OECD harfleri Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü" karşılığıdır. 1961'den önce OEEC "Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü" deniyordu.Savaş sonrasında, Marshall yardımını dağıtmak üzere Paris'te kuruldu. Türkiye kuruluşundan bu yana örgütün en fakir üyesidir.OECD için "zenginler kulübü" denir. Üyelerin büyük çoğunluğu gelişmiş sanayi ülkeleridir. Türkiye ve Yunanistan, Soğuk Savaş'ın ilk günlerinde Sovyet yayılmacılığına karşı koruma amacı ile üye yapılmışlardı.Örgütün ekonomi tarihimizde önemli yeri vardır. Soğuk Savaş döneminde NATO ekonomik yardımlarını ve imtiyazlı kredilerini koordine etti. Yardım konsorsiyumlarını yönetti. Ekonomik konularda Türkiye'nin Batı ittifakındaki muhatabı oldu.Ülke raporlarıOECD Sekretaryası her yıl üye ülkelerin bir bölümünün ekonomilerini inceler. "OECD Economic Surveys" serisinde ayrı ayrı kitapçıklar halinde yayınlar. Her ülkeye iki-üç yılda bir sıra gelir.Raporlarda eleştirellik dozu tam kıvamındadır. Bir yandan analiz edilen bir üye ülke ekonomisidir.Öte yandan örgütün saygınlığı tarafsızsızlığına bağlıdır. Sekretarya bu zor dengeyi tutturmaya çalışır.Türkiye raporlarını hep çok önemsedim. 1980'ler ve 1990'larda OECD'nin Türkiye raporları birer hazine değerini taşırdı.Verilere güvenirdik. Analizleri beğenirdik. Çok şey öğrenirdik. Öğrencilerimize mutlaka okuturduk.Son yılların gelişmeleri raporlara kamuoyunun ilgisini azalttı. İnternet devrimi veri ve araştırmalara ulaşmayı kolaylaştırdı.İstikrar programları IMF-Dünya Bankası'nı öne çıkarttı. Piyasanın ihtiyacı konjonktür araştırmalarını yaygınlaştırdı.Neticede 1999 ve 2001 yıllarında çıkan Türkiye raporları eskisine kıyasla çok daha az ses getirdi.Kütüphaneme baktım.1980'lerden 1999'a tüm Türkiye raporları var. Ama "Turkey 2001" için özetle yetinmişim.Türkiye yol ayırımında"Turkey 2004" bu hafta Paris'te yapılan bir basın toplantısı ile açıklandı. Hemen www.oecd.org sitesinden tam metni indirdim. Bastım ve okumaya başladım. Doğrusu ya, okudukça heyecanlandım.Lafı dolaştırmaya gerek yok. Rapor konjonktür analizinin çok ötesine geçiyor.Türkiye ekonomisinin yapısal gündemini ayrıntılı şekilde ele alıyor.Gerçekleşen büyük dönüşümün hakkını veriyor. Ne kadar önemli bir yol ayırımında olduğunu anlatıyor. Hayati uyarılar yapıyor. Dört dörtlük bir yol haritası çiziyor.Bu noktada OECD Türkiye masası şefi Rauf Gönenç'i bu olağanüstü kapsamlı ve kaliteli çalışma için özellikle kutlamak istiyorum.Belli ki önümüzdeki günlerde bu rapordan çok yazı malzemesi çıkacak.Eski pehlivan tefrikaları misali OECD raporunu yazacak ve konuşacağız.
YTL her geçen gün Türkiye'nin gündeminde daha fazla yer alıyor. Geçenlerde ilginç bir soru ile geldi. "Vadesi 2005te dolan çekler eski TL ile yazılmıştı. YTL'ye geçilmesi karışıklık yaratmaz mı?" Yaratmayacağını söyledim. Temel nedeni altı sıfır silinmesidir. İki para birimi arasında çok büyük fark vardır.1 Ocak 2005'ten sonraki vadede 50 milyar TL'lik bir çekin değeri 50 bin YTL'dir. Banka karıştırsa bile ödeyemez. Çünkü 50 milyar YTL, Türkiye'nin en büyük bankasının bilanço toplamından fazladır. Örnekleri kolayca arttırabiliriz.TL hâlâ "dandik" mi?Son dönemde bana sık sorulan bir başka soru daha var. Sürekli okuyucularım hatırlayacak. TL için "dandik para" ifadesini ilk kez 1998 ilkbaharında kullanmıştım. Gerçekle uyuştuğu için insanlar da benimsedi. Akılda kaldı.Neden dandik? Yüksek ve dalgalı enflasyon TLyi paranın üç temel fonksiyonunu yerine getiremez hale getirmişti. Hesap birimi ve değer saklama işlevleri kesinlikle dövize kaymıştı. Mübadele aracında zar zor dövizle rekabet ediyordu.Şubat krizi sonrasında döviz kuru piyasaya bırakıldı. Kurda çok ciddi dalgalanmalar yaşandı. Aynı dönemde enflasyon hızlı düşüşe geçti. Üstüne, parite de doların aleyhine döndü. Vatandaşın TL'ye bakışı bu gelişmelerden etkilendi.Haklı olarak bana soruyorlar. "Hocam, sizce TL hâlâ dandik para mı?" Eskisine kıyasla güvenilirliğinin daha yüksek olduğu açıktır. Ancak, vatandaşın hâlâ 40 küsür milyar dolar döviz mevduatı tuttuğunu da unutmayalım.Sağlam parayı dandik yapmak çok kolaydır. Birkaç yıl, hatta yeterince uğraşılırsa birkaç ayda olur. Tersi, dandik parayı sağlam hale getirmek ise çok zordur. Yıllar yetmez, on yıllar gerekebilir.YTL sağlam para mı?Yüksek enflasyonun sona ermesi ile paradan sıfır atma arasındaki nedensellik ilişkisi olsa olsa ilkinden ikincisine doğru gider. Paradan sıfır atıldığı için enflasyon düşmez. Ama enflasyonun düşmesi paradan sıfır atmayı anlamlı hale getirebilir. Bu bakımdan YTL hayata şanslı bir para birimi olarak başlıyor. Birincisi, fiilen enflasyon denetim altına alındı. İkincisi çok daha önemli. Toplum ve siyasi sınıf yüksek enflasyonun getirdiği ekonomik, toplumsal ve siyasi bedeli kavradı.YTL ile yüksek enflasyon yaşanması ihtimali düşüktür. Şu andaki eğilimler YTLye her geçen gün daha fazla güvenileceğine işaret ediyor. Ancak bunlar YTLye sağlam para diyebilmek için yeterli değildir.Sağlam para için ne gerekir? Vatandaşın döviz tutmaktan vazgeçmesi gerekir. Yılların kötü deneyimlerinden sonra bunun çabuk gerçekleşeceğini sanmıyorum.
YTL günlük yaşama hızla giriyor. Örneğin alışverişe gittiğim komşu market raf fiyatlarından altı sıfır silmiş. 1.45 liraya incir, 14.60 liraya şarap aldım. Bayramdan sonra geçiş daha da hızlanacaktır.Son iki yazımızda YTL nedeni ile kamuoyunda oluşan tedirginliklere cevap arıyoruz. Önce para biriminden altı sıfır atılmasının döviz kuru üstünde olumlu ya da olumsuz bir etkisi olmayacağını anlattık.Sonra bir kent efsanesine saldırdık. Euro bölgesinin resmi tüketici enflasyonu verilerini, enerji ve gıda gibi alt kalemlerini, parite değişimini de hesaba kattık. Euroya geçişte enflasyonda bir değişiklikten söz edilemeyeceğini gösterdik.Çözmemiz gereken son bir bilmece kaldı. Euroya geçişte fiyatlarda yuvarlama yapıldı mı? Cevap evet ise hangi koşullarda yapıldı? Türkiye'de bu koşullar geçerli mi?Yuvarlama koşullarıİlk sorunun cevabı kesinlikle evet olmalıdır. Her ülkede yukarı yuvarlanan fiyatlar olmuştur. Bunu teorik düzeyde de saptayabiliriz. Yeter ki analizi dikkatli yapalım.Avrupa Para Birliği'ne katılan ülkelerde bir euro karşılığı yerli para miktarı değişiyordu. Bir euronun kaç birim yerli para ettiğine birkaç örnek verelim: Fransa 6.56 Frank, İtalya 1936 Liret, İspanya 166.4 peseta, Avusturya 13.76 şilin, Almanya 1.96 Mark.Fransa ile devam edelim. 75 FF fıyatı olan bir hizmet düşünelim. Örneğin erkek berberinde saç traşı için uygun bir fiyattır. Euroya geçişte birebir dönüşüm halinde yeni fiyatın 11.43 euro olması gerekiyor.Bundan sonrasını tahmin etmek için dehaya ihtiyaç yoktur. Hizmet sektöründe böyle küsuratlı fiyatlar sevilmez. Berber fiyatı önce 12 euroya yuvarlar. Bir süre sonra, uygun ortamı yakaladığında 15 euroyu dener.Devam edelim. İspanya'da 22 milyon pesetaya satılık bir ev düşünelim. Euro karşılığı 132 bin 212 euro ediyor. Gayrimenkul piyasasında da küsurat sevilmez. Evin fiyatı ya 130 bine iner ya da 140 bine yükselir.Türkiye'de olur mu?Örneklerde iki temel unsur var. Birincisi, özellikle hizmet sektöründe (ve ikinci el piyasalarında) yuvarlak fiyatların hem alıcı hem de satıcılar tarafından tercih edilmesidir. Diğeri ise yeni para birimi ile eskisi arasında küsuratlı bir ilişki olmasıdır.İlki hiç şüphesiz Türkiye için de geçerlidir. Ancak, paradan altı sıfır atılması ikinci koşula uygun değildir. Daha iyi anlamak için tersinden bakalım. Halen 23.5 milyon TL'ye satılan bir hizmetin yeni fiyatı 23.50 YTL'dir. Fiyatını 1 Ocak 2004'te 25 YTL yapabilen firma zaten paradan sıfır aülmasa da 25 milyon TL'ye satardı. Mesele budur. Dolayısı ile Fransa, İtalya, İspanya ve Yunanistan'da rastlanan türden bir fiyat yuvarlama, Türkiye için söz konusu değildir.
Oldu, olacak, oluyor derken YTL hayatımıza giriyor. Vitrinlerde, mönülerde YTL fiyatları ortaya çıktı. Haklı olarak vatandaş da paradan altı sıfır atılmasının anlamına çıkarmaya çalışıyor.İki konuda tedirginlik olduğunu saptadık. Geçen yazıda ilkine, yani YTL'nin döviz kuruna etkisine baktık. Sıfır silmekle kurun seyri arasında hiçbir ilişki kurulamayacağını söyledik. Sıra ikincisine, yani YTL'nin enflasyona etkisine geldi. Ortalıkta güçlü bir kent efsanesi var. Buna göre euroya geçişte AB ülkelerinde enflasyon patlamış. Çünkü bütün fiyatlar yukarı yuvarlanmış. Kent efsaneleri son derece ilginçtir. Ama bunlara herkes inanır. Kısa sürede vatandaşın gözünde yerçekimi gibi, güneşin doğudan doğması gibi ayan beyan bir gerçeklik haline dönüşür.Okuyucularım bilir. Ben sayıları severim. Rivayetlerle sayılar arasında bir tercih yapmak gerekince daima sayılardan yana taraf tutarım. Kötü niyet olmadıkça sayıların yalan söylemeyeceklerini düşünürüm. İnternetin sağladığı olanaklardan yararlandım. Avrupa Merkez Bankası'nın sitesine girdim (www.ecb.int) Çok şık aylık veri kitapçıklan yayınlıyorlar. Birkaçını indirdim. Ne aradığımı tahmin ediyorsunuz. Önce kısaca euronun tarihçesini hatırlatalım. 1 Ocak 1999 itibariyle Avrupa Para Birliği üyesi 12 ülke bir euro ile yerli para arasındaki döviz kurunu sabitlediler. Böylece euro kaydi para niteliği kazandı. Dolaşmayan bir hesap birimi oldu. Euro banknotlar ve madeni paralar resmen dolaşıma tam üç yıl sonra, 1 Ocak 2002'de girdi. Altı ay boyunca ülke parası ve euro beraber varoldu. Sonra sadece euro kaldı. Demek ki analizi 1999'dan başlatabiliriz. Ancak, bizi esas ilgilendiren euronun dolaşıma girdiği 2002 yılı olacaktır. Yuvarlamaların bir bölümünün 2003'e sarktığı da düşünülebilir. Yani 1999-2003 arası makul duruyor.Sayılar ne diyor?Gazetedeki köşemde yayımlanan tabloda Avrupa Para Birliği ülkeleri (euro bölgesi) için temel büyüklükler yer alıyor. İlk sırada tüketici fiyatları, hemen altında enerji ve işlenmemiş gıda fiyatları yer alıyor. Enflasyona etkisi açısından dolar parkesini hem mutlak hem de yıllık değişme olarak veriyoruz. Son sırada milli gelirin büyüme hızı var. Maalesef sayılar kent efsanesini yalanlıyor. 2000'de euro'nun değer kaybı ve petrol fiyatındaki artış enflasyonu kıpırdatıyor. 2001'de gıda hammaddeleri yükseliyor. 2002 ve 2003 ise sıradan yıllar gibi duruyor. Tekrar edelim: Resmi verilere göre geçiş döneminde euro bölgesi enflasyonu yükselmiyor. Tek tek ülkelere, Almanya'ya, Fransa'ya, İtalya'ya baktığımızda bu sayılarla tutarlı verilerle karşılaşıyoruz. Devam edeceğiz.
TL'den altı sıfır atılmasının ilk somut örneğine bir lokantada rasladım. Herhalde sahibi sıfır bolluğundan çok bunalmış. Yılbaşını beklemeden menüdeki fiyatları YTL'ye dönüştürmüş.Doğrusu ya, yemek isimlerinin karşısında 7 YTL, 11 YTL, 17 YTL gibi fiyatları görünce içim hoş oldu. Anlaşılan ben de yıllardır bol sıfırlardan fena halde sıkılmışım. Tek haneli, iki haneli, üç haneli fiyatlan özlemişim.Uygulama her geçen gün yaygınlaşacaktır. Şu sıralarda sık sık paradan sıfır atma üstüne konferanslar düzenlendiğini görüyorum. Vatandaşlarla yüzyüze geldiğimizde en sık sorulan soruların başında gene YTL geliyor.Zaman çabuk geçiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar yeni yıla ulaşınz. İnsanlar iyi şeye çabuk alışır. Birkaç ay içinde milyonlu, milyarlı, trilyonlu, katrilyonlu eski paramızı tamamen unuturuz. Bir tarih sayfası daha kapanır.Döviz yükselir mi?İki konuda tedirginlik gözlüyoruz. İlki döviz kuru. Yüksek ve dalgalı enflasyon Türkiye'yi döviz kuru ile tanıştırdı. Büyük bir aşk doğdu. Vatandaş yıllardır döviz kuru ile yatıyor, döviz kuru ile kalkıyor. Ekonomi ve piyasa denince aklına öncelikle kur geliyor. Tedirginliğin nedenini anlamaya çalıştım. İkna edici cevaplar alamadım. Kurun 1.480.000 TL yerine 1.48 YTL şeklinde yazılmasının neden kuru değiştirebileceği açıklanmıyor.En çok raslanan şöyle bir mantık: Fiyatlardan altı sıfır atılınca her şey çok ucuz gibi duracak. Bu psikoloji ile insanlar dükkanlara hücum edip ne bulurlarsa alacaklar. Dolayısı ile ithalat artacak. Kur yukarı oynayacak.Mümkün mü? Teorik olarak iktisatta her şey mümkündür. Ama bu senaryonun gerçekleşmesi ihtimali çok düşük. Çünkü altı sıfır sadece mal ve hizmet fiyatlarından atılmıyor. Aynı zamanda gelirlerden de atılıyor. Dolayısı ile insanların reel gelirleri değişmiyor.Anlatıyoruz ama tedirginlik devam ediyor. Neden? Vatandaşın geçmişte çok sayıda kötü deneyimi var. Yönetimler bu tür olaylardan yararlanıp yanlış işler yapmışlar. Vatandaş değişimden zarar görmüş. Şimdi tedbirli.Enflasyon artar mı?İkincisi enflasyondur. Üreticilerin paradan altı sıfır atılmasını fırsat bilip fiyatlarını yukarı çekmeleri bekleniyor. Bu olaya "yuvarlama" da deniyor. YTL'nin ekonomide yeni bir enflasyon dalgasına yol açacağı düşünülüyor.İlginç bir kent efsanesi var. AB ülkelerinde euroya geçiş sırasında enflasyonun patladığına inanılıyor. Madem Almanya'da olmuş, bizde de olur deniyor. Olur mu? Oldu mu? Maalesef yerim kalmadı. Cevaplar sonraki yazılara kaldı.
Aralık ortasında toplanan AB Bakanlar Konseyi nihai kararı verecektir. Komisyonun tavsiyesine uymasını bekliyoruz. 2005 yılı içinde Türkiye'nin tam üyeliği için taraflar müzakere masasına oturacaklardır.AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması Türkiye ekonomisini nasıl etkiler? Doğal olarak mali piyasalar bu konu ile çok yakından ilgileniyor. Çeşitli senaryolar yazılıyor. Spekülasyonlar yapılıyor.Toplumsal olayların analizinde içsel dinamiklerle dışsal dinamiklerin etkilerini ayırt etmek daima zor olmuştur. Örneğin komplo teorileri tüm gelişmeleri dış etkenlerle açıklamayı çok sever. Mali piyasa analistlerinde de benzer eğilimler gözlenebilir.Türkiye'nin özel durumuDurum tespiti ile başlayalım. AB'nin halen 25 tam üyesi ve 3 aday üyesi var. Bunlardan 6 ilk kurucu üyeyi bir kenara koyalım. Geri kalan 22 tam ve aday üye ile Türkiye arasındaki çok önemli bir farkı belirtelim.Sonradan katılan 22 ülke için ekonomik entegrasyon üyelik sürecinden sonra başladı. Gümrük Birliği üyelikle eş anlı yürüdü. Yani Gümrük Birliği ancak üyelikle birlikte mümkün oldu.Türkiye'de çok farklı bir mekanizma işledi. 1996'da Gümrük Birliği devreye girdi. 2005'te üyelik müzakereleri başlıyor. Tam üyelik ise 2015'e, belki daha da sonraya sarktı. Yani Türkiye'nin tek pazara entegrasyonu üyelikten 20 yıl önce gerçekleşti.Bu istisnai durum AB karşıtları tarafından çok eleştirildi. Bir tür "onlar ortak biz pazar" söylemine malzeme oluşturdu. Türkiye'nin Gümrük Birliği'nden çok zararlı çıktığı iddia edildi. Farklı düşündüğümü daha önce sayılarla anlatmıştım. Gümrük Birliği zaten işlediğine göre ekonomik açıdan üyeliğin katkısı ne olabilir? Üyelik Gümrük Birliği'ni geri dönülmez hale getirecektir. Çünkü üye olmadığı takdirde Türkiye'nin Gümrük Birliği'nden çıkma ihtimali vardır. Hatta yüksektir.İstikrar ve büyümeTam üyelik Türkiye'nin kalıcı ve tersinmez şekilde Avrupa ile bütünleşmesi anlamına gelmektedir. Gidilecek yer, varılacak nokta bellidir. Orada keyfi yönetim, popülist maceralar, hukukdışı davranışlar, kapalı ekonomi vs. yoktur.Üyelik sürecinin Türkiye ekonomisine olumlu katkısı gelecekle ilgili belirsizliğin azalmasından geçmektedir. Özellikle bazı konulardaki somut etkisini vurgulamak istiyorum.Bir: Risk primi düşer. Kamunun faiz yükü geriler. Kamu borcunun çevrilmesi kolaylaşır. İki: Sermaye kaçağı önce durur. Sonra tersine döner. Yurt dışındaki atıl kaynaklar ekonomiye katkı yapar. Üç: Yabancı sermaye yatırımları artar. Yeni teknoloji ve ihracat olanakları yaratılır.AB üyeliği perspektifi bir yandan siyasi ve ekonomik istikrar, diğer yandan reform hamlesinin devam etmesi demektir. Böylece son dönemdeki çabalarla zaten artan ortalama büyüme hızını daha da yükseltecektir.Velhasıl AB'nin ekonomiye izdüşümü orta dönemde büyümenin hızlanmasıdır.
Kendi çapımda bir küçük gelenek oluşturdum. Türkiye'yi AB'ye taşıyan meşakkatli yolda aşılan her engeli bir yazı ile kayda geçiriyorum. Fırsattan istifade tavrımı ve tercihlerimi açıklıyorum.Türklerin Avrupa macerası Osmanlı akıncılarının 14. yüzyılda Çanakkale Boğazı'nın öbür yakasına ulaşması ile başladı. Sonraki yedi yüzyıl hareketli geçti. 1923'te Avrupa'da bir ayağımızı zar zor tutabildik. Ama hep kıtanın içinde kaldık.Doğrusu 1963'te ortak pazarla imzalanan ilk anlaşma belleğimde net değil. O günlerde genç, ilerici ve şık olmanın önkoşulu demokrasiye ve açık ekonomiye karşı çıkmak, askeri yönetimi ve kapalı ekonomiyi savunmaktı.12 Mart 1971 darbesi dünyaya bakışımı değiştirdi. 1973 seçimlerine gelindiğinde Türkiye'nin Avrupa ile ekonomik ve siyasi bütünleşmesini desteklemeye başlamıştım. Böbürlenmek gibi olacak ama, 40 yıllık Avrupa yanlısıyım.Uzun dönemli eğilimlerAB'de iki üst nihai yürütme organı var. Komisyon bürokratik bir kurum ve doğrudan AB'yi temsil ediyor. Üstünde üye ülkelerin bakan düzeyinde temsil edildiği Konsey yer alıyor. Dün Komisyon Konsey'e Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye etti. Türkiye'nin Avrupa yolunda attığı en büyük ve en önemli adımdır. Konseyin bu tavsiyeye uyması halinde tam üyeliğe ulaşmak esas itibariyle Türkiye'nin kendi iradesine kalacaktır.Bu gelişmeler beni şaşırttı mı? Hayır. Analizimi okuyucularımla paylaşmıştım. Türkiye'nin uzun dönemli eğilimlerinin AB'ye tam üyeliği gerektirdiğini düşünüyordum. Kısa dönemli çalkantıların uzun dönem eğilimini değiştirmeyeceğine inanıyordum.Borsa endeksi her gün ya aşağı ya da yukarı oynar. Günlük volatilitesi yüksektir. Ama yıllık bakınca eğilimler belirginlik kazanır. Toplum için de öyledir. Kısa dönemli siyasi, ekonomik, vs. volatilitenin gerisinde daima uzun vadeli eğilimler mevcuttur.AB üyeliği Türkiye'nin son iki yüzyıllık gelişme eğiliminin bir parçasıdır. 19. yüzyıl başında Osmanlı devleti tarafından girişilen reform çabasını adeta kaçınılmaz bir sonucudur.Biz kazandıkHem Türkiye'de hem AB ülkelerinde AB üyeliğine karşı çıkanlar bütün güçlerini üyeliği engellemek için seferber ediyorlar. Nihai karar günü yaklaştıkça saldırganlıkları artıyor. Bundan sonra tavır değiştirmeyecekler. Tam tersine daha da kararlı olacaklar.Şu ana kadar başansızlar. Dışarıda ve içeride Türkiye'nin AB üyesi olmasına karşı kesimler bir kez daha mağlup. Türkiye'nin AB üyesi olmasını isteyenler bir kez daha galip. Mutluyum çünkü bu raundu da biz kazandık.Türkiye'nin AB'ye tam üyelik için gerekli özelliklerin tümüne çok kısa sürede sahip olacağına inanıyorum. Türkiye'nin demokrasiye ve uygarlığa doğru yürüyüşü bundan sonra daha da hızlanarak devam edecektir.
Okuyucularımı bir süredir milli gelir sayıları içinde dolaştırıyorum. İki farklı "gizli gündemim" vardı. Birini daha önce açık ettim. 2004 başında ulaşılan rekor büyüme hızının sürdürülebilirliğini belirlemeye çalışıyorum. O amaçla iç tasarrufun yatırımı karşılama oranını kullandım. 2000 ve öncesinde yatırım tasarruftan büyük yani oran 100'ün altında seyrediyor. Kriz sonrasında tasarruf yatırımın üstüne çıkıyor yani oran 100'ü aşıyor. Bu yıl oran 120 civarında.Diğer gizli amacımı bugün itiraf ediyorum. Dış açığı tartışmak istiyorum. Kamuoyunda büyük bir dış açık tedirginliği var. Benim farklı düşündüğüm biliniyor. Sermaye kaçağının yarattığı muhasebe zafiyetine atfediyorum. Bugün gizli gündemin iki maddesini birleştireceğim. Tasarrufların stok değişimine giden bölümü ile ödemeler bilançosunda ve milli gelir hesaplarında görülen dış açığı karşılaştıracağım.Dış tasarrufun kullanımıTeorik bilgimizi tazeleyerek başlayalım. Tasarruf-yatırım özdeşliğine göre, cari işlemler açığı ekonominin tasarruf açığına (dış tasarrufa) eşittir. İç tasarruf milli gelirden tüketimi düşerek bulunur. Eğer iç tasarruf miktarı yatırıma ve stok artışına yetmezse, ekonomi dış açık verir. Yani gerekli kaynak (tasarruf) dış dünyadan alınır.Bu tanıma göre iç tasarruf, yatırım, stoklar ve dış denge arasında sınırsız sayıda bileşim mümkündür. İki uç örneği düşünelim. Ekonomide tasarruf yetersizliği vardır yani iç tasarruf yatırımdan küçüktür. Fakat stok değişimi eksidir. Üstelik miktarı tasarruf yetersizliğinden daha büyüktür. İç tasarrufun yatırıma yermemesine rağmen cari işlemler fazlası oluşur.Tersine örnekte tasarruf fazlası vardır yani iç tasarruf yatırımdan büyüktür. Fakat stok değişimi artıdır ve miktarı tasarruf fazlasından büyüktür. Bu kez iç tasarrufun yatırımdan fazla olmasına rağmen cari işlemler açığı verilir.Ayrıntılı analiz bu noktada devreye girer. İlk halde cari işlemler fazlası özünde sürdürülemez bir durumu gizlemektedir. İkinci halde dış açık özünde sağlıklı bir durumu saklamaktadır.Nerede bu stoklar?Gazetedeki köşemde yayımlanan grafiğin dikey ekseni milyar dolar cinsindendir. Düz çizgi yıllık stok değişimi tutarını, kısa kesikli çizgi ödemeler bilançosundaki yıllık dış açığı, uzun kesikli çizgi ise milli gelir hesabındaki yıllık dış açığı göstermektedir.2002 başında stok değişimi ve dış açık (GSMH) sıfırdır. Dış açık (ÖB) ise 3 milyar dolar fazla vermektedir. O tarihten itibaren stok artar ve dış açık büyür. 2004 ortasında stok değişimi 23 milyar dolara ulaşmıştır. Dış açık ise ilk tanıma göre 15, ikinci tanıma göre 12 milyar dolardır.Görünen köy kılavuz istemez. Türkiye on iki ayda 23 milyar dolar, son otuz ayda ise (birikimli) 42 milyar dolarlık malı stokta depolamış. Hangi kaynakla? Tanımına göre 15 ila 20 milyar dolar dış açık vererek yani dış tasarruf kullanarak. Doğrusu insan çok merak ediyor. Bu stoklar acaba nereye konuyor?