Atatürk ve din(2) 'Temeli sağlam bir dinimiz var'

Atatürk yine din hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtlamış: "Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var..."

Haberin Devamı

Atatürk yine din hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtlamış: "Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış (bakımsız kalmış)... Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünceye muhalif (karşı) değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasta ve fiile (eyleme) dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz.

Din lüzumlu bir müessesedir, dinsiz milletin devamına imkân yoktur." (S. 16-17)

Münir Hayri Egeli'nin anlattığına göre bir gün kendisinin, namaz kıldığını Atatürk'e söylemişler. Atatürk ona niçin namaz kıldığını sormuş. O da, "Namaz kılınca içimde bir huzur ve sükûn hissediyorum" demiş. Meclistekiler gülüşmüşler.

"Allah" dersiniz
Atatürk gülenlere dönüp şöyle demiş: "Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız her halde 'Yetiş Gazi' demezsiniz, 'Allah' dersiniz. Bundan tabii ne olabilir?" Sonra Münir Hayri'ye dönmüş, "Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl, heykel yap, resim de" demiş. (S. 18)

"Atatürk ve Hz. Muhammed" bölümünde Atatürk'ün, Hz. Peygamber'den söz ederken, "Hz. Peygamber", "Peygamber Efendimiz", "Fahr-ı Kâinat Efendimiz" ve Peygamber döneminden de, "Peygamberimizin zaman-ı saadetlerinde (onun mutluluk saçan çağlarında)" şeklindeki saygı ifadelerini kullandığı belirtilmektedir.

30 Ekim 1924 tarihli meclis toplantısında saltanatın kaldırılması görüşmelerinde İslâm'da babadan oğula intikal eden bir saltanat sistemi olmadığını belirttikten sonra Atatürk, Hz. Peygamber hakkında şunları söylemiştir:

Güvenilir insan
"... Arabi tarihlerinde bu akşam, Hz. Muhammed'in doğum yıldönümüne rastlar, inşallah bu hayırlı tesadüftür. Hz. Muhammed, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nûrânî, rüşd-ü rüyette bedelsiz (akıl ve görüş doğruluğunda eşsiz), sözünde sadık, hilm-ü mürüvvetçe (hoşgörü ve mertlikçe) başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, bu seçkin vasıflarıyla Muhammed el-Emîn (güvenilir, doğru insan) oldu.

Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet (peygamberlik), kırk üç yaşında risalet (elçilik) geldi. Fahr-ı âlem Efendimiz, sonsuz tehlikeler ve sıkıntılarla 20 yıl uğraştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini başardıktan sonra vâsıl-ı a'lây-i illiyyîn oldu (yüceler yücesine kavuştu)." (S. 24, Borak, 17)

DİĞER YENİ YAZILAR