Sonbaharla birlikte maliye politikasına ilgi artar. Bir bölüm neden, mevsimden kaynaklanır. Bir sonraki yılın bütçe tasarısı Ekim’de Meclis’e sunulur. Aynı günlerde mevcut bütçe uygulamasının ilk dokuz aylık gerçekleşmesi açıklanır. Artık olağanlaşan IMF heyeti ziyareti de bu günlere denk gelir. IMF açısından enflasyonla mücadele programının çıpası sıkı maliye politikasıdır. Heyet mutlaka gelir artırıcı ve harcama azaltıcı önlemler talep eder. Zaman içinde bir tür ritüel oluştu. Piyasa analistleri ve köşe yazarları hükümetin sıkı maliye politikasını sürdüreceğine inanmaz. “Bütçe disiplini gevşiyor, gelecek yılın hedefleri tutmaz, IMF ile anlaşmazlık çıkıyor, vs.” denir. 2007 bütçesi de bu şablona uyuyor. Ancak ben bu aşamada tartışmaya katılmıyorum. Çünkü bütçe sayılarının kesinleşmesini beklemeyi tercih ediyorum. Buna karşılık 2006 yılı sonuçlarını yakından izliyorum. Kamu açığı ve borcuKamu açığı ile kamu borcu arasındaki birebir ilişkiyi tekrar hatırlatmak istiyorum. Tanım gereği, kamu kesimi dengesi ve kamu borcundaki değişim birbirine eşittir. Örneğin bütçe açığı varsa, mutlaka aynı tutarda kamu borcu oluşur. Bu muhasebe özdeşliği önemlidir. Kamu borç stoğundaki değişime bakarak bütçe sayılarının bir anlamda sağlaması yapılabilir. Bütçe dışında tutularak kamuoyundan gizlenen harcamaları izlenebilir. Nominal ve reel kamu dengesi daha kolay ayrıştırılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus vardır. Hazine’nin brüt borç stoğu yeterli bilgi içermez. Örneğin Hazine’nin borcu ve mevduatı son yıllarda olduğu gibi aynı anda artabilir. Doğrusu net kamu borcuna bakmaktır.Net borç düşüyorHazine net kamu borç stoğunu üç aylık olarak hesaplıyor. Geçenlerde 2007 ikinci çeyrek (2007 Haziran sonu) verileri açıklandı. Yılbaşı ve daha önceki yıllarla karşılaştırma olanağı oluştu.Haziran sonunda kamu net borç stoğu 262 milyar YTL olmuş. Yıllık GSMH ise 522 milyar YTL çıkmıştı. Böylece net borcun milli gelire oranının yüzde 50’ye indiğini kolayca hesaplıyoruz. Yılbaşında bu oran yüzde 55’ti. Altı ayda 5 puan düşüş gerçekleşmiş. Kamu net borcu 2004 sonunda 272 milyar YTL, 2005 sonunda 269 milyar YTL imiş. Demek ki, son onsekiz ayda 10 milyar YTL, son altı ayda ise 7 milyar YTL azalmış. Buradan 2005’ten itibaren kamu dengesinde nominal fazla oluştuğunu anlıyoruz. Akla derhal kamu dış borcunun YTL değerini etkileyen döviz kuru gelecektir. Yılbaşında dolar kuru 1.34 iken Haziran’da 1.60’a yükselmiş. Yani net borç stoğu kurun yüzde 19 yükselmesine rağmen düşmüş. Bunlar nominal değerlerdir. Halbuki eskisine kıyasla az da olsa enflasyon hâlâ sürüyor. 2006’nın ilk yarısında TÜFE yüzde 4.9 arttı. Reel net kamu borcunu sabit tutan değeri 285 milyar YTL buluyoruz. Yani reel düşüş 23 milyar YTL’ye yükseliyor.Sizleri daha fazla sayı ile sıkmak istemiyorum. Tablo nettir. 2005’ten bu yana toplam kamu kesimi nominal fazla vermektedir. Bu süreç 2006’da hızlanmıştır. Reel fazla ise çok daha büyüktür. Net kamu borcu verileri maliye politikasının gerçekten sıkı tutulduğunu doğrulamaktadır.
Bu bayram biraz farklı takıldık. Anlaşılan “nerede mirim, nerede o eski enginarlar!” muhabbeti sıkmış. Bu kez tam tersini yaptım. Yazılarıma anti-nostaljik bir hava hakim oldu. Türkiye’deki refah artışını simgeleyen göstergelere yoğunlaştım.Motorlu karayolu araçları ile başladık. Otomobil sayısının 1933’de 4 bin, 1950’de 13 bin iken bugün 6 milyona yükseldiğini gördük. Hemen ardından haberleşmeye baktık. Telefon abonesinin 1933’te 16 bin, 1950’de 58 bin iken şimdi 60 milyona tırmandığını saptadık.Bir düzeltme gerekiyor. Salı günü çıkan yazımda bir cümleyi kaybetmişim. 1954 yılı için telefon abonesi sayısını 103 bin yerine 1.1 milyon vermişim. Halbuki 1 milyon aboneye ancak 1979’da ulaşılıyor. Dikkatsizliğim için çok özür diliyorum.Sıra eski bayramların otomobil ve telefondan da önemli bir başka eksiğine geldi. Varlığı ve yokluğu siyah-beyaz, sıcak-soğuk, gündüz-gece gibi yaşam kalitesini etkileyen elektriği kastediyorum.Elektrik verileriElektrik enerjisi üretim ve tüketimi milyon ya da milyar kilovatsaat (kWh) olarak ölçülüyor. 1933 yılında Türkiye’nin elektrik üretimi 152 milyon kWh olmuş. Kişi başına 10 kWh ediyor. Kişi başına tüketim biraz daha düşük: 9 kWh.Sayının anlamına bakalım. Büyük boy elektrik sobaları 3 kWh yakar. Demek ki 1933’te kişi başına düşen yıllık elektrik tüketimi ile bir elektrik sobası 3 saat çalıştırılabilirmiş.Aynı yıl için ABD verilerini araştırdım. Sağolsun internet, kolayca ulaştım. 1933’te ABD’nin 430 bin nüfuslu Yeni Meksika eyaletinde 15 milyonluk Türkiye’ye yakın miktarda, 159 milyon kWh elektrik üretilmiş. Kişi başına 365 kWh ediyor.Türkiye’nin elektrik üretimi 1952 yılında 1 milyar kWh sınırını aşıyor. Kişi başına tüketim 40 kWh oluyor. 20 yıl sonra 1972’de 10 milyar kWh’nin üstüne çıkılıyor. 11.2 milyar kWh elektrik üretiliyor. Kişi başına tüketim 257 kWh’ye yükseliyor.15 yıl sonra, 1997’de elektrik üretimi 100 milyar kWh düzeyine geliyor. Son yıl, 2005’te ise 160 milyar kWh elektrik üretimi gerçekleşiyor. Kişi başına 2.200 kWh ediyor.2006’da elektrik üretimi 170 milyar kWh’nin üstünde olacaktır.Dere tepe düz gittik...Yakın geçmişte katedilen mesafeyi kavramak için bugünden geriye bakabiliriz. 1933’te üretilen elektrik bugünün ortalaması ile sadece 69 bin 100 kişiye yetiyor. 1933’te nüfusun 15 milyon kişi olduğunu tekrar hatırlatalım. Aynı mantığı 1952’ye uygulayınca 470 bin kişi, 1972’ye uygulayınca 5 milyon kişi buluyoruz.Bilinen bir gerçeği sayılar aracılığı ile tekrarlıyoruz. Bırakın 1930’ları, 1950’ler ve 1960’larda bile eve gelince düğmeye basıp ışığa kavuşmak küçük bir azınlığın ayrıcalığıdır. Sıradan vatandaşın elektriğin nimetlerine ulaşabilmesi 1970’lerde başlamış 1980’lerde hızlanmıştır.Daha gidilecek epey yol olduğu da unutulmamalıdır. Örneğin 2003 için kişi başına elektrik tüketimi sayıları şöyledir (Dünya Bankası verileri): Türkiye’de 1.656 kWh, Yunanistan’da 5.041 kWh (üç katı), gelişmiş ülke ortalaması 9.400 kWh (5,7 katı) ve ABD 13.050 kWh (7,9 katı).Böylece “eski bayramların ışıl ışıl gecelerinin” bir kent efsanesi olduğu da ortaya çıkıyor.
Bayramın ilk günü yazı için bilgisayar başına oturdum. Zaten yaşlandıkça insanın gözünde gençliğin kıymeti artıyor. Üstüne bayram duygusallığı eklenince nostalji zirve yapıyor. “Nerede mirim, nerede o eski enginarlar!” muhabbeti başlıyor. Eski enginarlar, patlıcanlar, domatesler vs. çok mu lezzetli idi? Doğrusu bilemiyorum. Bugüne kıyasla daha doğal koşullarda, suni gübre, böcek ilacı, sera vs. kullanılmadan üretiliyordu. Lezzetler galiba daha güçlü idi.Ancak hayat enginar, patlıcan ve domatesten ibaret değildir. Geri kalanının ise hiç de parlak olmadığını söyleyebiliriz. Sayıların içinde biraz dolaşınca benim neslimin nostaljisinin neden enginar, patlıcan ve domatese yoğunlaştığı hemen anlaşılıyor.Enginar lezzetli ama...Bundan yarım yüzyıl önce, diyelim 1956’da, bir yakınınızla bayramlaşmak için ne yapmanız gerekirdi? Bugünün haberleşme olanakları açısından bu soru saçma durabilir. Ama cevabı derdimizi anlatmayı kolaylaştıracaktır.Korkarım tek alternatifiniz vardı. Ya siz ona gidecektiniz ya da o size gelecekti. Yüz yüze bayramlaşacaktınız. Bir önceki yazıda gördük. Bayram ziyaretine otomobille gitme ihtimaliniz yok denecek kadar azdı.Lafı nereye getirmek istediğim başlıktan biliyorsunuz. Türkiye insanının birbiri ile yüz yüze gelmeden konuşma olanağına kavuşması çok yeni bir olgudur. Bırakın beni, bir sonraki nesil bile gençliğinde bunu yapamıyordu.20. yüzyıl, insanoğlunun yaşam kalitesini kökten değiştiren iki önemli ekonomik-teknolojik devrim yaşadı. Biri otomobil, uçak vs. ulaşımdır. Diğeri önce sabit hatlı sonra hareketli telefon yani haberleşmedir.Haberleşme devrimiTÜİK’in bendeki haberleşme verileri 1929’a kadar gidiyor. Ben 1933’le başlayacağım. Cumhuriyet’in 10’uncu yılında nüfusun 15 milyona ulaştığını ünlü marştan biliyoruz. O yıl Türkiye’de 16.370 telefon abonesi varmış. 48 kilometre kareye ya da 916 kişiye bir telefon ediyor.Telefon abone sayısının 1 milyonu aşması için 21 yıl beklemek gerekmiş. 1954’de varolan 1.1 milyon telefon hattının yüzde 20’sinin manuel çalıştığını belirtelim. O tarihte Levent’te oturuyorduk. Bebek santral memuresine (hepsi kadındı) istediğimiz numarayı yazdırarak konuşurduk.Abone sayısı 10 milyona 14 yıl sonra, 1993’te çıkmış. Bugün 20 milyon sabit hatlı telefon abonesi var. Ancak o arada fevkalade önemli bir başka gelişme, cep telefonu devreye giriyor.Cep telefonu ile ilk “alo” 1994’te dendi. Çok kısa sürede abone sayısında inanması gerçekten güç bir patlama yaşandı. İlk milyona üç yılda, (1997), 20 milyona sekiz yılda (2002) ulaşıldı. Son on yılda sosyal yaşama cep telefonu damgasını vurdu.Şu anda 40 milyon civarında cep telefonu abonesi hesaplanıyor. Sabit hatlarla birlikte 60 milyon telefon ediyor. Kilometre kareye 76 telefon ediyor. 15 yaş üstündeki nüfus 52 milyon kişi olduğuna göre, kişi başına 1.2 telefon düşüyor.Bayramda sevdiklerine telefon, cep telefonu, SMS, email vs. ile kolayca ulaşan vatandaşlarımıza hatırlatmak istedim.
Bir süredir ağır konulara takılıyoruz. 21.inci Yüzyıl başında küresel ekonominin uyum sorunları ile yola çıktık. ABD dış açığının dünya ekonomisinde yarattığı dengesizlikle Türkiye’nin bugünkü konjonktürü arasındaki ilişkiyi netleştirdik. Can alıcı soruyu geçen yazıda sorduk. Buraya nasıl geldik? Hızlı büyümeyi sürdürülebilir açıkla götürmek için toplum büyük fedakarlık yapmıştı. Neye niyet, neye kısmet! Yapılan politika hataları maalesef ekonomiyi buralara getirdi. Bugün bıraktığım yerden devam etmeyi planlıyordum. Hangi iktisat politikasında ve nasıl hata yapıldığına bakacak, sorumluları arayacaktım. Araya Şeker Bayramı’nın girdiğini farkettim. Arefe günü için daha tatlı bir konuyu tercih ettim. Trafik kördüğümRamazan boyunca İstanbul’da trafik rahatlar diye ümitlenmiştim. Geçen yıldan aklımda öyle kalmış. Bir ihtimal hafızam beni yanılttı. Geçen yıl da böyle idi. Ya da bir yılda hakikaten daha kötüleşti.Mekansal hareketlilik modern yaşamın tanımlayıcı unsuru oldu. Halbuki çok yenidir. İngiltere’de bile, toplumun büyük çoğunluğu için işyeri ve konutun ayrışması 19.uncu Yüzyıl’ın ikinci yarısındadır. Ondan önce üretim ve ikamet aynı mekanda gerçekleşirdi.Sıkışıklık kaçınılmazİçten yanmalı motor diğer önemli keşiftir. Bireyin günlük davranışını esas değiştiren o oldu. Şu ya da bu nedenle özel otomobile karşı olabiliriz. Ama sahibine mekanda büyük özgürlük sağladığını kabul etmek zorundayız.Özellikle metropol kentlerde araç trafiğinin yol açabileceği sorunlar farklı disiplinlerin ilgisini çekiyor. Matematikçiler otoyollarda akordeon benzeri yavaşlayıp hızlanan akıma çözüm aradıklarını biliyorum.Sevgili Ege Cansen kural tanımadan yol kenarına park edilen araçlara düşmandır. Daha genel bir yaklaşım araç-yol oranına bakar. Araç sayısı yollardan daha hızlı arttığı takdirde trafik sıkışıklığını kaçınılmaz görür.Eski güzel (?) günlerTürkiye’nin otomobille tanışması çok yenidir. TÜİK’in araç verilerinin başladığı 1933 yılında Türkiye’de 4.257 otomobil, 315 otobüs, 2561 kamyon olduğunu bilmiyor musunuz? Toplam 7 bin araç ediyor. Ortalama 100 kilometre kareye ve 3.500 kişiye 1 araç düşüyor. 1950’de otomobil 13.400’e, otobüs 1.230’a, kamyon 3.500’e, toplam 19 bine çıkıyor. Otomobil sayısının 100 bini aşması için 1960’lar ortasını, 1 milyonu aşması için 1980’lerin ikinci yarısını beklemek gerekiyor.Ya bugün? Ağustos sonu itibariyle Türkiye’de 6 milyon binek otomobili, 1.6 milyon kamyonet ve hafif ticari araç var. Traktör ve motosiklet dahil toplam araç adedi ise 12 milyon. Kilometre kareye 16 araç ve 12 kişiye 1 binek otomobil düşüyor. Okuyucularımın Şeker Bayramı’nı kutlar ve trafikte sıkışmadan geçirmelerini dilerim.
Önce küresel uyum sorunları ekonomi politik penceresinden ele aldık. Analiz bizi ABD’nin dev dış açıklarına götürdü. Küresel dengesizliğin ayrıntılarına girince ilginç bir durumla karşılaştık. ABD’yi tek kılan üç özellik öne çıktı. Dış dünyaya kendi parası ile borçlanıyor. Üstelik mali kesim yerine devletlere (merkez bankalarına) borçlanıyor. Böylece dış açığı tanım icabı küresel likiditeye dönüşüyor. Yani küresel enflasyon riskini artırıyor. Sonra olaya diğer ülkeler açısından baktık. İki zıt seçenek belirdi. ABD dış açığının yarattığı dış talebe yönelik ihracat hamlesi yapılabilir. Likidite fazlası ülkeye çekilerek iç talep canlandırılabilir. Çin ilkine, Türkiye ikincisine örnektir. Böylece en temel soruya geldik. Türkiye neden ikinci seçeneğe yöneldi? Bekleneceği gibi, bu soruya tatminkâr cevap vermeden bugün gelinen noktanın analizi mümkün değildir.Daha açık soralım. Türkiye bugünkü konjonktüre iktisat politikasının hedefi olduğu için mi girdi? Cari işlemler açığını yüzde 8,5’a tırmandıran, enflasyonu tekrar azdıran, işsizliğe çare olamayan iç talep kökenli büyüme hedef miydi? Hiç tereddütsüz “hayır”. 2001 yazında uygulamaya sokulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” kanıttır. Hedef netti. Mali disiplin, yapısal reformlar ve düşük enflasyon Türkiye’yi ihracatın çektiği sürdürülebilir büyümeye taşıyacaktı.Aksini düşünmek abesle iştigaldir. 2001 sonrasında Türkiye toplumunun yaptığı büyük fedakârlığın tek amacı enflasyon ve faizin düşmesi değildi. Onlar araçtı. Esas amaç dış açık sorunları olmadan hızlı büyüyen bir ekonomiye kavuşmaktı. Mevcut konjonktürü ilginç kılan da zaten budur. Neye niyet neye kısmet! Ekonomi, hedeflenenin tam tersi köşeye sıkışmıştır. Gelecekte tekrarlanmaması için nedenlerinin ortaya çıkartılması gerekir.Benzer sorunlara hem toplumsal hem bireysel yaşamda sık raslanır. Bir hedef için yola çıkılır. Hedefin gerektirdiği her şeyin yapıldığı düşünülür. Hiç beklenmedik ve hiç arzulanmayan bir sonuca ulaşılır. Mantıken iki ihtimal vardır. Bir: Hedef yanlıştır yani aslında ulaşılamaz. Türkiye bağlamında geçersizdir. İhracatın çektiği yüksek büyüme hızlarını tutturan çok sayıda ülke olduğu biliniyor. Eleme yöntemi diğer ihtimale götürür. Hedef doğru yani mümkündür. Ama o hedefe ulaşmak için kullanılan araçlar yanlıştır. Ekonomide anlamı, yanlış iktisat politikaları uygulanmasıdır. Tekrar edelim. Güçlü ekonomi hedefi gerçekçidir. Ona ulaşmak için toplum büyük fedakârlığa razı olmuştur. Ama hepsi uygulanan yanlış iktisat politikaları tarafından heba edilmiştir.Nasıl? Yanlış politikaların sorumluları kimdir? Bu önemli sorulara cevap aramaya devam edeceğim.
İlke olarak bu köşede ele aldığım konularda ekonomi ile en azından dolaylı bağlantı kurmaya özen gösteriyorum. Bu kuralın dışına ancak istisna durumlarda, daha doğrusu çok özel olaylarda çıkıyorum.İktisadi analizde “pozitif” ve “normatif” ayırımı yapılır. İlkinde varolan incelenir. İkincisi değer yargılarını yada arzulananı kapsar. Varolan durum karşısında tavır almak anlamına gelir. Tanım gereği öznel boyutu daha zengindir.İktisat-dışı yazılarım daha çok bu kategoriye giriyor. Önemsediğim ve toplumda tartışılan bir olay karşısındaki taraf tutmak ve bu tavrımı kayda geçirmek için yazıyorum. 2006 Nobel edebiyat ödülünün Orhan Pamuk’a verilmesi benim için öyle bir olay.Bir hatıraBir yıl önce Şeker Bayramı’nı ABD’de geçirdim. Massachusetts eyaletinin Cambridge kenti dünyanın en ünlü iki üniversitesine, Harvard ve MIT’e ev sahibidir. Bekleneceği gibi, ilk uğraklarımdan biri Harvard Meydanındaki büyük kitapçılar oldu.Daha kapıdan girmeden, ilk heyecanımı yaşadım. Kitapçının vitrininde en geniş alanı Orhan Pamuk’un kitapları sergileniyordu. İçerisi daha da ilginçti. Dükkanın en merkezi noktası da Orhan Pamuk’a ayrılmıştı. İngilizceye çevrilmiş tüm kitapları ortada duruyordu. Daha sonra Harvard’lı ünlü bir edebiyat hocasını ziyaret edecektik. O heyecanla “Kar” kitabını hediye etmek istedik. Ben bir kaç iktisat kitabı da beğendim. En üstte “Kar”, kitapları kasada duran gence götürdüm. Pamuk’un kitabını görünce bana baktı. “Çok iyi bir seçim, yeni okudum, müthiş bir yazar” dedi. Gaza geldim. “Ben kitabı yazıldığı dilde okudum, üstelik Pamuk’u şahsen iyi tanıyorum” diye böbürlendim.Hatırlayınca bugün bile tüylerim ürperiyor. “Böyle büyük bir yazarı anadilinde okuyabildiğiniz, üstelik onunla yüzyüze görüşebildiğiniz için çok şanslısınız; inanın size gıpta ediyorum” dedi. Benim için işin özü bu sözlerde yatıyor. Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü neden aldığı da açıktır. Çünkü romanları aracılığı ile dünyanın dört yanından hiç tanımadığı insanlarla böylesine yoğun bir bağ kurabilmiştir. Benim güzel Türkçemİnsanın en önemli değerlerinden birinin anadili olduğuna inanırım. Bana “hiç yurt dışında oturmayı düşünmediniz mi?” diye sorulduğunda hep aynı cevabı verdim. “Hayır, çünkü dışarıda insanlar Türkçe konuşmuyor” dedim. Garip kaçtığı oldu ama gerçek oydu. O açıdan Türkçenin Pamuk’la Nobel edebiyat ödülüne ulaşmasını Türkiye’ye yapılan en büyük hizmet kabul ediyorum. Bu da ödül sahibini benim gözümde milli kahraman mertebesine yükseltiyor. Sevgili Orhan’a seslenmek istiyorum. Bizlere büyük bir keyif ve gurur yaşattın. Doğru bildiğin yolda hiç sapmadan yürüdüğün için sana minnetarız. Böyle devam et. Yukarıdaki anıya not: Harvard’lı ünlü edebiyat hocası “Kar” dahil Pamuk’un bütün kitaplarını okuduğunu ve çok etkilendiğini söyledi.
Biz ABD’nin dış açığını incelerken Merkez Bankası Ağustos 2006 ödemeler dengesi verilerini yayınladı. Genel eğilimleri anlamaya çalıştım.Ekonominin istikrar kazanması ile birlikte temel makro verileri üç aylık dönemler için ele almaya başlamıştım. Buna dış denge de dahildi. Nitekim ilk yarı için cari işlemler dengesi ana kalemlerinin milli gelire oranlarını geçen ay yayınladım. Bu kez kuralı bozuyorum. Nedenini baştan söylemeliyim. Cari işlemlerdeki kötüleşmenin benim karamsar kabul edilen tahminlerimin de üstünde olduğunu gördüm. Yıllık cari işlemler açığı ağustosta ilk kez 30 milyar doları aştı. Önemli bir sınır olduğunu düşünüyorum. 30 milyar dolara ulaşacağını 2005 sonbaharında yazmıştım.Verilerin özetiOcak-Ağustos döneminde bavul ticareti dahil 56 milyar dolar ihracat, 84 milyar dolar ithalat yapılmış. Mal hesabında 28 milyar dolar açık oluşmuş. Geçen yıl 22 milyar dolardı. Turizm, navlun vs. 16 milyar dolar hizmet ihracatı, 7 milyar dolar hizmet ithalatı yapılmış. 9 milyar dolar fazla vermiş. Transferlerle birlikte fazla 10 milyar dolara çıkmış. Geçen yıl 600 milyon dolar daha yüksekti. İkisinin toplamına “faiz öncesi dış denge” diyebiliriz. 18 milyar dolar açık var. Geçen yıl 11 milyar dolardı. Sekiz ayda 7 milyar dolar ya da yüzde 60 artış görülüyor. Faiz, temettü vs. 3 milyar dolar yatırım geliri, 7 milyar dolar yatırım gideri gerçekleşmiş. Yatırım geliri hesabı 4 milyar dolar açık vermiş. Geçen yıla kıyasla değişmemiş. Toplayınca 22 milyar dolar cari işlemler açığına ulaşıyoruz. Geçen yıl 15 milyar dolardı. Net hata noksan kaleminde eksi 1 milyar dolar var. Geçen yıl artı 4 milyar dolardı. İkisinin toplamı 23 milyar dolar ediyor. Geçen yıl 12 milyar dolardı. Net hata noksanla düzeltilmiş açığın yüzde 100 arttığı ortaya çıkıyor.Bozulma hızlanıyorBunun üzerine on iki aylık serilere döndüm. 2004 ve 2005 Ağustos verilerini de analize dahil ettim. Ağustos 2004’te yıllık cari işlemler açığı 13.5 milyar dolar, net hata noksan artı 2.4 milyar dolar, toplam 11.1 milyar dolar açık var. Ağustos 2005’te yıllık cari açık 20.4 milyar dolar, net hata noksan artı 5.9 milyar dolar, toplam 14.6 milyar dolar açık var. 2004’den 2005’e bozulma 3.5 milyar dolar ya da yüzde 31 ediyor.Ağustos 2006’da yıllık cari açık 30.1 milyar dolar, net hata noksan eksi 2.5 milyar dolar, toplam 32.6 milyar dolar ediyor. Son bir yılda bozulma 18 milyar dolar ya da yüzde 123 çıkıyor. Manzara açıktır. Bu mızrak hiçbir çuvala sığmaz.
Ben de modaya uydum. Son üç yazım ABD’nin dış açığına odaklandı. Bu kadar uzun süre böylesine büyük bir dış açığa zorlanmadan finansman bulmasının teknik nedenlerini saptadık. Önemli sonuçlara ulaştık.Bir: Amerika kendi parası ile borçlanıyor.İki: Özel kesime ve mali piyasalara değil devletlere yani merkez bankalarına borçlanıyor.Üç: Böylece dünyada likiditenin reel üretimden hızlı artmasına neden oluyor.ABD’nin cari işlemler açığı ile küresel likidite artışının aynı olayı yansıttığının çok iyi kavranması gerekiyor. Geri plandaki süreci ekonomi politik açısından “Küresel Uyum Sorunları” (25 Haziran 2006) başlığı ile daha önce incelemiştim. Bugün ABD dış açığının geri kalan dünya ülkelerine tanıdığı iktisat politikası tercihlerine bakacağım. Bu şekilde Türkiye’nin yakın geçmişte uyguladığı iktisat politikalarına farklı bir perspektif getirmeyi umuyorum.İki zıt olanakİktisadi olaylar aslında zannedildiği kadar karmaşık değildir. Biraz sağduyu, biraz teori, biraz mantık uygulayınca basitleşirler. Bir anlama “Kristof Kolomb’un yumurtasına” benzerler. Sorun şifreleri doğru okumaktır.Şimdi süreci ABD dışında bir ülke (örneğin Türkiye) açısından düşünelim. ABD dış açığı diğer ülkeye iki farklı olanak yaratır. Her ülke uyguladığı iktisat politikası ile bunlardan birine yönelir.İlki dış açığın kendinden kaynaklanır. Dünyanın en büyük ekonomisi ürettiğinden fazla harcama yapmaktadır. Dolayısı ile ortada dev bir ihracat pazarı vardır. ABD dış açığı diğer ülkeye hızlı ihracat artışı ve dış ticaret fazlası verme olanağını tanır.İkincisinin kökeninde ise dış açığın finansman biçimi yatar. Dış açıkla birlikte dünyada likidite artar ve faizler düşer. Uluslararası mali piyasalarda kaynak bollaşır. Dolayısı ile diğer ülkenin dış açıklarına finansman bulması kolaylaşır.Dikkat edilirse, diğer ülke kelimenin tam anlamı ile birbirine zıt iki alternatif arasında tercih yapmak zorundadır. İhracata yüklenip dış fazla verebilir. Ya da iç piyasaya yüklenip dış açık verebilir. ABD dış açığı ikisine de izin vermektedir.Türkiye’nin tercihi (mi?)İşte bu noktada diğer ülkenin uyguladığı iktisat politikaları devreye girer. İki unsuru vardır. Birincisi seçilen hedeftir. Türkiye gibi yapısal işsizlik sorunları olan, sanayileşmesini henüz tamamlamamış ülkeler ihracata yönelir.İkincisi maliye, para ve kur politikalarıdır. Üçlünün bu hedefle ve kendi içinde tutarlılığını sağlamak gerekir. Özellikle para politikası anahtar bir role sahiptir. Faiz ve döviz kuru üzerinden büyümenin ihracat ya da iç piyasa kökenli olmasını belirler. Başta Çin, pek çok ülkenin ABD dış açığının sunduğu fırsatı ihracata yönelik hızlı sanayileşme için başarı ile kullandıkları biliniyor. Böylece bir yandan dış fazla verirken aynı anda düşük enflasyonla rekor büyüme hızları tutturdular.Ya Türkiye? Fiilen ikinci yola girdiği inkâr edilemiyor. Ama esas soru hâlâ açıktadır. Bu bilinçli bir tercih midir? Değilse nasıl olmuştur? Devam edeceğim.