Hangi uzuvlar meshedilir?

7 Temmuz 2003

Soru: Hocam, mesih konusu hakkında bir sürü söylentiler var. Bunun doğrusunu sizden öğrenmek istiyoruz. Saygılarımızla. (Mustafa Taktak, Cengiz Altuğ Sertel, Yücel Sertel, Fevzi Orhan, Sebahat Oruç)Cevap: Mesih, iki anlama gelebilir. Abdest alırken başa ve ayaklara mesih, bir de âhir zamanda geleceği söylenen Mesîh. Bu arkadaşlar herhalde birincisini soruyorlar ama ben her ikisini de anlatayım.a- Abdestte ayaklara mesh: Yüce Allah, Mâide Suresi'nin altıncı âyetinde, vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvunun da meshedilmesini emretmiştir ki bunlar da baş ve ayaklardır. "Yıkayınız" fiilinden sonra iki tümleç gelir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. "Meshediniz" fiilinden sonra da iki tümleç gelir, bunlar da başla ayaklardır. Demek ki bunlar da meshedilecek uzuvlardır. Ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır:Kur'ân'da her kelime birbiriyle son derece uyumludur. Şimdi "yıkayınız" fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa "meshediniz" fiilinden sonra gelen iki tümleçten birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir. Eğer "arculikum: ayaklarınız" tümleci, "vucuhekum: yüzleriniz"e bağlanmış olsa bu ahenk ve tenasüp bozulur ki bu, Kur'ân'ın bilinen mucizevî üslûbuna aykırı olur.Aynı görüşü paylaşanlarAbdullah ibn Abbâs, Peygamberimizin iki torunu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberimizin Medine'deki hayatı boyunca on yıl kendisine hizmet etmiş bulunan Enes ibn Mâlik, Medine'nin ünlü kari'i Ebû Ca'fer Yezîd ibn Ka'ka', Şa'bî, İkrime, Katâde, Alkame, Hasan-ı Basrî, A'meş, Mücâhid ve Dahhâk ayakların meshedileceği görüşündedirler.Bilindiği üzere su bulunmadığı takdirde abdest, sembolik bir temizlenme olan teyemmüme dönüşür. Teyemmümde yıkama organlarının üzeri meshedilir, mesih organları düşer. Eğer ayaklar yıkama organı olsaydı, bunların teyemmümde meshedilmesi gerekirdi.Yıkanacak organların üstünde giysi varsa giysi açılıp organ yıkanır, giysinin üzerine meshedilmez. Ama mesih organlarının üstünde giysi varsa giysinin üzerine meshedilir. Bunun için baştaki türbanın, eşarbın ve ayaktaki çorabın veya ayakkabının üzerine meshedilebilir.Bizde yaşlıların giydiği mest ise 50 derece sıcağın hüküm sürdüğü Hicaz'da asla giyilmez. Hz. Peygamber öyle bir mest giymiş değildir. Orada esasen insanlar pek çorap da giymezler. Çünkü sıcak insanı bunaltır. Zaten çorap ve mest üzerine meshetmenin caiz olması da ayağın mesih organı olduğunu, âyette ayakların meshedilmesinin emredildiğini kanıtlar.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Kur'an çevirisinde keyfiliğin yeri yok

6 Temmuz 2003

Soru: Hocam, Nisa Suresi 29'uncu ayetin mealini, "Ey inananlar! Mallarınızı aranızda batılla (doğru olmayan yollarla haksız yere) yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka. Canlarınızı da öldürmeyin. Doğrusu Allah size karşı çok merhametlidir" şeklinde yapmışsınız. Muhammed Esed ise meali şu şekilde vermiş: "Ey imana ermiş olanlar! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa -heba etmeyin ve birbirinizi mahvetmeyin, zira Allah sizin için bir rahmet kaynağıdır." Sizinkinde sanki rızaya dayanan haksız yollarla yenilebilirmiş gibi bir anlam çıkıyor. Bunu açıklar mısınız? Bu konu bir sempozyumda da dile getirilmişti. Bir Kur'an mütercimi de meallerde parantez kullanımının okuyucuyu sınırlandırmak olduğunu söyledi. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? (İzmir İlahiyat Fakültesi öğrencisi Mustafa Yılmaz)Cevap: Evvela o çeviriyi Muhammed Esed yapmadı, Muhammed Esed'in İngilizce çevirisini Türkçe'ye çevirenler yaptı. Bence o tercüme yanlıştır. Çünkü âyette "la te'kulû: yemeyiniz" buyuruluyor, "la tuhlikû: mahvetmeyiniz, heba etmeyiniz" denmiyor. Bu ifadeyi "heba etmeyiniz" şeklinde çevirmek yanlıştır. Bizim çevirimize göre âyette ancak karşılıklı ticaret yoluyla insanların, birbirlerinin mallarını yemelerine müsaade ediliyor. Karşılıklı rızaya dayanan ticaret, batıl yol değil, meşru yoldur. Batıl yolda karşılıklı rıza olmaz. Ama Muhammed Esed'in çevirisinden, karşılıklı rızayla yapılan ticaretin de yasak olduğu anlamı çıkar ki son derece hatalıdır.Satır arasındaki manaParantez kullanmanın, okuyucuyu yönlendirmek olduğu görüşüne katılmıyorum. Parantez, satır arasındaki manayı okuyucuya göstermek içindir. Parantez olmazsa keyfi çeviri olur. Asıl parantez koymamakla okuyucu çeşitli anlam içinde şaşırtılmış olur. Kur'an çevirisinde keyfiliğin yeri yoktur. Mevcut meallerin ilk 4-5'i hariç, hepsi birbirinden alınma, ticaret amaçlı meallerdir.Ben tefsir yazmadan önce niçin tefsir yazmıyorlardı da şimdi eline kalemi alan tefsir yazmaya kalktı? Şöhret ve paradan başka bir amaç yok. Bunlar mesailerini gereksiz olarak meal yazmaya harcama yerine -ki aslında mesai de harcanmıyor sadece mevcut meallerden nokta virgülün yerini, bazı bağlaçları değiştirerek yeni mealler ortaya çıkarıyorlar- doğru dürüst ilmi çalışmalar yapıp yeni fikir üretseler, topluma bilinmeyen şeyler sunsalar daha iyi olur.Benim mealim, uzun uğraşın sonucu yapılmış ciddi mealdir. En son basımı, en doğru mealdir. Ben ne yaptıysam hep benim yaptıklarımı aldılar. O sempozyuma da bunun için katılmadım zaten. Çünkü orijinal bir şey sunan yok. Söylenenleri yüz kere tekrar edip dururlar.

Devamını Oku

Kur'an, İslam'ın temel kaynağıdır

4 Temmuz 2003

Ali Güner'in sorularından ikisini dün cevaplamıştım. Bu okuyucumun sorularını cevaplamaya devam ediyorum.Soru: 3- "Kur'an mutlak (kesin) kılavuzdur ve sünnetin az önemi vardır ya da hiç önemi yoktur" diyen insanlar var. Bunların bakış açısını ne şekilde değerlendirmeliyim?Cevap: 3- Hiç kimseyi belli görüşe zorlama hakkınız yoktur. Herkes düşüncesinde özgürdür. Peygamberimizden gelen söz ve uygulamalara sünnet, bunların sözlü aktarımına da hadis denilir. Hadislerin dereceleri var, sağlamı var, zayıfı var, uydurması var. İslâm'ın temel kaynağı Kur'ân'dır. Sünnetin sözlü aktarımı olan hadisler de ikinci kaynaktır. Ancak ikinci kaynağın geçerli olması için iki temel şart gereklidir: Birincisi bunların Kur'ân'ın açık beyanına aykırı olmaması, ikincisi de aktarım zincirinin yani senedinin sağlam olması gerekir.Maalesef toplumda Kur'ân'ın açık anlatımına aykırı çok gelenek, toplumda din olarak algılanmakta ve uygulanmaktadır. İslâm'ı zorlaştıran bu gibi nakilleri açıklamak Kur'an uzmanlarının işidir. "İslâm'da Güncel Tartışmalar" adlı eserimizi okuyunuz.Kur'an ve sünnet yoluSoru: 4- Kendilerini sufi (mutasavvıf) olarak adlandıran kişilerin, eğer varsa, İslâm'daki rolleri nedir?Cevap: 4- Tasavvuf, İslâm'ın ruh yönüne ağırlık veren bir akımdır. Kur'an ve sünnet yolunda, bid'atlardan uzak tasavvuf, Hz. Peygamber'in zühd hayatının devamı demektir. Bugün mutasavvıf diye ortaya çıkan kişilerin birçoğu bid'at, hurafe, hatta şirk içinde yüzmektedirler. Gerçek tasavvufu öğrenmek istiyorsanız "İslam Tasavvufu" adlı eserimi okuyunuz. Bunları, bazı art niyetli, kıskanç insanların algıladığı gibi kitap reklamı yapmak için söylemiyorum. Sorduğunuz konuda gerçekleri öğrenmenize yardımcı olmak için söylüyorum.Soru: 5- Taklit kavramı ya da Kur'an ve sünnet dışında herhangi bir başka imamın izlenmesi konularında ne düşünüyorsunuz? Böyle bir şey uygun mu?Cevap: 5- Eğer doğrudan Kur'an ve sünnetten hüküm çıkaracak ölçüde derin din bilgisine sahipseniz, Peygamber dışında herhangi bir kimseyi taklit etmek zorunda değilsiniz. Ama Kur'an ve sünnetten hüküm çıkaracak bilgiye ve anlayışa sahip değilseniz mecburen bunlan bilen bir âlimin anlatım ve uygulamalarına uyacaksınız, yani onu taklit edeceksiniz.İşte mezhep bağlılığı bundan doğmaktadır.Sıradan dindarlar, uzman bir müctehidin izahlarını benimserler. Ama bilmelidirler ki o müctehid peygamber değildir. Onun kişisel izahları da değişmez din değildir. Çünkü başka âlimler ve başka görüşler de vardır. Öyle ise bir ictihad ekolünü benimseyen, diğer ictihad ekollerine de saygı göstermelidir.* Bu okuyucumun sorularını cevaplamaya yarınki yazımda da devam edeceğim.

Devamını Oku

İnsanlara karşı hoşgörülü olun

3 Temmuz 2003

Sayın Süleyman Ateş, ben nüfus cüzdanında dini Müslüman yazan ve belki de yakın zamana kadar gerçek anlamda Müslümanlığın ne demek olduğunu düşünmeden yaşamış, 26 yaşında bir Türk genciyim.Ailemin ve akrabalarımın teşvikiyle Kuran-ı Kerim'i ve Peygamberimizin hayatını okudum. Çok etkilendim. Bunun üzerine daha derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım.Farklı görüşlerin bu derece fazla olması beni doğrusu çok şaşırttı. Şimdi ben samimi bir Müslüman gibi yaşamak istiyorum. Ancak çevremdeki kişiler tarafından bana yöneltilen bazı sorulara tam olarak cevap veremiyorum. O zaman da kendimi yetersiz hissediyorum.İşte bu nedenle size danışmaya, değerli bilgi ve birikimlerinizden faydalanmaya karar verdim. Aşağıdaki sorularıma vereceğiniz cevaplar benim için çok önemli. Kafamı toparlamam ve Yüce Allah'ın dinini tam olarak yaşabilmem için belki de bu soruların cevaplarına ihtiyaç duyuyorum. Çok kısa bile olsa sorularıma bir cevap yazmanızı tüm kalbimle diliyorum. Derin sevgi ve saygılanmla. (Ali Güner)Soru: 1- Ehl-i sünnet olarak kendimi hangi İslâm mezhebine mensup olarak sınıflandırmam gerekir?İslam'ın ruhuna uymazCevap: 1- Değerli genç, sen Müslüman bir toplum içinde yetiştin. Bir din uzmanı değilsin. Sıradan bir Müslüman olarak ailen ve çevrendeki insanlar hangi mezhepten ise o mezhebi taklit ederek hayatını sürdürürsün. Mezhepleri birbirine tercih etmenin anlamı yoktur. Eğer derinlemesine dini araştıran bir din uzmanıysan o zaman herhangi bir mezhebe tâbi olman gerekmez. Kur'ân ve sünneti okuyup onların anlatımına göre İslâm'ı yaşarsın.Mezhep din değil, dinin yorumudur. Peygamberimizin arkadaşları bugün bilinen mezheplere bağlı değillerdi. Çünkü onların zamanında henüz bu mezhepler ortaya çıkmamıştı. Bu mezheplerin en eskisi, Hanefi mezhebidir. Kurucusu İmâm-ı Azam, Peygamberimizin hicretinden 80 yıl, vefatından de 69 yıl sonra doğmuştur.Soru: 2- Kimi zaman Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v) hakkında kayıtsız görüşe sahip olan kişilerle karşı karşıya kalıyorum. Bunlara nasıl yaklaşmalıyım? Onlar hakkında nasıl düşünmeliyim?Cevap: 2- Hz. Peygamber'e karşı kayıtsız davranmak, ona saygı göstermemek küstahlıktır. Ama onun getirdiği Kur'ân'a saygılı olan ve onun dininin hükümlerini yerine getiren, ona karşı kayıtsız değildir. Zaten onun elçiliğine inandığı için dininin hükümlerini uygulamaktadır. Hasılı mezhebi ve görüşü ne olursa olsun, insanlara hoşgörülü yaklaşmak gerekir. Dini başkalarına düşmanlık aracı haline getirmek İslâm'ın ruhuna ve amacına uymaz.* Bu okuyucumun sorularını cevaplamaya yarınki yazımda da devam edeceğim.

Devamını Oku

İnsan sevdiği kişi için ağlar!

2 Temmuz 2003

Soru: Sayın hocam, bilgilerinizle bizleri aydınlattığınız için size sonsuz teşekkürlerimi sunarım. VATAN Gazetesi'ndeki yazılarınızı okuyorum. Aynca yayınladığınız eserlerden de faydalanıyorum. Beni huzursuz eden iki konu var. Sizden bunları cevaplamanızı rica ediyorum.1- Uzun zaman önce bana, "sende büyü var" diye üçgen şeklinde dualar yazılmıştı. Artık bunları kullanmıyorum. Çünkü yalnız yüce Rabbim'e sığınmam gerektiğini biliyorum. Bunları nasıl imha edebilirim? Bana yol gösterir misiniz lütfen? Bu dualar çöpe atılır mı? Başka bir şekilde mi imha etmem gerekiyor?2- Ölümden çok korkuyorum, çocuklarım için dua ederken ağlıyorum. Bu davranışım günah mıdır? (Filiz Taşyumruk)Cevap: 1- Eğer o dualar içinde âyet varsa çöpe atmak doğru değildir. Yapacağınız en güzel iş, onları yakarak imha etmenizdir.2- Ölümden korkmanın hiçbir yararı yoktur. Korkunun ecele faydası olmaz. Şu dünyada ölümsüz bir şey olmadığını, Allah'tan başka her şeyin fani olduğunu, ölümün de aslında yok olmak değil, ruhun ten kafesinden kurtulup özgürlüğe kavuşması olduğunu düşünür ve buna kesin inanırsanız korku evhamını atarsınız.Büyük veliler, ölümü aslında doğum diye düşünürler. Hz. Mevlânâ'nın ölüm gecesine Şeb-i Arus denilir. Yani gelinin gerdeğe girme gecesi. Çünkü ölüm halinde ruh gelini, ebediyetle evlenmekte, yüce ruhlar âlemine adeta gelin gitmektedir.Bağırıp yırtınmak günahÖlümden niçin korkalım ki, ölüm nimettir, ölüm kurtuluştur. Ölüm, yolcunun varacağı yere ulaşmasıdır. Her yolcu varacağı istasyona gidince binitinden iner. Ruh da bedendeki olgunlaşma sürecini tamamlayınca beden binitinden inip ruhlar âlemi denen ebediyet hayatına geçer.Zaman zaman duygulanıp ağlamanız günah değil, sevaptır. Çünkü sizin duygusallığınızı, şefkat ve merhametinizi gösterir. Ama olaylara isyan ederek adeta Allah'a baş kaldırırcasına dövünmek, bağırıp yırtınmak günahtır. Yoksa insanın sevdikleri için ağlaması, Allah için ağlaması yufka yürekliliğin belirtisidir.Peygamberimiz de on aylık oğlu İbrahim vefat ettiği zaman ağlamış, "Siz de mi ey Allah'ın Elçisi, siz de mi ağlıyorsunuz? Oya siz bize ağlamamamızı öğütlerdiniz" diyenlere, "Ben size ağlamayınız demedim, saçınızı başınızı yolmayınız dedim. Ağlamak merhamet belirtisidir" buyurmuştur.Kur'ân, Allah için ağlayanlan över, kaü yüreklileri ise kınar. "Elçi'ye indirilen (Kur'ân)ı dinledikleri zaman, tanıdıktan gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" (Maide: 83). "İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki kalpleri Allah'ın zikrine ve inen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar" (Hadid: 16).

Devamını Oku

Allah'tan başka yaratıcı yoktur!

1 Temmuz 2003

Dünkü yazımda, bir okurumdan gelen A'raf Suresi 178 ve 179'uncu âyetleriyle ilgili soruyu cevaplamaya bugün de devam ediyorum:Yeteneklerini kullanıp Allah'ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah'ın âyetlerini dinlemek istemeyen, inkârda direnip duranlann içlerinde iman etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.Fakat insanın içinde ve dışında vuku bulan olayların hepsi, Allah'ın yasaları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Çünkü kanunsuz iş olmaz.Faktörler bulunmadan hiçbir iş meydana gelmez. Kanunlar Allah'ındır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Hidâyet de dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.Ayette, "Fıkhetmezler" kelimesinin kökü olan fıkh, ilim diye tefsir edilir. Bu kelimenin asıl anlamı açmak, yarmaktır. Anlamak manasında kullanılır. Hekîm-i Tirmizî fıkhı şöyle tanımlıyor: "Fıkh, bir şeyin içyüzünü bilmek demektir. İşlerin içyüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakîh denmez."İslam'ın ilk asrında fıkıhGazâlî'ye göre Kur'ân'da ve sünnette kullanılan fıkh kelimesini asıl anlamından çevirerek garip fetvaları, ayrıntıları bilenlere fakîh adını vermişlerdir. Oysa İslâm'ın ilk asrında sadece ahiret yolunu, nefsin hastalıklarını, eylemlerin ruhsal değerini bozan işleri, dünya varlığının değersizliğini iyi bilen, âhiret nimetlerine göz diken, kalbini Allah korkusu sarmış kimselere fakîh denirdi."Her kabileden bir cemaatin dini iyice fıkhetmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman onları, Allah'ın yasaklarından kaçınmaları için uyarmaları gerekmez miydi?" âyet-i kerîmesi de bunu gösterir. İşte fıkıh budur. Yoksa Talâk (boşama), köle âzâdetme, Liân, Selem (vadeli satış) ve İcâre gibi meselelerin ayrıntılarını bilmek fıkıh değildir.Çünkü bunları bilmekle ne uyarma, ne de korkutma hasıl olmaz (bunlar insanın manevi halini yükseltmez), tersine sürekli bunlarla uğraşmak, kalbi katılaştırır, kalpten haşyeti (Allah'a saygıyı) çıkarır. Nitekim kendini tamamen bu işe verenlerin böyle (gururlu) olduklarını görüyoruz. İşte Yüce Allah, "Kalbleri var fakat onunla fıkhetmezler..." buyurmuş, fıkıhla fetva meselelerini değil, imân manalarını anlamayı kastetmiş, düşünüp de inanmayanları kınamıştır. Ebû Hanîfe de fıkhı, "Nefsin, leh ve aleyhinde olanları bilmesidir" şeklinde tanımlamıştır.

Devamını Oku

Kainatta her şey Allah'ın elindedir

30 Haziran 2003

Soru: Sayın hocam, VATAN Gazetesi'ndeki yazılarınızı hemen hemen her gün okuyorum. Bizleri birçok konuda bilgilendiriyorsunuz. Bu nedenle size çok teşekkür ederim. Hocam sizden şu sorunun cevabını öğrenmek istiyorum: Kur'ân-ı Kerîm'in Araf Suresi'nin 179. ayetinde, "Şüphesiz ki Allah kimi cinleri ve insanları cehennem için yaratmıştır" yazıyor. Bunun gerçek anlamı bu mudur? Eğer bu ise yarattıklarını cehennem için yarattıysa yaratılanların suçu olmaması lazım diye düşünüyorum. Beni bu konuda aydınlatırsanız çok sevinirim.Cevap: "Allah kime yol gösterirse, işte yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte ziyana uğrayanlar onlardır. Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var fakat onlarla anlamazlar; gözleri var fakat onlarla görmezler; kulaktan var fakat onlarla işitmezler, işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık. Ve işte gafiller onlardır" (Araf: 178-179).Kendi haline kalanlarAraf 178'inci ayette hidâyet ve dalâletin, Allah'ın lütfü olduğu, Allah'ın sapıklıkta bıraktığı insanların ziyanda olacakları bildirilmektedir. Kâinatta her şey, esasen Allah'ın elindedir. Allah'ın çağrısına gelmeyeni Allah, kendi haline bırakır. Kendi halinde kalan da kendi başına yol bulamaz, şaşkın, perişan olur, ziyana uğrar.Bu ifade ile Allah'ın ayetlerinden sıyrılıp şaşkınlık ve bunalım içinde kalanlar kınanmaktadır. Bundan, Allah'ın insanı kasten saptırdığı anlamı çıkmaz.İlk anda bu tür âyetlerden Allah'ın insanı doğru yola veya sapıklığa zorladığı manası anlaşılabilir. Fakat âyetleri bulundukları kontekst (sözgelimi) içinde düşünmek gerekir.Ayet inkarcıları kınıyorAyet, Allah'ın insanları doğru yola veya sapıklığa zorladığını kastetmiyor, tam tersine bu üslup ile Allah'ın yoluna gelmeyen inkarcıları kınıyor. Nitekim Araf 179'ncu âyet bu hususu gayet güzel açıklığa kavuşturmaktadır:"Yüce Allah, akılları varken düşünmeyen, gözleri varken görmeyen, kulaktan varken bir türlü Hakk'ın sesini işitmeyen kimseleri cehenneme atmaktadır. Çünkü bunlar, kendilerinde bulunan yetenekleri kullanıp Hakk'ın yoluna gelmemişler, Hakk'ın sesini dinlememişlerdir. Bu halleriyle bunlar, düşüncesiz, söz anlamaz hayvanlara benzemişlerdir."* Bu okuyucumun sorusunu cevaplamaya yarınki yazımda da devam edeceğim.

Devamını Oku

Zorunluluk yoksa kürtaj haram mı?

29 Haziran 2003

Bir okurum, zorunlu bir sebep olmadan, çalıştığı yerde istenmeyeceği düşüncesiyle çocuğunu kürtajla aldırdığını, sonra pişman olduğunu, vicdan azabı çektiğini, bunun tevbesinin olup olmadığını soruyor. Elbette zorunlu bir sebep olmadan döllenmiş bir çocuğu aldırmak doğru değildir. Ama bakım zorluğu, iş ve sair sebeplerle henüz organları tamamlanmamış ceninin alınmasında bir sakınca görmeyenler vardır. İslamiyet, anne karnında teşekkül etmiş bir çocuğu düşürmeyi yasaklamıştır. Hele rahimdeki çocuğun organları teşekkül edip ruh üflenmiş bir cenini düşürmek cinayettir. Şayet çocuğun doğumu, annenin ölümüne sebep olacaksa, o zaman annenin ölümü yerine çocuğu düşürmek caizdir. Çocuk için anne feda edilemez. İmâm Gazali, çocuk düşürmenin caiz olmadığını açıklarken diyor ki: "Çocuk düşürme, mevcut olan bir varlığa karşı işlenen bir cinayettir. Bu varlığın birçok aşamaları vardır. İşte bu varlık aşamalarının birincisi, erkek suyu damlasının rahme girmesi, kadının suyuyla (yani yumurtayla) karışması ve canlanmaya hazırlanmasıdır ki bunu bozmak cinayettir. Eğer cenin, bir çiğnem et ve kan pıhtısı (embriyo) haline gelirse cinayet daha büyür. Eğer ruh üflenir, organları belirlenirse cinayet daha da artar. Hele çocuk, anne rahminden diri olarak ayrılır da (dışarıda ölürse) bu, cinayetlerin en büyüğüdür."Kul, Allah'a yönelmeliSizin burada bir zorunluluk durumunuz var mı bilmiyorum. Siz, kendinizi işten atarlar korkusuyla bunu yaptırmışsınız. Bu, rızık endişesiyle yani bir çeşit zorunluluk sebebiyle kürtaj yaptırdığınız anlamına gelir. Elbette yaptığınız doğru değil ama bu affedilmeyecek bir günah değildir. Zaten tevbeden sonra affedilmeyecek günah yoktur. 61 gün kefaret, hatayla adam öldürmenin kefaretidir. Burada hatayla adam öldürme yok. 23 günlük cenin, henüz kendisine ruh üflenmiş bir varlık, yani bir insan değildir. Sadece döllenmiş yumurtadan ibarettir. Bunun için böyle bir kefaret gerekmez. Yapacağınız tek şey, Allah'tan af dilemektir. Çocuk yapmak, durumunuza uygun değilse döllenmeye engel olmanın modern yöntemleri vardır. Bu yöntemleri uygulayabilirsiniz. Ruh üflenmeden önce yapılan kürtajın haram olmadığı hakkında görüşler de vardır. Fakat ne olursa olsun zorunlu bir sebep yokken kürtaj yaptırmak doğru değildir. Şayet annenin sağlığı tehlikede ise o zaman 120 günden sonra da hatta doğuma yakın da olsa kürtaj yapılabilir. Ancak buna doktor karar verecektir. Tevbesi olmayan hiçbir günah yoktur. Yeter ki kul gönülden Allah'a yönelsin. Yüce Allah buyurur: "De ki: Ey canlarına yazık eden kullarım, Allah'ın rahmetinden umut kesmeyiniz. Allah bütün günahları bağışlar. O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

Devamını Oku