Asaf Savaş Akat

Asaf Savaş Akat

akatas@bilgi.edu.tr

İlk yarıda dış finansman

12 Ağustos 2006

Haziran sonu ödemeler dengesi verilerini değerlendiriyoruz, önce cari açığa baktık. Yıllık dış açığın 10 milyar dolar artışla 29 milyar dolara yükseldiğini gördük.Dış açıktaki bozulmanın boyutu milli gelire oranlayınca daha belirginleşiyor. Bir yılda yüzde 5.8'den yüzde 7.6'ya tırmanmış. Artış eğilimi dış açığın milli gelirin yüzde 10'una dayanmasının çok uzakta olmadığını müjdeliyor.Karşımıza iki soru çıkıyor. Biri, bu sürdürülemez konjonktürün sorumlusunu bulmaktır. Cevabım biliniyor. Ekonomiyi bugünlere 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikasının getirdiğini söylüyorum.Diğeri böylesine büyük bir açığın finansmanının nasıl ve nereden geldiğidir. Totolojik düzeyde olay basittir. Finansmanı bulunmasa zaten açık da olmazdı. Halbuki dış kaynak bileşiminin orta vadede ekonomik etkileri çok önemlidir.Karşılaştırmayı yine bir yıl öncesinin yıllık verileri ile yapıyoruz. Okuyucularımı sıcak yaz günlerinde yormamak için tablo ve grafik kullanmıyorum. Ayrıntılara girmeden genel resme yöneliyorum."Net hata noksan kalemi" ile başlayalım. Geçen yıl 4 milyar dolar artı iken bu yıl 1 milyar dolar eksiye geçiyor.Böylece toplam finansman ihtiyacı 15 milyar dolardan 30 milyar dolara iki katına yükseliyor. Buna karşılık ülkeye gelen toplam dış kaynak 27 milyar dolardan 48milyar dolara çıkıyor. Döviz rezervleri 12 milyar dolar yerine 18 milyar dolar artıyor.En büyük değişim net doğrudan yabancı sermayede yaşanıyor. 2 milyar dolardan 17 milyar dolara fırlıyor. Borsayı da ekleyince dış açığın yüzde 70'i bu kaynakla karşılanıyor. Bu tarihi rekorun da ayrıntılarına girmeyi sonraya bırakıyorum. İkinci önemli fark kamu borçlanmasında görülüyor. Yabancıların YTL tahvil yatırımlarını dahil ediyoruz. Gecen yıl 4 milyar dolar net borçlanma bu yıl 7 milyar dolar net borç ödemeye dönüşüyor. İki yıl toplamı kamu net 3 milyar dolar borç ödüyor.Özel kesim borçlanmasıGeriye kalıyor özel kesim borçlanması. İki ayrı kategoride inceliyoruz: Bankalar ve banka-dışı kesimler. Bankaların net borçlanması 9 milyar dolardan 12 milyar dolara yükseliyor. 3 milyar dolar artış var. İki yıl toplamı 21 milyar dolar ediyor. En çarpıcı borçlanma artışı ise banka-dışı kesimlerde yaşanıyor. "Reel ekonomi" özel firmalarının tümü bu kategoride yer alıyor. Net borçlanma 10 milyar dolardan 22 milyar dolara tırmanıyor. İki yıl toplamı 32 milyar dolar ediyor.Üç uçlu bir özet yapabiliriz. Bir: kamu kesimi borç ödüyor. İki: İç piyasaya yönelik hizmet kesimlerine rekor yabancı sermaye giriyor. Üç: Özel şirketler büyük dış borçlanma yapıyor.

Devamını Oku

İlk yarıda dış denge

9 Ağustos 2006

Mayıs ayında dünya piyasalarında beliren olumsuz hava en çok Türkiye'yi vurdu. Nedeni artık biliniyor. 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikası ekonomiyi sürdürülemez bir konjonktüre sıkıştırmıştı.Merkez Bankası'nın "yüksek faiz-düşük kur" anlayışı iç içe iki süreci tetikledi. Bir: YTL ekonominin gerçeklerinden koparak aşırı değerli hale geldi. İki: Özel tüketim ve yatırım harcamalarındaki artış bir saadet zinciri oluşturarak iç talebi patlattı.Bu koşullarda dış dengenin ekonominin zayıf halkası haline dönüşmesi kaçınılmazdı. Nitekim beklenen gerçekleşti. Özellikle 2005 ortasından itibaren cari işlemler açıkları her ay yeni rekorlar kırmaya başladı. Mayıs ayına öyle geldik.Pazartesi günü haziran sonu itibariyle ödemeler dengesi verileri açıklandı. Böylece tam resmi görme olanağını bulduk. Kısaca gözden geçirmekte yarar gördüm.Dış açık büyüyorPerşembenin gelişi çarşambadan belli idi. Geçen kasımda Haziran 2006 dış ticaret ve cari işlemler açıkları için sırası ile 50 ve 30 milyar dolar öngörmüştüm. Gerçekleşme, aynı sıra ile, 49 ve 29 milyar dolar oldu.2006 ve 2005'in ilk yarı verileri medyada yeterince karşılaştırıldı. O nedenle bir yıl öncesi ile yıllık değerleri karşılaştırmayı tercih ettim. Bu şekilde bir yılda dış dengede nasıl bir değişim yaşandığı daha iyi görülüyor.2005 Haziran sonu itibariyle yıllık değerlerle başlayalım. Dış ticaret açığı 38 milyar dolar, bavul ticareti, altın vs. sonrası mal ticareti açığı 28 milyar dolar, cari işlemler açığı ise 19 milyar dolar.2006'da dış ticaret açığı 11 milyar dolar artışla 49 milyar dolara, mal ticareti açığı 10 milyar dolar artışla 38 milyar dolara, cari işlemler açığı da 10 milyar dolar artışla 29 milyar dolara yükseliyor.Dikkatinizi çekmiştir. Mal ticareti ve cari işlem açığında artış miktarı aynıdır. Bunun anlamı, hizmetler, transferler ve yatırım gelirleri toplamında oluşan net fazlanın sabit kaldığıdır.Tarihi bir rekorBazı gözlemler yapabiliriz. Cari işlemler açığına sadece son on iki ayın ek katkısı 10 milyar dolardır. Ayrıca, ek 10 milyar dolar açığın tümü dış ticaret dengesindeki bozulmadan kaynaklanmıştır.Dış açığı ölçmenin sağlıklı bir yolu, milli gelire oranına bakmaktır. Haziran 2005'te cari işlemler açığının milli gelire oranı yüzde 5,8'di. Bu yıl 1,8 puan artışla yüzde 7,6'ya tırmandığını hesaplıyoruz. Saadet zincirinin bir yıl daha sürmesi halinde yüzde 10'a ulaşacağı anlaşılıyor.Yapılan para politikası hatalarının ekonomiye ve topluma esas maliyeti dış açığın kırdığı bu tarihi rekordur. Hep söylüyorum. Bu mızrak hiçbir çuvala sığmaz.

Devamını Oku

Talep baskısı sürüyor

8 Ağustos 2006

Temmuz enflasyonu perşembe günü açıklandı. Çok önemli bir veri olduğunu aynı gün çıkan yazımda anlatmıştım. Yazın en sıcak günlerinde okuyucularımın hafızasını zorlamamak için kısaca tekrarlamakta yarar görüyorum.2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikası ekonomiyi çok olumsuz bir konjonktüre sıkıştırdı. Adını "sanayisiz, ihracatsız, istihdamsız ama enflasyonist büyüme" koyduk. Oluşan iç talep balonunu "saadet zincirine" benzettik. Patlamasını beklemeye başladık.Mayıs ortasında dış dünyada risk iştahı aniden azaldı. Kur-faiz-borsa üçgeni ciddi bir türbülansa girdi. Merkez Bankası para politikasını sıkıştırarak tepki gösterdi. Yani ekonomi yeni bir konjonktüre yöneldi.Bu noktada hayati bir soru devreye giriyor. Düzeltme hangi hızla ve nasıl bir süreçte gerçekleşiyor? Cevabını ancak yeni verilerde bulabiliriz.Maliyet mi? Talep mi?Geçiş sürecinde enflasyonun rolü, kelimenin tam anlamı ile anahtardır. Çünkü fiyat artışlarının hızlanması iç talepte daralmanın yetersiz kaldığına işaret eder. Para politikasının daha da sıkılmasını gerektirir. İşin ilginci, veriler birden fazla tefsire izin verebilir. Bunun bir örneği Türkiye'de yaşandı ve yaşanıyor. 2005'in son çeyreğinden itibaren tüketici enflasyonunda bir artış eğilimi ortaya çıktı. 2006 ilkbaharında iyice belirginleşti.Merkez Bankası yönetimleri ve bir kesim iktisatçı bu olguyu arz kökenli etkenlere bağlıyor. Enerji ve gıda ürünleri fiyat artışı, tütün ve alkollü içecek vergileri vs. vurgulanıyor. Enflasyondaki yükselişe talebin etkisi olmadığı söyleniyor.Benim de aralarında olduğum bir başka kesim için sorun şişen iç talep balonundan kaynaklanıyor. Canlı iç talep sayesinde üreticiler fiyatlarını yükseltebilecekleri bir ortam buluyorlar. Maliyet artışlarını fiyatlarına kolayca yansıtabiliyorlar. Mayıs sonrasında YTL'nin hızlı değer kaybı olaya yeni bir boyut kazandırdı. İlk kesim de maliyet baskısının enflasyona dönüşmesini engellemek için iç talebin kısılmasının zorunlu hale geldiğini kabul etti.Enflasyon yükseliyorTefsir farkları temmuz enflasyonu hakkında değerlendirmelere de yansıyor. İlk kesim arz kökenli maliyet boyutunu öne çıkartıyor. YTL'deki değer kaybına özel bir önem veriyor. Enflasyonun yükselmesinde talep etkisi yoktur diyor.Ben farklı düşünüyorum. Kur ve faiz artışının iç talebi bir miktar kıstığını kabul ediyorum. Ancak, temmuz verileri bana talepteki durgunluğun fiyat artışlarını kısıtlamaya yetmediğini düşündürüyor. Talep enflasyonunu hâlâ önemsiyorum.

Devamını Oku

Temmuz enflasyonunu beklerken

2 Ağustos 2006

Bu yaz olağan tahmin yenilemesini yapmadık. Geçen yazımda kısaca değindim. Nedeni, mayıstan itibaren mali piyasaları sarsan çalkantının yarattığı belirsizliktir. Daha doğrusu, yeni konjonktürün özellikleri hakkında veri yetersizliğidir.Teorik açıdan birden fazla mekanizma söz konusudur.Bir: Kur ve faizde yaşanan ani hareket reel ekonomide güven duygusunu zedeler. Tüketici tüketimini, firmalar yatırımlarını kısma eğilimine girer. İç talep duraklar hatta daralır.İki: YTL'nin değer kaybı ithal girdi maliyetleri üstünden fiyat artış baskısı yaratır. Enflasyon yükselme eğilimine girer. Enflasyon beklentileri bozulur. Yüksek enflasyon kısır döngüsü ihtimali belirir.Üç: Merkez Bankası gecelik faizleri yükseltir ve likiditeyi kısar. Hem kredi arzı hem de kredi talebi daralır. Sıkı para politikası iç talepteki daralmayı güçlendirir. O ölçüde enflasyondaki artışı kısıtlar.Enflasyon ve konjonktürKonjonktürün bundan sonraki seyri açısından üç önemli veriyi yukarıdaki analizden kolayca saptıyoruz. Sırası ile, özel tüketim harcamaları, yatırım harcamaları ve enflasyon. Tahminci belirsizliği bunlarla aşabilir.Tüketim ve yatırım harcamaları güvenilir göstergelerdir. Ama tahmincinin işine yaramazlar. Çünkü yayınlanmasında altı aya varan gecikme söz konusudur. Tam olmasa da ithalat verileri (bir ay gecikme) onların yerine kullanılabilir.Enflasyon ise en erken yayınlanan veridir. Türkiye'de ayın bitiminden üç gün sonra açıklanıyor. Üstüne, para politikası esas itibariyle enflasyona tepki verir. Yani enflasyon bize iki konuda bilgi taşır.Biri, ekonominin arz-talep dengesidir. Talep arzdan fazla ise enflasyon yükselir. Başka bir ifade ile, çeşitli yönlerden gelebilecek maliyet baskıları ile fiili enflasyon arasındaki fark iç talebin canlılık düzeyini yansıtır.Diğeri, Merkez Bankası'nın yakın gelecekteki muhtemel davranışıdır. Enflasyonda beklenenin ötesinde yükselme eğilimi halinde para politikasının gelecekte daha da sıkılmasını bekleyebiliriz. Tersi de geçerlidir.Önemli veri bugünEkonomide bir tek ayın verisinden hareketle genellemeye giderken dikkatli olma gereğini baştan belirtmeliyim. Tüm istatistikler için tek gözlemde hata payı yüksektir. Tefsir ederken unutulmalıdır.Bugün saat 16.30'da açıklanacak temmuz enflasyon verilerini heyecanla bekliyorum. Haziran verileri mali türbülanstan sonraki ilk aya aitti. Temmuzla ikincisi geliyor. İkisini yan yana koyup karşılaştırınca önemli bilgilere ulaşılacaktır.

Devamını Oku

Tahminlerde revizyon üstüne

1 Ağustos 2006

Temmuz benim için sakin bir aydır. Üniversitede sınavlar bitmiş, sonuçlar idareye verilmiştir. Diploma törenleri ve referans mektupları kalır. Televizyon programı zaten haziran sonunda kesilir. Konferans talebi yok denecek kadar azalır.Bu fırsatı temel makroekonomik göstergeler için tahminlerimi gözden geçirmeye kullanırım. Sayılar içinde kaybolacak kadar zaman olmasınını keyfini çıkartırım. Senaryo yazar, senaryo bozarım.Bu yıl işler karıştı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Benden kaynaklanan bir bölüm de var. Bazı özel konular araya girdi. Temmuz boyunca hesaplara yoğunlaşacak zamanı bulmakta zorlandım.Ancak temmuz programının bozulmasına esas katkıyı ekonomideki gelişmeler yaptı. Konjonktür değişimi tam yaz başına denk geldi. Yeni eğilimleri yansıtan verilerin yokluğunda tahmin yapmanın anlamı kalmadı.Tahmincilik cilveleriHepsi bu kadar değil. İçimi sıkan bir başka sorun daha var. Tahmincilik çok riskli bir meslek. O riski taşıyacak bir kişilik de gerektiriyor. Çünkü risk sözcüğü daima iki zıt hali, bir fırsatı ve bir tehlikeyi özetliyor.Bir analizin öngördüğü sonuçların fiiliyatta gerçekleşmesi analizi yapan için inanılmaz bir keyiftir. Onu dünyanın tepesine taşır. Kendini akıllı, parlak, güçlü vs. velhasıl çok iyi hissetmesini sağlar. Mesleğine hakimdir. Kanıtı ortadadır.Ne var ki, yaşam çok renkli ve o ölçüde zalimdir. Bilinmezlik ve öngörülemezlik tüm toplumsal olayların özünde mevcuttur. En yetenekli tahminci için bile doğru tahmin istisna, yanılgılar ise kuraldır.Yanılmış olmak çok tatsız bir duygudur. Gerçek tahminden farklı çıkınca yapacak fazla bir şey yoktur. Yanılgı yanılgıdır. Aslında su götürür tarafı yoktur. Ona rağmen iktisatçılar yanılgılarını laf kalabalığı içinde gizlemeye meraklıdırlar.Yanılgılar da ikiye ayrılır. Genellikle yanılgının yanlış analizle beraberliğine raslanır. Öğretici etkisi sınırlıdır. Daha tatsızı doğru analizden yanlış tahmin üretmektir. İnsanı çok üzer. Geçen yıl böyle bir olay yaşadım. Kısaca anlatmak istiyorum.Bir yanılgı hikâyesi2003 sonrasında yapılan büyük para politikası hatalarının ekonomide hasarı hemen görülmedi. "Yüksek faiz-düşük kur lobisinin" tam saha presi bir süre etkili oldu. Ama 2005 başında ilk işaretler belirdi. 2005 yazında bunların analizine giriştim. "Sanayisiz, ihracatsız, istihdamsız ama enflasyonist büyümeyi" topa tuttum.Analiz doğru çıktı. Yanlış para politikasının ekonomiyi "sıcak para bağımlısı" yaptığı, yapay "saadet zincirleri" kurduğu şimdi genel kabul görüyor. Ancak ben bir sonraki adımda vahim bir hata yaptım. Analizden yanlış bir tahmin ürettim.2005'in ikinci yarısında resesyon öngördüm. Tam tersi oldu. Yanlış para politikasının desteği ile bir iç talep balonu şişti. Yani ben de fena şiştim. Düşmanlarım bayram etti. Neyse, yerim bittiğine göre devamı bir başka yazıya...

Devamını Oku

Yaz ortası yazısı mı?

31 Temmuz 2006

Yazın ortasına geldik. Eskiler "Ağustos'un yarısı yaz yarısı kış" derlerdi. Doğru ise çoğu gitmiş azı kalmış oluyor. Gene eskilerde yaz aylarında ekonominin sakin seyredeceği inancı vardı. Neden olabilir? İlk akla gelen sıcağın insanı hareket etmekten vazgeçiren etkisidir. Sanayi devrimi de ılıman iklim kuşağının kuzey bölgelerinde gerçekleşmişti. Fakat sıcak ama çok zengin ülke ve bölgelerin varlığı bu hipotezi deliyor.İnsanların tatile gitmesi bir başka neden olabilir. Memur kenti Ankara neredeyse tamamen boşalır. Kuzey ülkelerinde kapanan fabrikalarda çalışanlar kapağı sıcak denizlere atar. Türkiye ise bir turizm merkezidir. Yazın tam tersine işler yoğunlaşır.Yaz eskiden sakin geçerdiİki hipotezi de açıklayıcı görmediğimiz anlaşıldı. Ama yazın ekonominin sakin seyredeceği kanısının çok yaygın olduğunu da biliyoruz. Haklı olarak nesnel bir neden göstermemi isteyeceksiniz.Bence neden geçmişte yatıyor. Konvertibilite öncesinde döviz arz ve talebine cari işlemler hesabı hükmederdi. Dolayısı ile yaz aylarında işçi dövizlerinde ve turizm gelirlerinde artiş dövizin bollanmasına yol acardı. Yazın döviz sorunu beklenmezdi.Buna karşılık sonbahar ve kış uğursuz kabul edilirdi. Aynı mantığın devamıdır. Döviz girişi hükümetin yanlış politikayı biraz daha sürdürmesine imkan verirdi. Turist ve işçi dövizleri düşünce döviz sıkıntısı gündeme gelirdi.Konvertibilite sonrasında döviz arz ve talebinde sermaye hareketleri öne çıktı. Cari işlemler dengesi geri plana kaldı. Etkisi uzun dönemde hissedilir oldu. Böylece dövizde eski mevsimsel döngülerin yerini yeniler aldı.Sayılar bu analizi doğruluyor. Örneğin döviz kurunda en sert yukarı hareketlerden ikisi 2001 ve 2002 yazlarında gerçekleşti. Her ikisinde de dolar yaz ortasında kısa sürede değer kaybetti. 1.70 düzeyine yaklaştı.Önemli veriler geliyorBu yaz doğrudan konjonktür üstüne özellikle yazmadım. Daha genel konulara baktım. Yeni eğilimleri daha iyi saptamayı temin edecek verilerin ortaya çıkmasını beklemeyi tercih ettim.Mali piyasalarda Mayıs ve Haziran'da yaşanan ciddi türbülans başlangıç noktasıdır. YTL değer kaybetti. Faiz yükseldi. Hemen ardından para politikasından sert bir tepki geldi. Merkez Bankası para politikasında hem faizi arttırdı hem de likiditeyi sıktı.Temel sorumuz açıktır. Bu iki önemli olay reel ekonomiyi nasıl etkiledi? Önümüzdeki haftadan itibaren yayınlanacak göstergeler o nedenle büyük önem taşıyor. Sorunun cevabını onlarda arayacağız.

Devamını Oku

Siyaset, ekonomi vs...

26 Temmuz 2006

Genelde bilmeceleri severim. Çelişen gözlem ya da hipotezleri açıklama arayışı bilimsel adını verdiğimiz düşünce biçiminin ortaya çıkışında ve gelişmesinde anahtar role sahiptir. Daha karmaşık ve zor olsa da, toplumsal bilimlerde de kullanılır. Geri planda insanoğlunun çok ilginç özelliklerinden biri yatar. İnsanlar açıklanmamış olay sevmezler. Doğru ya da yanlış, her olaya bir açıklama getirirler. Zaman içinde bunların önemli bölümünün yanlış olduğu ortaya çıkar. Ama yenileri gelir.Bir an için tektanrılı dinler öncesinde Anadolu'ya gidelim. Bir deprem oluyor. Sağ kalanlar nedenini biliyor mu? Evet. Hangi tanrının kime kızmasının ya da hangi kralın hangi günahının depreme yol açtığının ayrıntılarını rahiplerden öğreniyor.Bu bilgi doğru mu? Bizim için değil. Ama o devir insanı için doğru. Depremi açıkladığına inanıyor. Dolayısı ile davranışlarını da bu bilgiye göre ayarlıyor. O bilgi uğruna adaklar yapıyor. Eziyet çekiyor.Bilimsel düşünce ve hurafelerBilimsel düşüncenin son üç yüzyılda hızlı gelişimi doğanın anlaşılmasını bu tür hurafelerden büyük ölçüde temizledi. Güneş'in ve Ay'ın neden tutulduğu, depremlerin nasıl olduğu vs. doğal olayların nesnel nedenselliği genel kabul görüyor.Genel diyorum çünkü orada bile istisnalar oluyor. Hemen akla gelen, biyoloji ve evrim teorisidir. Dini inançları ile çeliştiğini düşünen çok sayıda insan bunları reddediyor. "Yaratılış" ya da "akıllı tasarım" teorilerine inanıyor.Maalesef toplumsal olayların açıklanması hurafelere daha müsaittir. Her toplumda, tanım icabı, bireyler, iradeleri ve iktidar olgusu var. Böylece her çeşit hurafe ve komplonun yeşermesine müsait bir ortam oluşuyor.Lafı uzattım. Baştan niyetim siyasetle ekonomi arasında kurulan bire bir ilişki ile alay etmek, çelişkilerini göstermekti. TL neden değer kaybetti? Faiz neden yükseldi? Borsa neden düştü? Cevap hazır: Siyasi sorunlar. Liste uzun: Son dönemde muhakkak olan siyasi olayları say. TL neden değer kazandı?Bu haftanın gelişmelerine bu açıdan bakmak istiyorum. Mayıs sonrasında kur-faiz-borsa üçgeninde yaşanan çalkantıda gene uzun siyasi analizler yapıldı. Hükümetin hataları ayrıntılı şekilde sayıldı. Yani mali çalkantıya neden olarak siyaset gösterildi.Son bir haftadır kur-faiz-borsa üçgeninde işler iyi gidiyor. Aynı mantığı izlersek, mayıs ortasına göre siyasette olumlu gelişmeler olması gerekiyor. Etrafıma bakıyorum. Ben bulamıyorum. Bir de siz deneyim. Aşağıdakiler içinden olumlu haberi seçin. İsrail'in Lübnan'a müdahalesi mi? Rice'ın yeni Orta Doğu haritası açıklaması mı? PKK şiddetinin tırmanması mı? Kuzey Irak'a askeri müdahale ihtimalinin yükselmesi mi?İsteyenler listeye iç siyasi gelişmeleri de ekleyebilir. Sonuç değişmez. Mayıs ve sonrasında yaşanan çalkantıda siyasetin etkisi yoktu. Bugünkü toparlanmada da siyasetin etkisi yok. Her ikisi de ekonomi içi süreçlerden kaynaklandı. Gerisi hurafedir.

Devamını Oku

İlk yarıda kamu borcu

25 Temmuz 2006

Kamu borç stoğunun kaydını Hazine tutuyor. Farklı tanımlara göre ayrıntılı tablolar yayınlıyor. Örneğin iç, dış ve toplam borç için ayrı dosyalar var. Biraz gecikme ile ayrıca kamunun net borç hesabı da açıklanıyor."Merkezi Yönetim Borç Stoğu", adından da anlaşılacağı gibi, Hazine'nin doğrudan yükümlülüğündeki toplam brüt kamu borcunu ifade ediyor. Haziran sonu verileri cuma günü açıklandı. Dikkatinizi çekmiştir. Kamu borcu artık eskisi gibi ilgi odağı olmuyor. Her açıklanan veriden sonra sonra "eyvah felakete gidiyoruz" ya da "bu borç sürdürülemez" beyanatları da verilmiyor.Üstelik mayıstan bu yana mali piyasalar ciddi şekilde çalkalandı. TL değer kaybetti. Faiz yükseldi. Para politikası sıkıldı. Beklentiler bozuldu. Satışların düştüğü haberleri arttı. Ama kamu borcu korkuları depreşmedi.Hem düşüyor hem artıyorYaz sıcaklarında okuyucularımı karışık tablolarla sıkmama kararı aldım. O nedenle gözlemlerimi az sayıda veriye yoğunlaştırıyorum.2005 sonunda 331 milyar YTL olan merkez yönetim borç stoğu Haziran 2006'da 21 milyar YTL artışla 352 milyar YTL'ye yükselmiş. Altı aylık tüketici enflasyonunu düşünce reel artış oranı yüzde 1,3 çıkıyor.Ayrıntıya giriyoruz. YTL ile borç 3 milyar YTL artışla 210 milyar YTL'ye yükselmiş. TÜFE ile düzeltince yüzde 3,3 reel azalma buluyoruz. Dövizle borç ise 4 milyar dolar azalarak 89 milyar dolara gerilemiş. Onun da yüzde 4 düştüğünü hesaplıyoruz.Basit bir bilmece ile karşı karşıyayız. TL cinsinden reel borç düşmüş. Döviz borcu da azalmış. Ona rağmen toplam borçta reel artış var. Çünkü döviz kuru değişmiş. Yıl sonuna kıyasla dolar yüzde 19,5 artmış. Dolayısı ile döviz borcunun YTL değeri yükselmiş. Bu da toplam borcu artırmış.2001'le karşılaştırmaKriz sonrası dönemi bütün olarak görebilmek için haziran verilerini 2001 sonu ile karşılaştırıyorum. Gene tüketici fiyatları ile düzelterek reel değişime bakıyorum. 2001 sonundan hazirana merkezi yönetim borç stoğundaki reel artış yüzde 4,3 çıkıyor.Bu sayı çok önemlidir. Çünkü borç stoğundaki değişim ile kamu kesimi reel dengesi tanım icabı eşit olmak zorundadır. Dört buçuk yılı kapsayan bir dönem için küçük bir reel borç artışı küçük bir reel kamu kesimi açığı anlamına gelir.Dönemin başlarında, özellikle 2002 ve 2003'te kamu açığının küçük olmadığını biliyoruz. Buradan, son yıllarda reel kamu dengesinin artıya geçtiği sonucuna ulaşıyoruz. Bu çok önemli konuya tekrar geri döneceğim.

Devamını Oku