Allah'tan başka yaratıcı yoktur!

Dünkü yazımda, bir okurumdan gelen A'raf Suresi 178 ve 179'uncu âyetleriyle ilgili soruyu cevaplamaya bugün de devam ediyorum

Haberin Devamı

Dünkü yazımda, bir okurumdan gelen A'raf Suresi 178 ve 179'uncu âyetleriyle ilgili soruyu cevaplamaya bugün de devam ediyorum:

Yeteneklerini kullanıp Allah'ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah'ın âyetlerini dinlemek istemeyen, inkârda direnip duranlann içlerinde iman etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.

Fakat insanın içinde ve dışında vuku bulan olayların hepsi, Allah'ın yasaları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Çünkü kanunsuz iş olmaz.

Faktörler bulunmadan hiçbir iş meydana gelmez. Kanunlar Allah'ındır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Hidâyet de dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.

Ayette, "Fıkhetmezler" kelimesinin kökü olan fıkh, ilim diye tefsir edilir. Bu kelimenin asıl anlamı açmak, yarmaktır. Anlamak manasında kullanılır. Hekîm-i Tirmizî fıkhı şöyle tanımlıyor: "Fıkh, bir şeyin içyüzünü bilmek demektir. İşlerin içyüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakîh denmez."

İslam'ın ilk asrında fıkıh
Gazâlî'ye göre Kur'ân'da ve sünnette kullanılan fıkh kelimesini asıl anlamından çevirerek garip fetvaları, ayrıntıları bilenlere fakîh adını vermişlerdir. Oysa İslâm'ın ilk asrında sadece ahiret yolunu, nefsin hastalıklarını, eylemlerin ruhsal değerini bozan işleri, dünya varlığının değersizliğini iyi bilen, âhiret nimetlerine göz diken, kalbini Allah korkusu sarmış kimselere fakîh denirdi.

"Her kabileden bir cemaatin dini iyice fıkhetmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman onları, Allah'ın yasaklarından kaçınmaları için uyarmaları gerekmez miydi?" âyet-i kerîmesi de bunu gösterir. İşte fıkıh budur. Yoksa Talâk (boşama), köle âzâdetme, Liân, Selem (vadeli satış) ve İcâre gibi meselelerin ayrıntılarını bilmek fıkıh değildir.

Çünkü bunları bilmekle ne uyarma, ne de korkutma hasıl olmaz (bunlar insanın manevi halini yükseltmez), tersine sürekli bunlarla uğraşmak, kalbi katılaştırır, kalpten haşyeti (Allah'a saygıyı) çıkarır. Nitekim kendini tamamen bu işe verenlerin böyle (gururlu) olduklarını görüyoruz. İşte Yüce Allah, "Kalbleri var fakat onunla fıkhetmezler..." buyurmuş, fıkıhla fetva meselelerini değil, imân manalarını anlamayı kastetmiş, düşünüp de inanmayanları kınamıştır. Ebû Hanîfe de fıkhı, "Nefsin, leh ve aleyhinde olanları bilmesidir" şeklinde tanımlamıştır.

DİĞER YENİ YAZILAR