Ben de modaya uydum. Son üç yazım ABD’nin dış açığına odaklandı. Bu kadar uzun süre böylesine büyük bir dış açığa zorlanmadan finansman bulmasının teknik nedenlerini saptadık. Önemli sonuçlara ulaştık.
Bir: Amerika kendi parası ile borçlanıyor.
İki: Özel kesime ve mali piyasalara değil devletlere yani merkez bankalarına borçlanıyor.
Üç: Böylece dünyada likiditenin reel üretimden hızlı artmasına neden oluyor.
ABD’nin cari işlemler açığı ile küresel likidite artışının aynı olayı yansıttığının çok iyi kavranması gerekiyor. Geri plandaki süreci ekonomi politik açısından “Küresel Uyum Sorunları” (25 Haziran 2006) başlığı ile daha önce incelemiştim. Bugün ABD dış açığının geri kalan dünya ülkelerine tanıdığı iktisat politikası tercihlerine bakacağım. Bu şekilde Türkiye’nin yakın geçmişte uyguladığı iktisat politikalarına farklı bir perspektif getirmeyi umuyorum.
İki zıt olanak
İktisadi olaylar aslında zannedildiği kadar karmaşık değildir. Biraz sağduyu, biraz teori, biraz mantık uygulayınca basitleşirler. Bir anlama “Kristof Kolomb’un yumurtasına” benzerler. Sorun şifreleri doğru okumaktır.
Şimdi süreci ABD dışında bir ülke (örneğin Türkiye) açısından düşünelim. ABD dış açığı diğer ülkeye iki farklı olanak yaratır. Her ülke uyguladığı iktisat politikası ile bunlardan birine yönelir.
İlki dış açığın kendinden kaynaklanır. Dünyanın en büyük ekonomisi ürettiğinden fazla harcama yapmaktadır. Dolayısı ile ortada dev bir ihracat pazarı vardır. ABD dış açığı diğer ülkeye hızlı ihracat artışı ve dış ticaret fazlası verme olanağını tanır.
İkincisinin kökeninde ise dış açığın finansman biçimi yatar. Dış açıkla birlikte dünyada likidite artar ve faizler düşer. Uluslararası mali piyasalarda kaynak bollaşır. Dolayısı ile diğer ülkenin dış açıklarına finansman bulması kolaylaşır.
Dikkat edilirse, diğer ülke kelimenin tam anlamı ile birbirine zıt iki alternatif arasında tercih yapmak zorundadır. İhracata yüklenip dış fazla verebilir. Ya da iç piyasaya yüklenip dış açık verebilir. ABD dış açığı ikisine de izin vermektedir.
Türkiye’nin tercihi (mi?)
İşte bu noktada diğer ülkenin uyguladığı iktisat politikaları devreye girer. İki unsuru vardır. Birincisi seçilen hedeftir. Türkiye gibi yapısal işsizlik sorunları olan, sanayileşmesini henüz tamamlamamış ülkeler ihracata yönelir.
İkincisi maliye, para ve kur politikalarıdır. Üçlünün bu hedefle ve kendi içinde tutarlılığını sağlamak gerekir. Özellikle para politikası anahtar bir role sahiptir. Faiz ve döviz kuru üzerinden büyümenin ihracat ya da iç piyasa kökenli olmasını belirler. Başta Çin, pek çok ülkenin ABD dış açığının sunduğu fırsatı ihracata yönelik hızlı sanayileşme için başarı ile kullandıkları biliniyor. Böylece bir yandan dış fazla verirken aynı anda düşük enflasyonla rekor büyüme hızları tutturdular.
Ya Türkiye? Fiilen ikinci yola girdiği inkâr edilemiyor. Ama esas soru hâlâ açıktadır. Bu bilinçli bir tercih midir? Değilse nasıl olmuştur? Devam edeceğim.
ABD’nin dış açığı ve Türkiye
Ben de modaya uydum. Son üç yazım ABD’nin dış açığına odaklandı. Bu kadar uzun süre böylesine büyük bir dış açığa zorlanmadan finansman bulmasının teknik nedenlerini saptadık. Önemli sonuçlara ulaştık
Haberin Devamı

