İşleyen demir pas tutmaz!

2 Ağustos 2003

Dünkü yazımda Sayın Mürsel Akdenk'in "İslam'da spor" ile ilgili sorusunu, yerim elverdiğince cevaplamaya başlamıştım. Aynı konuya bugün de devam ediyorum. Hz. Peygamber (s.a.v.), insana maharet kazandıran, vücudu geliştiren, sağlığı koruyan sporlar yapılmasını öğütlemiştir. Abdullah ibn Ömer'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.), at yarışına ödül koymuş ve bunu, öne gecen atin sahibine vermiştir. Âl-i İmran Suresi'nin 60'ıncı ayetinde Müslümanlara, Allah'ın ve Müslümanların, bilinen ve bilinmeyen düşmanlarını korkutmak, sindirmek, islâm'a başkaldırmalarını önlemek için gerekli at ve her türlü kuvvet hazırlamaları, bu uğurda Allah için mal harcamaktan geri durmamaları emrediliyor ve Allah yolunda harcadıklarının, eksiksiz olarak kendilerine verileceği vurgulanıyor. Hz. Peygamber, ok atmak, yüzmek, ata binmek gibi o zaman yaygın olan spor dallarını teşvik etmiştir. Bundan her türlü sporun mubah olduğu anlaşılır. Zaten dince yasaklanmamış olan eylemler eğlenceler, her türlü spor türleri, mubahtır. Bunlar, bedeni geliştiriyor, ruhu bunalımlardan koruyorsa müstehab olur. Ancak oyuna dalıp namazı, Allah'a ibadeti unutmamak ve ibadetlerini muntazam yapmak şarta. Bir hadiste, "Atmayı öğrenip de terk eden bizden değildir yahut bize isyan etmiştir" deniliyor. Silahı, kullanmasını bilmek lazımdır. Kullanmayı bilmedikten sonra silah olsa da işe yaramaz.Hastalıklar ortaya çıkarİşte İslâm Peygamberi, bu emirleriyle her türlü savaş hünerlerini ve bedeni geliştiren, vücut sağlığını koruyan spor türlerini öğrenmeyi öğütlemiş bulunmaktadır. Bir gün Allah'ın Resulü (s.a.v.) atış yarışı yapan bir topluluğun yanına gitti ve, "İsmail Oğulları, atin. Çünkü babanız aticiydi. Ben de Edra Oğullarıyla beraberim" dedi. Edra Oğulları'nın karşısındaki grup yarıştan çekildi. Allah'ın Resulü (s.a.v), "Niye atmıyorsunuz?" dedi. "Nasıl atalım, sen onlarla berabersin. Senin beraber olduğun grup nasıl mağlup edilir?" dediler. Peygamber (s.a.v), "Atın" dedi, "Ben hepinizle beraberim." Bütün gün attılar, hiçbiri diğerini yenemedi. Görülüyor ki, Hz. Peygamber'in insanlara maharet ve güç kazandıran spor oyunlarını teşvik etmiştir. "İşleyen demir ışıldar, paslanmaz." Vücut âtıl, hareketsiz kalırsa çeşitli hastalıklar ortaya çıkabilir. Hareket, şişmanlığı önler, insanın, günde en az bir saat yürümesi gerekir. Futbol, voleybol, yüzme, eskrim, aticilik, binicilik, koşu ve benzeri sporlar gençliğe eğitim, kuvvet ve sağlık kazandırır. Birçok ruhsal hastalık, boş oturup anlamsız düşünmekten kaynaklanır. Düzenli spor yapanlar, streslerini atar, ferahlar ve huzur bulurlar. Sağlıklı yaşarlar. Sağlıklı yaşamak da daha sağlıklı düşünme yeteneği sağlar. "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur."

Devamını Oku

İnsanların spor yapması caizdir

1 Ağustos 2003

Soru: Sayın Hocam, Avrupa'da hangi üniversitenin rektörlüğünü yapıyorsunuz? İslâm'da spor, rekreasyon, serbest zamanları değerlendirme, liderlik, menajerlik, üstün yeteneklilerin ve özel kabiliyetlilerin eğitimi, deha ve mucitlerin eğitimi nasıl yapılıyor? (Yrd. Doç. Mürsel Akdenk / OMÜ. YD. BESYO./ Samsun)Cevap: Hollanda'da Avrupa İslam Üniversitesi adı altında bir özel üniversite var. Bu üniversitenin kuruluşunda ve bir yıl kadar da rektörlüğünde bulundum. Ama bir yıldan beri burayla bir ilgim kalmadı. Sayın Mürsel Akdenk, İslâm'da spor, rekreasyon, serbest zamanları değerlendirme, liderlik, menajerlik, üstün yeteneklilerin ve özel kabiliyetlilerin eğitimi, deha ve mucitlerin eğitimi gibi konularda bilgi vermemi istiyor.Bu soruları cevaplayabilmek için bir kitap yazmam gerekir. Şimdilik ona vaktim yok. Yalnız sporla ilgili soruya daha önce verdiğim cevabı yinelemekle yetineceğim. İnsanların sevinçlerini belli etmek için gülüp eğlenmeleri caiz olduğu gibi bedenlerini geliştirmek için spor yapmaları da caizdir. Bu konuda kadınla erkek arasında bir fark yoktur. Erkekler gibi kadınların da yüzme de dahil her türlü sporu yapmalan mubahtır.Düğünlere katılırlardıKadının, erkeklerle beraber bedeninin örtülmesi emredilen kısmını gösterecek dekolte mayolarla denize girmeleri haramdır. Haram olan denize girmek değil, örtülmesi gereken beden organlarını göstermektir. Örtülmesi emredilen kısımları örten kapalı mayoyla açıkta denize girmekte bir sakınca yoktur.Hz. Peygamber zamanında kadınlar savaşa katılır, kimi bizzat cephede çarpışır, kimi geri hizmetlerde çalışırdı. Yine onlar düğünlere katılır, şarkı söyler, şenlik günlerinde meşru biçimde eğlenirlerdi. Hz. Peygamber'in hicretlerinde Medineliler onu tef çalıp şarkı söyleyerek karşılamışlardı. Onların bu hareketi, Peygamber'in hicretinden duydukları sevincin işaretiydi.Hz. Ayşe'nin anlatımına göre kendisi Hz. Peygamber'in arkasında durup kılıç kalkan oynayan kimseleri izlemiştir. İçinde günah işlenmeyen oyun, eğlence, spor mubahtır.Ebû Davud'un uzun olarak zikrettiği bir hadiste, Hz. Ayşe, genç kız arkadaşlarıyla birlikte oynar ve Peygamber Aleyhisselâm bundan hoşlanırdı: "Ben Allah'ın Elçisi (s.a.v.)'nin yanında, kız arkadaşlarımla beraber oynardım. Kız arkadaşlarım gelirdi fakat Allah'ın Elçisi'nden (utandıklarından dolayı) saklanırlardı. Allah'ın Elçisi (s.a.v.), onların bana gelmesine sevinirdi. Gelip benimle oynarlardı."* Bu konuya yarın da devam edeceğim.Düzeltme: 31 Temmuz tarihli yazımda "Koskoca İmam Gazâlî" cümlesi yanlışlıkla, "Koskoca İmam Kuşlar" şeklinde çıkmıştır. Düzeltir, özür dilerim.

Devamını Oku

Evlenmek şart değil, ruhsattır

1 Ağustos 2003

Soru: Kur'an'da bahsedilen cariye ne anlama geliyor?Cevap: Kur'ân geldiği zaman dünyada köle ve cariye yaygın bir gelenekti. İslâm bunun kaldırılmasını hedef göstermiş ise de şartlar oluşmadığı için kesin biçimde kaldırmamıştır. Cariye, sahibinin mülküdür. Sadece sahibi onunla cinsel ilişkide bulunabilir. Yani cariyenin sahibi, onun bir çeşit kocası sayılır. Bu da iyidir. Çünkü cariye de insandır, onun da doğal ihtiyaçları vardır.Efendisiyle de böyle bir ilişkisi olmazsa psikolojik sorunlar yaşayabilir. Ama cariye hizmetçi gibi değildir, insan hizmetçisiyle nikâhsız ilişki kuramaz. Bu zina olur. Kur'ân'a göre erkek, eşler arasında adaleti gözeteceğinden eminse, 4 kadınla evlenebilir. Ancak bu hüküm, Kur'ân'ın getirdiği yeni bir hüküm değil, tüm toplumlarda uygulanan bir hükümdür. Yahudilikte de Hıristiyanlıkta da erkeğin alacağı kadın sayısı sınırlandırılmamıştır.Araplar da İslam'dan önce istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. İslam poligami denilen bu uygulamayı sınırlayıp dörde indirmiş, bunu da eşler arasında adalet şartına bağlamıştır ve tek kadınla evlenmenin, adalete, barış ve huzura daha uygun olduğunu vurgulamıştır. Ama bazı zorunlu durumlar için birden fazla eşle evlenme yolunu tamamen de kapatmamıştır. Mesela kadın kısır olabilir, sari hastalığa yakalanmış olabilir, yatalak olabilir.Kadın da belki kocasının hizmetinin görülmesi, ihtiyaçlarının karşılanması için evlenmesine razı olabilir. Kur'ân'ın hükmü budur. Biz Kur'ân'ın hükmünü açıklarız. Ama kimseye de durup dururken eşlerin sayısını çoğaltmayı öğütlemeyiz. Çünkü bu zamanda hayat şartları zor. Toplumsal yapı da bunu kabul etmez. Evlenmek şart değil, ruhsattır. Dileyen hiç evlenmez, kendisini bilimsel çalışmaya verir.Şarkı söylemek haram değilSoru: Hocam, 22 yaşında bir askerim ve aynı zamanda da müzisyenim. Düğün salonlarında saz çalıyorum. Şu sözü duyduktan sonra müzikten soğudum: "Şarkı söylemek (teganni), müzik aletleri çalmak günahtır." Ben, hem beş vakit namaz kılmak hem de müziğe devam etmek istiyorum. Böyle yapsam günah olur mu?Cevap: Teganni niçin haram olsun. Peygamberimiz şarkı türkü dinlemiş, düğünlere şarkıcı, çalgıcı gönderilmesini emretmiş, tef çalıp şarkı söyleyenleri sevdiğini belirtmiştir. Sefere çıktıklarında develeri coşturmak için beraberinde türkücü götürürlermiş. Koskoca İmam Gazâlî, Hz. Davud'un müzikle okuduğu teşbihe katılmış. Gazâlî, dağların, taşların, kuşların, develerin etkilendiği müziği haram sayanların, develerden de kaba, duyarsız kimseler olduğunu belirtiyor. Namazınızı muntazam kılınız, müzik sanatınızı da icra ediniz. Ancak içki içmeyiniz, Kur'ân'ın yasakladığı şeyleri yapmayınız. Bedîi zevke hitabeden güzel sanatlar asla haram değildir. Kimse kendi kendine haramlar koyup güzel dinimizi daraltamaz.

Devamını Oku

Sünnet sadece İslâm'da mı var?

31 Temmuz 2003

Soru: Namazın üç vakit ve özellikle sabah, akşam ve yatsı olmak üzere kılınmasının farz olduğunu, öğle ve ikindinin ise tamamen peygamberimizin uygulaması olduğunu yazmıştınız. Madem öğle namazı farz değil, neden farz olan cuma namazları öğle namazından sonra kılınmaktadır? İkinci sorum ise sünnet denilen operasyonla ilgili. Hz Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve diğer ashab sünnet olmuşlar mıydı? (Süreyya Kuyucu)Cevap: Cuma namazları, öğle namazından sonra kılınmaz. Öğle namazı vakti içinde öğle namazı değil, cuma namazı kılınır. Cuma namazı kılanlar için öğle namazı yoktur. Bu bir, ikincisi ben öğle namazı farz değil demedim. Sözlerimi dikkatle okuyunuz. Kur'ân ile emredilmemiştir dedim. Peygamber'in de emrettiği, yahut sürekli olarak cemaatle kıldığı namazlar da farzdır.Aslında dikkat ederseniz o yazılarımda Peygamber'in herhangi bir namaz için, "Bu farzdır, bu da sünnettir" demediğini, bu farz - sünnet bölümlemelerinin zamanla gelişen fıkıhçılann ortaya çıkardıkları terimler olduğunu söylemiştim. Peygamber'in cemaatle kıldığı namazlara farz, yalnız başına kıldığı namazlara da sünnet demişlerdir. Ama Peygamberimiz farz, sünnet diye bir ayınm yapmadan namaz kılmıştır.Peygamberimizin cemaatle kıldığı öğle ve ikindi namazlan Kur'ân ile değil fakat Peygamberimizin uygulamalarıyla sabit namazlardır ki sonradan bu namazlara farz denilmiştir.Köklü bir gelenektiEvet Ali de, Ebubekir de, Ömer de, Ebucehil de, Ebusüfyan da hep sünnetliydiler. Sünnet olmayı Hz. Muhammed getirmiş değildir. Sünnet olma, Araplara Hz. İbrahim dininden kalma bir uygulamadır. Araplar sünnet olurlardı. Hele Kureyş içinde sünnet olmayan biri yoktu. Peygamber'in kendisi de sünnet olmuştur, sahabileri de... İslam olduktan sonra değil, İslam olmadan önce, çocukluklarında sünnet olmuşlardı. Çünkü sünnet onların köklü dini geleneklerindendi.Ama 40-50 yaşından sonra Müslüman olan bir kişiyi ille de sünnet ettirmek şartı yoktur. Kur'ân'ın hiçbir yerinde böyle bir emir mevcut değildir. Allah insanın kalıbına değil, gönlüne baktığını, dinin gönüldeki takva olduğunu vurgulamıştır. Artık sünnet asırlardan beri İslâm'ın bir simgesi haline gelmiştir. Bu konuda tüm İslam âleminde bir icma (konsensüs) oluşmuştur.Sünnet olmadan Müslüman olunmaz diye bir hüküm yoktur. Yahudiler de sünnetlidir. Hz. İsa da sünnetliydi. Hıristiyanlığın başında sünnet, dini gereklerdenken Pavlos, sünnet operasyonunun, Anadolu'da ve Avrupa'da müşriklerin zorlandıklarını, bu operasyonun Hıristiyanlığın yayılması önünde büyük engel oluşturduğunu görünce sünnetin gerekliliğini kaldırmış, bu yüzden Barnaba ile arası açılmıştı. Sünnet zorunluluğunun kaldırılmasıyla Hıristiyanlık Avrupa'da yayılmaya başlamıştır.

Devamını Oku

Atatürk ve din(4) Ramazan'da Kur'an-ı Kerim okuturdu

29 Temmuz 2003

Hafız Yaşar Okur'un anlattığına göre, Atatürk için Ramazan aylarının büyük bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez ince saz heyeti, Çankaya Köşkü'ne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir notaya takılır, derin bir huşu (saygı) ile dinlerdi. Ruhen çok lezzet aldığı her halinden anlaşılırdı.Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Velî ve Zincirlikuyu camilerinde şehitlerimizin ruhuna hatm-i şerîf okumamı emrederdi. Birçok vesilelerle şöyle demişti:"Mukaddes mihrabı cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir" (S. 39-40, Gotthard 62-63).Beykoz imamı, başından geçen bir olayı şöyle anlatmış:"Bir gün ikindi vakti, iskelenin yanındaki kahvede oturuyordum. Bir an kahvenin önünde birkaç otomobil birden durdu.Buyur paşam konuşalımEn önde duran otomobilden, o zamana kadar hiç karşılaşmadığım, fakat görür görmez tanıdığım Atatürk çıktı. O'nun geldiği haberi o kadar çabuk yayılmıştı ki Beykozlular bir an içinde etrafını sardılar. Halkın sevinç nidaları uğultu halinde yükseliyor, herkes biraz daha O'na yaklaşmaya çalışıyordu. Atatürk etrafına baktıktan sonra, 'Beykoz imamı burada mı? gelsin de konuşalım' dedi.Kalabalıktan ayrılıp ileri çıktım ve 'Buyur Paşam, konuşalım' dedim. Atatürk sol avcunda bulunan üzümleri bana göstererek, 'Hoca' dedi, 'Bu helâl de bunun suyu niçin haram? Bize anlatsana!'Birdenbire şaşırmıştım. Bu soruya ben nereden cevap bulacaktım? Bir müddet düşündüm, aklıma bir şey gelmiyordu, Allah'tan imdat bekliyordum. Bir ara nasıl oldu bilmem, aklıma gelen bir cümle dudaklarımdan döküldü:Kendisi tefsir ederdi'Paşam, karın sana helâl de kızın niçin haram?' Atatürk hafifçe gülümseyerek, 'Hoca sen âlimsin, ben softaları arıyorum. Yarın saraya gel de seninle konuşalım' dedi.Ertesi gün saraya gittim, beni karşısına oturttu, saatlerce bana Kur'ân'dan ayetler okutarak kendisi tefsir etti" (S. 51-53, Borak, 61-62).Atatürk'ün din hakkındaki görüş ve düşünceleri için "Atatürk ve Din" kitabının okunmasını tavsiye ederim. Eser, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi yayınları arasında çıkmıştır.İsteme adresi: S.D.Ü. Yayın MüdürlüğüMerkez Kampus IspartaTel: (0246) 237 04 28

Devamını Oku

Atatürk ve din(2) 'Temeli sağlam bir dinimiz var'

27 Temmuz 2003

Atatürk yine din hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtlamış: "Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış (bakımsız kalmış)... Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünceye muhalif (karşı) değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasta ve fiile (eyleme) dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz.Din lüzumlu bir müessesedir, dinsiz milletin devamına imkân yoktur." (S. 16-17)Münir Hayri Egeli'nin anlattığına göre bir gün kendisinin, namaz kıldığını Atatürk'e söylemişler. Atatürk ona niçin namaz kıldığını sormuş. O da, "Namaz kılınca içimde bir huzur ve sükûn hissediyorum" demiş. Meclistekiler gülüşmüşler."Allah" dersinizAtatürk gülenlere dönüp şöyle demiş: "Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız her halde 'Yetiş Gazi' demezsiniz, 'Allah' dersiniz. Bundan tabii ne olabilir?" Sonra Münir Hayri'ye dönmüş, "Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl, heykel yap, resim de" demiş. (S. 18)"Atatürk ve Hz. Muhammed" bölümünde Atatürk'ün, Hz. Peygamber'den söz ederken, "Hz. Peygamber", "Peygamber Efendimiz", "Fahr-ı Kâinat Efendimiz" ve Peygamber döneminden de, "Peygamberimizin zaman-ı saadetlerinde (onun mutluluk saçan çağlarında)" şeklindeki saygı ifadelerini kullandığı belirtilmektedir.30 Ekim 1924 tarihli meclis toplantısında saltanatın kaldırılması görüşmelerinde İslâm'da babadan oğula intikal eden bir saltanat sistemi olmadığını belirttikten sonra Atatürk, Hz. Peygamber hakkında şunları söylemiştir:Güvenilir insan"... Arabi tarihlerinde bu akşam, Hz. Muhammed'in doğum yıldönümüne rastlar, inşallah bu hayırlı tesadüftür. Hz. Muhammed, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nûrânî, rüşd-ü rüyette bedelsiz (akıl ve görüş doğruluğunda eşsiz), sözünde sadık, hilm-ü mürüvvetçe (hoşgörü ve mertlikçe) başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, bu seçkin vasıflarıyla Muhammed el-Emîn (güvenilir, doğru insan) oldu.Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet (peygamberlik), kırk üç yaşında risalet (elçilik) geldi. Fahr-ı âlem Efendimiz, sonsuz tehlikeler ve sıkıntılarla 20 yıl uğraştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini başardıktan sonra vâsıl-ı a'lây-i illiyyîn oldu (yüceler yücesine kavuştu)." (S. 24, Borak, 17)

Devamını Oku

Dolmabahçe'de Kur'an dinlerdi

26 Temmuz 2003

Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi eski Dekanı Prof. Dr. İsmail Yakıt'ın yazdığı, "Atatürk ve Din" adlı kitabı yayınladı. 2002 yılında basılmış olan ve küçük boy 65 sayfadan oluşan kitapta, Atatürk'ün din anlayışı, Hz. Muhammed'e Kur'ân-ı Kerim'e, gerçek din bilginlerine bakışı, azgelişmişliğin nedenleri ve din eğitimi konusundaki düşünceleri özlü biçimde yansıtılmaya çalışılmıştır. Kitapta Atatürk'ün asla dinsiz olmadığı, Ramazan aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda hafızlan toplayıp Kur'an dinlediği, dini sohbetler yaptığı, annesinin ruhu için hafızlara hatim okuttuğu, dinin ruhunu kavramış aydın bilginlerine saygı duyduğu belirtilmektedir. Atatürk'ün çeşitli münasebetlerle belirttiği bazı görüşlerinden ve söylemlerinden örnekler verilmektedir. Milli mücadelenin kazanılmasından sonra gittiği Balıkesir'de, 7 Şubat 1923 tarihinde Zağnos Paşa Camii'nde öğle namazının kılınmasını müteakip şehitlerin ruhuna ithafen okunan mevlitten sonra minbere çıkan Atatürk, halka hitaben şunları söylüyor:"Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara hakayık-ı dîniyyeyi (din gerçeklerini) tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanun-ı esâsı, cümlenizce malûmdur ki Kur'ân-ı azîmüşşan'daki nusustur (âyetlerdir), insanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir, ekmel (en olgun) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk etmekte (uygun düşmekte) dir... Arkadaşlar! Cenabı Peygamber, mesaîsinde iki dara yani iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi. Diğeri Allah'ın eviydi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Efendiler; camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, tâat ve ibadetle beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır... İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için, bilhassa hakimiyetimiz (egemenliğimiz) için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum..." (S. 11-12, Karal, 65; Borak, 29-30, Söylev: 2 / 94...)Fransız gazeteci Maurice Perno'nun din hakkında sorduğu soruya Atatürk'ün verdiği yanıt: "Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum. Şuura muhalif (mantığa aykırı) terakkiye (ilerlemeye) engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Türkiye'ye istiklâlini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sun'î (yapay), batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu âcizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşmazlarsa kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir." (S. 15, Borak, 85-86; Karal, 66...)

Devamını Oku

Allah sevgisi insanı yüceltir

25 Temmuz 2003

Soru: Peygamber Efendimiz namazların sonunda tesbih kullanır mıydı? Nazar boncuğu neden taşınır? Hıristiyan ve Yahudilerde de namaz kılan var mı?Cevap: Hz. Peygamber ne namazların sonunda, ne de herhangi bir zamanda bugün kullanılan 99'luk tesbih kullanmamıştır. O, ibadetini aletle yapmazdı. Yalnız namazın sonunda 33'er kere, "subhanallah, elhamdü lillah, Allahuekber" demenin sevap olduğunu buyurmuş ve kendisi de böyle tesbih çekmiştir. Ama bu tesbihleri, tesbih aletiyle değil, parmaklarıyla sayarak çekmiştir.Maamafih Kur'ân'da Allah'ın çok anılması emredilir ama bir sayı belirtilmez. Allah'ı çok anmaktan maksat da Allah kelimesini mekanik olarak yinelemekten ziyade O'nu gönülden, sevgiyle düşünmektir. Allah'ı düşündükçe gönülde Allah sevgisi artar, Allah sevgisi de ruhu olgunlaştım, insanı kâmil insan mertebesine yüceltir.Şifayı veren Allah'tırNazar değmesine karşı dua okunur. En etkili dua, Felak ve Nâs Sureleri, Ayete'l-Kürsî'yi okumaktır. Peygamber(s.a.v.)'in kendisi rahatsız olduğu zaman kendisine ve ağrıdan şikayet eden kimselere dua ettiğine dair rivayetler vardır ama ne onun, ne de sahâbîlerinin, hastaya nüsha (muska) yazdıklarına veya muska taşıdıklarına veya buna cevaz verdiklerine dair hiçbir sağlam delil yoktur. Onun için fakîhlerden bazıları şifâ muskası taşınabileceğini söylemiş, bazıları da bunu mekruh görmüşlerdir (Mefâtîhu'l-ğayb: 32/190; Hak Dini, Kur'ân Dili: 8/6397).Okumak ruhsal bir telkin ve tedavidir, birini şifâya kavuşturması için Allah'a dua ve niyazdan ibarettir. Şifayı veren Allah'tır. Bunun ötesinde muskacılık, üfürükçülük yapıp bu yolla geçim sağlamak islâm dinine ve Peygamber yoluna aykırıdır. Düğümlere okuyup üfleyenlerden Allah'a sığınmayı emreden, büyüyü haram kılan, büyü yapanı da en ağır biçimde cezalandırmayı emreden İslâm dininin muskacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur.Farklı uygulamalar varKur'ân'a göre bütün Peygamberlere namaz ve oruç emredilmiştir. Yahudilerde de Hıristiyanlarda da şekli değişik de olsa oruç vardır. Namaza gelince, hem Yahudilikte, hem de Hıristiyanlıkta namaz vardır. Ancak Hıristiyanlık, zaman içinde yapılan yorumlarla çok değişikliğe uğratılmıştır. Din içinde birbirinden çok farklı uygulamaları olan mezhepler ortaya çıkmıştır. Bizim Mardin'de Deyr-i Za'feran mabedine bağlı Nesturi Hıristiyanların beş vakit namaz kıldıkları bana iletildi. Onların arasında altı ay yaşayan arkadaşımız Prof. Dr. Mehmet Çelik, onların da bize benzer beş vakit namaz kıldıklarını müşahede ettiğini bana söylemişti. Mehmet Çelik'in bu konuda hazırladığı doktora tezini okumanızı tavsiye ederim.

Devamını Oku