Asaf Savaş Akat

Asaf Savaş Akat

akatas@bilgi.edu.tr

İlk yarıda kamu borcu

11 Ekim 2005

Vatandaşla sık konuşma fırsatı buluyoruz. D. Gökçe ve T. Berksoy'la birlikte NTV'de gerçekleştirdiğimiz Ekodiyalog'dan tanıyanlar sağda solda raslayınca konuşuyor. Ayrıca konferanslarımızda mutlaka soru-cevap bölümü yapıyoruz.Vatandaşın önemli bölümü ekonomideki olumlu gidişata inanmakta zorlanıyor. İnanmak isteyenler bile geçmiş olumsuz deneyimleri yüzünden çekiniyor. "Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş." Hak veriyoruz.Dolayısı ile bizi iyimser bulduklarını, hatta gerçeği saptırdığımızı düşünerek kızdıklarını hissediyoruz. Halbuki, aynı Nasreddin Hoca'nın hikâyesindeki gibi, biz de haklıyız. Yayınlanan olumlu verileri ciddiye almak zorundayız. Brüt ve net borç oranları Geçen hafta Hazine Haziran 2005 (ilk yarı) itibariyle kamu kesimi toplam borç stoğu ayrıntılarını açıkladı. İlk yarı için milli gelir daha önce yayınlanmıştı. Dolayısı ile borç oranlarını hesaplama olanağını bulduk.Kamu borcunu değerlendirirken milli gelire oranlamak en sağlıklı yöntemdir. Çünkü milli gelirle birlikte kamunun gelir elde etme ve borç ödeme imkânı yükselir. Milli gelirden yavaş arttığı sürece borcu çevirmek kolaylaşır.Borç dinamiği açısından bir başka önemli ayırım, brüt ve net kamu borcu arasındadır. Hazine brüt borcunu aylık bazda ve küçük bir gecikme ile yayınlıyor. Net borç ise çeyrekler itibariyle ve daha geç açıklanıyor.Net borç, brüt borçtan devletin menkul varlıkları düşülerek elde edilir. Varlıklar üç ana kalemden oluşuyor: Merkez Bankası net varlıkları, kamu mevduatı ve işsizlik sigortası fonu net varlıkları. 2001, 2004 ve 2005'in ilk yarısı için bulgular aşağıdaki tablodadır. 2005'in ilk yarısında brüt borcun milli gelire oranı 2 puan düşerek yüzde 75'e geriliyor. Hem iç borç hem de dış borç oranı azalıyor.Aynı eğilim net borç oranlarında görülüyor. İlk yarıda net borç oranı 5 puan düşerek yüzde 58'e iniyor. 2001 krizi sonrasında ilk kez Maastricht kriteri olan yüzde 60'ın altını görüyor. Gene hem iç hem de dış borç oranı azalıyor.Net borç oranının hesabında enflasyonun yarattığı hatayı düzelterek son satıra ulaşıyoruz. Buna IMF tanımlı net borç oranı da deniyor. Enflasyon düştükçe aradaki farkın azaldığı hemen görülüyor. İlk yarıda oran yüzde 55'e düşüyor.Düşüş hızlanıyorÇekilen fotoğraf haziran sonuna aittir. Önümüzdeki dönemde borç oranındaki iyileşmenin hızlanmasını bekliyoruz. Yıl sonunda brüt borç için yüzde 70'in, net borç için yüzde 55'in altı şaşırtmamalıdır. İki neden var: Birincisi, yılın ikinci yarısında faizlerde düşüş sürdü. İkincisi, borç geri ödemede kullanılan özelleştirme gelirleri ikinci yarıda artıyor. Örneğin satılan Uzan şirketlerinin bedelleri Hazine borçlarından düşülecektir.Yüksek borç oranı Türkiye ekonomisinin temel kırılganlık unsuru idi. O açıdan bu veriler çok sevindiricidir.

Devamını Oku

Üyelik süreci başlıyor

9 Ekim 2005

İki haftalık tatilimi genellikle yaz aylarında kullanırım. Bu yıl ders yılı başlangıcına geciktirdim. Okul açılırken öğrencilere verilen ders notlarının hazırlanması gerekiyor. Bu yıl yeni bir ders de vardı. Çok koşuşturma oluyor.O arada 3 Ekim'in yazısız günlerime Taslayacağını atlamışım. Önce canım sıkıldı. Bu önemli gelişmeyi sıcağı sıcağına değerlendirme fırsatın kaybettiğime hayıflandım. Sonra "söylenecek yeni ne kaldı, üstelik görüşlerin zaten biliniyor" diye kendimi teselli etmeye çalıştım.Gördüğünüz gibi, bilgisayarın başına oturunca gene dayanamadım. AB'nin 3 Ekim kararı Türkiye'deki saflaşmayı keskinleştirdi. Hangi cephede yer aldığımı bir kez daha açıklamakta yarar görüyorum.Türkiye statü değiştirdiBaştan söyleyelim. 3 Ekim hem Türkiye hem AB için hayati önemde bir dönemeçti. Kararın olumlu çıkması Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen kesimler için kelimenin tam anlamı ile tarihi bir basan, üyeliği karşı çıkanlar için ise ağır bir yenilgidir.Başka türlü olabilir miydi? Olamayacağını düşünüyordum. Tahminlerimde 3 Ekim'de olumlu karar öngördüm. Çünkü gerek Türkiye'nin gerek AB'nin uzun dönem eğilim ve dinamikleri Türkiye-AB bütünleşmesinin kaçınılmazlığına işaret ediyordu.Önemli olaylarda konjonktürün yani kısa dönemli faktörlerin etkisi aslında sınırlıdır. Konjonktür günlük hayatımıza renk katar.Heyecan, belirsizlik ve gerginlik getirir. Ama sonucu belirlemez. 3 Ekim kararında da öyle oldu.Esas kritik karar 17 Aralık'tır. Onu 19 Aralık 2004 tarihli yazımda "Tarih Bitti" başlığı ile karşıladım. On ay gibi kısa bir süreden sonra AB bu kararını inkar edemezdi. Edemedi.3 Ekim bu sürecin formelleşmesi açısından önemlidir. Herşeye rağmen, 2 Ekim günü Türkiye AB üyeliğine aday ülke idi. 4 Ekim günü üyelik (accession) süreci başladı. Bu statü değişimi işin özüdür.Ekonomiyi olumlu etkilerÜyelik sürecinin ekonomiye etkisi ne olur? Çok olumlu olur. Ancak, yanlış beklentilere yol açmamak için kısa ve uzun dönemli etkileri ayırdedilmelidir.Kısa dönemli etkisi psikolojik faktörlerden kaynaklanır. İç ve dış mali piyasalarda Türkiye'nin geleceğine güven artar. En önemli sonucu kamu borçlanmasında risk priminin (reel faizin) düşmesidir. Bütçeyi ve borç dinamiğini rahatlatır.Uzun dönemli etkiler daha önemlidir. Üyelik süreci siyasi ve ekonomik istikran kalıcı kılmaktadır. Bu ise yerli ve yabancı firmaları Türkiye'de üretken yatınm yapmaya teşvik eder. Yatırımlarla birlikte büyüme hızı yükselir. İşsizlik sorunu hafifler.Üyelik sürecinin ekonomiye esas olumlu katkısının ancak birkaç yıl sonra somutlaşmaya başlayacağını özellikle belirtelim. Yukanda da söyledik. Yanlış beklentilere kapılmanın bir anlamı yoktur.

Devamını Oku

Galataport'un peşin fiyatı

22 Eylül 2005

Hem Galataport projesi hem de geçen hafta gerçekleşen ihale kamuoyunda ses getirdi. Bütün büyük projeler karmaşık ve çok-cephelidir. Farklı disiplinler farklı tepkiler verir. Herkes kendi perspektinden eleştirir ya da destekler.Galataport'un ya da özelleştirilmesinin değerlendirmesini yapmak niyetinde değilim. Açıkçası yeterli bilgim yok. Sadece benim ilgi alanıma giren bir boyutuna bakacağım. Çıkış noktam, ortalıkta dolaşan fiyatlar. Birinci gelen grubun verdiği teklif toplamı 49 yılda 3.5 milyar euro tutuyor. İkinci gelen ise aynı döneme sadece 1 milyar euro önermiş. İlk bakışta arada bir uçurum gözüküyor. Hakikaten öyle mi?Bugünkü değer hesabıBirden fazla dönemi kapsayan ve birbirine benzemeyen iki nakit akımını nasıl karşılaştırabiliriz? Bizim meslekteki herkes mutlaka bu sorunun cevabını bilmek zorundadır. Örneğin Bilgi Üniversitesi'nde iktisada giriş dersinde öğretiliyor.Kullanılan yönteme "net bugünkü değer" (net present value) deniyor. Formülü farklı tarihlerdeki ödemeleri faiz haddi ile bugünkü değerine getiriyor. Böylece benzemezlik ortadan kalkıyor. Karşılaştırma yapılabiliyor.En basit örneği verelim. Bir mal satmak istiyorsunuz. Bir alıcı peşin 100 lira, ikincisi bir yıl sonra 120 lira teklif ediyor. Hangi teklif daha iyi sorusu için iskonto ya da faiz haddini bilmek gerekir. Faiz yüzde 20'nin altında ise ikincisi, üstünde ise birincisi tercih edilecektir.Mantık basittir. Faiz haddi yükseldikçe dönem başı yapılan ödemelerin önemi artar. Toplam ödeme daha düşük bile olsa erken ödemeli cazip hale gelir. Düşük faizde ise tersi olur. Kim ne verdi?Tekliflerin ayrıntısı için dün Hürriyet Gazetesi ekonomi sayfasında çıkan verileri kullandık. Birinci teklif 4'üncü yıl 3.52 milyon euro veriyor. Her yıl yüzde 10,7 artırıyor. İkincisi 15.33 milyon euro ile başlıyor. Her yıl yüzde 1,5 artıyor.Hangi iskonto haddini seçelim? Bir yöntem Hazine'nin uzun vadeli döviz borcuna ödediği faizi almaktır. Örneğin 2030 vadeli dolar tahvilinin faizi halen yüzde 7,8 civarında seyrediyor. Bu faizle bugünkü değerleri buluyoruz. İlki 232 milyon euro, ikincisi 182 milyon euro çıkıyor. Yani ilk teklif bu faizde daha caziptir. Tekliflerin daha yüksek faizle hesaplanan bugünkü değerleri tabloda gösteriliyor. Yüzde 9 faizle ilk teklifin avantajı 14 milyon euro'ya iniyor. İkinci teklif yüzde 10 faizde 4 milyar euro öne geçiyor. Yüzde 10 faizde farkı 16 milyon euro'ya yükseltiyor.Özetleyelim. Tekliflerin bugünkü (peşin) değeri kullanılan faize göre değişmektedir. Yüzde 10'un altında euro faizleri için birinci teklif, yüzde 10'un üstünde euro faizleri için ikinci teklif daha yüksektir.

Devamını Oku

Dış açık sohbeti

20 Eylül 2005

İktisatçı açısından Türkiye ekonomisi çok ilginçtir. Heyecan verici diyebiliriz. İktisatçı hergün başka bir sürprize, başka bir bilmeceye muhataptır. "Artık normalleşti, yazacak konu kalmayacak" dediği anda mutlaka beklenmedik bir gelişme ile karşılaşır.Hayatta her şey için olduğu gibi, bu durumun da bir iyi bir de kötü tarafı vardır. İyi tarafı iktisatçının can sıkıntısı derdi olmamasıdır. Kötü tarafı ise hep iğne üstünde oturmak, analizlerini sürekli sorgulamak zorunda bırakmasıdır.Son dönemde gerçekten şaşırtıcı bir gelişme var. Bir yandan dış açık inanılmaz büyüklüklere tırmanıyor. Aynı anda büyüme hızı düşüyor. Diğer yandan TL'nin değer kazanması bir türlü engellenemiyor. Biraz ayrıntılarına girelim.Dış açık ve büyümeMilli gelirin büyüme hızı ile dış açığın büyüklüğü arasında kurulan ilişki iktisatçılar arasında en yaygın kabul gören hipotezlerden biridir. Genel kamuoyu tarafından da paylaşılır.Mantığı basittir. İç talepte hızlı artış beraberinde ithalat patlaması getirir. Diğer koşullar aynı iken cari işlemler açığı büyür. Dış finansman bulunduğu sürece hızlı büyüme ve dış açık devam eder.Geçmişte bu hipotezi doğrulayan ampirik gözlemler bulmak kolaydır. Hakikaten dış kaynak girişi ve hızlı büyümenin eşanlı gerçekleştiği pek çok dönem vardır. Üstelik, dış kaynak girişi durunca büyüme de biter. Hatta ekonomi küçülür.Şimdi verilere bakalım. 2004 yılı ile başlayalım. 2004'ün ilk yarısında GSMH yüzde 14.9 büyüyor. Cari işlemler açığı 10 milyar dolara yükseliyor. Bir önceki yıla kıyasla dış açıktaki artış 4.2 milyar dolar oluyor.Gelelim bu yıla. 2005'in ilk yarısında büyüme hızı yüzde 4.3'e geriliyor. Ama cari işlemler açığı 13.5 milyar dolara yükseliyor. Yani 2004'e kıyasla dış açık 3.5 milyar dolar artıyor.İlk sorularımız geliyor. Dış açık artarken neden büyüme yavaşlıyor? Tersinden de sorabiliriz.Büyüme yavaşlarken neden dış açık artıyor? Bu durumun yukarıdaki hipoteze etkisi nedir? Hangi yeni hipotezç bunu açıklayabilir?Dış açık ve döviz kuruGenel kabul gören ikinci hipotez dış açıkla döviz kuru arasında kurulan ilişkidir. Cari işlemler hesabında oluşan dengesizlikler eninde sonunda döviz kurunu oynatacak mekanizmaları devreye sokar. Dış açıkla değer kaybeder. Dış fazla ile değer kazanır.2001'e geri dönelim. 2000 yılı cari işlemler açığının 10 milyar dolara yükselmesinin Şubat krizinin temel nedeni olduğu konusunda yaygın konsensüs vardır. Ama cari işlemler açığının 2005'in ilk yedi ayında 15 milyar dolara çıkmasına farklı gözle bakılıyor. Yakın gelecekte kurda bir hareket öngörülmüyor.Sorular devam ediyor. Dev dış açığa rağmen döviz piyasasında neden arz fazlası oluşuyor? Yukarıdaki hipotez bu olayı nasıl tefsir ediyor? Başka hipotezler nelerdir? Soruları uzatmıyoruz.

Devamını Oku

Tüpraş'ın fiyatı

14 Eylül 2005

Özelleştirme ihaleleri hayatımıza yeni bir renk kattı. Çok sayıda insanın pazartesi akşamüstü televizyonda Tüpraş ihalesini canlı izlediği anlaşılıyor. Adeta bir derbi maçı niteliği kazandığı söylenebilir.İhale öncesi bu konuya girmemiştim. Doğrusu ya, medyada yaratılan heyecanı da fazla ciddiye almamıştım. Abartıldığını düşünüyordum. Fiyatın Tüpraş'ın borsa değerinin üstünde bir yerde oluşmasını bekliyordum. Ama istisna bir fiyat öngörmüyordum.Yanılmışım. İhaleye gelen teklifler benim beklentilerimi çok çabuk aştı. Hayretle aklımın ucundan geçmeyen düzeylere tırmanmasını izledim. İçimden kimse 4 milyar doların üstüne çıkmaz derken 4.14 milyar dolar fiyatla Koç grubunda kaldı.Dört katına çıkar mı?Ertesi gün okulda öğle yemeğine indim. Yemek sırasında öğretim üyesi (sosyal bilimci ama iktisatçı değil) bir dostumla karşılaştık. Aynı masaya oturduk. Derhal ihale konusunu açtı. İktisatçı gözü ile değerlendirmemi almak istedi.Sanırım çok sayıda vatandaşın da merak ettiği bir noktayı sordu. Tüpraş'ın değeri bir buçuk yıl içinde nasıl dört katına çıkmıştı? Acaba bu işte bir yanlışlık mı vardı? Yoksa karışık bir iş olabilir miydi?Söylediği somut bir gözleme dayanıyordu. 2004 başında gerçekleşen ama iptal edilen ilk ihalede Tüpraş'ın değeri 2 milyar dolar civarında oluşmuştu. Yargıdan dönmese o fiyattan satılacaktı. Halbuki bu kez fiyat 8 milyar dolara yükselmişti.İhtimalleri gözden geçirelim. Bir: İlk ihale Tüpraş'ın o günkü değerini yansıtmıyordu. Kastedilen, ilk ihalede yolsuzluk yapıldığıdır. Örneğin daha çok ödeyecek firmaların ihaleye girmesi engellenir. Böyle bir durum olmadığı biliniyor.İki: Son ihale Tüpraş'ın bugünkü değerini yansıtmıyordu. Bunu savunmak daha zor duruyor. İhaleye katılan şirketlerin geçmiş ve bugünkü performansı ortadadır. Değerinin üstünde bir bedele neden razı olsunlar?Üç: Geriye Tüpraş'ın değerinin o gün 2 milyar dolar, bugün ise 8 milyar dolar olduğunu kabul etmek kalıyor. Etkileyici bir artış olduğu çok açık. Nedenlerini araştırmak gerekiyor.Farklı nedenler olabilirDeğer artışının bir bölümü şirketin mali, ticari, yönetimsel vs. iç yapısındaki olumlu değişimden kaynaklanabilir. Kararlı ve kaliteli bir yönetimle bir buçuk yılda çok iş yapılabilir. Doğallıkla bunlar fiyata yansır.Daha önemlisi, çevre koşullarının şirket lehine değişimidir. En başta makro ortam gelir. Bu dönemde AB ile ilişkilerde büyük bir atılım gerçekleşmiş, Türkiye'ye olan güven ciddi şekilde artmıştır.Sektördeki gelişmeler de hayatidir. Son günlerde rafineri kapasitesinin talebin altında kaldığı sık söyleniyor. Ayrıca büyük grupları ve sektör firmalarının stratejik kararlan talebi etkiler.Arz-talep mekanizması her alanda böyle işler. Mal ve hizmetler kadar şirketierin de değeri çok kısa sürede yükselebilir ya da düşebilir. Buna alışmak gerekiyor.

Devamını Oku

İlk yarıda milli gelir

13 Eylül 2005

İkinci çeyrek (Nisan-Haziran dönemi) milli gelir verileri DİE tarafından yayınlandı. Çıkacak resmin genel hatları az çok tahmin ediliyordu. Özellikle sanayi üretim endeksi milli gelirin belirlenmesinde etkili oluyor.Doğallıkla, milli gelirin ayrıntıları da büyük önem taşıyor. Tekrar vurgulayalım. Borsa, kur, faiz, vs. mali göstergeler piyasa aktörleri açısından şüphesiz önemlidir. Ama toplumun tümünü esas ilgilendiren reel büyüklük daima ve her yerde milli gelirdir.Milli gelir muhasebesini hatırlatalım. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ülke içinde gerçekleşen toplam mal-hizmet üretiminin değerini ölçer. Dış dünya ile faktör gelir ve gideri eklenince Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) elde edilir.Milli gelir verileri ekonomideki gelişmeler hakkında hayati bilgiler taşır. Konjonktürü en iyi milli gelir özetler. Ekonomideki yapısal değişimin güvenli bilgileri milli gelirin ayrıntılarından alınır.Büyüyor amaTürkiye ekonomisinde üretilen mal-hizmet toplamı (GSMH) cari fiyatlarla birinci çeyrekte 93.5 milyar YTL, ikinci çeyrekte 110 milyar YTL olmuş. İkisini toplayınca ilk yarı için GSMH 203.5 milyar YTL bulunuyor.İlk yarıda Türkiye'nin dış alem net geliri eksi çıkmış: 1.2 milyar YTL. Böylece ilk yan için GSMH 202.3 milyar YTL elde ediliyor. Cari kurdan 146 milyar dolar ediyor. Buradan 2005 için GSMH'yı 350 milyar dolar civarında tahmin edebiliyoruz. Verileri değerlendirirken en yaygın kullanılan yöntem bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırmaktır. Ancak, bunu yaparken enflasyon etkisini temizlemek gerekir. Sabit fiyatlarla milli gelire bakılır. Mevcut milli gelir serileri 1987'yi baz yıl alıyor. Bulunan değer milli gelirin büyüme hızıdır.GSMH ve GSMH ilk çeyrekte sırası ile yüzde 4.8 ve yüzde 5.3 büyümüştü. İkinci çeyrekte büyüme hızı aynı sıra ile yüzde 4.2 ve yüzde 3.4'e geriledi. Böylece ilk yarı büyümesi aynı sıra ile yüzde 4.5 ve yüzde 4.3 oldu. Geçen yıl ise ilk yarı büyüme hızı aynı sıra ile yüzde 11.9 ve yüzde 13.5'du.İlk gözlemleri yapabiliriz. Bir: Türkiye ekonomisi bu yılın ilk yarısında büyümüştür. İki: Büyüme hızı ilk çeyrekten ikinci çeyreğe gerilemiştir. Üç: Geçen yıla kıyasla büyümede büyük bir düşüş söz konusudur.Zengin bilgiler varMilli gelir verilerinin yayınlanması beni çok heyecanlandırır. Birkaç gün boyunca bütün mesaimi onları anlamaya ve anlamlandırmaya ayırırım. Çok sayıda tablo ve grafiği yenilerim. Mutlaka daha sonraki dönemler için tahminlerde revizyona giderim. Gene öyle yapacağım. İlk bakışta ilgimi çekenler oldu. Dış alem faktör giderlerindeki hızlı arüş bunlardan biri. Stok değişmelerinin ikinci çeyrekte milli gelirin yüzde 10'unu aşması bir diğeri. Ayrıntılarına gelecek yazılarda gireceğiz.

Devamını Oku

Temmuz dış ticareti

10 Eylül 2005

Ağustos'un son günü Temmuz dış ticaret verileri yılbaşında açıklanan veri takvimine uygun şekilde yayınlandı. DİE yönetimini bu konuda gösterdiği duyarlılık nedeni ile kutluyoruz.Bu ay dış ticareti ayrıca ele almaya niyetim yoktu. Doğrudan ödemeler dengesine bakmayı planlıyordum. Nasıl olsa Merkez Bankası Temmuz sonuçlarını en geç Cuma günü internete koyar diyordum."Öküzün altında buzağı aramayı" sevmem. Ama bir küçük soru aklıma takıldı. Acaba "net hata noksan kalemi" Temmuz'da da kabul edilebilir sınırların ötesinde mi çıktı? Herhalde hafta başında bu sorunun cevabını alırız.AB ile ticarette durağanlıkTemmuz ve Ağustos için ilk yayınlanan veriler daha sonraki aylarda diğer aylara kıyasla biraz daha fazla yukarı revizyona tabi tutulur. Bunu kamuda yaz tatili ile ilgilendiriyorum.Örneğin Temmuz 2004 ihracat Ağustos sonunda 5.4 milyar dolar açıklanmıştı. Aralık ayına gelindiğinde 224 milyon dolar (yüzde 4.1) artışla 5.6 milyar dolara yükselmişti.Bu yıl Temmuz ihracatı 5.4 milyar dolar çıktı. Nihai sayı ile karşılaştırınca yüzde 4 düştü. Halbuki geçen yılın ilk yayınlanan verisi ile aynıdır. Yani 2004'ten 2005'e ihracatın azalmadığı sabit kaldığı anlaşılıyor.Dış ticareti euro cinsinden izlemenin ana eğilimlerin görülmesi açısından daha yararlı olduğu kanısındayım. Ocak-Temmuz dönemi için 2004 ve 2005 yıllarını karşılaştıralım.AB ile ticaretteki durağanlık derhal dikkati çekiyor. AB'den ithalat 100 milyon euro (yüzde 0.4) artarak 20 milyar euroda, AB'ye ihracat 300 milyor euro (yüzde 1.5) artışla 16 milyar euroda sabitleniyor. AB ile dış ticaret dengesi 100 milyon euro düşüşle 4 milyar euroda kalıyor, ihracatın ithalatı karşılama oranı 0.8 puan yükseliyor.Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı AB ile euro cinsinden ticaretinde büyümenin durmasına daha önce işaret etmiştik. Konjonktür analizimiz ile tutarlı olduğunu söyleyebiliriz.AB dışı ile açık büyüyorAB dışı ile hem ihracat hem de ithalat hızlı artıyor. Euro/dolar parkesinin de biraz katkısı var. Geçen yıl Ocak-Temmuz döneminde 1.23 olan parite bu yıl 1.27'ye yükselmiş.AB dışına ihracat yüzde 26.4 artışla 16 milyar euroya, AB dışından ithalat yüzde 26.7 artışla 31 milyar euroya, AB dışı ile dış ticaret açığı yüzde 27.1 artışla 15 milyar euroya tırmanıyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 0.1 puan düşüyor.Neticede geçen yıla kıyasla dış ticaret dengesinde yaşanan bozulmanın tümü AB dışı ülkelerle ticaretten kaynaklanıyor. Temel nedeninin enerji fiyatlarındaki artış olduğu hesaplanabilir.

Devamını Oku

Zıt teşhisler

7 Eylül 2005

Salı günü Ağustos ayı enflasyonuna baktık. Tüketici için hayat pahalılığını ya da firma için girdi maliyetlerini ölçen genel endeksleri (TÜFE ve ÜFE) bir kenara koyduk. Konjonktür gelişmelerini ölçen çekirdek enflasyonu kullandık.Bu tercihin arkasında Temmuz başından itibaren yazılarıma damga vuran bir tema-öngörü yer alıyor. Sanırım dikkatli okuyucularım neyi kastettiğimi biliyor. Gerek teori gerek göstergeler ekonomide ciddi bir resesyon tehlikesine işaret ediyor. Olayı daha ilginç kılan bir boyut var. Konjonktür politikası sorumluluğunu tek başına taşıyan Merkez Bankası tam tersini düşünüyor. O nedenle konjonktüre konan teşhislerdeki zıtlığı vurgulamak özel anlam kazanıyor. Temmuz başında yayınlanan enflasyon raporundan bir alıntı bu işi yapıyordu. Maalesef sayfaya yerleştirirken bir karışıklık sonucu düşmüş. Yazıyı "sosu unutulan makarnaya dönüştürmüş. Sayfayı düzenleyen arkadaşlar adına özür diliyorum.Canlanma tehlikesi mi?"Haziran ayı Enflasyonu ve Görünüm" raporu Sonuç bölümü ilk paragrafı (30) son cümlesi, Merkez Bankası'nın konjonktür değerlendirmesini özetliyor."Son bir ay içinde açıklanan veriler ışığında, enflasyondaki düşüş eğilimine ilişkin olarak ifade ettiğimiz kaygılar ekonomideki talebin canlanmaya başladığını ve enflasyondaki düşüş sürecinin ivmesinin azaldığını (siyahlamalar benim) düşündürecek biçimde sürmektedir."Merkez bankacılığı geleneğinde teşhisler mümkün olduğu kadar yuvarlak ve açık uçlu ifade edilir. Alan Greenspan bu konunun en büyük ustasıdır. Kongre'de konuşması sonrasında bir senatör "Sizi çok iyi anladım" diyor. Greenspan cevabı yapıştırıyor. "Demek ki kendimi çok kötü anlatmışım!"Alıntıya geri dönelim. Temmuz başı itibanyla Merkez Bankası'nın konjonktür teşhisi çok nettir. Bir: Talep canlanmaya başlamıştır. İki: Canlanan talep enflasyonun düşüş ivmesini azaltmaktadır.Doğal olarak para politikası bu teşhis üzerine temelleniyor. Gecelik faiz yüzde 14.25'te sabit tutuluyor. Genelde enflasyon ve enflasyon beklentileri düştüğüne göre karar para politikasının sıkılması anlamına geliyor.Raporun son paragrafı gecelik faizlerin yakın gelecekte de indirilmeyeceğim vurguluyor: "Bugünkü veri seti ışığında, önümüzdeki aylarda kısa vadeli faizlerin eğiliminin aşağı yönlü olma olasılığı bir önceki döneme kıyasla azalmıştır."Resesyon tehlikesi mi?Benim teşhisim tam tersi yönde idi. Temmuz başında aynı verilerde ekonomide çok güçlü resesyon eğilimleri görüyordum. Konunun önemini düşünerek uzun bir yazı dizisi hazırladım. Temmuz ayı boyunca önce teoriyi sonra ampirik kanıtları anlattım.Son iki ayda açıklanan dış ticaret, sanayi üretimi, istihdam ve enflasyon verileri bu teşhisimi doğrulamaktadır. Resesyon eğilimlerinin güçlendiği bir dönemde yanlış bir teşhis sonucu para politikasının sıkılması büyük talihsizliktir.

Devamını Oku