Soru: Bir insan öldükten sonra onun yerine hacca gidilmesi doğru mu? Sağ ama sağlığı hacca gitmeye müsait olmayan biri oğlunu, komşusunu gönderebilir mi? Hacda küçük bir coğrafyada üç milyon hayvan nasıl kurban ediliyor? Binlerce kasap nereden geliyor? Müslümanlar kurban kesimi için bir Arap kasabı vekil tayin ediyorlarmış. Ancak bunlar hacıları kandırıyorlarmış. Neden hacı adayları kendi memleketinde bir vekil tayin edip kurbanlarını kestirip fakir fukaraya dağıttırmıyorlar? (Selahattin Aydemir)Cevap: Bu soru sahibinin, dini konuları iyi bildiği anlaşılıyor. Sanıyorum sorusundan maksadı da görüşlerinin bence de onaylanmasıdır. Maksat ne olursa olsun, arkadaşımız önemli noktalara parmak basmıştır. Herhangi bir sebeple kendisi bizzat hacca gidemeyen kimsenin, yerine bir başkasını göndermesine bedel denilir. Mâlikiler hariç, diğer mezhep mensuplarına göre hac niyabet (yani vekâlet) kabul eder. Hanefilere, Şâfiilere ve Hanbelilere göre insan, hac için kendi yerine bir başkasını gönderebilir. Fakat İmâm Mâlik'e göre hacca gidemeyen kimsenin, başka birini yerine göndermesi gerekmez. Üç mezhebin dayandığı delil, ibn-i Abbâs'tan rivayet edilen bir hadistir: Hz. Peygamber'e, babasının kendisine farz olan haccı yapamadan öldüğünü, onun yerine kendisinin haccedip edemeyeceğini sormuş, Allah'ın Elçisi de, "Evet (onun yerine haccedebilirsin)" demiştir.10 gün oruç tutarlarHanefi ve Mâlikilere göre mirasçılara, ölünün yerine haccetmek gerekmez. Şayet ölen kişi, kendi yerine haccedilmesin! vasiyet edip bu iş için bir mal, para bırakmış ise vasiyeti uyarınca hacca gitmek gerekir. Eğer bir mal tayin etmemiş ise bıraktığı mirasın üçte birinden vasiyeti yerine getirilir. Kendi şehrinden birisi hacca gönderilir. Malının üçte biri o şehirden bir şahsın hacca gidip gelmesine yeterli değilse o malla hacca gidilebilecek, Mekke'ye yakın bir yerden bir kimse hacca gönderilir. Eğer malının üçte biri, hiçbir suretle hacca gitmeye yeterli değilse ölenin vasiyeti batıldır, varisler, onu yerine getirmek zorunda değildirler. Kıran ve temettü haccı yapanlar, kurban keserler. Kesemeyenler yerine on gün oruç tutarlar. Fakat sadece hac yapanlar, yani hacla beraber umre yapmayanlar, kurban kesmekle yükümlü değillerdir. En uygunu ifrad haccına niyet etmek, durumu müsaitse döndükten sonra keseceği kurbanı fakirlere dağıtmaktır. Parası sadaka olarak verilse de olur. Kurbanın bir amacı da et bulamayanlara yardım etmektir. Öyle ise hacca giden, kendi ülkesinde et bulamayan fakirler çok daha fazla ise ve bir anda hacda kesilecek milyonlarca kurban da layıkıyla gerekli kişilere ulaştırılamıyorsa kendi ülkesinde kesip fakirlere ulaştırması daha iyi olur kanaatindeyim. Ancak bunun için ifrâd haccının yapılması yahut öteki hac durumlarında 10 gün fidye olarak oruç tutulması gerekir. Kur'ân'ın ifadesi böyledir. Fıkhın ayrıntılarına girmek istemiyorum.
Soru: Hocam, tevhid.net adındaki bir internet sitesinde "İmamı A'zam'ın Vasiyeti" diye bir yazı yazmışlar. Bu vasiyette kadınların, kızların ve gençlerin gittiği piknik alanlarına gidilmemesi öğütleniyor. İmamı A'zam kimdir ve bu söylediği söz ne derece doğrudur?Cevap: İmâm-ı Azam, en büyük imam, en büyük lider demektir. Asıl adı Nu'mân, künyesi Ebû Hanîfe olan İmâm-ı A'zam, soy itibariyle Arap olmayan Sâbit'in oğludur. Hicret'in 80 (M. 699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 H. (M. 767) tarihinde Bağdat'ta ölmüştür.İmâm-ı A'zam, tevhîd inancını savunmuş, bu konuda "el-Fıkhu'l-Ekber" adlı eserini yazmıştır. İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi âlimler, onun talebesidir. O, talebesiyle birlikte İslam hukukunu geliştirmiş, fıkhın gelişmesi için temel kuralları, yani Fıkıh Metodolojisi'ni kurmuştur.İmâm-ı A'zam, önce Emevîlerin kadılık teklifini reddettiği gibi daha sonra kurulan Abbasi devletinin kurucularından Halife Mansur'un da kadılık teklifini kabul etmedi. Hem kadılık teklifini reddettiği hem de siyasi bakımdan Hz. Hasan'in torunu olan İbrahim'i desteklediği için Halife Mansur, İmam'ı hapse attırdı. İmam, 70 yaşında olduğu halde hapishanede secdedeyken Allah'ın rahmetine kavuştu. Kendisinin zehirletildiği de rivayet edilir. İmam-ı A'zam'ın geliştirdiği hukuk yoluna "Hanefî Mezhebi", bu mezhebe uyanlara da "Hanefî" denir.Yalanlara inanmayınızİmamı A'zam'ın vasiyeti diye ortaya atilan saçma sözler, ona iftiradır. Onun böyle bir vasiyeti yoktur. Bundan 50 yıl önce bizim çocukluğumuzda Şeyh Ahmet'in Vasiyeti diye bir uydurma daha ortaya atmışlar, cahil insanlar ne kadar saçmalık varsa o kitapçığa doldurmuşlardı.Güya Şeyh Ahmet isimli bir adam, Peygamber'in türbe bekçisiymiş. Rüyasında gördüğü Peygamber, ona bu sözleri ümmetine duyurmasını emretmiş. Neymiş bu sözler? İste kadınlar açılıp saçılmışlar, günahlar çoğalmış da ben onların yaptıklarından rahatsız oluyorum gibi ilkokul çocuğunun dahi güleceği şeyler. Ve güya bu vasiyetin doğruluğu için bir de kanıt ileri sürülüyordu: Kapalı duran Mushaf açıldığında onun sayfaları arasında kıl bulunacaktır.Düşünün bir kere, 50-55 yıl önceki kerpiç ve tabanı kurumuş çamur olan evler süpürülüyor, kalkan tozlar raflara konuyor. Tabii açıkta duran Mushaf'ın içine, havada uçuşmakta olan birtakım kılların, tüylerin girmesi gayet doğal. Kadınlar Mushaf'ı açınca hemen bir tüy, bir kıl buluyorlar. "İşte doğru, valla doğru. Baksana Mushaf'tan kıl çıktı" diyorlardı.Maalesef insanlar böyle yalanlara inanıyorlar ve anlama düzeyleri, Kur'ân düşüncesinin kilometrelerce altında olan cahil veya çıkarcı insanlar da bu tür yalanlan yaymaktan çekinmiyorlar. Lütfen böyle yalanlara, iftiralara, çamurlara inanmayınız. İmamı Azam da öyle saçma sözler söylemekten münezzehtir.
Bir okuyucumun Tevrat ile ilgili sorusuna dünkü yazımda yer vermiştim. Aynı konuya bugün de devam ediyorum.Kur'ân'da Yahudilerin kitabı okuyup sonra onu çarpıttıkları söyleniyor. Demek ki kitap var ama duydukları kitabın sözlerini, yaptıkları yorumlarıyla tahrif ediyorlar. Bu eylem, bütün dinlerin ve ilâhi kitapların ortak kaderidir.Kitabın kendisi tahrif edilmez. Zaten edilemez de. Çünkü kitap sadece bir tek nüshadan ibaret değildir ki... Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış din mensuplarının elinde yüzlerce nüshası var. Bunlardan bir nüshada yapılacak değişiklik öteki nüshalara nasıl yansıyacak? Kaldı ki hangi millet, inandıkları kitabın cümlelerini bile bile silip başka cümleler koymaya cesaret edebilir? Bu olacak şey değildir.İbn Haldun gibi bir âlim, Tevrat'ın tahrif edildiğini söylemenin küfür olduğunu belirtiyor. Kur'ân'ın söylediği tahrif, Hz. Peygamber dönemindeki Yahudilerin, kitabın anlamını carpıtmalan yahut Hz. Peygamber'den duydukları sözleri kasten çarpıtarak başkalarına aktarmaları yani demagoji yapmalarıdır. Bunun, asıl Tevrat'ın tahrifiyle ilgisi yoktur. Bu iddia Kur'ân'a aykırıdır.Çünkü Kur'ân, "Bilmiyorsanız kitap ehline sorun" diyor. Kitap çarpıtılmış ise kitap ehline sormanın ne anlamı kalır? Sonra Kur'ân nasıl olur da çarpıtılmış kitabın uygulanmasını ister.Yüzlerce farklı görüşMaalesef bağnazlık ve önyargı insanları şaşırtmakta, yanlış yargılara götürmektedir. Bu tür tahrif, İslâm ulemasınca yazılmış birçok din kitabında yok mudur? Yoksa bu kadar fikir ayrılığı nereden çıktı? Aynı mesele üzerinde yüzlerce fetva, yüzlerce farklı görüş vardır. Şimdi bunlar Allah'ın sözü mü?Siz Tevrat ile uğraşacağınıza Kur'ân'ı düşünün. Başkalarının kitabını dışlamak, insanların inançlarını küçümsemek Kur'ân'a uygun bir eylem değildir.Ayrıntı için Kur'ân Ansiklopedisi adlı eserimizin, tahrif maddesine bakınız. Mesele orada bütün boyutlarıyla açıklanmıştır.2- "Allah dilediğini / dileyeni doğru yola iletir" anlamı, zorlama bir yorumdur. Kur'ân düşüncesini yansıtmaz. O zaman şu ayete nasıl mana vereceksiniz? "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üstüne işte böyle pislik (sıkıntı) çökertir" (En'âm 125). Bu bağlamda ikinci bir seçenek koyabilir misiniz? Böyle zorlamalarla din çarpıtılmaktadır işte. Görüyorsunuz ki Müslümanlar da kitabın kendisini değil, anlamını çarpıtıyorlar! Sözüm ona akli yorum bulmak için. Ne gerek var?
Soru: Sayın hocam, sizden aşağıdaki iki sorunun cevabını rica ediyorum.1- Bizler, indirilen tüm kitaplara inanmakla yükümlüyüz. Böylelikle Tevrat'a da inanırız. Hepimiz biliyoruz ki bugünkü Tevrat, asırlar boyunca uğradığı tahribatlar sonucu orijinalliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bugün Tevrat'taki ilk beş kitabın Hz. Musa'ya indirildiği söylense de bunların sonralarda bir yazar tarafından kaleme alındığı veyahut değişiklikler eklendiği pek tabii açıktır.Bizler için asıl sorun şudur: Tevrat ve İncil bozulduğu ve içinde birçok şirk unsurları barındırdığı halde Kur'ân niye Tevrat sahipleri Tevrat ile, İncil sahipleri İncil ile hüküm versinler diyor. Sizin tefsirinizde verdiğiniz cevabı okudum fakat ne olur bana biraz daha bilgi verin.2- "Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola ulaştırır" şeklinde birçok âyet var. Ben bazı bilim adamlarımızın çevirilerinde şuna rastladım:Bu ifadeler geçerken bir "/" işaretiyle ayete bir ikinci anlam veriliyor ki bunda bir sakınca yok. Çünkü Kur'ân ikili anlamlar ifade edebileceğini kendisi de söylüyor. Allah dilediğini / dileyeni doğru yola iletir diyor bu çeviriler. Sizin bu konudaki yorumunuz nedir? Bu sizin de gözünüzden kaçmamıştır muhakkak. Ben şu an Arapça öğreniyorum. Âyete bu ikili anlamı veren kelime hangisidir?Eklemeler yapılmıştırCevap: 1- Tevrat'ın orijinalini kaybettiği iddiası, Kur'ân'ın söylemi değildir. Kur'ân, Tevrat'ın tahrif edildiğini söylemiyor. Öyle olsa, kendisi onu doğrulamaz. Oysa Kur'ân, kendinden önceki kitabı doğrulayıcı olarak indirilmiştir. Şimdi şu ayeti iyice düşünün: "Ey kitap verilenler, ... , yanınızda bulunan (Kitabı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz(Kur'an)a inanın." (Nisa Suresi: 47). "Yanınızda bulunan" ile kasıt, kitap ehlinin yanlarında bulunan kutsal kitaptır. Muhataplar da Yahudiler olduğuna göre bundan, Kur'ân'in indiği sırada Yahudilerin ellerinde bulunan kitabı Kur'ân doğrulamaktadır. Peki bu mantıklı mıdır ki Kur'ân, tahrif edilmiş, bozulmuş Tevrat'ı doğrulasın?Elbette Tevrat'a zaman içinde çok eklemeler yapılmıştır. Çünkü Musa'dan sonra gelmiş olan ara peygamberlerin ve din bilginlerinin vahiy ve ilhamları da Musa kitabına eklenmiştir. İşte Musa kitabının ekleriyle birlikte bütün bu vahiy mecmuasına (toplamına) Tevrat denilir. Ama Musa'ya verilen vahiylere veya levhalara kitap denmiştir.* Bu okuyucumun sorularını cevaplamaya yarınki yazımda da devam edeceğim.
Sorulan bir soru üzerine, VATAN Gazetesi'ndeki köşemde namazların birleştirilerek kılınması sorununu, altı gün süren bir seri yazıda bütün delilleriyle açıklamaya çalıştım. Ta ki bu konuda kuşku kalmasın. Hürriyet Gazetesi'nden bir yazar, benimle telefon irtibatı kurarak bu konudaki görüşlerimin izahını istedi. Meseleyi ona da özetledim. "Bu mesele yeni bir şey değildir. Dine yeni bir şekil verme (reform) değildir. Peygamberimizin zaman zaman yaptığı uygulamanın, aynı şartlar altında hayata geçirilmesidir" dedim.Değerli arkadaşım Prof. Dr. Hayrettin Karaman, aynı gazeteye verdiği beyanatta, benim konu bulamamaktan ötürü bu meseleyi sık sık dile getirdiğimi, Kur'ân'da somut olarak beş vakit geçmemekle beraber Peygamberimizin her zaman beş vakit kıldığını, bizim için onun örnek olduğunu belirtiyor ve "Bugün de fevkalâde durumlarda öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirmek mümkündür" diyor.Delillerini anlattımŞimdi bu sözde çelişki yok mu? Peygamberimiz her zaman ayn ayrı beş vakit kılsa, hiç cem yapmamış olsaydı artık bugün olağanüstü hallerde namazın cem edilebileceğinden söz edilebilir miydi? Demek ki Peygamberimiz, bazı durumlarda öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kılmıştır. Ben bundan farklı bir şey mi söyledim? Ancak soranları tatmin için bunun bütün delillerini anlattım. Yazım ortadadır.Aslında sayın Prof. Karaman da benim söylediğimden farklı bir şey söylemiyor. Namazları ayrı ayrı kılmak Peygamberimize uymak olduğu gibi zaman zaman birleştirerek kılmak da Peygamberimize uymaktır. Her iki örnek de onun uygulamasından gelmektedir.Biz örnek olmalıyızBu meseleyi ilâhiyatçılar bilmiyor değiller, biliyorlar. Hatta zaman zaman uyguluyorlar. Ama bu kolaylığı halka açıklamıyorlar. Tepkiden çekindikleri için mi bilemem? Oysa halk bize örnek değil, biz halka örnek olacağız. Dinin bir kolaylığını, ruhsatını halktan gizlemeye hakkımız yoktur. Yoksa dinin ruhsatlarından sadece ilâhiyatçılar mı istifade etme rüçhaniyetine sahiptirler?Bizim bunu açıklamamız, konu bulmakta sıkıntı çekmemizden kaynaklanmıyor. Önümde, anlatmak için ömrümün yetmeyeceği kadar çok konu var. Doğrusu ben bu sözü, gerçekten sevdiğim, kardeş bildiğim, uzun ve sağlıklı ömür dilediğim değerli arkadaşıma yakıştıramadım. Ama ne diyeyim, "Er, yarın Hak Divanı'nda bellolur."
Antalya'dan yazan herhalde bir hanımefendi, "Evlilik bakımından doğuştan kısmet kesikliği var mıdır?" diye soruyor. Ben böyle şeyleri bilemem. Kur'ân ve Peygamber ne söylüyorsa ancak onları bilirim. Ne Kur'ân'da, ne de Peygamber sözlerinde, "Kısmet kesikliğinden" söz edilmez.Sadece Allah'ın kaderi vardır. Kader de hem doğanın hem de insanın yaratılışında genel yasalardır. Kader çizgisinin dışına çıkmak mümkün değildir. İnsanın seçimiyle olan şeylerde Allah kulu zorlamaz, insan düşüncesiyle herhangi bir eylemi seçer, Allah da ona o seçtiği eylemi yapma gücü verir.Yani insanın yapabileceği işlerin seçimi kula, o eylemi yapma gücü Allah'a aittir. Bunlar, insanın iradesiyle seçebileceği işler hakkındadır. Bir de insanın seçimi dışında kalan genel çizgiler vardır ki bunu seçen Allah'tır. İnsan bunu değiştiremez.Meselâ insanın ana babasını, ırkını, doğacağı yeri, fizik yapısını seçmek kendi elinde değildir. İşte bu takdirdir. İnsanın evleneceği eşi de yine kader dairesindedir. Allah kimsenin kısmetini bağlamaz. İnsanlar da Allah'ın bu genel kaderine müdahale edemezler. Allah'a güveniniz, O'na dayanınız. İnşallah istediğiniz olur.Vicdanınız ne diyorsa öyle davranmalısınız!Soru: Hocam, bir arkadaşımla ayrılmıştık ama ben eğer geri dönerse onunla birlikte bir yardım kuruluşuna katkıda bulunacağım diye adak adadım. Arkadaşım geri döndü ama iki hafta sonra yine ayrıldık ve ben adağımı yerine getiremedim. Şimdi adağımı yerine getirmek istiyorum ama o yok. Ne yapacağımı bilmiyorum. Gerçi arkadaşıma söylesem benimle gelir ama adağımı onunla mı gerçekleştirmem gerekiyor?Cevap: Madem arkadaşınız, yaptığınız adaktan sonra geri dönmüş, adağınızı yerine getirmeniz gerekir. Ama arkadaşınız tekrar gitmiş. O ayrı bir konudur. Adağınızı yerine getirmek için arkadaşınızın sizin yanınızda olması gerekmez. Siz neyi adamışsanız onu yaparsınız. Eğer siz, içinizden arkadaşınızın, ömür boyu size dönmesi düşüncesiyle adak adamış idiyseniz o zaman durum değişir. Arkadaşınız kısa zamanda ayrılıp gittiğine göre gerçekte size dönmemiş demektir. Bu durumda adağı yerine getirme zorunluluğu kalkabilir. Hasılı bu mesele, adak yaptığınız sıradaki niyetinize bağlıdır. Siz başkasına değil, kendi vicdanınıza sorunuz, vicdanınız nasıl emrediyorsa öyledir.
Dünkü yazımda, siz okurlarıma İslam İlmihali ve İslam Tasavvufu adlı eserlerim hakkında bilgi vermiştim. Bugün de diğer eserlerimden bazılarını tanıtmaya devam ediyorum.3- Kur'an'ı Kerim ve Yüce Meali: 1975'ten itibaren hemen her yıl gözden geçirilerek basılmakta olan bu Kur'ân çevirisinin, Türkçe'de yayınlanmış en doğru meal olduğu kanaatindeyim.4- Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri: 12 ciltten oluşan bu eserin her cildi 560 sayfadır. Sade bir dille, önyargılardan uzak, bilimsel bir zihniyet ve metotla hazırlanmış bulunan bu eserin, Türk dini düşüncesinde devrim yaptığı kabul edilen bir gerçektir.5- Kur'an Ansiklopedisi: 30 ciltten oluşan ve her cildi 560, son cildi ise 686 sayfa olan eser, tüm Kur'ân konularını ansiklopedik olarak ele alıp ayrıntılı olarak açıklıyor.6- İşari Tefsir Okulu: Tasavvufı tefsir üzerinde yaptığımız doçentlik tezi olan bu eser, 1974'te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1998'de de Yeni Ufuklar Neşriyat tarafından basılmıştır. 359 sayfalık eser giriş, 4 bölüm ve sonuç üzerine düzenlenmiştir.7- İslam'a İtirazlar ve Kur'an'ı Kerim'den Cevaplar: Hz. Peygamber döneminde, Hz. Peygamberin şahsına ve dine yapılmış olan itirazlara Kur'an'ın verdiği cevaplar üzerinde duran bu eserde, güncel itirazların da cevapları bulunmaktadır.8- İslam'da Güncel Tartışmalar: İslâm'ın anlamı, Kur'an'ın ilâhî dinlere bakış açısı, din ve vicdan özgürlüğü, ilâhî dinlerin ruh birliği, kölelik sorunu, kadın hakları, recm meselesi, nazar, şifrecilik safsatası, Kur'an'ın hedefleri, namazların cem'i, kıyamet alametleri, kader, ilim, düşünce, uyanış için Kur'ân'ı düşünerek okuma gibi temel konuları en sade bir üslupla anlatan bu eser geçen yıl Ramazan ayında VATAN gazetesi tarafından bastırılıp okurlarına armağan edilmiştir.9- Kur'an'da Peygamberler Tarihi: Kur'ân'da adı geçen 25 peygamberin ve peygamberliklerinde tereddüt bulunan 4 büyük insanın öykülerini Kur'ân bazında anlatan 320 sayfalık bu eser de VATAN Gazetesi tarafından geçen yıl Ramazan ayında okurlarına armağan edilmek üzere bastırılmıştır.10- İnsan ve İnsanüstü Varlıklar: Ruh, melek, cin, insan, ahiret, rüya sorunlarını Kur'ân'a ve sağlam hadislere dayanarak açıklığa kavuşturan bu eser de yine geçen yıl Ramazan ayında VATAN Gazetesi tarafından okurlara armağan edilmiştir.Bunlarla birlikte 90'ı aşkın eserimiz vardır. Bütün eserlerimiz aşağıdaki yayınevinden temin edilebilir.Yeni Ufuklar Neşriyat, Nuhkuyusu Cad. No: 365 Bağlarbaşı - Üsküdar / İstanbulTel: (0216) 492 66 12Faks: (0216) 492 66 13
Soru: Sayın hocam, içinde yaşadığımız dünya ve ülke sorunlarının karmaşıklığına, çarşıda - pazarda ve diğer çeşitli ortamlarda her an karşılaştığımız olumlu - olumsuz durumların ruhumuzda yaptığı tahribatlara rağmen dünya - ahiret dengesini koruyabilmemiz için yapmamız gereken şeyleri, doğru inanç sahibi olabilmemiz için okumamız gereken faydalı eserleri köşenizde ele almanızı rica ediyorum.Cevap: Değerli okurumun ve bu anlamda taleplerde bulunan okurlanmın arzularını yerine getirmek üzere zaman zaman okunması gereken kitaplardan söz ediyorum. Bundan önce birkaç eseri tanıtmıştım. Biraz da kendi eserlerimden söz etmek istiyorum.1- İslam İlmihali: Bu eser, Talim ve Terbiye Kurulu'nun kararıyla orta dereceli okul öğrencilerine Dinbilgisi dersi için müracaat kitabı olarak tavsiye edilmiş ve bu tavsiye kararı 1885 sayılı Tebliğler Dergisi'nin 207. sayfasında yayınlanmıştır. 700 sayfayı aşkın olan bu eser, yedi bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde dinin anlamı, kaynağı, hak ve batıl dinler, hak dinlerin özellikleri, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm, İslâm'ın özellikleri ve kaynakları, fıkhın tanımı, fıkıh ekolleri, itikad mezhepleri; ikinci bölümde iman esasları; üçüncü bölümde İslâm'ın şartları, namaz, oruç, hac, zekât; dördüncü bölümde namazda ve namaz dışında okunacak dualar ve anlamlan; beşinci bölümde helâl ve haram eylemler; altıncı bölümde temel ahlâk ilkeleri ve yedinci bölümde cihad, anlamı ve önemi ele alınmaktadır.2- İslam Tasavvufu: Temel kaynaklara dayanılarak İslâm tasavvufunun gelişmesini ve ana konularını inceleyen bu eser de giriş, alt bölüm ve sonuç kısımlarından oluşur. Birinci bölümünde Zühd hareketinin nasıl tasavvuf akımına dönüştüğü, ilk mutasavvıflar, eserleriyle tasavvufa yön verenler; ikinci bölümde tarikatların doğuşu, müridin anlamı, ahlâk hastalıklarının tedavisi, sohbetin çeşitleri ve edebleri, Rabıta mes'elesi, tekke ve ribâtların kuruluşu; üçüncü bölümde vakit, makam, hal, tevbe, irade, zikir, semâ'in anlamı ve dindeki yeri, güzel sesin ruh üzerindeki etkisi, tebettül, halvet, erba'îndeki sâlikin gıdası, nefsi sıdk ve ihlâsa alıştırmak, Allah'tan başka her şeyi kalpten çıkarmak yalnız Allah'ı düşünmektir, fikir ve tedebbür, sıdk, hürriyet, tevekkül, haya, şükür, cömertlik, edep, huşu (saygı), gurur, riya, fütüvvet, mürüvvet, ubudiyet ve benzeri konular; dördüncü bölümde tezkiye, inâbe, havf ve recâ, mahabbet, gayret, heybet ve üns, rızâ, huzur, mükâşefe, müşahede, hak ve hakikat, fırâset, hikmet ve ma'rifet; beşinci bölümde tevhîd, vahdet-i vücûd, insan, insân-ı kâmil, keramet, zahirî ve bâtını ilim, dine bağlılık ve ibâdet, bazı hatalı düşünce ve hareketler, mutasavvıfın ahlâkı; albncı bölümde ariflerin yolları incelenmektedir.* Bu konudaki yazıma yarın da devam edeceğim.