Soru: Sayın Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat tarafından yayınlanmış olan Kuran-ı Kerîm Yüce Meali'nin 409. sayfasındaki Rum Suresi 55'inci ayetinde bahsedilen "berzah" kelimesinin anlamı nedir? (Mana Yılmaz)Cevap: Mü'minun Suresi 74/99 -100'üncü ayetlerde, haktan yüz çeviren insanlardan birine ölüm gelip çatınca geriye bıraktığı ömründe güzel işler yapmak için bir daha dünyaya dönmeyi temenni edeceği fakat kıyamete kadar arkalarında bir berzah (engel) bulunduğu, geri dönemeyeceği belirtiliyor. Berzah, iki şey arasında bulunan engel, perde demektir. Râğıb'ın açıklamasına göre ahirette berzah insanın, kendisiyle yüce mevkiler arasında bulunan engeldir. Bu berzahı ancak sâlihler aşabilir. Mü'minun Suresi'nin 100. ayetinden, ruhun bedenden aynlışından yeniden bedenleneceği (ba's) güne kadar bedene dönmesine bir engel bulunduğu anlaşılmaktadır: "Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman, 'Rabbim, der, beni geri döndürünüz! Ki terk ettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım.' Hayır, bu onun söylediği bir sözdür. Ötelerinde, ta diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır." Bu ayeti, insanın hiçbir zaman dünyaya dönmeyeceği şeklinde anlayanlar da vardır. Biz bu kanaatte değiliz. Ayet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil. Dünyaya dönmek başka, bedene dönmek başkadır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre kıyamet haşri dünyada olacaktır.Belli bir zaman aralığıDemek ki kıyamette insan, yeniden bedene sokulunca haşr alanına gelecektir. Bedensel hayata dönme ancak ba's ile yani yeniden diriltilmeyle olur. Bunu da ancak Allah yapar. Bu ayette, ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil, tekrar bedenleneceği zamana kadar (yani iki ba's arasında) bir geçit, bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Ayette ruhun ba'solunacağı (yeniden bedenlendirilip kaldırılacağı, bedensel yaşama getirileceği) kesindir. Ancak bu ba's hemen ölümün ardından değil, belli bir zaman aralığından sonra olacaktır. O belli zaman dolmadan ruhun arkasında, bedene dönmesine engel bir zaman (berzah) vardır. Cumhura göre ayette sözü edilen ba's, ahiret bedenlenmesidir. "Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve Firavun ailesini, azabın en kötüsü kuşattı: Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün de, 'Firavun ailesini azabın en çetinine sokun!' (denilir)" (Mü'min: 45-46). Firavun ve adamlarının, yaptıkları kötülükler yüzünden kıyamete kadar sabah akşam ateşe sunulmakta olduklarını bildiren bu ayet, ruhların ölmediğini, sadece bedenden ayrılıp bedensiz yaşadığını, dünya hayatıyla kıyamet arasında kalan berzah hayatında nimet veya azap göreceğini kanıtlar.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Cenaze yıkandıktan sonra neden karşı cins yüzünü göremez? Abdesti mi bozulur? Bunun Kur'ân'da yeri var mı? Yoksa bu bir Arap sosyal davranışı mıdır? Mevta yıkanırken avret yerleri neden örtülür? Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı, Karacaahmet Mezarlığı'ndaki ata yadigârı tarihi mezarların yok edilmesine neden seyirci kalmıştır?Cevap: Cenaze yıkandıktan sonra karşı cins yüzünü göremez veya abdest bozulur gibi sözler hurafedir, dini bir hüküm değildir. Can bedenden çıktıktan sonra cesedin toprakla, herhangi cansız bir objeyle farkı yoktur. Görmekle ne olur ki, yüzünü görmek haram olsun. Bunlar batıl şeylerdir.Hatta hadis rivayetlerinden anlaşılıyor ki kadın, kocasının cenazesini yıkayabilir. Böyle batıl ayrıntılarla uğraşmak din değildir. Bu saçma şeyin Kur'ân'da yeri olmaz.Hanefi alimlerine göre kadın, kendi kocasını yıkayabilir fakat erkek, karısını yıkayamaz. Yıkayacak kadın bulunmazsa kocası ona teyemmüm ettirir. Fakat Hz. Ayşe'nin anlattığı şu hadisten, karı-kocanın birbirlerini yıkayabileceği anlaşılmaktadır:"Peygamber (s.a.v.) bir cenazeden (veya Bakî kabristanından) döndü, başımda bir ağrı hissediyordum, 'vah başım!' dedim. 'Benim de başım, Ayşe' dedi. Sonra (şaka için) buyurdu ki: Ne olur sanki sen benden önce ölsen de kalkıp seni yıkasam, kefenlesem, üzerine namaz kılıp seni gömsem!"İyi bir görüntü vermezHadisten, erkeğin, karısını yıkayabileceği hükmü çıkar. Buna kıyâsen kadın da kocasını yıkayabilir. Nitekim Hz. Ayşe'nin, "Eğer geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, Peygamber (s.a.v.)'i karılarından başkası yıkamazdı" dediği rivayet edilir. (Ibn Mâce, Cenaiz, Buharî de kısaca rivayet etmiştir).Hz. Ebûbekir'i karısı Umeys kızı Esma, Hz. Fâtima'yı da kocası Hz. Alî yıkamıştır (Fıkhu'l-Mer'eti'l-Muslime, S. 141). Ölüyü öpmede bir sakınca yoktur. Ölü yıkanırken avret yerinin örtülmesi edep gereğidir. Çünkü oraların açık olması iyi bir görüntü vermez. Kaldı ki yıkama esnasında kadın da bulunabilir. Kadın ve erkeklerin birlikte olduğu yerde cenazenin avretinin açık olması, insanların hoşuna gitmeyebilir.Hasılı her bakımdan avret yerinin örtülmesi gerekir. Fakat avret yeri açılırsa cenazeye günah olmaz. Çünkü ölmüş insandan sorumluluk kalkar.Diğer sorunuza gelince, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görevi, mezar beklemek değildir. Mezarlıklar belediyelere bağlıdır. Aynca mezarları putlaştırmanın da dinimizde yeri yoktur. Son zamanlarda Türkiye'deki mezarcılık anlayışı artık putçuluğa dönmüştür. Türbelere tapmak şirkin ta kendisidir. O türbeyi açsanız, içinde topraktan başka bir şey bulamazsınız. Saygı Allah'a olur. Allah'tan başka kimseden ne medet umulur, ne yardım beklenir.
Peygamber, "Allah bana, 'mütevazı olun, kimse kimseye övünmesin, taşkınlık etmesin' diye vahyetti" buyurmuştur. Başka bir hadiste de, "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete girmez" denilmiştir. Bir kudsî hadiste de, "İzzet benim izânm (gömleğim), ululuk benim ridâm (pardösüm)dır. Bunlarda benimle tartışan (bana ortak olmaya kalkan) olursa ona, hiç acımadan azap ederim" buyurulmuştur.Bu konuda birkaç büyük sözüne işaret etmekle yetineceğiz. Abdullah ibn Mübarek şöyle demiş: "Tevazuun başı, dünya nimetleri bakımından senden aşağı olan kimselerin yanında nefsini küçültmendir, ta ki böylece o kimseye dünya varlığıyla senin ona bir üstünlük sahibi olmadığını öğretmiş olasın. Dünya nimetlerinde senden yüksek olanların yanında nefsini yükseltmen de tevazu gereğidir, tâ ki böylece o kimseye dünya varlığıyla sana karşı bir üstünlük sahibi olmadığını öğretmiş olasın."Urve ibn ez-Zübeyr (r.a.) diyor ki: Ömer ibn el-Hattâb'ı, omuzunda bir kırba suyla gördüm. Ey mü'minlerin emiri, senin böyle su taşıman yakışık almaz, dedim.Cemaat temsilcileri boyun eğerek huzuruma gelince içime bir böbürlenme düştü de onu kırmak istedim, dedi ve kırbayı, ensârlı bir kadının evine götürüp onun kabına boşalttı. Zeyd ibn Sabit hayvana binerken ibn Abbâs ona yaklaşıp üzengisini tutmak istedi. Zeyd, "Ey Allah Elçisi'nin amcası oğlu, yavaş ol (ne yapıyorsun)?" dedi.Abdullah, "Bize, büyüklerimize böyle yapmamız emredildi" dedi. Zeyd, "Elini ver" dedi.Abdullah'ın elini öpen Zeyd, "Bize de Allah'ın Elçisi'nin ev halkına böyle yapmamız emredildi" dedi.Hasan Basrî, bazı çocukların yanından geçiyordu. Çocuklar, yanlarındaki ekmekle Hasan'ı ağırlamak istediler. Hasan onlarla beraber kuru ekmeği yedi. Sonra onları evine götürüp yemek yedirdi, giydirdi ve şöyle dedi:"El onların elidir (üstünlük onlardadır). Onlar, yanlarında başka şey bulamadılar, buldukları ekmeği bana ikram ettiler. Biz ondan daha fazlasını buluyoruz (bizim de yanımızda bulunanı ikram etmemiz gerekir)."Bir defa canı sıkılan Ebû Zerr, Bilâl'e, "Ey kara kadının oğlu" diye hakaret edince, Hz. Peygamber, "Ey Ebû Zerr, hepiniz ölçeği tam dolduramazsınız. Hepinizde eksiklik vardır. Beyaz kadının oğlunun, kara kadının oğluna bir üstünlüğü yoktur" buyurmuş. Bunun üzerine Ebû Zerr de başını yere koyup biraz önce hakaret ettiği Bilâl'in ayağını yanağına koymasını ısrarla istemiş ve böyle yapılmadıkça rahat etmemiş.Başka bir rivayete göre de Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Bu nesepleriniz, hiç kimseye hakaret etmenizi gerektirmez. Adem'in evlâdı sizler, olgunluk ölçeğini dolduramazsınız, hepinizde eksiklik vardır. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur, (ancak üstünlük din ve sâlih amelle olur. Kişinin kötü huylu, bed dilli, cimri ve korkak olması kendisine yeter (böyle insana iyi amelin yaran olmaz)."
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "(Sadakalar) Allah yolunda kuşatılan, o fakirlere mahsustur ki onlar yeryüzünde gezip dolaşamaz (kimseye yüz suyu dökemez)lar. Bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları simalarından tanırsın. Onlar insanlardan ısrarla istemez." Kuşeyrî, risalesinin edep babında aşağıdaki hikayeye yer verir. Cüneyd şu olayı anlatmış: "Cuma günü sâlihlerden biri gelip,- Benimle beraber bir fakir gönder de beni sevindirsin, beraberce yemek yiyelim, dedi.Baktım, yoksulluğu halinden belli bir fakir gördüm, onu çağırıp,- Bu şeyhle beraber git onu sevindir, dedim. Gitti çok geçmeden götüren adam geri geldi,- Ey Ebû'l-Kasim, o adam yalnız bir lokma yedi çıktı, dedi.Dedim:- Herhalde sen, onu inciten bir söz söyledin.- Hayır, ona hiçbir şey söylemedim, dedi. Baktım ki fakir orada oturuyor. Dedim:- Neden onun sevincini yarıda bıraktın? Dedi:- Efendim, Kûfe'den çıkıp hiçbir şey yemeden Bağdat'a geldim. Senin huzurunda (aç olduğumu söyleyerek) fakirliğimi gösterme gibi bir terbiyesizlik yapmak istemedim. Sen beni çağırınca sevindim. Çünkü ilk defa sen bana hitabettin, söze sen başladın (beni hitabına lâyık gördün). Gittim, ona (Allah'tan) cennet umarak gittim. Fakat sofrasına oturunca bir lokma yaptı (bana verdi) ve,- Ye, bu bana göre on bin dirhemden daha iyidir, dedi. Bu sözünü duyunca onun, himmeti düşük biri olduğunu anladım, yemeğini yememeyi zarafete daha uygun buldum.Cüneyd adama,- Ben sana demedim mi, sen ona karşı sui edepte (saygısızlıkta) bulunmuşsun, dedi.Adam:- Ey Ebû'l - Kasim tevbe, dedi. Tekrar o fakiri gönderip kendisini sevindirmesini Cüneyd'ten rica etti."Edebin bir başka yönü de tevazudur. Bu güzel huy, üç terimle anlatılır: Tevazu', ihbât ve huşu'. Bunlar alçakgönüllülüğü, böbürlenmemeyi ifade eden yakın anlamlı sözcüklerdir. Ancak aralarında küçük farklar vardır. Tevazu, ahlâk ve davranışta alçakgönüllülüğü; ihbât ve huşû'ise ibadetlerde saygı ve ezikliği ifade eder.Mâide Suresi'nin 54'üncü ayetinde, "Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve katıdırlar" buyurulmuştur. Buradaki zillet, eziklik değil, rahmet, şefkat ve saygı zilletidir. Burada zillet, aşağılık anlamına değil, yumuşaklık, uysallık anlamına gelir. Bu zilletin sahibine zelîl (alçak) değil, zelûl (uysal) denilir. Mü'min, zelîl değil, zelûl'dür. Hadis-i şerifte, "Mü'min, uysal deve gibidir. Münafık ve fâsık ise zelîl(alçak)dir" buyurulmuştur.
Ebu Osman, "Mahabbet doğru olursa, seveni daha fazla edebe (saygıya) sarılmaya yöneltir" demiş. İbn Kayyim el-Cevziyye, "Peygamberlerin ahvâlini, Allah'a yalvarmalarını, niyaz ve dualarını düşün. Nasıl hep edeple dolu olduklarını görürsün" dedikten sonra Hz. İsa'nın -Maide Suresi'nde anlatılan- yüce Allah'ın sorularına verdiği yanıtlan örnek gösterir.Mutasavvıfların büyük fikir önderlerinden Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî, sûfiyye edebinin şartlarını ve gereklerini, "Cevâmiu Adâ-bi's-Sûfiyye" adlı eserinde izah etmiştir. Orada kulun Allah'a, Elçisi'ne ve insanlara, yaratıklara karşı üç çeşit adabını, yerine göre ayetler, hadisler yahut menkıbeler ve büyüklerin sözleriyle anlatmaya çalışmıştır. Ayrıca Sülemî, "Sülûkü'l-'ârifîn" adlı eserinde de sûfiyye adabını özetlemektedir ki biz vaktiyle tercümesiyle birlikte yayınladığımız bu eserden bazı pırıltılı sözler aktarmak istiyoruz.Şunlar fakirliğin (Allah'tan başka her hiçbir şeyin varlığını gönlünde taşımayan tasavvuf erbabının) gereklerindendir: Fakir (mutasavvıf), zenginin zenginliğinin elden çıkmasından korktuğundan daha çok fakirliğinin elden gitmesinden korkmalı, fakirliğinin üzerine titremeli, halini gizlemeli, fakirliğini belli edecek biçimde zenginlere aykırı davranmamalı, halkla iyi geçinmeli, kimseyi sıkıntıya sokmamalı, dışı halk ile içi Allah ile olmalıdır. Ne varlığa sevinmeli, ne yokluğa üzülmelidir.İşte vakitlerin en iyisiYunus da öyle demiş ya:"Ne varlığa sevinürem,Ne yokluğa yerinürem,Aşkın ile övünürem,Bana seni gerek seni."Fakir, kendisini diğer insanlardan ayıracak elbise giymez, zahiren çalışıp kazanır, içten tevekkül eder. Bilgiyle konuşur, vakar ve hilmle susar, yiyecekte başkasını kendisine tercih eder, ibretle bakar. Kendi eksikliğini görerek halkı kendisinden üstün bilir, yabancılara dahi güzel ahlâkla muamele eder.Her zaman rızıklarını başkalarına dağıtır, yoksulları aşağılamaz, zenginleri küçümsemez, fakat rızık yüzünden de onlara boyun eğmez, alanın da verenin de Allah olduğunu bilir. Rabbinden sağlık ister, kimseyi kötülemez, kin tutmaz, sözünde durur, akdini bozmaz, Allah'tan başka bir şeye dayanmaz.En değerli şey vaktidir. Onu ancak en değerli şeyle meşgul eder ki bu da sürekli olarak Allah'ın emirlerine uymak, rızasını istemektir. Vakitlerin en iyisi, arkadaşlarına hizmet ettiği vakittir. Geçimde arkadaşlarını nefsine tercih eder, onların eziyetini çeker, daima edebe sarılır ki kendisiyle oturan da kendisinden edep öğrensin. Arkadaştan hata etse onlar için Allah'tan af diler, fakirlere kibredene kibreder, onlara saygı gösterene saygı gösterir. Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri bırakıp kendisini ilgilendirenle meşgul olur.
Dinin potasında olgunlaşmış insanların edep anlayışını kısaca gözden geçirelim de bakalım olgunlaşmış insan nasıl olur? Bu kaba kişiler koca Mevlânâ'ya bile saygısızca dil uzatmaktan çekinmezler. Çünkü onun aşılamak istediği hoşgörüden, sevgiden yoksundurlar. Onun olgunluk düzeyine çıkmaları mümkün değildir. Tekelcidirler, bencildirler, kıskançtırlar, insanları cehenneme doldurmaktan büyük keyif alırlar. Erbabı kemali çekemez nakıs olanlar Rencide olur dîde-i haffâş ziyadan Yani, eksik insanlar olgunları çekemezler. Çünkü yarasa, güneş ışığından rahatsız olur. Edep, güzel ahlakı kullanmak, saygılı olmaktır. Tevazu ise alçak gönüllülüktür. Diğer bir deyimle edep, insan doğasında bulunan potansiyel olgunluğu eyleme dönüştürmektir. Yüce Allah insanı, her olgunluğu alacak yetenekte yaratmıştır. Bu yetenek insanda, ateşin kibritte, çakmakta güç olarak bulunması gibi vardır. Şems Suresi'nin 7-10'uncu ayetlerinde, "Nefse ve onu tesviye edene, ona fücurunu ve takvasını (bozukluğunu ve korunmasını) ilham edene andolsun ki (Allah'tan başkasına tapmayarak) nefsini yücelten iflah olmuş, (yaratıklara taparak) onu alçaltan da ziyana uğramıştır" buyurulmuştur. Allah, nefsi yaratmayı, itidal ve tamlık ifade eden tesviye (düzeltme, düzenleme) ile anlatmıştır.İyi huyların birikimiSonra nefse fücur ve takvasını ilham ettiğini, yani nefsi bunlan kabule yetenekli yarattığını bildirmiştir. Demek ki fücur (kötülük) ve takva (kötülükten korunma, iyilik), insanın hamuruna katılmış birer mayadır.Edep, içtimâ' (toplanma) anlamı bildirir. Edep, insanda iyi huyların birikimidir. Me'dube, insanların çevresine toplandıkları yemeğe denilir. Edîb, kendisinde hayır huylarının toplandığı, dili ve ahlâk kurallarını iyi kullanan kimsedir.Mutasavvıflara göre edep, her ahlâkın başı, gerek kulla Allah, gerek kulla kullar arasındaki her işlemin şartıdır.İbn Ata, "Edep, güzel şeylerde durmak (onları yapmak)tır" demiş. Bunun ne anlama geldiği sorusunu da, "Gizlide ve görünürde Allah'a karşı edepli (saygılı) davranmaktır" şeklinde yanıtlamıştır.Ebû Alî: "Edepsizlik, kovulmayı gerektirir. Halı üzerinde edebi terk eden, hayvan ahırına gönderilir."Abdullah ibn Mübarek: "Biz çok bilgiden ziyade az edebe muhtacız."Ebû Hafs Bağdat'a geldiğinde Çüneyd ona, "Ashabını, sultanların edebiyle yetiştirmişsin" demiş. Ebû Hafs cevap vermiş: "Görünürde güzel edep, içteki güzel edebin adresidir."Abdullah ibn Mübarek ise, "İnsanlar edep üzerinde çok şey söylediler. Biz diyoruz ki edep, nefsin kabalıklarını bilmek ve o kabalıklardan, küstahlıklardan kaçınmaktır" demiştir.
Bu yazımda edepten söz etmek istiyorum. Çünkü bugün edebe her şeyden daha çok ihtiyacımız var. Dinin başı edep ve ahlâktır. Edep olmayan insanda din de yoktur. Bunun içindir ki birinci tabaka mutasavvıflardan Fudayl ibn İyâd, "İyi ahlâklı facir (günahkâr) biriyle arkadaş olmayı, kötü huylu bir âbid (dindar) kişinin arkadaşlığına tercih ederim" demiştir. Şu hale bakın ki bir kişi, kendisini dindar sanan, sözüm ona dinin müdafii kesilen bazı kendini bilmezler, kendilerinden 30 - 40 yaş büyük insana, "Amerikan uşağı, lan sen kimsin?" gibi kaba ve küstah sözlerle hitap etmekten sıkılmıyor, çekinmiyor, Allah'tan da korkmuyorlar.İşte dinin ruhunu içine sindirememiş kafaların din anlayışı bu. Saldırmak, aşağılamak, cehenneme doldurmak... Bunlar, insanları cehenneme doldurma misyonunu yüklenmişler. Dini kendi tekellerinde sanırlar. Kendilerinin bildiği din de aklın almayacağı, Kur'ân'ın pırıl pırıl, arı duru düşüncelerine ters uydurmalardır.Yeni yayınlanan bir kitabın baş tarafında, "Kara eşeği, kadını ve köpeği şeytan sayıp bunların namazı bozacağı" sözü Peygamber'e yakıştırılmaktadır. Hâşâ Peygamber böyle bir söz söylemekten münezzehtir.Doğasının gereği...Kur'ân erkekten önce kadını Allah'ın lütfü sayarken Peygamber niçin onu şeytan saysın? Eğer kadın şeytansa erkek de şeytanın oğludur. Çünkü her erkeği bir kadın doğurmuştur. Eşek, özellikle kara eşek de şeytanmış. Çünkü dişisini görünce şehveti kabarırmış da (kitaptaki ifadeyi kullanmaktan hicap duyuyorum) cinselliğe kalkarmış. İzaha bakın. Yahu o hayvandır.Doğasının gereğini yapar. Bu özellik sadece ona mı özgü? Koçlar da, tosunlar da, diğer hayvanlar da öyledir. Emir ve yasaklarla yükümlü olmayan hayvanlar içgüdülerine göre hareket ederler. Bundan ötürü onları şeytan diye nitelendirmek ne kadar sakat bir şeydir. Tam tersine rüyada eşek görmek devlete, servete, mevkiye, iyiliğe işaret sayılır. Eşek dediğimiz uysal hayvan, çağlar boyu insanoğluna hizmet etmiş, hem kendisini hem de yükünü sırtında taşımıştır.Köpek de diğer hayvanlar gibi bir hayvandır, uluması doğasının gereğidir. Böyle bilim dışı şeyleri bugün din görüşü olarak öne sürmek, dine fayda değil zarar verir. Dine hizmet etmez, insanları dinden soğutur. Zaten İslâm'a saldıranlar işte, rivayet kitaplarında bol buldukları, asırlar öncesindeki aristokrat düşünceyi yansıtan bu uydurma malzemeyi kullanıyorlar. Bunlar Peygamber sözü değil, o çağlardaki aristokrat düşüncenin rivayet kalıplarına yansımasıdır. Bu tür kaba anlayışlardan Allah'a sığınırız ve o edep ve zarafet Peygamberinden de özür dileriz.
Dünkü yazımda yer verdiğim mesih konusuna bugün de devam ediyorum: Hz. Peygamber'in ayaklarını yıkaması, onun abdestteki farza kendiliğinden yaptığı ilavedir. Kasimî'nin dediği gibi Peygamber, nasıl farz namazlardan ayrı nafile namazlar da kılmış ise farz olan meshe de ilave olarak ayaklarını yıkamıştır. Ayakları meshetmek farz, yıkamak sünnettir.Taberî'nin tefsirinde ayrıntıyla zikrettiği üzere Allah Elçisi'nin hem ayaklarını meshettiğine hem de yıkadığına dair rivayetler vardır. Hiç şüphe yok ki Kur'ân'in emri mesihtir. Farz olan budur.Mesih, ıslak eli bir uzva hafifçe sürmek demektir. Allah'ın Elçisi, Kur'ân'ın emrinden fazlasını da yapmış, her zaman olmasa da çoğu kez ayaklarını yıkamıştır. Sıcak yerlerde ayakları yıkamak, vücudu dinlendirir. Ayak yıkanmakla, mesihten daha iyisi yapılmış olur. Allah'ın emri yerine gelir. Soğuk, su azlığı gibi bir sebeplerle ayakları meshetmekle de yetinilebilinir.Ebû Dâvûd şöyle diyor: "Alî ibn Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd, Berâ' ibn 'Azib, Enes ibn Mâlik, Ebû Omâme, Sehl ibn Sa'd ve Amr ibn Hureys çorapları üzerine meshetmişlerdir." İbn Kudâme'nin el-Muğnî'de ayrıntıyla açıkladığı delillerden, başa takılan bir şeyin üzerine de meshin caiz olduğu anlaşılır.Özellikle kadınlar, erkeklerin bulunduğu umumî yerlerde başörtüleri ve çorapları üzerine meshedebilirler. Başa takılan bir şeye meshedenin, bunları çıkarınca abdesti bozulur. Gusülde ise bunlar üzerine meshetmek caiz olmaz, bunları çıkarmak şarttır.İsa'nın geleceği inancıb- Ahir zamanda geleceği söylenen Mesîh: Ahir zamanda Mesih'in yani kurtarıcı kral olarak İsa'nın geleceği inancı, Hıristiyanlık'tan monte edilmiş bir inançtır. Bu montaj rivayetlere göre İsa ölmemiş, göğe çıkarılmış, kıyametten önce yeryüzüne inecek, Hz. Muhammed'e ümmet olacak, islâm şeriatını uygulayacaktır.Bu inanış, Hıristiyanlık inancının İslam geleneğine adapte edilmesinden başka bir şey değildir. Oysa Kur'ân'a göre Hz. İsa ölmüştür. Hz. Muhammed'den önce hiçbir beşer sürekli yaşatılmamıştır. "Senden önce hiçbir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?" (Enbiya 24).Öyle ise Hz. Muhammed'den önce gelmiş olan İsa da ölmüştür. Ayrıca Kur'ân, İsa'nın ölmüş olduğunu birkaç kez vurgulamıştır: "Allah demişti ki: Ey İsa, ben senin canını alacağım, seni bana yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim" (Alî İmran 55).Ayrıca peygamberlik rütbesine yükseltilmiş bulunan bir insanın, herhangi bir insan, bir ümmet bireyi olması, rütbe indirilmesidir ki bu da Allah'ın yasasına aykırıdır.Geniş bilgi için "İslâm'da Güncel Tartışmalar" adlı kitabıma bakınız.