Huri kelimesi ne anlama gelir?

5 Eylül 2003

Soru: Bir Alman bilim adamı, huri kelimesinin Arâmîce'den Arapça'ya geçtiğini, Arâmîce'de bu sözcüğün "kara üzüm" anlamına geldiğini söylemiş. Aynı kişi, cennette inananlara huriler verileceği inancının doğru olmadığını da iddia etmiş. Sizin düşünceniz nedir?Cevap: Bazı kimseler böyle mantıksız, uç fikirler ortaya atarak ün kazanmak isterler. Herhalde bu bilim adamı denilen kişi de öylelerinden biri. Bu kelime Arapçadır. Arâmîce'den Arapçaya geçtiğine dair bir kanıt yoktur. Arapça, İbrânîce aynı kökten dallanmış dillerdir. Bazı kelimeler ortaktır ama o kelimelerin bulunduğu dilde anlamı farklı olabilir. Bir dilden diğer dile geçen kelimeler, geçtikleri dilde özel anlam kazandığı gibi ayrıca Arapça kelimeler de Kur'ân konteksti içinde asıl kök anlamından ayrı olarak özel anlam da kazanmaktadırlar. Şimdi huri kelimesinin ne anlama geldiğini belirtmek için Kur'ân'da kullanıldığı ayetlere bakalım: "Biz onları, iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir" (Duhân: 64/54, Tür: 76/20) ayetlerinde müminlerin, cennette hûr-i în eşlerle evlendirilecekleri bildirilmektedir. "İri gözlü huriler, saklı inciler gibi yaptıklarına karşılık olarak (o müminlere bahşedilmiştir)" (Vâkı'a: 46/22-24) ayetlerinde de müminlere verilecek eşlerin, saklı inci gibi bembeyaz, ışıl ışıl parlayan iri gözlü huriler olduğu vurgulanmaktadır.Onları yeniden yarattıkHür (haver) kökünden yapılmış, "ahver" ve "havrâ"nın çoğuludur. Haver, gözün siyah bebekleri arasından azıcık beyazlığın da görünmesidir ki göze son derece güzellik verir. Hür, beyaz anlamına gelir. Hur-i în; iri, siyah bebekleri arasından azıcık beyazlık da görünen çarpıcı güzel gözdür. Aynâ'nın çoğulu olan în, iri göz demektir. İri gözlü kadına ayna denir. Ayetlerde müminlere ahirette, böyle güzel gözlü eşlerin verileceği anlatılmaktadır. Hasan-ı Basrî'ye göre bu iri gözlü eşler, dünyadaki ihtiyar kadınlardır. "Biz (oradaki) kadınları da yeniden bir güzel inşa etmişiz, onları bakireler yapmışızdır. Hep yaşıt sevgililer, sağın adamları için" (Vâkı'a: 46/35-38) ayetlerinden, müminlere ahirette verilecek eşlerin, kendilerine yaşıt, taze dilberler olacağı anlaşılmaktadır. Daha doğrusu müminler, ahirette birer genç delikanlı, eşleri de birer huri olur. Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v): Biz onlan yeniden bir güzel inşa etmişizdir ayetini okuyup şöyle buyurdu: Onlar dünyada umşâ, rumsâ (gözünün feri gitmiş, gözü çapaklı) ihtiyar kadınlarken biz onlan yeniden yarattık." Hz. Peygamber'in huzuruna bir ihtiyar kadın -ki kendi halasıdır- gelmiş ve "Ey Allah'ın Elçisi, Allah'a dua et, beni cennete soksun" demiş. Peygamber (s.a.v), "Cennete ihtiyar kadın girmez" demiş. Kadın ağlayarak dönünce Peygamber (s.a.v.), "Ona söyleyin, kadın cennete girerken ihtiyar olmayacak çünkü Allah, 'Biz onlan yeniden bir güzel inşa etmişiz, onları yaşıt bakireler kılmışızdır' buyuruyor" demiş. * Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Dini daraltan hükümler...

4 Eylül 2003

Ersin Gündüz'ün, "Emeviler İslam'a ihanet ettiler mi?" şeklindeki sorusunu, dünkü yazımda cevaplamaya başlamıştım. Bugün aynı konuyla birlikte okurumun diğer sorularını da cevaplıyorum.Emeviler zamanında Kur'an'a ters birçok düşünce ve uygulamanın İslam'a sokulduğunu dünkü yazımda da belirtmiştim. Fakat bu iş Emevî dönemiyle sınırlı kalmamış, Abbasîler döneminde de birçok Arap geleneği, eski dinlerden kalma anlayışlar dine sokulmuştur. Emevî ve Abbasî dönemlerinde başlayan uzmanlaşma sonucu oluşturulan fıkıh kitapları maalesef dini daraltan hükümlerle dolmuştur.İşte bu fıkıh anlayışıyla önce Selçuklulara, sonra Osmanlılara geçen ayrıntılı, İslâm'ın özünde olmayan bazı inanç ve uygulamalar zamanımıza kadar gelmiştir.Bunların Kur'ân ve sağlam sünnet süzgecinden süzülerek ayıklanması, pek çok aydın din uzmanının çalışması sonucunda mümkün olabilir. Bu önemli çalışma, İslâm âleminde rönesans devrini başlatabilir.Bu hurâfâta örnek isterseniz, başta başın ve ayakların meshedilmesini emreden Maide 6'ncı ayetin, Emevi anlayışıyla anlamı çarpıtılarak ayakların yıkanması şeklinde yorumlanıp uygulanması, 50 derecede sıcaklığın hüküm sürdüğü Medine'de Peygamber'in mest giyip onların üzerine meshettiği şeklindeki mantıksız açıklamaların kitaplara sokulması, cenazeye yapılan telkini alabilirsiniz.İhtilaf ve tartışmaHafızların, ölünün başında bağırıp çağırmaları, nutuk atmaları, hatim okumalan, cenaze evlerinde uzun uzun tumturaklı dualar, ıskatcılık, namaz ve oruç düşürme seremonileri hep zamanla dine girmiş katmalar, bid'atlardır. Peygamber döneminde olmayıp sonradan dine katılan dinsel uygulamalara bid'at denilir. Hz. Peygamber'in her türlü bid'ati sapıklık saydığına dair bir hadis de rivayet edilir.Soru: Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadisler sahih değil, diyorlar. Doğru mu?Cevap: Ebu Hüreyre'nin, zaman zaman olayları birbirine karıştırarak anlattığı bilinen bir gerçektir. Hz. Ömer, onun hadis anlatmasına müsaade etmemiştir. Böyle olmakla beraber onu devamlı bir töhmet altında bulundurmak da doğru değildir. Onun rivayet ettiği bütün hadisleri uydurma saymak çok yanlıştır. Ancak inanç ve hüküm koyan hadis rivayetlerinin, başta Kur'ân ile karşılaştırılması, Kur'âria uyuyorsa başka rivayetlerle de desteklenmesi gerekir kanaatindeyim.Soru: Dinde her gün tartışma var. Allah'ın koyduğu dinde bu kadar tartışma olur mu?Cevap: Allah'ın koyduğu din sade ve açıktır. Çetrefilli değildir. Onda tartışma olmaz. Ama O'nun vahiyleri bir kenara bırakılıp da insanların görüşleri dinleştirilirse elbette tartışma doğaldır. Çünkü insanların doğasında ihtilâf ve tartışma vardır.

Devamını Oku

Emevîler İslâm dinini bozdu mu?

3 Eylül 2003

Dünkü yazımda okurum Ersin Gündüz'ün, Peygamberimizin kendi başına kıldığı namazlara ilgili sorusunun bir bölümünü cevaplamıştım. Bugün aynı konuya devam ediyorum.Hz. Peygamber, bazen farzın dışında namaz kılmamış, hatta bazı önemli işleri olduğu zaman iki namazı birlikte (cemederek) kılmıştır. Ebû'ş-Şa'sâ'Câbir, Abdullah ibn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet ermiştir: "Allah'ın Elçisi ile birlikte sekiz rekât cem'an ve yedi rekât cem'an kıldım." Câbir'den bu rivayeti alan Amr, kendisine sormuş: "Ey Ebû'ş-Şa'sâ', sanıyorum ki Peygamber öğleyi ertelemiş ikindiyi öne çekmiş, yatsıyı öne çekmiş, akşamı ertelemiş." Câbir de, "Ben de öyle sanıyorum" demiş.Peygamber (s.a.v), Hendek Savaşı'nda öğle, ikindi, akşam ve yatsıyı, yatsı vakti içinde birlikte kıldırmıştır.Hz. Peygamber'in, toplu namazlardan önce veya sonra (bunlara bağlı olarak) kıldığı namazlara revâtib sünnetleri, farz namazlara bağlı olmadan çeşitli zamanlarda kıldığı namazlara da reğâib sünnetleri denilir. Bunlar, Kuşluk, İstiska, istihare gibi namazlardır. İstiska yağmur talebi için kılınan namazdır. İstihare de yapılacak bir işin nasıl bir sonuç vereceğinin kalbe ilham edilmesini dilemek üzere kılınan namazdır.Ramazan ayına özgü olarak, yatsı namazının ardından kılınan özel bir sünnet namaz vardır ki buna Terâvîh Namazı denilir. Peygamberimizin kendiliğinden kıldığı bu namazları onu gören sahâbîleri anlatmışlardır.Demek ki Peygamber bu namazlan hep evinde değil, mescidinde de kılıyordu ki görenler anlatmışlardır.Zaten Hz. Peygamber'in mescide gelir gelmez namaz kıldığı bilinmektedir ki buna Tehiyyetu'l-mescid (Mescidi Selâmlama) denilir. İşte Peygamberimizin, farzdan önce kıldığı sünnet namaz, bu namazdır. Bunun en azı iki rekâttır, dört de olabilir, daha fazla da. Peygamberimizin kıldığı nafile en az iki rekât olurdu. Bu sayı, zaman zaman katlanabilirdi.Kur'an'ın hükümleriSoru: Emevîler'in İslâm'da olmayan birçok emir ve yasaklan dine soktukları doğru mu? Osmanlılar ve sonra bizler Emevîlerin bozduğu şekilde mi İslâm'ı uyguluyoruz?Cevap: Emevîler'in, dine birçok katmalar yaptığı muhakkaktır. Ama bunların ne olduğunu tespit etmek, uzun bir çalışmanın sonucu olabilir. Asıl din, Kur'ân'ın hükümleri, emir ve yasaklandır. Kur'ân'in emirlerine ters olmayan hadislerle sabit olan uygulamalar da sünnettir. Ama sünnet, Kur'an'ın geniş yolunu daraltıcı mahiyette ise onun üzerinde düşünmek gerekir. Muâviye'nin Basra Valisi yaptığı Muğîre'ye, Alî evlâdı aleyhinde hadisler uydurup yaymasını söylediği, Muğîre'nin de bunu yaptığı, kaynaklarda mevcuttur. İşte Emevî zamanında başlatılan resmi hadis yazım faaliyetiyle Kur'ân'a ters birçok düşünce ve uygulama maalesef İslâm'a sokulmuştur.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Sadece farzı kılmak da yeterli

2 Eylül 2003

Ersin Gündüz adlı okurumun gönderdiği e-mail'de altı soru yer alıyor. Bugünden başlayarak sayın Gündüz'ün sorularını cevaplıyorum.Soru: Peygamberimiz sünnet namazları camide kılmadı deniyor. "Madem Peygamber kılmamış, ben de kılmam" diyenler var. Bu davranışları günah mı?Cevap: Peygamberimiz mescitte sadece farz namazları cemaatle birlikte, nafileleri evinde kılardı. Onun kıldığı nafilelere biz sünnet diyoruz. Sünnet namazları evde kılıp gelmek de sünnettir. Ancak bugünkü hayat şartlarında bu çok zor olduğu için cemaat, camide toplanır. Farzın kılınış zamanına kadar olan zamanda sünnet kılar. Ama hiç sünnet kılmayıp sadece farzı kılmak da yeterlidir. Sünnet kılmamak günah değildir.Devamlı sünnet kılmamak, Peygamber'i küçümseme anlamına geliyorsa bu çok tehlikelidir. Böyle bir kasıt olmadan iş çokluğu, yorgunluk sebebiyle sünnet kılmamakta bir sakınca yoktur. Ancak o kimsenin sevabı az olur. Şunu da belirtmek gerekir ki "Peygamberimiz camide hiç nafile kılmazdı" sözü böyle genel anlamda doğru olmaz. Çünkü Peygamberimiz mescide her geldiğinde kendi kendine iki rekât nafile kılardı ki buna Tahiyyetülmescid (Mescidi selamlama namazı) denilir. Bu da sünnettir.Soru: Cuma'nın farzı iki rekât. Peygamberimiz önde ve sonda namaz kılmaz mıydı?Cevap: Evet, Cuma'nın farzı iki rekâttır. Ama Peygamberimiz cemaatle kıldıkları namazlardan ayrı olarak da çeşitli zamanlarda namaz kılmışlardır. Ama kendisi kıldığı namazları, farz, nafile gibi derecelere ayırmış değildir. Zaten "farza, yahut nafileye niyet ettim" şeklinde bir niyet yaparak da namaz kılmamış, o sadece Allah'a yaklaşmak, O'nun rızasını kazanmak için cemaatle ve yalnız olarak namaz kılmıştır. Onun kendi başına kıldığı namazlara sonradan sünnet ve nafile adları verilmiştir. Bu terimlerin, Peygamber döneminde kullanılan terimler olduğu kanaatinde değiliz.Şimdi biz onun, kendi başına, kıldığı namazları anlatmaya çalışacağız: Müminlerin annesi Hafsa'ya (Allah kendisinden razı olsun) göre Peygamber (s.a.v.) şafak attıktan sonra hafif (kısaca) iki rekât kılardı. Hz. Ömer'in oğlu Abdullah da, "Peygamber (s.a.v.) ile birlikte, öğleden önce iki secde kıldım, öğlenin ardından da iki secde kıldım, akşamdan sonra iki secde kıldım, yatsıdan sonra da iki secde kıldım, Cuma'dan sonra da iki secde kıldım. Akşamla yatsının nafilelerini kendi evinde kıldı" demiştir.Hz. Ayşe'nin rivayetine göre de Peygamber öğleden önce dört, ğadât(sabah namazın)dan önce iki rekâtı hiç bırakmazdı. Bu rivayetler gösteriyor ki Peygamber (s.a.v), çoğunlukla öğle namazından önce iki, bazen de dört rekât nafile kılmış, akşam namazından önce de iki rekât kılmış ise de insanların bunu sünnet (âdet) edinmelerini istememiştir.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Hz. Ayşe, Muâviye ve Yezit'le işbirliği yaptı mı?

1 Eylül 2003

Sayın Zülfü Livaneli, 31 Ağustos 2003 tarihli yazısında, Şiîler'in Ayşe ismini kullanmamalarını şöyle açıklıyor: "Peygamber'in hanımlarından Ayşe ismi de Şiîlerde küfür yerine geçer. Çünkü Ayşe, Muâviye ve Yezit'le birlikte davranıp Ehl-i Beyt'e düşmanlık etmiştir."Sanıyorum cümlede yanılgı var. Hz. Ayşe, Muâviye ve Yezit'le değil, Osman'ın katilini cezalandırma konusunda Alî (Ö. Hicrî 40/661)'ye karşı bir muhalefet örgütleyen Talha ve Zübeyr'le işbirliği yapmış ve Kûfe'ye gidip Alî'ye karşı savaşmak üzere kurulan orduya, bir deve üzerinde komuta etmiş, bu yüzden bu savaşa Cemel Vakası (Deve Olayı) denmiştir.Savaşta muhalifler yenilince askerleri içinde, yenilen düşmanın erkeklerini köle, kadınlarını cariye yapmak isteyenlerin önerilerini, "Anneniz Ayşe, kimin payına düşecek?" diyerek tersleyen Hz. Alî, Hz. Ayşe'yi, muhafız koruması altında Medine'ye göndermiştir. Bundan sonra siyasetle uğraşmayan Hz. Ayşe, Emevî yönetimini desteklememiştir. Zaten Ebubekir'in büyük oğlu Muhammed de Emevî ailesinden olan Osman yönetimine başkaldıranlar arasındaydı. Hz. Ayşe'nin, Muâviye ve Yezit'le işbirliği yapması söz konusu olamaz.Zaten bu mümkün de değildi. Çünkü Muâviye'nin oğlu Yezît, Hz. Ayşe'nin vefatından (H. 59 / İ.S. 678) bir yıl sonra iktidara gelmiştir (H. 60 / İ.S. 679). Ayşe'nin, kendisinin ölümünden sonra iktidara gelmiş olan Yezit'le işbirliği yapıp Ehl-i Beyt'e düşmanlık etmesi söz konusu olamaz.Kerbelâ olayı, Hz. Ayşe'nin ölümünden sonra cereyan etmiştir. Bu olayda Hz. Ayşe'nin parmağını aramak, tarihi gerçeklere uymaz. Kaldı ki Kur'an'da Ehl-i Beyt tabirinin geçtiği bağlam dikkatle okunursa, kastedilenlerin, başta Peygamber'in hanımları olmak üzere tüm aile bireyleri olduğu anlaşılır. Muhakkak ki Ayşe de Peygamber'in Ehl-i Beytindendi. Şu olay Ayşe'nin Muâviye'nin; İslâm'da devlet başkanının seçimle belirlenmesi yöntemini değiştirerek saltanat sistemini ortaya çıkarmasına karşı olduğunu gösterir.Oğlu Yezit'i veliaht tayin eden Muâviye, Medine Valisi Mervan'a Yezit için halktan biat almasını emreder. Mervan, hutbesinde halktan Yezît'e biat etmelerini (oy vermelerini) isteyerek der ki: "Yüce Allah, müminlerin emirine, Yezît hakkında güzel bir düşünce göstermiş. Biliyorsunuz ki Ebubekir de Ömer'i kendi yerine bırakmıştı."Cemaat arasında bulunan Ebubekir oğlu Abdurrahman (Hz. Ayşe'nin kardeşi) itiraz eder: 'Yani Heraklitlik mi (Bizans Krallığı) icat ediyorsunuz? Ebubekir, çocuklarından birini yerine bırakmadı. Ama Muâviye, kendi aile yaran için oğlunu yerine bırakmak istiyor. Çocuklarınıza biat mı edeceksiniz? Vallahi biz böyle bir şey yapmayız."Mervan, "Şunu yakalayın" diye emir verince Abdurrahman, kızkardeşi Hz. Ayşe'nin evine girer, oraya girmeye cesaret edemezler. Böylece Abdurrahman kurtulur (Buhârî, Tefsîr: 46).Hz. Ayşe'nin, iktidarın uygulamasına karşı çıkan kardeşini koruması da kendisinin, Muâviye yönetimini desteklemediğini gösterir.Hz. Ayşe hakkında bu gerçeğin açıklanmasında yarar gördüm.

Devamını Oku

Recm Kur'an'ın hükmü değildir

31 Ağustos 2003

Dün, Nijerya'daki Şeriat Mahkemesi'nin verdiği recm kararının Kur'an'a aykırı olduğunu nedenleriyle açıklamıştım. Bugün aynı konuya devam ediyorum.Hz. Peygamber'in recmettirdiği yolundaki rivayetlerin hepsi bir iki kişinin aktarımı olup çelişkilerle akıl ve mantığa aykırı şeylerle dolu, Yahudilerden Araplara geçmiş olan geleneğin, Peygamber sözü (Hadîs) biçimine sokulmasından ibaret sözlerdir.Kişi haberleri, fıkıh usulüne göre kesinlik değil, zan ifade eder. Kur'ân, zannın kesin bilgi olmadığını vurgular. Recm gibi ağır bir ceza, böyle zan ifade eden rivayetlere dayanılarak uygulanamaz. Kaldı ki Kur'an'ın belirlediği dövme cezasının uygulanması için de olayın, dört tanıkla, açıkça saptanması gerekir (Nisa: 15).Nijerya'deki olayın, evli olmayan kadının çocuk doğurmasından başka kanıtı yoktur. İyi ama ya kadın, birleştiği erkekle resmen olmasa da Allah huzurunda evlenerek ilişkiye girmişse?Gerçi şahitsiz nikâh, resmen kabul edilmez ama en azından cezayı kaldırır. Nitekim tanıksız yapılan geçici evlenmeyi geçerli görmeyen hukukçular, bu işi yapanlara ceza uygulamamışlardır. Çünkü bunda kuşkulu da olsa bir evlilik bağı görülmektedir. Kuşku ise cezayı kaldırır. Hasılı nereden bakılsa Nijerya mahkemesinin kararı, İslâm hukukuna uygun değildir.Hiç kimse taş atmamışKur'an'a aykırı olan bu ceza, İslâm için utanç sebebi olmakta, İslâm'ın imajını bozmaktadır. Merhametlilerin en merhametlisi Allah, suçu ne olursa olsun, bir kulunun işkenceyle öldürülmesine razı olmaz ve böyle bir emir vermez. İnsanlar, kendi acımasızlığını Tanrı hükmü haline getirmişlerdir.Hem günah, sadece dışta görünür eylemden mi ibarettir? Günah, insanın içini, düşüncesini kirleten şeydir. Hz. İsa'nın huzuruna zinayla suçlanan bir kadın getirmişler, Tevrat'ın hükmüne göre bunu recmettirmesini söylemişler. Hz. İsa, "Haydi, hiç günah işlememiş kimseler, bu kadına taş atsın" demiş. Kimse taş atamamış. Çünkü aslında ötekiler, o zavallı kadından daha günahkârdılar ama günahlarını gizleyebilmişlerdi. O zavallı, günahını gizleyememişti.Hz. İsa, asıl günahın düşünce kirliliği olduğunu belirtmiştir: "Zina etmeyeceksin denildiğini işittiniz. Ben size derim:Bir kadına şehvetle bakan her adam, zaten yüreğinde onunla zina etmiştir" (Matta: 5/27-29). İnanan erkek ve kadınların kötü düşünceyle bakmamalarını, kötü bakışlarını yummalarını emreden (Nur: 30-31) Kur'ân da aynı şeyi vurgulamaktadır.Özetle, Recm Kur'an'ın hükmü değildir, Yahudilikten İslâm hukuk kitaplarına geçirilmiştir. Şimdi Yahudiler dahi kitaplarındaki açık hükmü uygulamazken Kur'an'ın kaldırdığı bu hükmü Müslümanların uygulamaları, İslâm'a leke sürmektedir. Siyasilere ve tüm etkili kişi ve kuruluşlara, Nijerya'daki bu kararın durdurulmasına yardımcı olmalarını rica ediyorum.

Devamını Oku

Durdurun bu kararı!

30 Ağustos 2003

Nijerya'daki Şeriat Mahkemesi'nin sayın yargıçları, verdiğiniz recm kararı Kur'ân'a aykırıdır, bunu lütfen kaldırın, aksi takdirde İslâm'ın imajına zarar verirsiniz. Çünkü Kur'ân'da recm yoktur. Kur'ân'a göre iki çeşit fuhuş vardır: Eşcinsellik ve zina. Nisa Suresi'nin 15-16'ncı ayetlerine göre eşcinsellik kadınlar arasında olursa cezası eylemi yapan kadının bundan vazgeçinceye kadar gözetim altında tutulmasıdır, erkekler arasında olursa eziyettir (bir miktar dövme veya sözle hakaret etme).Kesin kanıtlar varKarşıt cinsler (erkek-kadın) arasındaki yasal olmayan cinsel ilişkinin adı zinadır. Zinanın cezası, Nur Suresi 2'nci ayete göre 100 sopadır. Eylemi yapanların, bekâr yahut evli olmaları fark etmez. Çünkü Kur'ân, kayıt koymamış, genel söylemiştir. Kur'ân'ın kayıtlamadığını insanların sınırlamaya hakları yoktur. Kur'ân'da recmin olmadığı, kesin kanıtlarla sabittir. Şöyle ki: Zina cezasını açıklayan ayetin ardından gelen ayetlerde, kocası tarafından zinayla suçlanıp dört şahitle eylemi tespit edilemeyen kadına azap (işkence) uygulanamayacağı belirtilmektedir. Demek ki evli kadının zina cezası öldürme değil, işkencedir (yani yüz sopadır). Yoksa ayette, bu kadının dövülmeyeceği değil, recm edilmeyeceği, öldürülmeyeceği ifadesi kullanılırdı."Keşke bıraksaydınız"Nisa Suresi'nin 25'inci ayetine göre zina eden evli cariyelere, hür kadınların yarısı kadar ceza verileceği belirtilmiştir. Hür kadının zina cezası 100 sopadır, bunun yarısı 50 sopa eder. Eğer hür evli kadının zina cezası recm (taşla öldürme) olsaydı, yarısı olmazdı.Hz. Peygamber'in Mâiz isimli birini recmettirdiği rivayeti ise çelişkilerle doludur. Çünkü rivayete göre Peygamber onu götürüp recmedenlere, olayın nasıl geçtiğini sormuş, onlar da taşlamaya başladıklarında Maiz'in kaçmaya çalıştığını ama bırakmadıklarını, taşlayıp öldürdüklerini söylemişler. Peygamber, "Keşke bıraksaydınız" demiş. Şayet rivayet doğru ise Peygamber'in, bu cezanın uygulanmasından memnun olmadığını gösterir. Peygamber, uygulanmasından hoşlanmadığı, Kur'ân'da dayanağı bulunmayan bir cezayı niçin uygulatsın?* Bu konuya yarın da devam edeceğim.Düzeltme: Dünkü yazımın son kısımlarında "Râşid Halifeler dönemindeki hutbe namazdan önceydi, Emevîler onu namazdan sonraya aldılar" cümlesi hatalıdır. Bu cümle, "Râşid Halifeler dönemindeki hutbe namazdan sonraydı, Emevîler onu namazdan önceye aldılar" şeklinde olacaktır. Düzeltir özür dilerim.

Devamını Oku

Delilsiz iddialar ortaya atılıyor

29 Ağustos 2003

Dünkü yazımda Nizamettin Atakan adlı okurumun Cuma namazından önce okunan hutbeyle ilgili sorusunu cevaplamış ayrıca Cuma hutbeleri hakkında istediği bilgilerin bir bölümünü bugüne bırakmıştım. Bu nedenle aynı konuya devam ediyorum. Sanıyorum ki halkın dağılmadan konuşmayı dinlemelerini sağlamak için Peygamberimiz, Cuma hutbesini namazdan önceye almıştır. Ve rivayetlere, Peygamberimizin bu uygulaması yerleşmiştir. Bayram için söylenen, ya yanılgıyla veya kasten Cuma şeklinde yansıtılmaktadır. Delilsiz savlar ortaya atmak bilim adamına yakışmaz. Şimdi bu konuda Hanefi fıkıh kitaplarının en önemlilerinden biri olan Mebsut'tan bir paragraf aktaracağım. Serahsî, bayram namazı ve hutbesi konusunda diyor ki: "Hutbe dışında Cuma'nın bütün şartlan, bayram için de geçerlidir. Yalnız Cuma'nın şartı olan hutbe, bayramın şartı değildir. Bundan dolayı Cuma hutbesi namazdan önce, bayram hutbesi ise namazdan sonra okunur. Çünkü bayram hutbesi öğüt ve o vakit için gerekli şeylerin öğretilmesinden ibarettir. Arafat'taki hutbe de böyledir. Ama Cuma hutbesi, namazın bir bölümüdür. Şu rivayet, bayram hutbesinin namazdan sonra olduğunu kanıtlar:Uyarı görevini yaptıEmeviler döneminde Medine Valisi olan Mervan, bayram günü namazdan önce minbere çıkıp konuşma yapınca bir adam kalkıp, 'Ey Mervan, sen namazdan önce minbere çıkıp hutbe mi okudun (konuşma mı yaptın)? Allah'ın Elçisi böyle yapmazdı, o namazdan sonra konuşma yapardı' demiş. Mervan, Artık o uygulama terk edildi' diye yanıtlamıştır. Ebu Saîd el-Hudrî, Mervân'a itiraz eden o zatın, uyan görevini yaptığını söylemiştir. Çünkü Allah Elçisi, 'İçinizden biri bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle söylesin, buna da gücü yetmezse kalbiyle yapsın ki bu da imanın en zayıfıdır' buyurdu. Allah Elçisi (s.a.v.) ve Râşid Halîfeler döneminde hutbe, namazdan önceydi. Sonra Emevîler onu namazdan sonraya aldılar. Çünkü Emevîler, helâl olmayan şeyler konuşurlardı. Halk bu sözleri işitmemek için hemen namazdan sonra çıkar, konuşmayı dinlemezlerdi. Halka sözlerini dinletmek için hutbeyi namazdan önceye aldılar (Serahsî, el-Mebsût: 2/37)."3- Cenaze namazı, hem namaz, hem duadır. İbadet Allah'a yapıldığı için namazdır. Allah'a kulluk görevi yerine getirildikten sonra cenazeye dua edildiği için de duadır. Onun için cenaze namazı, Allah için namaz, ölü için dua şeklinde tanımlanır. Demek ki bu ibadet iki öğeden, yani Allah'a ibadetten ve ölüye duadan oluşur. Birinci kısmı abdesti gerektirir. Ama ikinci kısmı yani dua abdesti gerektirmez. Fakat ayrı ayrı değil, birlikte olduğu için abdestsiz cenaze namazı olmaz.

Devamını Oku