibariyle pariteden kaynaklandığını tahmin ediyoruz.Borç/GSMH oranı2003'ün son çeyrek milli geliri daha açıklanmadı. Ama az çok tahmin edebiliyoruz. Cari fiyatlarla 2003 yılı GSMH'yi 357.5 ktr. TL alınca, merkezi hükümet brüt borç stokunun GSMH'ya oranı yüzde 79,1 bulunuyor.Bu oran 2001 sonunda yüzde 102.2 ve 2002 sonunda yüzde 88,7 çıkıyordu. İki yılda 23,1 puan, sadece 2003'de ise 9,6 puan düşme var. Faizlerdeki düşüşün geri planı da böylece daha iyi anlaşılıyor.Borç oranına büyümenin etkisi de hesaplanabiliyor. Sıfır büyüme halinde 2003 yılı GSMH'sı 338 ktr. TL ve borç oranı yüzde 83,7 çıkıyor. Yani 2003'teki 9,6 puan düşüşün 4,6'sının büyümeden, geri kalan 5'inin borçtaki reel azalmadan kaynaklandığını buluyoruz.2003 kamu borcu açısından önemli bir yıldır. Yakın geçmişte ilk kez merkezi hükümetin borcunda reel düşüşe şahit oluyoruz. Mali disiplinin sürdürülmesi halinde bu sürecin hızlanacağını söyleyebiliriz.
Verimlilik, ücret ve rekabet gücü arasındaki ilişkiye bakmaya devam ediyoruz. Geçen yazıda otomotiv sanayiini örnek verdik. Dünya Bankası'nın son Türkiye raporu için hazırlanan bir araştırmadan yararlandık.Dünya Bankası raporu için M. Riordan, A. De Kleine, R Suttle ve H. Timmer adlı dört iktisatçıya Temmuz 2002 tarihli "Küresel Ekonomide Türkiye: 2003-2005" başlıklı bir başka araştırma yaptırılmış.Araştırmada çok ilginç bir tabloya rasladım (sayfa 55, Tablo 4.6). İmalat sanayii ve tekstil sektörü için Türkiye'ye rakip olabilecek ülkelerde ücret ve katma değer sayıları gösteriliyor.Ücret ve verimlilikTemaları hatırlatalım. Birincisi, bir ülkede ücret düzeyi ile emek verimliliği bire bir ilişkilidir. Emeğin verimliliği yükseldikçe, ücret de yükselir. İkincisi, rekabet gücünü ücretlerin mutlak düzeyi belirlemez. Emek verimliliğine kıyasla ücret düzeyi belirler.Emek verimliliğini ölçmenin birçok yöntemi olabilir. Demir-çelik, buğday, otomobil vs. gibi sektörlerde ürün nispeten homojendir. Emeğin verimi ton, adet vs. fizik göstergelerle ölçülebilir.Halbuki pek çok sektörde ürün heterojendir. Tekstil sanayiini düşünelim. İçinde iplik, kumaş, iç giyim, hazır giyim, ev tekstili gibi çok farklı alt sektörler yer alır. Fizik birimlerle ölçmek olanaksızdır.Bu durumlarda emek verimi ölçütü olarak "çalışan başına katma değer" kullanılır. Böylece üretimin marka ve kalite boyutları da kapsanır. Daha kaliteli ya da markalı mallar daha yüksek katma değere tekabül eder.UNİDO kaynaklı veriler aşağıdaki tabloda görülüyor. Türkiye'de tekstil sanayinde ortalama yıllık ücret 4 bin 280 dolar, çalışan başına katma değer ise 15 bin 525 dolar hesaplanıyor. Buna göre katma değer ücretin 3,6 katı oluyor.Rekabet gücü varTekstil sanayiinde yedi ülke içinde en yüksek ücret 5 bin 870 dolarla Meksika'da ödeniyor. En düşüğünü ise bekleneceği gibi 975 dolarla Hindistan ödüyor. Malezya, Tayland, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'da ücretler Türkiye'nin altında yer alıyor.Çalışan başına en yüksek katma değer 16 bin 100 dolarla Meksika'da, en düşüğü 2.100 dolarla Hindistan'da üretiliyor. Gene Malezya, Tayland, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'da çalışan başına katma değer Türkiye'den düşük bulunuyor.En yüksek katma değer/ücret oranı ise 3,6 ile Türkiye'de çıkıyor. Başka türlü söylersek, verimlilik düzeyine kıyasla en az ücret Türkiye'de ödeniyor. Türkiye'nin tekstil sanayiinde rakiplerine kıyasla yüksek ücrete rağmen rekabet gücü olduğu anlaşılıyor.Polonya ile karşılaştıralım. Polonya tekstil sanayinde yıllık 2 bin 625 dolar olan ücret 4 bin 265 dolarlık çalışan başına katma değerin yüzde 62'sine eşit. Türkiye'de ücret Polonya'dan yüzde 69 daha yüksek. Ona rağmen ücretin katma değer içindeki payı yüzde 28'de kalıyor.
Türkiye'de dış rekabet gücü ağırlıklı olarak döviz kuru bağlamında tartışılır. Özellikle ihracatçılar her fırsatta TL'yi aşırı değerli ilan ederler. İhracatçının sıkıntılarını anlatırlar. İhracatın gerileyeceğini savunurlar.Devletten devalüasyon talep ederler. Ama ihracat hızlı artışını sürdürür.Öte yandan, ücret düzeyi çalışanların satın alma gücü bağlamında tartışılır. Özellikle çalışan kesim temsilcileri ücretin yetersizliğini vurgular.Çalışanların geçinme zorluklarına örnekler verirler. Devletin ücretleri artırmasını talep ederler. Halbuki vatandaşın esas sorunu ücret değil işsizliktir.Rekabet gücü sadece döviz kuruna mı bağlıdır? Reel ücret düzeyini ne belirler?İktisatçılar bu iki soru arasındaki bağlantıyı bir başka kavramla kurarlar. Söz konusu olan "verimlilik" kavramıdır.Bir çalışmaDünya Bankası kapsamlı bir Türkiye raporu yayınladı: "Makroekonomik İstikrar ve Sürdürülebilir Büyümeye Doğru". Ankara'da kamuoyuna tanıtıldığı toplantıda ben de bir konuşma yapmıştım. Fırsattan istifade raporu ve hazırlık çalışmalarını okudum.Bilkent Üniversitesi'nden Doç.Dr.Fatma Taşkın otomotiv sanayi ve ihracat potansiyelini araştırmış. Tablolarından biri özellikle ilgimi çekti. 16 ülkede otomotiv sanayinde verim ve ücret düzeyi karşılaştırılıyor.Buradan emek maliyeti açısından rekabet gücü hesaplanıyor. 1981-1992 dönemine ait bazı sayıları özetlemek istiyorum.Japonya'da otomotiv sanayinde bir işçinin ücreti Türk işçisinin tam 5.8 katı. Buna karşılık Japon işçinin verimi Türkiye'nin 7.3 katı.Japon otomotiv sanayi 5.8 katı ücret vermesine rağmen Türkiye'den yüzde 13 daha düşük işçilik maliyeti ile çalışıyor.Almanya'da da işçi ücreti Türkiye'nin 5.3 katı. Ama Alman işçisinin verimi Türk işçisinin sadece 2.1 katı. Almanya'da işçi maliyetleri Türkiye'den yüzde 59 daha yüksek çıkıyor.Türkiye'de işçi ücreti Hindistan'ın 2.7 katı. Ama Türkiye'de işçi verimi de Hindistan'ın 3.7 katı. Yani çok daha düşük ücret ödemesine rağmen Hindistan'da işçilik maliyeti Türkiye'den yüzde 23 daha yüksek oluyor.İlginç sonuçlar Önce ücret düzeyi açısından sayıları değerlendirelim. Ücretle verimlilik arasında birebir ilişki var. Yüksek verimde ücret yüksek, düşük verimde düşük oluyor.Verimlilik artmadan ücreti artırmak ancak rekabet gücü kaybı ile mümkün olabiliyor.Rekabet gücünü ücretin mutlak düzeyi belirlemiyor. Verimliliğe kıyasla ücret düzeyi belirliyor. En yüksek ücreti ödeyen Japon otomotiv sanayi işçileri aynı zamanda en verimli oldukları için rekabet gücüne sahip.Düşük ücret ödeyen Hindistan'ın ise işçi verimi daha da düşük olduğu için rekabet gücü yok.Görüldüğü gibi rekabet gücü ve ücretler hakkında konuşabilmek için mutlaka verimlilik düzeyine bakmak gerekiyor. Yüksek verim düzeyini yakalayan sanayici, kur ne olursa olsun hem işçisine yüksek ücret veriyor hem de dış dünyada rekabet edebiliyor.Verim, ücret ve rekabet gücü ilişkisi doğru anlaşılınca kimilerini şaşırtan ihracat artışını açıklamak da kolaylaşıyor.
Yılbaşı döneminde ekonomik konjonktürle ilgili konular öne geçiyor. Çıkan yılı değerlendiriyoruz. Tahminlerimizin ne ölçüde tuttuğuna bakıyoruz. Yeni yıl beklentilerini açıklıyoruz. O arada, önemli bile olsa, diğer gelişmeler ihmal ediliyor.Örneğin Kıbrıs'ta fevkalâde önemli bir seçim yapıldı. Türkiye'de olduğu gibi, Kıbrıs'ta da seçmen değişimi destekledi. Yeni bir hükümet kuruldu. Uzun süredir iktidarda olan parti muhalefete geçti.Böylece Annan planı temelinde bir çözüm arayışı tekrar gündeme geldi. Erdoğan hükümeti müzakelerin başlamasından yana olduğunu başından beri ifade ediyordu. Bir hafta on gün içinde Kıbrıs'ta belirsizliğin ortadan kalkacağını söyleyebiliriz.Kıbrıs sorununda tavrımı daha önce defalarca açıkladım. Annan planı Türkiye için önemli bir fırsattır. Çözüme karşı çıkanların güncel hedefi AB üyeliğini engellemektir. Türkiye'yi batıdan kopartıp bir dikta rejimi kurmayı hayal ettikleri de sezilmektedir.Kriz senaryolarıHayati siyasi çıkarsamaları olan bir sorunun tartışılmasına ekonomik boyutun da katılması şaşırtıcı değildir. Derhal akla gelen soru, Türkiye'nin bir kere daha Kıbrıs'ta çözümsüzlüğü tercih etmesinin ekonomik konjonktürü nasıl etkileyeceğidir.AB yanlısı kesimlerce üretilen senaryo şu şekilde özetlenebilir. Mayıs'ta Kıbrıs'ın AB üyeliği tamamlandıktan sonra AB Türkiye'ye yıl sonunda müzakere tarihi vermekten vazgeçer. Hatta üyelik sürecini tümü ile askıya alır.Bu siyasi şok üç yıl boyunca fakirleşme, artan işsizlik, yüksek faiz-dışı fazla, vs. pahasına tesis edilen güven ortamına bomba gibi düşer. Beklentiler bozulur. Döviz kuru ve faiz yükselir. İç talep bıçak gibi kesilir. Ekonomi hızla yeni bir kötü dengeye yönelir.Devamı daha da iç karartıcıdır. Ekonomik kriz seçmen nezdinde hükümeti zor durumda bırakır. Demokrasi karşıtı kesimler bundan yararlanarak siyasi ortamı daha da germeye başlarlar. Türkiye tam anlamı ile bir fasit daireye girer.Yanlış hesaplarYazılan kötümser senaryo beni ikna edemiyor. 1 Mart 2002'de tezkerenin Meclis'e gelmesi öncesi günleri hatırlayalım. Tezkerenin reddi halinde büyük bir ekonomik-mali kriz oluşacağı iddia ediliyordu. Tersini söylediğim ve yazdığım için bana kızan çoktu.Ne oldu? Tezkere reddedildi. ABD mali yardımı gelmedi. Ama yılın ikinci yarısında faizler çöktü. Doların çökmesini Merkez Bankası ancak 10 milyar dolar satın alarak engelleyebildi.Bu kez de durum farklı olmaz. Son yıllarda Türkiye'nin ekonomik ve siyasi kırılganlığı çok azaldı. Ciddi bir yapısal dönüşüm gerçekleşti. Bu tür siyasi sorun ve gerginliklerin bir mali krize dönüşmesinin nesnel koşullan ortadan kaldırıldı.Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün seçilmesi ve AB üyeliğinin riske atılmasının Türkiye'ye esas maliyeti uzun dönem büyüme hızına olumsuz etkisidir. Kısa dönemde yol açacağı mali çalkantı değildir.Kıbrıs'ta çözümü ve AB üyeliğini kayıtsız şartsız bu nedenle destekliyoruz. AB üyeliği Türkiye'nin uzun dönem büyüme hızını 2-3 puan artıracaktır. Bu da önümüzdeki on yılda milyonlarca vatandaşın işsizlik belasından kurtulması anlamına gelir.
Üniversitelerde gerçekleştirdiğimiz Ekodi-yalog programlan bizler için çok yararlı oluyor. Öğrencilerin sorulan hangi konuların toplumun gündeminde öne geçtiğini gösteriyor. Türkiye'nin farklı köşelerinde vatandaşın nabzını tutma fırsatını buluyoruz.Yılbaşından önce Nazilli'de Adnan Menderes Üniversitesi'ne gittik. 2004 yılı asgari ücret düzeyinin belirlendiği günlerdi. Başbakan'ın enflasyonun üstünde bir zam arzuladığı biliniyordu. Kamuoyu zam oranını tartışıyordu. Bir öğrenci "Sizce asgari ücret ne olmalı?" diye sordu. Başkan benim cevaplamamı istedi. "Gönlüm 1 milyar, hatta 2 milyar istiyor" diyerek başladım. Farklı seçenekleri ve sonuçlarını anlatmaya çalıştım.Ekonomi ve siyasetPiyasa mekanizmasının iç işleyişi gelir dağılımını bozabiliyor. Piyasa mutlaka kötü bir gelir dağılımına yol açar diyemeyiz. Ama bu ihtimalin yüksek olduğunu kabul etmek zorundayız. Özellikle ilk dönemlerinde az çok her yerde piyasa ekonomisi ve bozuk gelir dağılımları eşanlı ortaya çıkmıştı. Doğallıkla, toplumlar şu ya da bu şekilde gelir dağılımını düzeltmek için emek piyasalarına müdahale etme yolunu seçtiler.Dar kapsamı ile bakınca ücret ekonomideki çok sayıda fiyattan biridir. Emek arzı ve talebi tarafından belirlenir. Arz talepten çoksa ücret düşük kalır. Talep arzdan hızlı artarsa ücret yükselir. Yani ücret haddi emek arz ve talebi arasındaki dengeyi tesis eder.Geniş anlamı ile bakınca ücret herhangi bir fiyat değildir. Sanayi toplumunda çoğunluğu oluşturan çalışan kesimlerin refah düzeyi bire bir ücret düzeyine bağlıdır. Ücret düzeyi kaçınılmaz olarak toplumsal ve siyasi dengeleri de etkiler.Bu nedenle hükümetler ücret düzeyinin belirlenmesini sadece piyasaya bırakmazlar. Gelir dağılımı daima ve her yerde siyasetin özünü oluşturan toplumsal çatışma alanlarından biridir. Başka türlü olamaz. Olması düşünülemez.Popülizm ve sosyal adaletDolayısı ile asgari ücret düzeyi ya da emekli maaşları ekonomik tahditler kadar siyasi tercihleri yansıtır. Aynı verimlilik ve kişi başına gelir düzeyindeki iki toplumdan birinde hem asgari ücret hem de emekli maaşı diğerinden daha yüksek olabilir. Sosyal demokrat politikalar bu yöntemle AB ülkelerinde gelir dağılımını düzeltmiştir.Türkiye'nin geçmişte yaşadığı ve tekrarından korkulan olay başkadır. Hükümetler bütçeye gerekli kaynakları bulmadan asgari ücrete ya da emekli maaşlarına zam yapmışlardır. Bunun adı popülizmdir. Yüksek enflasyon ve borç tuzağı popülizmin doğal sonucudur.Kendi hesabıma, Erdoğan hükümetinin asgari ücretle çalışanların ve emeklilerin maddi durumlarını iyileştirici tedbirler almasını destekliyorum. Bu siyasi tercihe saygı duyuyorum. Ayrıca enflasyonla mücadele programının toplum nezdinde kabul görmesini kolaylaştıracağı kanısındayım.Bu desteğin koşulu bütçe disiplininin sürmesidir.Faizdışı fazla hedefi tutturulduğu sürece asgari ücrete ve emekli maaşlarına yapılan yüksek zamların ekonomiyi olumsuz etkisi sınırlı kalır. Yani toplumsal yararları ekonomik maliyetlerini fazlası ile telafi eder.
Enflasyon bilmecesini çözmeye çalışıyoruz. Enflasyon hem 2002'de hem de 2003'de hükümet hedefinin altında gerçekleşti. Halbuki çoğunluk tam tersini, yani enflasyonun hedefin üstünde çıkmasını bekliyordu.Tahminlerdeki sistematik yanılgı iki farklı hipotezle açıklanabilir. Ya enflasyon öngörülemeyen dışsal (olumlu) faktörler nedeni ile sürpriz yapmıştır. Ya da tahmincilerin analiz çerçeveleri yanlıştır. Ben ikincisini savunuyorum. Ekodiyalog ortağım Ege Cansen ilkine daha sıcak bakıyor. Salih Neftçi düşük enflasyonu dış dünyadaki gelişmelerle açıklıyor.Anketin anlamı2004'ün ilk Merkez Bankası Beklenti Anketi geçen hafta yapıldı. Aşağıdaki anket ortalamalarını, benim cevaplarımı ve hükümet hedeflerini bir tabloda özetliyoruz. Ne görüyoruz? Bu yıl tahminler hükümet hedeflerine çok daha yakın duruyor. 2003'de enflasyon hedefi yüzde 20, "consensus" tahmini ise yüzde 24.9 olmuştu. Enflasyonda 5 puan ya da yüzde 25'lik bir yukarı sapma bekleniyordu.Bu yıl hükümet hedefi yüzde 12 iken tahmin yüzde 13.1 olmuş. Sadece 1.1 puan ya da yüzde 9'luk bir yukarı sapma öngörülüyor. Beklenen sapmanın yönü değişmemiş. Ama mutlak değerinde ciddi bir azalma var. Bunu anlamlı buluyorum. İlk hipotez doğru olsa, profesyonel iktisatçıların tahminlerinde bu yıl da önceki yıl gibi bir sapma oluşurdu. Çünkü 2003'deki olumlu dışsal faktörler raslantısaldır.2004'e sarkmaları için hiç bir neden yoktur. Hatta, tersine, bu yıl olumsuz dışsal faktörler devreye girebilir. Dolayısı ile 2004'te enflasyonun kendi içsel dinamiği tarafından hedefin geçen yıl oranında üstünde belirleneceği varsayımı daha gerçekçidir.Ama öyle yapmıyorlar. Tahminlerini hedefe yaklaştırıyorlar. Başka türlü söylersek, 2003'de (ve 2002'de) kullandıkları analiz çerçevesinin hatalı olduğunu kabul ediyorlar.Bu tahminlerle enflasyonun 2002 ve 2003'de içsel nedenlerle hedefin altında gerçekleştiğini zımnen kabul ediyorlar."İyimser iktisatçı"Tablodan "iyimser iktisatçı" sıfatını hala hakkettiğim çıkıyor. Halimden memnunum. Son iki yılda Türkiye ekonomisi iyimserlere gülümsedi. Bakalım bu eğilim 2004'te sürecek mi?Bekleyelim, göreceğiz.
Ekonomi beklenenden daha hızlı büyüyor.Ve en önemlisi, enflasyon iki yıl üstüste hedefin altında gerçekleşiyor. 2002 yılında TÜFE hedefi yüzde 35'di. Gerçekleşme yüzde 29.7 oldu. 2003'de hedef yüzde 20 idi. Enflasyon yüzde 18.4 düzeyinde kaldı.Kamuoyunu çok önceden uyardım. Ekonomide ne kadar büyük bir dönüşüm yaşandığının kanıtlarını gösterdim. Hiç birşeyin eskisi gibi olmadığını ve olmayacağını söyledim. Yeni koşullara uyum sağlamanın önemini vurguladım. Maalesef ikna edemedim.Sokaktaki vatandaşın tereddütlerini makul karşılıyorum. Geçmişte sütten ağzı çok yandı. Şimdi haklı olarak yoğurdu üfleyerek yiyor. Profesyonel iktisatçıların tavrını ise yadırgıyorum. Anlamakta zorlanıyorum.Sistematik hatainsanlar hata yapar. Latincesi "errare humanum est" sık kullandığım bir deyiştir. Her insani faaliyet bilinmeyen bir geleceğe yöneliktir. Zaten insanlar ve oluşturdukları toplumlar çok karmaşıktır. Alınan kararlarda ve yapılan işlerde hata olması eşyanın tabiatındandır.Hata kavramının bu tanımında raslantının önemli bir yeri vardır. Bilinmeyenler sonucu iyi olduğu kadar kötü yönde etkileyebilir. Dolayısı ile alınan karann iki yönde yanlış çıkma ihtimali birbirine eşittir.Örnek olarak enflasyonu tahmin eden bir iktisatçıya bakalım. Fiili enflasyonun seyri öngörülmesi olanaksız dışsal faktörlerden etkilenecektir. Dolayısı ile fiili enflasyon tahmine kıyasla bazen yüksek bazen düşük çıkacaktır. Bunlar kaçınılmaz tahmin hatalarıdır.Ya tüm tahmin hataları aynı yönde çıkarsa ne diyeceğiz? Öyle ise hatanın nedeni olarak öngörülemeyen dışsal faktörleri gösteremeyiz. Hatanın tahmin edenden yani iktisatçıdan kaynaklandığını kabul etmek zorundayız.Bu durumda "sistematik hata" kavramını kullanabiliriz. Analiz yöntemindeki yanlışlar, enflasyonun sistematik şekilde yani aynı yönde yanlış tahmin edilmesine yol açmaktadır. Analiz çerçevesi değiştirilmediği sürece hatalı tahmin sürecektir.Karamsar beklentiler2003 boyunca yılsonu enflasyon beklentileri tabloda özetleniyor. Merkez Bankası Beklenti Anketini kullanıyoruz. Ankete katılan profesyonel iktisatçıların 2002'de enflasyonun hedefin altında kalmasından hiç etkilenmedikleri hemen görülüyor.Yılbaşında yüzde 24.9 deniyor. Nisan'da yüzde 28.2'ye tırmanıyor. Ancak Ekim'de yüzde 20'nin altina düşüyor. Aralık'ta bile yüzde 19'un üstünde bekleniyor. Fiili enflasyon ise yüzde 18.4 çıkıyor.Merkez Bankası 2004'ün ilk beklenti anketini bu hafta yaptı. Sonuçlar yarın açıklanır. Merakla bekliyoruz. Bakalım, geçmişten ders alınmış mı? Okuyucularıma etrafta dolaşan enflasyon tahminlerini dinlerken aşağıdaki tabloyu hatırlamalarını tavsiye ederim.
Tahminler genellikle olumlu bir tablo çiziyor. Enflasyon ve büyümede hedeflenenden daha iyi sonuç alınıyor. Dövizde hareketlilik oluşmuyor. Faiz düşüşü sürüyor. Dış denge sorun çıkarmıyor.Bu noktada akla haklı bir soru geliyor. 2004 yılında Türkiye ekonomisi için hiç risk yok mu? Elbette var. Tarihi tarih, hayatı hayat yapan ani ve beklenmedik olaylardır. Deprem, savaş, darbe, ihtilal, terör, dünya krizi, vs. geliyorum demez ama gelir.Ekonomik risklerDış risklerle başlayalım. Dünya ekonomisi şu anda canlanmaktadır. Yıl içinde pekâlâ konjonktür değişebilir. Özellikle AB'nin yeniden resesyona girmesi ihracatı doğrudan etkiler. Dış talep azalınca büyüme hızı da düşer.Dolaylı etkisi aynı derecede önemlidir. Dış olumsuzluğun içeride algılanması güvensizlik şeklini alır. Güvensizlik ortamı faizde ve kurda hareketlilik yaratır. Her ikisi de iç talebi daraltarak büyüme hızının tekrar düşmesine neden olur.Irak'ta olumsuz gelişmelerin etkileri benzer şekilde tezahür eder. Sıkıntı yerel kalırsa Irak'a ihracat azalır. Daha büyük sıkıntılar turizmi vurabilir. Güvensizlik artar. Neticede büyüme hızı düşer.Bu tür dış riskler bir mali çalkantı ya da krize yol açar mı? Dış şokların kriz yaratabilmesi ekonominin kırılganlık düzeyine bağlıdır. Son üç yılda kırılganlığın önemli ölçüde azaldığı çok açıktır. Yani dış şoklar mali çalkantıya neden olmaz.Ekonomik açıdan iç risk hükümetin 2003'te uyguladığı akılcı iktisat politikalarını terketmesidir. Popülizme dönüş bütçe disiplinini bozar. IMF ile gerginlik çıkar. Güven ortamı yerini güvensizliğe bırakır. Faiz, kur, iç talep vs. tüm göstergeler bozulur.Sıfır ihtimaldir. Çünkü hükümetin intihar etmesidir. Bütün göstergeler düzelirken hükümetin böyle bir maceraya atılması için hiçbir neden yoktur. Bir yıllık performansı hükümetin iktisat politikası tahditlerini anladığını göstermektedir.Askeri darbeThe Economist dergisinin kardeş kuruluşu Economist Intelligence Unit Türkiye için 2004'de ekonomik kriz öngörmüştü. Büyük siyasi bunalım ve ardından yeni bir askeri darbe varsayılıyor. Darbe ekonomik kriz getiriyor. Ekonomi küçülüyor, enflasyon patlıyor, vs.Piyasa analistleri de karamsar beklentileri aynı senaryo üzerine inşa ediyorlar. Çeşitli versiyonları olabiliyor. Kıbrıs'ta çözümsüzlük, AB'ile müzakere tarihi sorunları, AKP'nin laiklikle çelişen icraatı vs. darbeye giden kutuplaşma ve kavga sürecini tetikliyor.Bugünün Türkiye ve dünya konjonktüründe, yeni bir askeri diktatörlük döneminin siyasi, toplumsal ve ekonomik maliyetlerini tahayyül etmek bile zordur. Türkiye'nin varlığını bile riske atabileceği söylenebilir.2004'te askeri darbe ihtimali nedir? Geçmişe bakınca yüksek duruyor. Bugüne ve geleceğe bakınca düşük duruyor. Bence Türkiye demokratikleşme ve sivilleşme sürecinde çok yol aldı. Bu noktadan sonra bir yol kazası beklemiyorum.