İşi gücü bıraktık ABD’nin dış açığı ile uğraşır olduk. Neden? Çünkü Türkiye’nin de büyük bir dış açığı var. Dünya ekonomisinde bir düzeltmenin Türkiye’yi sıkıştırmasından korkuyoruz. Analizde ABD’yi geri kalan dünya ülkerinden ayırdeden çok önemli iki özellik öne çıktı. Bir: ABD dışarıya dövizle değil kendi parası dolarla borçlanıyor. İki: ABD özel kesim ağırlıklı mali piyasalara değil merkez bankalarına yani devletlere borçlanıyor. Dünya sermaye ithalatının üçte ikisini ABD gerçekleştiriyor. Dünya sermaye ihracatının üçte ikisini ise iki Asyalı (Çin, Japonya) iki petrol üreticisi (Rusya, S.Arabistan) ve dört Avrupalı (Almanya, İsviçre, Norveç ve Hollanda) toplam sekiz ülke yapıyor. Bugün madalyonun öbür yanına, yani dünya döviz rezervlerine bakıyoruz. Rezervler artıyorMerkez bankalarının menkul döviz varlıklarına rezerv deniyor. Merkez bankaları altın da tutuyor. Biz altın-dışı rezervlerle ilgileniyoruz. Cari işlemler dengesi ülkenin dış dünya ile net kaynak alışverişini verir. Açık halinde ülke net sermaye ithalatçısı, fazla halinde ise net sermaye ihracatçısıdır. Rezerv hareketi dış dengeden bağımsızdır. Dış varlıkların dağılımını yansıtır. Türkiye örneğine bakalım. Temmuz 2006 itibarıyla yıllık cari işlemler açığı 30 milyar dolar Türkiye’nin net sermaye ithalatıdır. Ama Merkez Bankası rezervi 12 milyar dolar artmıştır. Ülkeye 42 milyar dolar brüt sermaye girmiştir. Özel kesim borç artışı ve rezerv artışı tanım icabı eşittir. Gelelim verilere. Dünya merkez bankaları altın hariç toplam döviz rezervleri 2000 yılında 2 trilyon dolar iken 2005’te 4.2 trilyon dolara yükselmiş. Beş yılda 2.2 trilyon dolar yada yüzde 110 artış yaşanmış. Bekleneceği gibi 2000’den 2005’e en büyük rezerv artışı Çin’de oluyor. Çin’in rezervleri 170 milyar dolardan 820 milyar dolara yükseliyor. 650 milyar dolar artıyor. Dünya rezerv artışının üçte biri Çin’den, gerisi ise büyük ölçüde Japonya, Kore, Singapur, Rusya ve Tayvan’dan kaynaklanıyor. Likidite bolluğuDünya düzeyinde bir “saadet zinciri” ile karşı karşıya olduğumuz görülüyor. ABD yaptığı ithalat karşılığında dolarları veriyor. Bunlar az sayıda sermaye ihracatçısı ülkenin merkez bankasına birikiyor. Onlar da gidip ABD devlet tahvili alıyor. Zincir tamamlanıyor. Alan memnun satan memnun, bu işte bir risk olabilir mi? Maalesef evet diyoruz. Çünkü döviz rezervleri aynı zamanda uluslararası ödemeler sisteminin para arzına tekabül ediyor. Yani rezerv artışı uluslararası likiditenin bollanması anlamını taşıyor. Son beş yılda dünya nominal milli gelirinde artış yüzde 40 oldu. Aynı dönemde dünya dış ticareti de cari fiyatlarla yüzde 60 büyüdü. Buna karşılık yukarıda döviz rezervlerinde artışı yüzde 110 hesapladık. İktisadın en eski kuralıdır. Para arzı reel mal-hizmet arzından daha hızlı artıyorsa eninde sonunda enflasyonist baskılar kendini gösterir. Likiditeyi sıkmak zorunluluğu doğar. Dünya ekonomisinde ise likiditeyi kısmanın yani rezerv artışını durdurmanın tek yolu var: ABD dış açığının kapanması. Önümüzdeki dönemde dünya konjonktürünü yakından izlemek gerekiyor.
2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikaları ekonominin kırılganlığını artırdı. Amerika hapşırınca Türkiye’nin yatağa düşme ihtimali belirdi. Kendi dış açık derdimiz yetmez gibi başımıza bir de Amerika’nın dış açık sorunu çıktı. Bir önceki yazıda ABD cari işlemler açığını ele aldık. ABD’ye özgü ilginç özellikler saptadık. “Süper güç ayrıcalığı” ABD’ye çok farklı bir finansman olanağı sağlıyordu. İki unsur öne çıktı. Birincisi, ABD dış açığını kendi parası ile borçlanarak finanse ediyordu. Bunun anlamı doların değer kaybı riskini borç verenin almasıdır. Diğeri, ABD esas olarak merkez bankalarına borçlanıyordu. Yani dolar riskini piyasa değil kamu kurumları taşıyordu. Bugün olaya öbür taraftan, yani ABD’nin dış açığını finanse eden ülkeler açısından bakıyoruz.Tanımlara dikkat edelimCari işlemler dengesi, sermaye ihracatı-ithalatı, brüt-net dış borçlanma, döviz rezervlerinde artış-azalış gibi kavramlar birbiri ile yakından ilişkilidir. Cari işlemler fazlası veren bir ülke düşünelim. Tanım icabı net dış varlıkları o fazla kadar yükselir. Başka türlü söylersek, cari işlemler fazlası ekonominin net sermaye ihracatına eşittir. Net sermaye ihracatı iki ana kalemden oluşur: Net doğrudan yatırım ve net borç verme. Net borç verme de ikiye ayrılır. Mali ve reel kesimin net borç değişimi ve merkez bankası döviz rezervinde değişim. Ayrıca her kalem için brüt değerler vardır.100 dolar cari işlemler fazlası veren bir ekonomi düşünelim. Net sermaye ihracı 100 dolardır. Ama dışarıya net 150 dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapılsın. Net dış borcu 50 dolar artmıştır. Öte yandan ülke bankaları dışarıdan borç almasın. Rezervleri 50 dolar düşmüştür. Dış fazlaya rağmen dış borç artmış rezerv azalmıştır.Sayıları değiştirelim. Net 100 dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı girsin. Bankalar da 50 dolar net borçlansın. Sermaye ihracı gene 100 dolardır ama rezervleri 250 dolar yükselmiştir.Sermaye ihracatçılarıIMF’nin Küresel Mali İstikrar Raporu’nda 2005 yılı için dünya sermaye ihracatındaki ülke payları da gösteriliyor. İlk sekiz sırayı yüzde 14,4’le Japonya, yüzde 13,9’la Çin, yüzde 10’la Almanya, yüzde 7,9’la Suudi Arabistan, yüzde 7,2 ile Rusya, yüzde 4,4’le İsviçre, yüzde 4,3’le Norveç, yüzde 3,5’la Hollanda alıyor.Sekiz ülke toplamı yüzde 65,5’la ABD’nin dünya sermaye ithalatındaki payına tam uyuyor. Bir anlamda ABD dış açığının bu ülkelerin sermaye ihracı ile kapatıldığını söyleyebiliriz. Analize döviz rezervlerini katınca daha sağlıklı bilgiye ulaşacağız.
Son dönemde sık sık “zenginin parası züğürdün çenesini yorar” özdeyişini hatırlıyorum. Nedeni Türkiye’de Amerika’nın dış açığına ilginin çok artması. Dikkatinizi çekmiştir. En çok yazılan, konuşulan ve sorulan konuların başında geliyor. Bu ilginin olumlu yönleri olabilir. Örneğin Türkiye’nin dünya ile bütünleşme derecesini yansıtır. Ayrıca vatandaşın ekonomik konularda eskisine kıyasla çok daha bilgili olduğuna işarettir. Ama olumsuz tefsire de müsaittir. Mayıs’dan bu yana dünya mali piyasa volatilitesi en çok Türkiye’yi vurdu. Aniden süpergüç ABD’nin dış açığı vatandaşın günlük yaşamını birebir etkileyince konuya ilgi de arttı. Süper açıkTürkiye’nin de büyük bir dış açığı var. Akla derhal bazı sorular geliyor. Acaba iki dış açık arasında paralellik kurulabilir mi? Amerikan dış açığının seyrine bakarak Türkiye için dersler çıkartılabilir mi?ABD’de dış ticaret ve cari işlemler dengesi birbirine çok yakındır. Her ikisi de son verilerde yıllık 840 milyar dolar gözüküyor. Hatırlatma: Türkiye’nin 2005 milli geliri cari kurdan 360 milyar dolar, satın alma gücü paritesi ile 620 milyar dolardır.Buna göre ABD’nin yıllık sermaye girişi ihtiyacı 840 milyar dolar oluyor. IMF’ye göre 2005’de dünyada gerçekleşen sermaye ithalatının yüzde 65.4’ünü ABD yapıyor. Geri kalan dış açık veren ülkeler (Türkiye dahil) ancak ABD’nin yarısını alabiliyor. Mutlak sayılar bizi aldatabilir. O nedenle açığı ekonominin gücü ile kıyaslayan milli gelire oranı tercih ediliyor. Amerikan milli gelirini 13 trilyon dolar alırsak dış açığın milli gelire oranı yüzde 6.5 çıkıyor. Türkiye’de yüzde 7.5’u geçti. Üstelik ABD’nin devasa dış açığı yeni değil. Yıllardır devam ediyor. Geçici de durmuyor. Hem mutlak değeri hem de milli gelire oranı yıl yükseliyor. “Dış açık sürdürülemez” diyen iktisatçılarla sanki alay edercesine durmadan büyüyor. Süper ayrıcalıkDünyanın tek süpergücü ABD’nin özel koşullarının çok iyi anlaşılması gerekiyor. Hayati önemde iki fark öne çıkıyor. Birincisi, ABD dış açığını kendi parası dolarla borçlanarak finanse ediyor. Dış kaynak girişi ABD’ye yabancı para yükümlülüğü getirmiyor. Daha açık söyleyelim. Doların kendi paralarına karşı değer kaybı riskini (kur riski) borç verenler taşıyor.İkincisi, ABD’ye dolar borcunu özel kesim değil devletler veriyor. ABD Hazine tahvillerini dış fazla veren ülkelerin merkez bankaları satın alıyor. Döviz rezervlerine ekliyor. Böylece ABD dış borcu mali piyasa volatilitesinin dışına taşınıyor.Bu çok önemli: ABD’ye giren dış kaynağın neredeyse tüm kur riskini dış fazla veren devletler yüklenmektedir. Süpergüç borç vereni en az borç alan kadar bağımlı kılan ilginç bir sürecin ayrıcalığını yaşamaktadır. Bütün itirazlara ve korkulara rağmen dış açığın bugüne kadar süregelmesinin sırrı buradadır.Ya bundan sonrası? “Rivayetler muhtelif” diyebiliriz. Bir başka yazıda ayrıntılarına girmek istiyorum.
Ben de kısa bir liste hazırladım. Anlaşılan okuyucularımın önemli bölümünün gözünden kaçmış, mesajla istendi. Tek tek yollamak yerine köşemde yeniden yayınlıyorum. Toplumun ekonomi ile ilişkisi çok ilginçtir. Vatandaş, ekonomiyi çok önemser, çok yakından izler, bol bol konuşur. Buna karşılık ekonomi üstüne kitaplar genellikle sıkıcı bulunur ve satmaz. Zaten ekonomi de monotonlaşmıştı. Uzun süredir özellikle mali piyasalara tam bir balayı havası hakimdi. Borsa yukarı, faiz ve kur aşağı gidiyordu. Vatandaş ne bulursa satın alıyordu. İthalatçı, inşaatçı, lokantacı, perakendeci halinden çok memnundu. “Bu saadet zinciri eninde sonunda kopar” türünden aykırı seslere aldıran yoktu.Derken işler karışıverdi. Borsa aşağı, kur ve faiz yukarı gitmeye başladı. Mali piyasalarda küçük çaplı panikler belirdi. Aniden ekonomi tekrar gündemin tepesine oturdu. Beni de bir merak aldı. Acaba bu koşullarda vatandaşın iktisat kitaplarına ilgisi artar mı? Hazırladığım kısa kitap listesi aşağıdadır. * Mahfi Eğilmez ve Ercan Kumcu: Ekonomi Politikası, Remzi Kitapevi, İstanbul 2004Eğilmez ve Kumcu Radikal ve Hürriyet gazetelerindeki köşe yazılarından tanınıyor. Ekonomide olup biteni daha iyi kavramak isteyenler için anlaşılması kolay bir kitap yazdılar.* Saruhan Özel: Global Finansal Krizler, Denizkültür yay. İstanbul 2005Denizbank Başekonomisti Özel’in kitabı mali krizlere odaklanıyor. Başka ülkelerin deneyimlerini de kapsıyor. * Ünal Çağlan: Döviz Kurları - Uluslararası Para Sistemi ve Ekonomik İstikrar, Alfa yay., İstanbul 2003İstanbul Üniversitesi’nin genç öğretim üyesi Çağlan, döviz kurları hakkında bir el kitabı hazırlamış. Uluslararası para sistemlerini tanıtıyor. Bilgi sahibi olmak isteyenlere öneririm. * Güneri Akalın: Türkiye’de Ekonomi-Politik Kriz ve Piyasa Ekonomisine Geçiş, Akçay yay. Ankara 2002Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Akalın Türkiye’nin geçmişine liberal perspektiften bakıyor. Daha uzun dönemli analizlere meraklı olanların ilgisini çekecektir.* Atilla Sönmez: Doğu Asya “Mucizesi” ve Bunalımı, İstanbul Bilgi Üniversitesi yay. İstanbul 2001Dünya Bankası eski iktisatçılarından Sönmez, Doğu Asya ülkelerinin gelişme sürecini inceliyor. Kısa dönemli sorunların gerisinde yatan uzun dönemli eğilimlerin anlaşılmasına katkısı oluyor.
Mali piyasalar beni gene kızdırdı. Kendime bir yazı programı yapmıştım. IMF’nin Küresel Mali İstikrar Raporu’ndan hareketle birkaç yazılık bir dizi planlamıştım. IMF’nin dünya konjonktürü analizi ile başlamıştım.Ne oldu? Daha benim yazı yayınlanmadan mali piyasalar karışıverdi. Cuma günü dolar-faiz zıpladı borsa çöktü. Piyasaları “pazartesi ne olur?” korkusu sardı. Zaten süren “ikinci dalga” tartışmalarına yeni bir heyecan eklendi.Olayın bazı özellikleri bu kez daha çok dikkat çekti. Birincisi, dalgayı Türkiye’deki gelişmelerin tetiklediğini söylemek zordu. Buna karşılık dalgadan en çok Türkiye’nin etkilendiği çok açıktı.İkincisi, bu ilginç durum ilk kez olmuyordu. Dış dünyadan kaynaklanan daha genel bir türbülans Mayıs-Haziran döneminde yaşanmıştı. Türkiye yine en çok etkilenen ülkeler listesinin başında yer almıştı. Dengesizlik düzeltme getirirGeçen yazıda dünya ekonomisinin iki temel çelişkisini anlattık. Bir yanda büyüme-enflasyon arasındaki tutarsızlık var. Yani hızlı büyüme ve beraberinde gelen enerji-hammadde fiyat artışlarına rağmen çekirdek enflasyon yükselmiyor.Diğer yanda dış denge-döviz kuru çelişkisi var. Yani ülkelerin cari işlemler hesabında büyük dengesizlikler oluşmasına rağmen döviz kurlarında volatilite nispeten düşük seyrediyor.İktisatçılar uzun dönemde sürdürülmesi zor durumlara “dengesizlik” adını verir. Yüksek talep eninde sonunda enflasyonu yükseltir. Büyük dış açıklar (fazlalar) eninde sonunda ülke parasına değer kaybettirir (kazandırır).Böyle durumlarda iktisatçıların aklına derhal “düzeltme” kavramı gelir. Şu ya da bu nedenle ekonomide oluşan dengesiz gidişatın öyle ya da böyle sürdürülebilir hale dönmesi anlamını taşır.Her dengesizliğin ardından bir düzeltmenin gelmesi iktisadın temel kuralıdır. Piyasa ekonomileri bir yandan sürekli dengesizlik üretir. Öte yandan bu dengesizlikleri düzeltir. Bu yapıcı-yıkıcı süreç içinde gelişirler.Rapordaki TürkiyeGenellikle dünya konjonktürü analizlerinde Türkiye’den söz edilmez. Nedenlerine burada girmiyorum. Bu kez koşullar değişmiş duruyor. IMF raporunda Türkiye’nin adı sıkça geçiyor. Ama iyi haber sayılmaz. Türkiye dünya ekonomisinde kaçınılmaz duran düzeltmeden olumsuz etkilenecek ülkeler arasında sayılıyor. İçinde yer aldığımız kırılgan ekonomiler grubu içinde Macaristan, Güney Afrika, Brezilya vs. yer alıyor.Türkiye, raporun anahtar grafiğine giren tek yükselen ekonomi. Grafik 2005’te sermaye hareketlerinde ülke paylarını gösteriyor. Dünya toplam sermaye ithalatının yüzde 1,9’unu Türkiye yapmış. Dış kaynak kullanımında dünya 7’inciliğine tırmanmış. 2006’da bu oranın daha da arttığını biliyoruz.
IMF’nin Küresel Mali İstikrar Raporuna ilk tepkim “malumu ilan ötesinde ek bilgi taşıdığını sanmıyorum” olmuştu. Sonra basıp altını çizerek okudum. Tabloları inceledim. Doğrusu ya, haksızlık ettiğimi anladım.Rapor dünya mali piyasalarının bugününe ve yakın geleceğine odaklanarak kısa dönem dünya ekonomik konjonktürünü irdeliyor. Son yarım yüzyılda mali piyasa gelişmeleri ile ekonomik konjonktür arasıdaki ilişkinin çok güçlendiği biliniyor.Bir bölümü küreselleşmeden kaynaklanıyor. Sermaye akımları ülke ekonomilerinin karşılıklı bağımlılığını artırdı. Üstüne, yükselen ekonomilerin hızlı büyümesi dünyanın ekonomik coğrafyasını değiştirdi. Yeni sorunlar ortaya çıktı.Teknolojik ve kurumsal gelişmenin de önemli katkısı oldu. İletişim devrimi mali piyasalara sürat getirdi. Mali piyasa düzenlemelerinde önemli iyileşme sağlandı. Para politikasının etkinliğini yükselten araçlar gelişti.Bir ilk yaşanıyorRapor dünya konjonktürü hakkında bir tespitten yola çıkıyor. Dünya ekonomisinde halen gözlenen bileşime bundan önce hiç rastlanmadığını saptıyor. Bileşkenlerinin iyi anlaşılmasında yarar görüyorum.Birincisi, son birkaç yılda dünya ekonomisinin rekor hızla büyümesi. Ancak, hızlı büyüme bu dönemi ilginç kılmaya yetmiyor. Geçmişte de benzer yüksek büyüme dönemleri var. İkincisi, dünya ekonomisinde hızlı büyümenin bir sonucu. Canlı talep, başta enerji olmak üzere ham madde fiyatlarında hızlı artışlara yol açıyor. Geçmiş deneyimler ve teori ile tutarlı bir durum.Üçüncüsü de geçmişten bilinen bir gelişme. Ülkeler arasında dış açık dengesizlikleri büyüyor. Tek fark, bu kez dengesizliğin rekor düzeylere tırmanması. Akla hemen ABD’nin dış açığı geliyor.İlk sürpriz dördüncüde. Hızlı büyüme ve enerji-ham madde fiyat artışlarına rağmen çekirdek enflasyon hâlâ düşük seyrediyor. Halbuki geçmişte benzer koşullarda enflasyonda ciddi bir patlama söz konusu oluyordu...Daha da ilginci sonuncusu. Rekor dış açık dengesizliklerine rağmen döviz kurlarında oynaklık düşük seyrediyor. Yine geçmişle karşılaştırırsak, daha ufak dengesizlikler çok daha büyük kur oynaklığına neden olurdu.Düzeltme nasıl olacak?Raporun anahtar sözcüğü olarak karşımıza “düzeltme” çıkıyor. IMF’nin misyonu itibariyle, önceliği dış açık dengesizliklerine vermesi şaşırtmıyor. Tüm analiz dönüp dolaşıp ABD’nin devasa dış açığında düğümleniyor.Düzeltme sözcüğü iki sıfatla zenginleşiyor: İntizamlı ve intizamsız (orderly, disorderly). İlkinde düşük enflasyon ve hızlı büyüme sürerken düzeltme tedricen gerçekleşiyor. İkincisi reel ve mali göstergelerde sert dalgalanmalar içeriyor. IMF ikincisine daha az ihtimal veriyor.Yerim bitti. Türkiye tarafı başka yazıya kaldı.
Bir ekonomik sorunun öneminin bir göstergesi de medyada bahsedilme yoğunluğudur. Örneğin Amerikalılar “resesyon endeksi” hesaplıyor. Ekonomi yavaşladıkça gazete haberlerinde “resesyon” sözcüğü daha sık geçiyor. Türkiye’de aynı yöntemi dış açığa uygulayabiliriz. Cari işlemler dengesi bozuldukça bu konudaki haberlerin ekonomi sayfalarında hem yeri büyüyor hem de sıklığı artıyor. Uluslararası kuruluşların da dikkatini çektiğinin görülmesi ek bir unsur oluyor. Her gün “dış açık sürdürülemez” ya da “kırılganlığını artırıyor” uyarıları geliyor.Cari açığı izlemenin birden fazla yolu var. En çok mutlak değerlere bakıyoruz. Temmuz’da yıllık açık 30 milyar dolara çıktı. İç talepte yavaşlama olmazsa yılı bunun da üstünde bir yerde bitirmesi ihtimali belirdi. Daha gerçekçi bir yöntem, cari açığın milli gelire oranının izlenmesidir. Hızlı büyüme sonucu milli gelir arttıkça aynı mutlak değer daha küçük bir dış açığa tekabül eder. Yani dış açığın milli gelire oranındaki değişim mutlak değere kıyasla daha yararlı bilgiler taşır.Eğilimleri saptamak açısından karşılaştırmanın yapılacağı dönemlerin seçimi de önemlidir. Yapısal ve konjonktürel etkilerin doğru saptanabilmesi için hem uzun hem de kısa dönemde değişime bakılmalıdır. Aşağıdaki tabloda cari işlemler dengesi büyüklüklerinin milli gelire oranları yer alıyor. İlk sütunda 1994-2000 arası ortalamaları, İkinci ve üçüncü sütunda ise 2005 ve 2006 yıl ortası itibarıyla yıllık değerler var. İlk sıra bavul ve altın ticareti dahil mal ticareti dengesini veriyor. Altında hizmet, transfer ve hizmet+transfer dengeleri var. İkisini toplayınca yatırım geliri dışında cari dengeye ulaşıyoruz. Buna “faiz dışı denge” dedik. Yatırım geliri eklenince cari denge bulunuyor. Onu “net hata noksan kalemi,” o dahil dış denge izliyor. Tabloyu iki şekilde okuyabiliriz. İlk sütunu diğer ikisi ile karşılaştırınca yapısal değişim görünüyor. Hizmet+transfer fazlası gerilerken mal açığı büyüyor. Sonuçta faiz dışı denge küçük artıdan büyük eksiye dönüşüyor. Yapısal bozulma hem hizmet+transfer gelir kaybından hem de mal açığının büyümesinden kaynaklanıyor. Son iki sütunu karşılaştırınca bir yıldaki değişim ortaya çıkıyor. Mal açığı 1.5 puan artıyor. Hizmet+transfer fazlası 0.4 puan azalıyor. Faiz dışı denge 2 puan bozuluyor. Yatırım gideri .3 puan gerilediği için cari işlemler açığı 1.7 puan büyüyor. Net hata noksan 1.5 puan azaldığı için dış açık 3.2 puan bozuluyor. Bu sayılar gerçekten korkutucudur. Haziran 2006 itibarıyla dış açık milli gelirin yüzde 7.7’sine çıkmıştır. Dış dengede bir yılda bozulma milli gelirin yüzde 3.2’sine eşittir. Gel de korkma...
IMF tarafından hazırlanan Küresel Mali İstikrar Raporu son günlerde kamuoyunu meşgul etti. Aşırı değerli kur, büyük dış açık ve yükselen enflasyon üçgenine sıkışan ekonomileri tatsız sürprizlerin beklediği IMF tarafından da kabul edilmiş oluyor. Maalesef bu hafta raporu basmaya ve okumaya fırsat bulamadım. Bilgisayar ekranında söyle göz atabildim. Malumu ilan ötesinde ek bir bilgi taşıdığını sanmıyorum. Yazıp yazmamaya okuduktan sonra karar vereceğim. Bugün Hazine’nin aybaşında yayınladığı kamu net borç stoğu verilerine bakmak istiyorum. Borç stoğu daima yararlı bilgiler taşır. Bir bölümü önümüzdeki dönem konjonktürü açısından da önemlidir.Net borç hesabıYöntemle ilgili bir kaç hatırlatma yapalım. Hazine merkezi yönetimin brüt borç stoğu ayrıntılarını her ay açıklıyor. Mart 2006’da 335 milyar YTL’dir. Ancak bu veri kamu borcunun tam resmini görmemize yetmiyor. İki düzeltmeye ihtiyaç duyuyoruz. Birincisi merkezi yönetim dışında kalan kamu kuruluşlarının borçlarıdır. Mart 2006’da 15 milyar YTL tutuyor. Merkezi yönetimle toplayınca kamu kesimi brüt borcuna ulaşıyoruz. Mart 2006’da 350 milyar YTL’dir.İkincisi Mart 2006’da kamu kesiminin mali varlıklarıdır. Üç ana kalem var. Merkez Bankası’nın varlıkları net 32 milyar YTL’ye ulaşıyor. 23 milyar YTL Hazine’nin 12 milyar YTL diğer kamunun toplam 35 milyar YTL mevduat var. 19 milyar YTL ise işsizlik fonunda birikmiş duruyor. Toplayınca kamu kesimi brüt varlıklarını elde ediyoruz. 86 milyar YTL’dir.Mart 2006 için durumu özetleyelim. Hazine’nin 335 milyar YTL olan doğrudan brüt borcu diğer kamu eklenince 350 milyar YTL’ye çıkıyor. Bundan kamu kesimi brüt varlıkları tutarı 86 milyar YTL düşüyoruz. Kamu net borç stoğu ise 264 milyar YTL.Net borç düşüyorBu borç çok mu? Yoksa az mı? Bu soruları cevaplamak için iki karşılaştırma yapılıyor. Bir: daha önceki yıllara bakılıyor. Nominal ve reel değişimi araştırılıyor. İki: milli gelire oranlanıyor. Mutlak büyüklüğü ve değişimi hesaplanıyor. Net kamu borç stoğu 2004 sonunda 272 milyar YTL, 2005 sonunda ise 271 milyar YTL imiş. Demek ki 2004 sonundan Mart 2006’ya 7 milyar YTL azalmış. Nominal yüzde 2.8 geriliyor. Aynı dönemde TÜFE yüzde 9 arttığından reel düşüş yüzde 12.3 oluyor.Net borcun değişimi maliye politikasını yansıtır. Nominal ve reel gerileme çok önemlidir. Kamu dengesinde nominal ve reel fazla olduğunu gösterir. Net dış borcun toplama oranı yüzde 12’ye indiği için bu hesapta kur etkisinin kalmadığını belirtelim. Net kamu borcunun milli gelire oranı 2001’de yüzde 91’e tırmanarak rekor kırmıştı. 2004’de yüzde 63’e, 2005’de yüzde 56’ya düşmüştü. 2006’nın ilk çeyreğinde yüzde 53’e iniyor. 2006 yıl sonunda yüzde 45 civarına düşmesi beklenmelidir. Nominal bütçe fazlası ve kamu borcunda nominal gerileme bugünün Türkiye ekonomisini geçmişten ayırdeden en temel özelliklerdir. Üstüne, ekonomiyi malum üçgene sıkıştırma sorumlusunun maliye politikası olmadığına da kanıttır.