Farz namazları cemaatle kılınır

24 Temmuz 2003

Soru: Peygamberimiz sünnet namazlarını kılmış mıdır? Camide cemaatle birlikte mi kılmıştır? "Sünnet namazlarını kılın" şeklinde bir hadisi var mıdır? Bunları hep aynı rekât sayısında mı kılmıştır? Vitir namazının önemi nedir?Cevap: Hz. Peygamber, bizim sünnet dediğimiz, tek başına kıldığı namazları sabitleştirmiş değildir. Çoğunlukla kılıp bazen terk ettiği nafilelere fıkıhçılar Müekked Sünnet, ara sıra kıldığı nafile namazlara da Gayri Müekked Sünnet demişlerdir. Demek ki Peygamberimiz, hiçbir nafile namazı sürekli kılmamış, zaman zaman terk etmiştir. Yalnız Peygamberimiz, teheccüd denilen gece namazını hiç terk etmemiştir. Çünkü bu, sünnet değil farzdır.Müzzemmil Suresi'nde ve İsrâ Suresi'nde gece uyanıp ibadet etmesi emredilmiştir ki emirle sabit olan şey, artık nafile değil, farzdır. Ancak Peygamberimiz bu namazı cemaatle değil, tek başına (münferiden) kılmıştır. Çünkü gece yarısı insanların mabede gelip cemaat olmaları güçtür. Bu ibadeti herkes evinde yapar. Nitekim Müzzemmil Suresi'nin son ayetinde bir grup sahabinin de böyle yaptığı belirtilmektedir.Peygamberimiz nafile namazları cemaatle kılmazdı. Çünkü cemaatle kıldığı namaz nafile değil, farz olur.Peygamberimizin cemaatle kıldığı namazlara sonradan farz denmiştir. Kur'ân'da namaz hakkında farz ve nafile diye bir ayırım yapılmaz.Vitr, nafile namazıdırPeygamberimiz, sünnet namazlarını kılmayı mü'minlere emretmemiştir. Zaten böyle bir emir olsaydı o, farz haline gelirdi. Ancak Yüce Allah, onu inananlara örnek göstermiştir. "Andolsun Allah'ın Elçisi'nde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır" (Ahzab: 21).Ayrıca geceleyin kalkıp ibadet etmek sadece ona özgü bir emir de değildir. Bu emir, Kur'ân'ın bütün muhataplarını kapsar. Hz. Peygamber, nafile namazları genelde ikişer ikişer kılardı. Vitr dışında nafileler en az iki rekâttır. İki rekâtta selam vermek üzere dört, altı daha fazla kılmıştır. Ama bu farz değil, kişinin kendi isteğiyle yaptığı ibadettir. İsterse iki rekat sonunda oturduktan sonra selâm vermeden iki daha kılıp dört sonunda selâm verilebilir.Peygamberimiz toplu namazlarda nafile kılmadığı için mescide toplananlar nafile kılmadan da farza başlayabilirler. Namazdan önce sadece ezan ve kamet okunur. İhlâs okumak, Fatiha okumak bid'attır, katmadır. Bu katmaları bırakıp namazları Peygamberimiz dönemindeki şekliyle kılmak gerekir.Vitr namazı tek rekâttı namaz demektir. Bir rekât kılındığı gibi üç, beş, yedi olarak da kılınabilir. Farz değil, diğer sünnetler gibi nafile namazdır. Aslında Vitr, İmâm-ı A'zam'a göre vâcib ise de onun iki büyük talebesi İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf'a göre de sünnettir.

Devamını Oku

Sığınılacak tek varlık Allah'tır

23 Temmuz 2003

Cinlerle ilgili dünkü yazımda belirtiğim ayetten anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.v.), Kur'ân dinleyen cinleri görmemiş fakat onların Kur'ân dinledikleri, kendisine vahiyle bildirilmiştir. Çünkü görseydi, onların Kur'ân dinlemeleri, vahye dayandırılmazdı. Ahkaf Suresi'nde, İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir haberde de Peygamber (s.a.v.)'in cinlere özel bir surette Kur'ân okumadığı ve onları görmediği ancak cinlerin sözlerinin kendisine vahyedildiği anlatılmaktadır. Abdullah ibn Mes'ûd ise Peygamber(s.a.v.)'in özel olarak cinlere Kur'ân okumak üzere gittiğini, onlara Kur'ân okuyup onları gördüğünü rivayet etmiştir.Cinlerin mahiyetini Allah bilir. Fakat onlar erkek ve kadın biçimine girip görünebilirler. Ayette o görüntüleri kastedilmiş olabilir. Bazı bilginlere göre cinler, bedenlerden ayrılmış olan insan ruhlarıdır.Eğer bu ihtimal doğru ise o zaman insan ruhlarının erkek ve kadınları vardır. Ayrıca ayette cinlerin erkek veya dişisi olduğu anlatılmıyor, Arapların böyle inandıkları ve yaptıkları anlatılıyor.Arapların, cinlerin erkeklerine sığınıp onlardan himaye beklemeleri kınanıyor. Çünkü sığınılacak tek varlık, tek koruyucu yüce Allah'tır. İmam Fahreddîn Râzî, bu konuda şöyle diyor: "Cinlerin varlığını kabul etmeyen filozoflar varsa da din erbabı, peygamberleri doğrulayanlar, cinin varlığını söylemişlerdir.Sayılarını Allah bilirEski filozoflardan büyük bir cemaat ve ruhaniyyet ashabı, cinin varlığını kabul ederler ve bunlara süflî ruhlar adını verirler. Onlara göre süflî ruhlar, çağırınca daha süratle gelirler ama zayıftırlar. Felekî ruhlar ise çağrıya daha ağır gelirler ama daha güçlüdürler.Cini kabul edenler de iki kısma ayrılır. Birincilere göre cinler bağımsız cevherlerdir. Kimi hayırlı kimi şerli, kimi kerîm, kimi hür, iyiliksever, kimi alçak, bayağı, kötülükseverdir.Bunların çeşitlerinin, vasıflarının sayısını yalnız Allah bilir. Soyut varlıklar olmaları, haberleri bilmelerine, işleri yapmalarına engel değildir. Bu ruhlar işitir, görür, haberleri bilir, özel işler yaparlar.Bazı kimseler de cinin, insan bedenlerinden ayrılmış olan ruhlar olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre ruhlar bedenlerden ayrılınca ruhsal âlemdeki ruhsal sırların açılmasıyla güçleri ve olgunlukları artar. Ruhun, ayrıldığı bedene benzer bir beden hasıl olunca, aradaki benzerlik dolayısıyla o ruhla o beden arasında bir çeşit ilişki kurulur ve bedenden ayrılmış olan ruh, kendi bedenine benzeyen o bedene, işlerinde ve düşüncelerinde yardımcı olur.Böyle bir ittifak (uyumluluk), hayırlı canlar arasında olursa o yardımcıya melek denir, onun yaptığı yardım da ilham adını alır. Bu uyumluluk kötü ruhlar arasında olursa o yardımcıya şeytan, yaptığı yardıma da vesvese denir."

Devamını Oku

Cinlerin de iyisi kötüsü vardır!

22 Temmuz 2003

Bir okuyucumun, "Cinlerin insanlar üzerinde etkisi olabilir mi?" şeklindeki sorusunu cevaplamaya bugün de devam ediyorum. Yine dünkü yazımda belirttiğim suredeki ayetlerin açıklamaları şöyle:Surenin birinci bölümünü oluşturan bu ayetlerde, cinlerden bir grubun Kur'ân dinleyip ona inandıklarını artık bundan böyle yüce Allah'a ortak koşmayacaklarını; Allah'ın, eş ve çocuk edinmekten münezzeh olduğunu; içlerinden bir ahmağın, Allah'a yakışmayan batıl sözler söylediğini, insanların ve cinlerin Allah hakkında yalan söz söylemeyeceğini sandıklan için o beyinsizin Allah hakkında söylediği yakışıksız sözleri doğru zannettiklerini; fakat bu Kur'ân'ı dinledikten sonra onun yalan söylediğini, Allah'a iftira ettiğini anladıklarını; insanlardan bazı kimselerin, cinlere sığınarak onları iyice şımartıp azdırdıklarını; cinlerin de müşrik kâfirler gibi Allah'ın, ölen kimseyi diriltmeyeceğini sandıklarını; gayb haberleri almak, yüce meleklerin sözlerini duymak için göğe çıkmak istediklerini; fakat, gök meleklerle ve ışınlarla beklendiği için ona yaklaşamadıklarını; eskiden gökte oturup haber dinlerlerken, şimdi böyle bir şey yapanın, derhal ışınlarla yakıldığını; artık gökten haber alamadıkları için yerdekilere kötülük mü, iyilik mi yapılacağını bilmediklerini; kendileri arasında da iyilerin ve iyi olmayanların bulunduğunu; kendilerinin de çeşitli fırkalara, mezheplere ayrıldıklarını; ne yerde durmakla, ne de kaçmakla Allah'ın dilediğine engel olamayacaklarına inandıklarını; doğruya götüren Kur'ân'ı duyunca Müslüman olduklarını; Rabbine inanan kimsenin, yaptığı iyiliklerin karşılığını tam alacağından ve kendisine haksızlık yapılmayacağından emin olacağını; kendilerinin içinde de Müslümanlar ve haktan sapanlar bulunduğunu; Müslüman olanların doğru yolu arayıp bulduklarını; yoldan sapanların ise cehenneme odun olduklarını söylediklerinin, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e vahyedildiği bildirilmektedir.Cinn kelimesinin kökünde gizlilik anlamı vardır. Aynı kökten yapılan cenin ana rahmindeki çocuk yahut kabir; cenan bedendeki kalp; cennet ağaçların zeminini örttüğü bahçe; cünûn aklı örten hastalık demektir. İnsanın karşılığı olarak gözden gizli bir takım varlıklara cinn denilir ki bu genel anlamda bütün ruhsal varlıklar; melekler, şeytanlar bu tabirin içine girer.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.Düzeltme: 9 Temmuz'da çıkan yazımda, "Senden önce hiçbir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?" ayetinin numarası hata ile (Enbiya 24) olarak yazılmıştır. Ayetin numarası 24 değil, 34 olacaktır. Bu hatadan dolayı okuyuculardan özür diler ve bize bu hatayı hatırlatan, Gaziantep Devlet Hastanesi'nden Sayın Op. Dr. Teoman Özdemir'e çok teşekkür ederim.

Devamını Oku

Cinlerin kâfiri şeytanlardır

21 Temmuz 2003

Soru: Cinlerin insanlar üzerinde bir etkisi olabilir mi? Cinsiyetleri nedir? Ne yerler? Nerede yaşarlar?Cevap: Cinler ruhanî varlıklardır. Onların gıdaları da elbette yapılarına uygun ruhsal besinlerdir. Onun mahiyetini bilemeyiz. Cinlerin Müslümanı vardır, kâfiri vardır, erkeği, dişisi vardır. Onlar da kendi aralarında evlenip ürerler. Evlenip ürediklerine göre onlar da ölümlüdür. Ancak onlar insanlara göre çok daha uzun yaşarlar. Ölümlü olmaları, tam soyut varlıklar olmadığını, insana göre daha şeffaf olsalar da yine maddesel yönlerinin bulunduğunu gösterir. Çünkü tam soyut ruhlar ölümsüzdür.Cinlerin kâfiri şeytanlardır. Ömürleri insanlardan çok uzun olsa da onlar da ölümlüdür. Bunların etkisi, insanlara kötü düşünceler atmaktır. Baş şeytan İblis'e, yeniden dirilme gününe kadar süre verildiğine göre onun hiç ölmeyeceği anlaşılır. Çünkü yeniden dirildikten sonra artık ölüm yoktur. Allah'a inanıp sığınanlara cinler etki yapmaz. Cinlere mal edilen birçok ruhsal hastalıkların asıl sebebi aslında beyindeki bir sorundan kaynaklanır.Cinler hakkında Kur'ân'da bir sure vardır. Şimdi o ayetlerin anlamını gözden geçirelim:"Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla, 1- De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur'ân dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu: Biz harikulade güzel bir Kur'ân dinledik. 2- Doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız. 3- Doğrusu Rabbimizin şanı yücedir. O, eş ve çocuk edinmemiştir. 4- Meğer bizim beyinsiz (iblis veya cinlerin kâfirleri) Allah hakkında saçma şeyler söylüyormuş. 5- Biz insanların ve cinlerin, Allah'a karşı yalan söylemeyeceklerini sanmıştık (onun için o beyinsizin sözüne uymuştuk), 6- Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklılığını artırırlardı. 7- Onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı. 8- Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçilerle ve ışınlarla doldurulmuş bulduk. 9- Ve biz onun dinlemeye mahsus olan oturma yerlerinde oturur(gayb haberlerini dinlemeye çalışır)dık. Artık şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir ışın bulur. 10- Bilmiyoruz bununla yeryüzündekilere kötülük mü (yapılmak) istendi yoksa Rableri onları doğruya mı iletmek diledi. 11- Bize gelince, bizden iyiler de var ve bizden başka türlü olan da var. Biz çeşitli yollara ayrıldık. 12- Biz yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamayacağımızı (yerden) kaçmakla da O'nu âciz bırakıp O'ndan kurtulamayacağımızı anladık. 13- Biz, yol gösteren (Kur'ân)ı işitince ona inandık. Kim Rabbine inanırsa (ne hakkının) eksik verilmesinden ne de kendisine kötülük edilmesinden korkar. 14- Ve biz, bizden Müslümanlar da var ve bizden doğru yoldan sapanlar da var. Kimler Müslüman olursa işte onlar doğru yolu aramışlardır. 15- Hak yoldan sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır."* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Kur'an'da yasak olan haramdır

20 Temmuz 2003

Soru: Domuz eti Müslümanlar tarafından niçin yenmez? Bununla ilgili yazınız var mı? Bizi bilgilendirebilir misiniz? (O. Battal)Cevap: Domuz eti, Kur'an'da yasaklandığı için yenmez. Maide Suresi'nin 3'üncü ayetinde leş, akmış kan, domuz eti ve Allah'tan başkasının adı anılarak kesilmiş olan hayvan eti haram kılınmaktadır. Domuzun her şeyi haramdır. Yalnız kılından yararlanılıp yararlanılamayacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bazı din uzmanlarına göre domuzun kıllarından badana fırçası yapılabilir, ayakkabı dikilebilir.Domuz kılıyla hirâze (dikim) yapılıp yapılmayacağını soran birine Allah'ın Elçisi, bir sakınca olmadığını söylemiştir. Ünlü müfessir Kurtubî'nin açıklamasına göre domuz kılıyla ayakkabı ve diğer deri eşya dikilebileceği gibi mücevherat dizilen ipler de yapılabilir.Ayrıca haram olan, kara domuzudur. Fakat su domuzunun haram olup olmadığı ihtilaflıdır. İmam Mâlik, bu konudaki soruya kesin cevap vermemiş sadece, "Siz ona domuz diyorsunuz" demiştir. Bu sözünden onun, deniz domuzunu, Kur'an'da eti yasaklanan domuz saymadığı anlaşılmaktadır. Domuzun, domuz eti yiyenlere satılması da caizdir. Domuz etinin yasaklanmasının nedenini bilsek de bilmesek de fark etmez. Kur'ân'ın yasakladığı, ebediyen haramdır.Sindirimi güçtürDomuz etinin insan doğasında düşüklük oluşturduğu, insandan gayret duygusunu kaldırdığı söylenir. Çünkü yenilen gıdalar, insanın moral yapısını etkiler. Mesela çok et yiyenler daha dövüşçü olurlar ama daha az yaşarlar. Vejetaryenler de daha yumuşak huylu, daha pasif olurlar fakat et yiyenlere oranla daha uzun yaşarlar.Domuz pis hayvandır. Domuz etinin sindirimi güçtür. Sindirim organlarını çabuk yorar.Ayrıca domuz, insan vücuduna zararlı bir şeridin aracısıdır. Domuzda mayalanan bu şerit, domuz eti aracılığıyla insana geçip bağırsaklarda ürer. Domuz, çevre sağlığı bakımından da zararlıdır. Çünkü pis olan bu hayvan, çevreyi kirletir. Özellikle sıcak bölgelerde domuzculuk, çevre kirliliği açısından son derece sakıncalıdır.Belki de bizim bilmediğimiz daha birçok zararından ötürü Allah, domuz etini yasaklamıştır. Ama bu, domuzun kendisinin kötü olmasından değildir. Her eti haram olan şey kötü değildir. İnsan vücuduna zararından dolayı eti yasaklanmış olabilir yoksa Allah'ın yarattığı hayvanın bir günahı yoktur. Domuza düşman olmanın da anlamı olmaz. Nasıl bizde örfen eti iğrenç görülüp yenmeyen kedi, köpek aslında kötü değilse, domuz da Allah'ın bir yaratığıdır. Onlara da acımak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm, yeryüzünde gezen ve havada uçan hayvanların her cinsinin, tıpkı insanlar gibi birer toplum olduklarını bildirmiştir. Domuz eti, İslâm'dan önce Musa dininde de yasaklanmıştır.

Devamını Oku

Ne kadar tevbeyi bozsan da gel...

19 Temmuz 2003

Soru: Sayın Ateş, Hz. Mevlânâ'nın sözü konusunda daha önceki mail'imde konunun dikkat çektiğim şekli çok zayıf kalmış. Durum çok vahim. Günah işlemiş bir kimseye, Hz. Mevlânâ 100 defa hak vermiş ama siz bunu 100.000'e çıkarmışsınız ki, sorusuna cevap verdiğiniz kişinin 100.000'lik günah hakkını kullanmaya ömrü yetmez zannederim.Cevap: Asıl vahim olan, benim yazım değil, soru sahibinin iddiasındaki hatadır. Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen şiir aynen şöyledir: Bâza bâza her çirâ hestî bâza Ger kâfir-u gebr-u but-perestî bâza İn dergeh-i mâ dergeh-i nevmîdî nîst Sad-hezâr tevbe-şikestî bâza Son dizedeki sad-hezâr, iki kelimeden oluşur: Sad ve hezâr. Farsça'da şad yüz, hezâr da bin'dir. Sad-hezâr yüz bin demektir. Aslında bu şiir Mevlânâ'nın değildir, onu ziyaret için doğudan gelen bir Mevlânâ âşığınındır. Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen bu şiirde insanlara umut verilmekte, ne olursa olsunlar Mevlânâ dergâhına koşmaları, ümitsizliğe kapılmamaları, yüz bin kez tevbeyi bozmuş olsalar da yine gelmeleri öğütlenmektedir.Burada, "yüz bin" tabiri çokluktan kinayedir.Yani ne kadar tevbeyi bozsan da gel, o halinde durma, demektir. Bunun Kur'ân'da da örnekleri vardır. "Sen onlar için yetmiş defa da istiğfar etsen yine Allah onları affetmez" ayetinde yetmiş rakamı, belirli bir sayı değil, çokluk ifade eder. Bu mecazi bir anlatımdır. Dilimizde de bu anlatım kullanılır, "İsterse sittîn sene gelmesin" denilir. Sittîn, altmış demektir ama kasıt bizzat altmış yıl gelmesin de altmış bir yıl sonra gelsin demek değil, uzun zaman, ilelebet gelmesin, umurumda değil anlamındadır.Önemli olan ahlâktırBir gençle tanışıp ileri boyutlara varan arkadaşlık kurduğunu, sonra aradaki kültür farkından dolayı evlenip evlenmemekte tereddüde düştüğünü, bunalıma girdiğini yazan bir bayan, benden düşüncemi sormaktadır.Evlenen eşlerin aileleri arasındaki kültür farkı, o kadar önemli değildir. Denklik sorunu (yani küfüv meselesi), kızın arayacağı bir şeydir. Sizin aileniz çok kültürlü, erkeğin ailesi çok cahil ise burada denklik yoktur. Kız isterse bu evliliği kabul etmez. Ama kız kabul ettikten sonra evlenmeye engel bir şey kalmaz.Bir insanın güneyli veya kuzeyli, doğulu veya batılı olması önemli değil, önemli olan ahlâkıdır. Peygamberimiz, zengin veya güzel olanı değil, dindar, iyi ahlâklı olanı eş olarak seçmeyi öğütlemiştir. Kişinin iyi ahlâkı da internetle veya uzaktan görmeyle olmaz. Araştırılır, çevreden, bilenlerden sorulur. İyi ahlâklı olduğu kesin anlaşılırsa o kişiyle evlenilir. Bu konuda ben kimsenin vebali altına giremem.Yalnız siz birbirinize çok yakın olmuşsanız -ki ifadenizden bu anlaşılıyor- evlenmeniz en doğru yoldur. Seçim size aittir.

Devamını Oku

Bir okurdan gelen mektup

19 Temmuz 2003

"Sayın Süleyman Ateş, çocukluğum Kars'ın Kağızman ilçesindeki Kağızman Yatılı Bölge Okulu'nda geçti. Babam burada hem öğretmen hem de müdür yardımcısıydı. Bizler öğretmen çocukları olarak okul içindeki lojmanlarda oturur, gündüz köylerden zorla toplanan çocuklarla birlikte okurduk. Beni şimdi bile utandıran sınıf ayrımını ilk kez 1970'li yıllarda gözlemledim. Okulların açılmasına az bir zaman kala okul müdürü ve diğer yetkililer, okulun tek arabası olan ve Nazım amcanın kullandığı cipe doluşur, köy köy dolaşıp henüz Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarını biraz tatlı dil biraz da zorla okula kayıt ettirirlerdi. O büyük gün geldiğinde bütün öğrenciler birer ikişer okula ellerinde bavulları ve öğretmenlerine tavuk, yumurta, süt, peynir gibi hediyelerden oluşan paketleriyle gelir, askeri düzenle sıraya girerlerdi. İlk iş olarak bit -pire kontrolünden geçirilip ilaçlandıktan sonra, erkek öğrencilerin saçları, Topal Fevzi amca (lakabı buydu) tarafından 3 numaraya vurulur, her gün her saat askeri bir düzende yaşamlarını sürdürmeleri istenir ve ona göre davranılırdı.Babam gibi birkaç iyi niyetli öğretmen hariç, diğer öğretmenler bu yatılı öğrencilere karşı disiplin adı altında çok sert ve tavizsiz davranırlardı. Elerinden sopa, öğrencilerin sırtlarından dayak hiç eksik olmazdı.Bizler gündüzcü ve öğretmen çocukları, onlar ise yatılı, köylü Kürt çocuklarıydı. Aynı dersliklerde ön sıralara öğretmen çocukları, arka sıralara yatılı çocuklar oturtulurdu. Bu durum çok zoruma giderdi. Onlar yerine aşağılandığımı hisseder, evimizin penceresinden üç sıra halinde yemekhaneye oradan da aynı düzenle yatakhaneye gitmelerini seyreder, saat 21.00'de yatakhane ışıkları zoraki söndürüldüğünde derin bir yalnızlık hissine kapılırdım.Karınlarının tam olarak doyduğunu hiç görmedim. Kantin gibi lüks (!) ayrıcalıklarının olmadığı gerçeği varken öğün aralarında acıktıklarında, yemekhaneden aşırdıkları birkaç dilim ekmeği kuytu köşelerde yediklerine binlerce defa şahit oldum. İçlerinde Halit adında bir can dostum vardı. Onu gizlice bizim eve getirir, annemin yaptığı enfes gül reçelini tıka basa yedirirdim. Sonra bol yağlı ve reçelli bir dilim ekmeği poşete sarar cebine koyardım. Yine onun yerine onurum kırılır, onun yerine içten içe ağlardım. Halit'in, bir şubat tatilinde, kardan yolu kapanan köyüne yaya giderken iki arkadaşıyla birlikte tipiden boğularak öldüğünü öğrendiğimde içimde oluşan derin yara, bugün Bingöl depremiyle birlikte yeniden ortaya çıktı. Devletin tüm sorumluluğu üstlenerek, Türkçe öğretmek, Atatürk ilke ve inkılâplarına uygun bir tarzda yetiştirmek üzere topladığı yağız Kürt çocuklarını iğrenç, hırsız ve katil müteahhitlerin yaptıkları, neredeyse kartona benzer yatakhanelere tıkıştırdığını görünce evet bütün bunları görünce... Hiç! Sadece yüreğim sızlıyor." Burhan Ökmen

Devamını Oku

Ruh ölmez ölen bedendir

17 Temmuz 2003

Dünkü yazımda yer verdiğim Mana Yılmaz adlı okurumun, "Berzah kelimesinin anlamı nedir?" sorusunu cevaplamaya bugün de devam ediyorum.Allah, Mümin Suresi'nin 45 - 46'ncı ayetlerinde suda boğularak helak edilen Firavun ve ailesinin, sabah akşam ateşe sunulduklarını bildirmektedir. Ateşe sunulan beden değildir. Çünkü beden ölmüş, çürümüştür. Ateşe sunulan ruhtur. Ayrıca Allah, bu ayetin sonunda kıyamet gününde Firavun ailesinin en çetin ateşe sokulmasını emredeceğini bildirmektedir. Demek ki ateşe sunulmaları, kıyamet gününde ateşe girmelerinden farklıdır.Kıyamet gününde ruhlar bedenlere sokulunca Firavun ve adamları bedenli olarak ateşe sokulacaklardır. Berzah azabı ruhsaldır. Alimlerin çoğunluğuna göre ruh, beka (süreklilik) için yaratılmıştır. Ezelî değil, fakat ebedîdir. Ruh ölmez, ölen bedendir. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra tekrar bedenine dönünceye kadar Allah'ın nimet veya azabında bulunur. Ruhun bedensiz hayatına Berzah hayatı denir.Güzel işler yapanlarYüce Allah, Bakara Suresi'nin 154'üncü ayetinde Allah yolunda öldürülenlerin diri olduklarını, Al-i İmrân Suresi'nin 169-171'inci ayetlerinde de Allah yolunda öldürülenlerin Rableri katında rızıklanmakta olduklarını, Allah'ın kereminden kendilerine verdiği nimetlere sevinmeleri yanında, arkalarından henüz kendilerine yetişmeyenlerin de korku ve üzüntüye uğramayacaklarını ve Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğini görmekle sevindiklerini bildirmektedir. Bu ayetler, ruhların diri olduğunu kanıtlar.Berzah hayatında ruh, beden içinde yapmış olduğu amellerine uygun bir durumda bulunur. Güzel işler yapmış olanlar cennet gibi, kötü işler yapmış olanlar da cehennem gibi bir hayat içinde olurlar."İşte oturacağın yer"Peygamber (s.a.v.) kabrin, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu söylemiştir. Başka bir hadislerinde de, "Biriniz öldüğü zaman sabah, akşam ona oturacağı yer gösterilir.Eğer cennet halkından ise cennet halkındandır (orası cennettir), eğer cehennem halkından ise cehennem halkındandır (onun makamı cehennemdir). Ona, 'işte Allah seni kıyamet günü tekrar diriltinceye (yani bedenlendirip kaldırıncaya) kadar oturacağın yer burasıdır' denilir."İşte Firavun ve ailesinin ruhları da berzahta amellerine uygun bir ateş azabına sunulur. Bu zorba insanlar sadece kabirde ruhanî bir ateşe sunulmakla kalmazlar, kıyamette de bedenli olarak azabın en çetinine sokulurlar. Allah bizleri böyle bir sonuçtan korusun! Ruhlarımızı peygamberlerin, sıddîklerin, şehitlerin ve sâlihlerin ruhlarıyla beraber eylesin, âmin!

Devamını Oku