Soru: Her din için ayrı ayrı kutsal tatil günü verilmesi Allah tarafından nasıl olmuştur?Cevap: Kur'ân'da Müslümanlar için kutsal tatil gününden söz edilmez. Yalnız cuma günü toplu namaza gidilmesi, namaz kılındıktan sonra dağılıp herkesin işiyle gücüyle meşgul olması emredilir. Yani cuma günü tatil günü değil, sadece cuma vakti toplu namaz ve cuma konuşmasını dinleme zamanıdır.Ama cumartesinin, İsrailoğullarının tatil günü olduğu belirtilir. O toplum, haftanın bir gününü dinlenme günü olarak benimsemiştir. Aslında bu tatil günü, Tevrat'ın Tekvin Kitabı'nın 1-2 bablarında, Allah'ın evreni altı günde yaratıp tamamlayarak yedinci gün olan cumartesi gününde istirahat ettiği belirtilmektedir.Burada istirahat tabiri bir yorulmayı çağrıştırdığından, Kur'an Allah'ın evreni altı günde yarattıktan sonra hükümranlık tahtına oturduğunu ifade etmektedir, iki söylem arasında fark açıktır. Biri yorulmayı çağrıştırırken diğeri tahtından mülkünü yönetmeyi ifade eder.Soru: Neden Müslüman coğrafyasında kan ve göz yaşı var, neden kalkınamamışlardır?Cevap: Bu sorunu tek bir sebebe dayandırmak yanlıştır. Bunun birçok nedeni var. Bugün kan ve göz yaşının bulunduğu İslâm coğrafyasında çok değil, 100 yıl önce barış vardı, huzur vardı. Avrupa, din ve toprak savaşlarıyla birbirini yerken din yüzünden Yahudilere barınma olanağı tanımazken Osmanlılar onlara ülkelerinde özgürce yaşama imkânı sağladılar ve bu insanlar Osmanlı ülkesinin en mutena kentinde özgürce ve refah içinde yaşadılar.Allah düşüncenize bakarMüslümanların geri kalmalarının nedeni asla din değildir. İki gününü birbirine eşit geçiren, ikinci günde biraz daha ilerlemeyeni aldanmış sayan, ahirete olduğu kadar dünya için de çalışmayı emreden ve çalışmayı ibadet mertebesinde gören bir din, geri kalmışlık nedeni olamaz.Geri kalmışlığımızın nedenini dinin öz ruhundan ayrılmamızda, özü bırakıp kabukla ve ayrıntılarla uğraşmamızda, dini daraltmamızda, işimize geldiği biçimde yorumlamamızda aramalıyız. Sadece bu değil, sistemimizi, yönetimimizi çağdaşlaştıramamışız. Hiç şüphesiz tarihin en büyük devrimcisi olan Hz. Muhammed'i de sanki bir tekke şeyhi modelinde görmüşüz. O Peygamber, Allah sizin şeklinize, malınıza değil, gönlünüze, niyetinize yani düşüncenize bakar derken biz, sakalla sarıkla namaz kılmayı bilmem ne kadar sevap haline getirmişiz.Uydurmalanmızı Peygamber'e yamamaktan çekinmemişiz. Allah adına yasaklar koyarak dini daraltmışız. Mezhepçiliği körüklemişiz ve farklı düşünceye ifade hakkı tanımamışız. Böylece dini anlayış körelmiş, parlak Kur'an güneşinin önüne bulutlar çekilmiş. Elbette bu durumda fikri bir rönesans olmazdı. Çünkü rönesans da reform da temelde dinden kaynaklanır. Önce dini düşüncede başlar, sonra diğer kesimlere, seküler kısımlara yayılır.
Din bir kimliktir. Hiçbir millet, asırlarca oluşmuş olan kimliğini değiştirmez. Kendi dinini bırakıp da başka dine geçmez. Dinler Allah'tan gelmişse, dilleri farklı olsa da yasalarda ufak tefek değişiklikler olsa da, temel içerikleri aynıdır. Onun için Kur'ân, şeriat ayrılığını doğal görmektedir.Kur'ârîa göre Allah, her millete bir ibadet yolu, bir şeriat belirlemiştir. "Biz her ümmete, uydukları bir ibadet yolu (şeriat) yaptık. Onun için din, iş(in)de seninle asla çekişmesinler" (Hac: 88/67), "Sizin her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik" (Mâide: 110/48), "Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun" (Bakara: 92/148) ayetlerinde de her milletin bir dini, bir şeriat düzeni, bir kurban ibadeti ve kıblesi olduğu ve bunların Allah tarafından vazedildiği vurgulanmıştır.Hac: 88/34'üncü ayette Allah'ın, her millete bir kurban ibadeti veya kurban kesilecek bayram verdiği, bu ibadet veya bayramda kurban keserken hayvanın üzerine Allah'ın adını anmalarını emrettiği bildiriliyor. Her dinde aynı ibadet emredildiğine göre demek ki bu ibadeti emreden Tanrı bir tek Tanrı'dır.Bu ayette de ilâhî dinlerin birliğine işaret edilmektedir. Her millete gönderilen elçi, Allah elçisidir. Her ilâhî din, Allah tarafından belirlenmiştir. Öyle ise aynı Tanrı'ya kul olan insanların birbirlerine düşman değil, dost olmaları gerekir. Öteki milletlerin nasıl bir ibadeti, kurbanı varsa, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile gönderilen bu dinde de ibadet ve kurban vardır.İki kez ödül verilirBinaenaleyh bu yeni dini ötekilere aykırı görmek veya bu dinle öteki dinlerin hükümlerinin neshedildiğini sanmak hatadır. Onlar, gönderildikleri milletlere özgüdür. Kur'ân, kendisini onları neshedici değil, doğrulayıcı olarak nitelendirmektedir. Kur'ân'da öteki ilâhî dinlerin neshedildiğine dair hiçbir delil yoktur. Tam tersine Kur'ân, Kitap ehline, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat'ın ve İncil'in uygulanmasını emretmektedir.Eski kitaplarda nasıl ibadetler, kurban emredilmişse bu yeni mesajda da aynı şeyler emredilmiştir. Çünkü bu mesajları gönderen Tanrı birdir. Bütün dinler, insanları O'na kulluğa çağırmaktadır. İnsanlar arasındaki ayrılıklar, kavgalar, Allah adına birbirlerini boğazlamalar, dinin özünde olan şeyler değil, insanların dini saptırmalarıyla kalplere çöreklenen egoizm, ırkçılık ve tekelciliğin sonucudur.Kitap ehli bilginleri, kendi kitaplarını doğrulayan ve onun içeriğine uygun olarak indirilen Kur'ân'in, Allah tarafından vahyedildiğine inanırlar. İşte hem kendi kitaplarına hem de onu doğrulayıcı olarak inen Kur'ân'a inanan o kimselere, iki kez ödül verilir: Birincisi kitaplarının hükümlerini uygulamalarından, ikincisi de Kur'ân'in hak sözü olduğunu kabul etmelerinden ötürüdür. Onlar, dinin ruhuna bağlı kalan, kötülüğü iyilikle savan, temiz yürekli, cömert insanlardır (Kasas: 49/53-54). Yarın: Kur'ân güneşinin önündeki bulutlar
Soru: 1500 - 2000 yıl önce insanlar adil olsalardı ve bir hukuk sistemiyle idare edilselerdi peygamberler ve kutsal kitaplar gelecek miydi?Cevap: İnsanlar adil ve iyi olsalardı, bir hukuk sistemi ile de yönetilselerdi, yine peygambere ihtiyaç vardı. Hem böyle varsayımlarla nereye gidilmek isteniyor. Ne 1500 - 2000 yılı, milattan önce 4000 yıllarında Irak'ta Hamurabi adıyla çıkan bir kral, çok önemli kanunlar koymuştur. Onun kanunları, belki tarihte çok önemli ilk yazılı yasalardandır. Bu kanunların, Tevrat'ta büyük izleri görülmektedir. Bilinmez belki, Hamurabi de vahiy alan bir peygamberdi veya kendisine bu yasaları yazdıran bir peygamber danışmana sahipti.İnsanlar ne denli ileri olurlarla olsunlar, yine de peygamberlerin rehberliğine muhtaçtırlar. Çünkü insanlar yasa yapabilirler ama din, sadece şeriattan yani yasadan ibaret değildir. Yasalar, toplumlararası ilişkileri düzenler. Ya insanla yaratan arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralları kim koyacak? Vahiy almayan bunu yapabilir mi? Normal düzeydeki bir insanın sözü kimi bağlar ve kimi inandım? Gizliden, ilâhî âlemden haber getiren, Tanrı ile insan arasında aracı olan, Tann'nın kullarından isteklerini, onlara buyruklarını duyuran bir elçiye, yani peygambere ihtiyaç vardır.Buna ihtiyaç olmadığını söyleyenler, acaba insanları nasıl birlik içinde tutacak? Nasıl onları mutlu edecek inanca götürecek? Kant gibi bazı filozoflar akıl dini diye bir deneme yapmışlar ise de bu tutmamıştır. Tutmaz da... Vahye dayanmayan din tutmaz. Saman alevi gibi bir zaman parlar, hemen sönüverir.Evrensel bir kural mı?Soru: Dünyada evrensel bir kural vardır. En son gelen her yeni şey, öncekileri ortadan kaldırır. Bu duruma göre İslamiyet, neden diğer dinleri ortadan kaldırmamıştır?Cevap: Bu kural, ilâhî dinler için geçerli değildir. Çünkü ilâhî dinler, Allah'tan vahyedilmiş dinlerdir. Bunların şeriat denilen hukuk bölümü evrimleşse de inanç kısmı evrimleşmez. Bütün peygamberler Allah'ın birliğini, meleklerin, peygamberlerin, kitapların ve ahiretin varlığını inanç esası olarak yerleştirmişlerdir. Kur'ân'a göre Allah, her ulusa kendi içlerinden, kendi dilini konuşan peygamber gönderir.İnsanlar, dilini anlamadıkları ve anlayamadıkları peygamberin mesajından sorumlu olmazlar. Anlama sağlanıncaya kadar sorumluluk yoktur. Buna tebliğ denilir. Tebliğ olmadıkça sorumluluk da olmaz. Tebliğ duyurma, anlatma demektir. İnsanlara anlamadıkları dille hitabetmek tebliğ değildir. Hiçbir peygamber de mesajını, kendi ulusu dışındaki uluslara götürmüş değildir. Peygamberlerin mesajları dil bakımından nasyonal, içerik bakımından evrenseldir.Eğer aynı ulus içinde bir peygamberin ardından, bir zaman sonra yeni bir peygamber gelir de getirdiği mesaj içinde eski mesajın bazı hükümlerine aykırı şeyler bulunursa, işte o eskiye aykırı olan yeni mesajın hükmü geçerli olur.Yarın: Allah sevgisinde birleşin
Türbanla ilgili yazımda aslında şu mesajı vermek istemiştim: Örtünmenin temel nedeni toplumun örfüdür, öz din değildir. Bu uygulama öz din olsaydı, örtünmeyen kadın eksik sayılsaydı, Kur'ân cariyeye de örtünme emri getirirdi. Kur'ân'da örtünmeyi emreden ayette, "Peygamber'in hanımları, kızları, ve müminlerin eşleri" ifadesi geçer. Cariyeden söz edilmez. Cariyenin hükmü başkadır.Ayrıca bilindiği gibi cariyenin zina cezası da Nisa 25'inci ayetin hükmüne göre hür kadının cezasının yarısıdır. Demek ki hukuk açısından hür kadınla cariye arasında ayrılık vardır. Bu ayrılık toplumun örfünden kaynaklanmaktadır. Allah böyle istemiş değil, toplumun benimsediği örfü bildirmiştir.İşin aslı böyledir. "Bana göre şöyle olması gerekir" demek insanı bir yere götürmez. Bizim görevimiz Kur'ân'ın söylediğini katmadan, çıkarmadan insanlara açıklamaktır. Kimsenin beğenip beğenmemesi bizim için ölçü değildir. Biz olayları bilimsel ölçülerle objektif olarak açıklamaya çalışırız, ilim bunu gerektirir. Herhangi bir görüşü savunmuyoruz, sorunların fotoğrafını çekiyoruz.Soru: Neden bütün Peygamberler Ortadoğu'dan ve Araplardan çıkmıştır?Cevap: Bu soru, aslında çok bayatlamış, hatta mazur görülürse çağ dışı kalmış bir sorudur. Çünkü bu soru bana elli sene önce de sorulurdu. Evvela, bütün peygamberlerin Arabistan'dan, Araplardan çıktığını söyleyen kim? Kur'ân-ı Kerîm'de anılan peygamberler, Arap Yarımadası'nda yetişmişlerdir. Bunların da 2-3'ü hariç Arap değil, İsrailoğludur. Daha açık bir söylemle Yahudi'dir.Öykülerden ibret almakKur'ân, muhataplarının az çok bilip duyduğu bu peygamber öykülerini, ibret için kısa veya uzun çizgilerle anlatır. Dünyanın başka yerinde peygamber gelmediğini söylemez. Tam tersine, "Millet içinde mutlaka bir uyarıcı gelmiştir", "Her millete, kendilerinden, kendi dillerini konuşan bir elçi gönderilmiştir" der. Ama Araplara yabancı olan o peygamberlerden söz etmez. Çünkü insanlar ancak duydukları, yaşadıkları bölgede yaşamış olan büyüklerin öykülerinden ibret alır. Arapların o zaman Japonların, Amerikalıların varlığından bile haberleri yoktu. Oradaki peygamberlerden söz etmenin bir yararı olmazdı ki...Ama Kur'ân, peygamberlerin, sadece Kur'ân'da anlatılanlardan ibaret olmadığını, onların sayısını Allah'tan başka kimsenin bilmediğini vurgulamıştır:"Andolsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman (Allah'ın ayetlerini) boşa çıkarmaya uğraşanlar, hüsrana uğrarlar" (Mü'min: 78), "Daha önce sana anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik). Ve Allah Musa'ya da konuşmuştu" (Nisa: 164).Yarın: Tarihteki ilk yazılı yasalar
Hıdır Gürbüz adlı okurum, cevaplamam amacıyla bana birçok soru yöneltmiş. Bu okurum, gönderdiği e-mail'inde şöyle diyor: "Sayın Süleyman Ateş, VATAN Gazetesi'ndeki köşenizde türbanla ilgili nefis yazınızı okudum ve sizin gibi aydınlık yüzlü insanların olmasına sevindim. Ben de Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe'sini okudum ve kendi kendime 'neden?' ve 'niçin?' sorularını sorarak yorumlamaya çalıştım. Bu yazınız okuduktan sonra, size katılmadığım bazı konular olduğunu farkettim. Bu sorulanmı cevaplamanızı rica ediyorum. Saygılarımla."Sayın Hıdır Gürbüz'ün sorularını bugünden itibaren cevaplamaya başlıyorum.Soru: Yazınızda hür kadın ve köle kadın ayırımından bahsetmektesiniz. Kur'ân'da ben de okudum. Bu ayırımın Allah tarafından kabul görmesine inanamıyorum. Halife olan Hz. Ömer, bir köle kadını dövebilmektedir. Allah, insanlar arasında böyle bir ayınm nasıl yapabilmektedir? Sizler çocuklarınızı ayırabilir misiniz?Cevap: Allah katında hür, köle diye bir şey yoktur. Bütün insanlar Allah'ın kuludur ve insanlık bakımından aralarında, Allah'a bağlılık, güzel ahlâk dışında bir ayrıcalık yoktur. Meselenin özü böyledir ama güçlü insanlar zamanla güçsüzleri köleleştirmişlerdir.Onu adeta bir mal gibi alıp satmışlardır ve bu uygulama bütün dünyaya egemen olmuştur. Kur'ân geldiği zaman dünyada uygulama böyleydi. Kur'ân, köleliğin kaldınlmasını hedef olarak göstermiş, bazı cezaların kefareti olarak başta köleyi özgürlüğe kavuşturma hükmü getirmiş ise de henüz toplum sosyal ve psikolojik açıdan hazır duruma gelmediği için köleliği tümden yasaklamamış, sadece kölelerin de Allah katında hürlerle eşit olduğunu, onların mal değil, insan olduklarını vurgulamış ve onlara güzel davranılmasını emretmiştir.Gelişen İslam HukukuEğer Hz. Peygamber'den sonra gelen yönetimler ve gelişen İslâm hukuku, Kur'ân'ın amacı doğrultusunda geliştirilseydi, köleliğin Amerika'dan çok önce İslâm âleminde kaldırılması gerekirdi. Çünkü Kur'ân, köleliğin kaldınlmasını, aşılması gerekli bir hedef olarak göstermiştir: "Fakat o, sarp yokuşa atılamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek, yahut açlık gününde doyurmaktır: Akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu" (Beled: 11-16).Peygamberimiz de anasından hür doğan insanları köle yapanlarla, kıyamette davacı olacağını buyurmuştur. İşin aslı bu ama o zamanki toplumda köleler hakkında bir anlayış vardı: Örtünme, Kur'ân'in orijinal emri değildir. Toplumun yüzlerce yıl içinde geliştirdiği bir uygulamaydı bu. Toplum, hür kadınların örtünmesini, saklanmasını kurallaştırmış, tersine köle kadınların örtünmesini de yasaklamıştır. Çünkü kölenin asıl görevi hizmettir. Elbet örtünerek hizmet etmesi güç bir şeydir.Yarın: 'Senden önce de elçiler gönderdik'
Dünkü yazımda, insanın dünyaya gelmeden önce inanacakları konusunda Allah'a söz vermiş olmaları inancının, A'raf Suresi 172'nci ayetinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını belirtmiştim. Bugün aynı konuya devam ediyorum.Ayette bedenlerden önce ruhlar âleminin bulunduğunu ve Allah'ın, oradaki insan ruhlarına, kendisinin, onların Rabbi olduğuna dair şahitlik ettirdiğini gösteren bir ifade yoktur. Ayet, insan nesillerinin, atalarının bellerinden alındığını, bundan sonra insanların içine Allah'ı tanıma duygusunun verildiğini, insanın yaratılışından gelen bu duygu ve sezgiyle Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ve itiraf ettiğini anlatmaktadır. Her insanda Allah inancı vardır. "Her çocuk, islâm (yani Allah'ı tanıma ve O'na teslim olma) yaratılışı üzerinde doğar" hadisi de bu inancın, insanda yaratılıştan var olduğunu gösterir.Zemahşerî'ye göre sanal yöntemle gerçeği anlatan bu ayetin anlamı şudur:Allah, Rablığına, birliğine dair insanlara deliller verdi. İnsanlara verdiği akılları ve basiretleri de Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık etti. Ve bu itirafı, sapıklıkla doğru yolda gitmeyi birbirinden ayıran ölçü yaptı. Bu suretle Allah, sanki onlan kendi kendilerine şahitlik ettirmiş; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş, onlar da, "Evet, sen bizim Rabbimizsin, senin birliğini doğruladığımız hususunda kendi nefsimize şahitlik ettik" demiş oldu. Böyle temsil üslubu, Allah ve Elçisi'nin sözlerinde çoktur.Allah'ı tanıma sezgisiÖzellikle ayetin sözgelimi, atalarından gördüklerine uyduklarını söyleyip şirk ve inkârlarını mazur gösteren, kendilerini temize çıkaran inkarcıları kınama üzerindedir.İbn Kesîr de bazı selef âlimlerine dayanarak bu şehadetin, insanın içindeki Allah'ı tanıma sezgisi olduğunu söylüyor: "Allah burada Âdemoğullarının zürriyetlerini bellerinden çıkardığını, Allah'ın kendilerinin Rabbi ve padişahı olup O'ndan başka tanrı bulunmadığını, kendi kendilerine şahitlik ettirdiğini bildirmektedir. Yani Allah onları, kendisinin varlığını itiraf kabiliyeti üzere yaratmış ve bu itirafı onların cibilliyetlerine koymuştur."Bazı tefsirlerde Âdemoğullarının, Adem'in belinden çıkarılıp o zerreciklere şahitlik yaptırıldığına dair rivayetler yer almıştır ki bu rivayetler itimada şayan değildir. Çünkü ayette Adem'den değil, Adem'in oğullarından söz edilir. Eğer söz konusu Âdem olsaydı, "Âdemoğullarının zürriyetlerini Âdem'in belinden aldık" denirdi. Ayrıca ayette bel de çoğul olarak, "zuhûr=beller" şeklinde geçer. "Âdem oğullarının bellerinden" kasıt, her insanın zürriyetinin kendi belindeki spermlerden alındığıdır. Âyet, Allah'ın tanıma duygusunun insanın doğasında var olduğunu gösterir. Çünkü Yaratan, bu duyguyu insanın hamuruna katmış, insanın tohumunu bu duyguyla karmıstir.
Soru: Bir gün radyo dinlerken, dini konular hakkında sanki belgesel tarzı bir konuşma dikkatimi çekti. Radyoda anlatıldığına göre insanlar -tam olarak ne zaman olduğunu anlayamadım- dünyaya gönderilmeden önce Allah'a, inanacakları ve emirlerini yerine getirecekleri konusunda söz vermişler. Bununla ilgili olarak Kur'an'dan çeşitli ayetleri örnek verdiler. Ancak bunun ne derece doğru olduğunu bilmediğimden işin aslını öğrenmek için size danışmayı uygun buldum. Şimdi, Allah bizi bu dünyada, daha önce inanacağımız ve ibadet edeceğimiz konusunda söz verdiğimiz için mi imtihan ediyor?Söylediklerine göre de Allah bu bilgiyi hafızamızdan silmiş. Silinmesinin nedeni de aksi takdirde imtihanın anlamsız olacağıymış. Bu konuda kafam çok karıştı. Sizden ricam, bu bilgi doğruysa ayrıntılarını tüm detayıyla, yanlış ise nedir bu işin aslı? Neden böyle şeyler söyleniyor? Bu yanlış düşünceleri çürüten ayetler hangileridir?Cevap: İnsanın dünyaya gelmeden önce inanacakları konusunda Allah'a söz vermiş olmaları inancı yanlış bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Kur'ân'da insanın ruhunun dünyaya gelmeden önce Allah'a inanacağına dair söz verdiği şeklinde bir ifade olmadığı gibi hiçbir sağlam hadiste de böyle bir ifade yoktur. Bu inanç, A'râf Suresi'ndeki bir ayetin yanlış yorumlanmasından kaynaklanır. Şimdi bu ayetin anlamını ve bu inancın nereden kaynaklandığını izah edelim.İnsan bir bütündür"Rabbin, Âdem oğullarından, onlann bellerinden zürriyetlerini almış ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diye onları kendilerine şahit tutmuştu. 'Evet, (buna) şahidiz!' dediler. Kıyamet günü 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz" (Araf: 172). 172'nci ayette Allah'ın, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldığı, yani insanlan babalarının bellerindeki tohumlardan yarattığı, onların içlerine Allah'ı bilip tanıma yeteneği, duygusu koyduğu bildirilmektedir. Bu ayet üzerinde, ayetin ruhuyla hiç ilgisi olmayan bir yığın açıklamalar yapılmıştır.Bazı tefsircilere göre bu ayet, dünyaya gelmezden önce, insanların, ruhlar âleminde Allah'ın, kendilerinin Rabbi olduğuna şahitlik ettiklerini bildirmektedir. Buna göre Allah, bedenlerden önce ruhları yaratmıştır. Ruhlar, bu bedenlere girmeden kendilerine özgü bir âlemde bulunmaktadır. İşte bu âlemdeyken Allah onlara, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş. Onlar da, "Evet, sen bizim Rabbimizsin" demişler. Ayet, ruhlar alemindeki bu tanıklık durumunu hikâye etmektedir. Bu tür açıklama ne ayette, ne de sağlam bir hadiste vardır. Müfessirler, kafalarındaki düşünceyi ayete yüklemişlerdir. Ayette ruhlar âlemine işaret yoktur. İnsan bir bütündür. Ruh ve bedeni birlikte yaratılır. Ruhlar âlemi, bedenlerden önce değildir, bedenlerden ayrılan ruhların bulunduğu bir âlemdir.*Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Sayın hocam, namazın 3 vakit olduğunu belirttiğiniz yazınızı okudum. Merak ettiğim konu şu: "Ben Kur'ân'ın dışında hiçbir şey yapmadım" diyen Resulallah, nasıl olur da ikindi ve yatsı namazını kılar? Ya da yalnız O'na farz kılınan namazları neden bizler de farz olarak algılıyoruz. "Yalnız sana..." diye başlayan ayetler var bir de "İman edenlere söyle..." diye başlayan ayetler var. Burada bir ayrım yok mu? "Yalnız senin eşlerine, arada bir perdeyle baksınlar (Böyle bir ayet yok. Okurum bunu nereden almışsa, çarpıtmadır, bozuktur)" ayetinde olduğu gibi yalnız Peygamber Efendimiz'in eşlerine farz kılınan cilbap (halk diliyle kara çarşaf) neden Müslüman kadınlara da giydiriliyor. Ayet yalnızca Peygamber Efendimiz'in kadınlarına hitap etmiyor mu? (Ali Altuntaş)Cevap: Kur'ân Peygamber'e, Allah'ı hatırlaması için namaz kılmasını emretmiştir. Asgari namaz için belli zamanlar göstermiştir. Ama gecenin ve gündüzün çeşitli zamanlarında da Allah'ı anması emredilmiş, bunun için kesin zaman belirtilmemiştir. Peygamber'in kendiliğinden namaz kılması, Allah'ın emrine aykırı değildir ki. Namaz, ne kadar çok kılınırsa o kadar iyidir. Ama asgarisi Kur'ân'da belirtilendir. Mesela zekât, malın fazlasından bir miktarını yoksullara vermektir. Zekâttan ayrı olarak sadaka vermek de güzeldir, buna teşvik edilmiştir.Kuran-ı Kerim'in emriPeygamber'in kendiliğinden, Allah'a yaklaşmak için münferit kıldığı namazlar sünnet, cemaatle kıldığı öğle, ikindi ve yatsı namazlarına farz denmiştir. Bu farzlar Peygamber'in uygulamasıyla sabittir. Ama sabah, akşam ve gece namazı, Kur'ân'ın açık emriyle sabittir. "Yalnız sana..." şeklindeki ifade, aslında Kur'ân'ın ifadesi değildir. Kur'ân'ın ifadesi, "Ve minelleyli fetehecced bihi nafileten lek" şeklindedir. Burada "nafileten lek", yalnız sana değil, "Yukarıda anlatılan namazdan ayn olarak üstelik senin, geceleyin de kalkıp Kur'ân okuman, ibadet etmen gerekir" demektir. Bu söylemden gece ibadetinin yalnız Peygamber'e özgü olduğu anlamı çıkmaz. "Namaz kıl" şeklindeki emrin muhatabı da Peygamber'dir ama bu emir müminleri de bağlar. Kur'ân'ın hiçbir yerinde örtünmenin, sadece Peygamber'in hanımlarına özgü olduğu şeklinde bir ifade yoktur. Ayet şöyle: "Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananlann kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar, onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Görülüyor ki burada emir hem Peygamber ailesine, hem de bütün müminlerin hanımlarına yöneliktir. Ayrıca bu ayetten hayli zaman sonra inmiş olan Nur Suresi'nin 31'inci ayetinde, "İnanan kadınlara da söyle: Bazı bakışlarını kıssınlar, ırzlannı korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Baş örtülerini (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar" buyurulmuştur.