Soru: Bir kadın çocuğunu emzirmek zorunda değilmiş. Baba, süt annesi tutmak zorundaymış. Bu söylenenler doğru mu?Cevap: "Anneler, çocuklarını -emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak, çocuğun babasına aittir. Herkes gücü ölçüsünde bir şeyle yükümlü tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun ait olduğu baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şeyi yapması gerekir. Eğer (ana-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu) sütten kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt annesi tutup) emzirtmek isterseniz, verdiğinizi (ücret), güzelce verdikten sonra yine üzerinize bir günah yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah yaptığınız her şeyi görmektedir" (Bakara: 233).Bazı bilginlere göre bu ayet, boşanmış kadınlar hakkındadır. Çünkü boşanmaya ilişkin ayetlerden hemen sonra gelmektedir. Yani boşanmış olan anneler, çocuklarını iki yıl emzirirler. Tam emzirme süresi iki yıldır. Bu süre içinde çocuğun babası ya da babası yoksa onun varisi de annenin nafakasını ve giyimini temin eder. Emzirme süresi içinde annenin geçiminin sağlanması emredildiğine göre ayetin boşanmış anneler hakkında olduğu anlaşılıyor.Hangi görüş doğru?Fakat çoğunluğun kanaatine göre ayet, bütün anneler hakkındadır. Anne, süt vermesi, çocuğa bakması dolayısıyla belki kocasına hizmette kusur eder de bu yüzden kocası onu beslemekten kaçınır diye yüce Allah, özellikle emzikli annelerin beslenmelerini, giydirilmelerini emretmiş bulunmaktadır. Gerçekte birinci görüş daha doğrudur. Ayet, boşanmayla ilgili bir bağlam içinde bulunmaktadır. Boşanmış kadın, çocuğunu emzirmek zorunda değildir.Boşanmış anne çocuğunu emzirirse baba onun geçimini temin etmek zorundadır. Ayet kadına bir hak tanımakta ve emzirme süresi içinde kadının geçiminin teminini babaya veya onun varislerine yüklemektedir. Eğer kadın boşanmamış olsaydı, geçiminin temin edilmesi emredilmezdi. Çünkü bu, zaten kocanın görevidir. Boşanmış anne, çocuğunu emzirmek istediği halde babası onu çocuğundan ayınp ıstıraba sokamaz, yahut baba, annenin nafaka ve giyimini sağladığı halde anne, çocuğunu emzirmekten kaçınıp babayı müşkül durumda bırakamaz.Anne, çocuğun babasının verdiği ücretle emzirmeye razı olmazsa, adam başka bir kadın tutup çocuğunu emzirtebilir. Şayet anne, yabancının emzireceği ücretle emzirmeye razı olursa, emzirme onun hakkıdır. Baba öldüğü zaman, annenin nafakasını temin edecek kimse olmadığı takdirde anne çocuğunu emzirmek zorundadır. Zaten hiçbir anne de çocuğunu emzirmeyip ölüme terk etmez. İnsan değil, hayvan bile bunu yapmaz.
Soru: Değerli yazılarınızı zevkle takip ediyorum. Şu yaşadığımız ortamda bizleri şaşkına değil, aptala çevirdiler. Memleketimizde sizin gibi değerli din adamlan bir araya gelse, ortak ve hakiki dini bilgileri bizlere basın, televizyon, radyoyla neşredilse ne kadar güzel olur. Sayın hocam, bir din adamı diyor ki: "Ağzında dolgu dişi olanlar Hanefi Mezhebi'nde ise ağzının içini yıkamak farz olduğu için aldığı gusül, namaz abdesti ve kıldığı namazları kabul olmaz." Aksini söyleyenlerin fıkıh bilgisi olmadığını da söylüyor ve devam ediyor: "Ağzında dolgu dişi olanlar; gusül, namaz abdesti alırken ve namaz kılarken Maliki Mezhebi'ne göre niyet edecektir." Ben Hanefi Mezhebi'nde olduğuma göre bu durumda ne yapmalıyım?Cevap: Hiçbir şey yapmayın. Bildiğiniz gibi abdestinizi veya gusulünüzü alıp ibadetinizi yapın. Böyle Kur'an dışı düşüncelerin hiçbir değeri yoktur. Bu zat, bu hükmü nereden çıkarmış? Hangi mezhep imamı çocukların dahi güleceği bir şey söylemiş? Dinin iki temel kaynağı vardır. Kur'an ve sünnet. Kur'ân'da bir mezhebe uyma emri var mı? Yoksa Peygamberimiz, Hanefi veya Maliki mezhebine uymayı mı emretmiş? Peygamberimiz döneminde mezhepler var mıydı? Sahabiler hangi mezheptendiler?Yazık, bu zamanda böyle çocuksu şeyleri din yapmışlar, insanlara bu tür düşünceleri din olarak sunuyorlar. Bir ibadetin kabul edilip edilmeyeceğini sadece Allah bilir. Ne Süleyman bilir, ne Hasan ne de herhangi bir kimse...Esas amaç temizliktirPeygamber dahi Allah ile kul arasında vekil değildir. Bakın Kur'an ne diyor: "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size acır, dilerse size azap eder. Biz seni, onlann üzerine vekil göndermedik" (İsrâ: 54). Peygamberin dahi Allah'ın vekili olmadığı vurgulanırken sıradan insanların, hiçbir delile dayanmadan Allah adına ahkâm kesmeleri ne kadar korkunç bir şeydir!Bu insanlar mezhebi dinleştirmişler. Ben niçin Maliki Mezhebi'ni taklit edecekmişim? Din, insanların sağlığına aykırı bir şey emreder mi?Yok efendim ağzın içini yıkamak farzmış da... Diş dolgulu olsun veya olmasın, yıkanması yetmiyor mu? Yıkamaktan amaç ne? Temizlik değil mi? Kur'an, "giysini temizle, pisliklerden kaçın" diye emretmiştir.Ağzındaki diş dolgulu olsun olmasın, ağzı yıkamak yeter. Hangi ayette veya hadiste dişini yıka, emri var? Ağzı yıkamaktan maksat da ağızda biriken mikropları, kirleri temizlemek, kokuları gidermektir. Doldurulmamış çürük diş mikrop yuvasıdır. Onu öyle suyla temizlemek de mümkün değildir.Allah amelleri, kişinin niyetine göre değerlendirir. Yapılan ibadet, tertemiz niyete dayalı değilse, ibadet gibi görünen şey gerçekte ibadet değildir. Bakın dinin ruhunu anlayan erenler ibadeti nasıl tanımlıyorlar: "Bir kez gönül kırdın ise o kıldığın namaz değil,Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."
Dünkü yazımda, okuyucum Hüseyin Dizdar'ın sorularını cevaplamıştım. Ancak kendisinin "şeytan taşlama" ile ilgili sorusunu bugüne bırakmıştım.Soru: Şeytan taşlarken birçok insan ölüyor. Şeytan taşlayan, şeytanı içinden atmak için mi yapıyor? Bazı hacılar şeytanı alıp yanıtlarına (yanlarına) geri dönüyorlar deniyor. Tavaf etmek, şeytan taşlamak zorunlu değilse bir şart için mi yaptırılmakta?Cevap: Şeytanı taşlamak vaciptir. Amaç da aslında şeytanı temsil etmek üzere dikilmiş olan sembolik mahiyetteki taş sütunu taşlarken içteki nefis şeytanını, kötü duygulara yönlendiren gücü taşlamaktır. Asıl taşlanan nefis şeytanıdır. Nefis şeytanını taşlama, o şekilde sembolleştirilmiş ve haccın vaciplerinden olmuştur.Bazı hacılar şeytanı taşladıklarını sanarak şeytanlara karşı kin ve öfkeyle taş atarlar. Taş atmak sadece Allah'ı anmak için meşru kılınmıştır. Cemrelere büyük taş, ya da ayakkabı, terlik, odun atmak dinde aşırılıktır. Allah'ın Resulü (s.a.v.) bundan menetmiştir.Meşru olan, fiske taşı büyüklüğünde yuvarlak taşlar atmaktır, büyük taşlar atmak değildir. Taş atmak için Cemrelerin yanında yığılmak, dövüşmek büyük hatadır. Meşru olan, yumuşaklıkla ve mümkün olduğu kadar kimseyi incitmeden taş atmaya çalışmaktır.Taşların hepsini birden atmak da hatadır. Alimler, böyle yapanın, sadece bir tek taş atmış sayılacağını söylemişlerdir. Taşları ayrı ayrı atmak ve her taşı atarken, "Allahu ekber" demek meşrudur.Taş atmaya gücü yeten kimsenin, zahmetten kaçınmak için başkasını vekil etmesi doğru değildir. Ancak gücü yetmeyen kimsenin, yerine başkasını vekil etmesi caizdir."Nuh, altı yüz yaşındaydı"Soru: Nuh Peygamber kaç yaşındayken Nuh Tufanı oldu ve tufandan sonra kaç sene yaşadı? (İzzet Yüksel)Cevap: Tevrat'ın ifadesine göre Nuh altı yüz yaşındayken Tufan olmuştur. "Ve yeryüzü üzerinde sular tufanı olduğu zaman Nuh altı yüz yaşındaydı" (Tekvin: 7/6). Tufan'dan sonra Nuh 350 sene yaşamıştır. "Ve Nuh, Tufan'dan sonra üç yüç elli yıl yaşadı" (Tekvin: 9/28). Tevrat'ın anlattıklarının özünü Kur'ân da öğüt için anlatır. Ancak bu ayrıntılar Kur'ân'da yer almaz.İltifatınıza teşekkür ederimSayın Süleyman Ateş, yazılarınızı zevkle okuyorum. Özellikle namaz hakkındaki yazılarınız için sonsuz teşekkürler. Kur'ân'in ışığında namazın ne olduğu, ne olması gerektiği daha anlaşılır bir şekilde ortaya çıktı. Ben işimden dolayı sadece sabah ve yatsı namazlarını kılmaya çalışırken huzursuzdum. Şimdi bu durumum düzeldi. Doğru yolda olduğumu siz teyit etmiş oldunuz. Tekrar sağ olun. Bir yazınızda Elazığlı olduğunuzu öğrendim. Ben de Elazığlıyım. Aynca sizin gibi halkımızı gerçek İslâm'a götüren birisinin Elazığlı oluşundan gurur duyuyorum. (Necati Göçmez)
Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, açıklamalarınızdan faydalanıyor ve bundan mutlu oluyorum. Aşağıdaki sorularımı cevaplamanızı rica ediyorum. (Hüseyin Dizdar)Soru: Hac, Peygamberimizin peygamber olmasından sonra mı gerçekleşti?Cevap: İslâm'dan önce de hac vardı ve Arapların, İbrahim dininden kalma ibadetlerindendi. İslâm ile de bu ibadetin sürdürülmesi emredilmiştir. "Onda açık açık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Ona giren, güvene erer. Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'e gi(dip haccet)mesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse şüphesiz Allah, bütün âlemlerden zengindir" (Âl-i İmran: 97) ayetiyle zaten var olan haccın devam ettirilmesi emredilmiştir.Soru: Tavaf etmek şart mıdır? Yoksa sadece dua edip namaz kılmak yeterli midir?Cevap: Haccın önemli rükünlerinden biri tavaftır. Tavaf, Kabe'nin etrafını dolaşmak demektir. Tavafı yapana "tâif", tavafın yapıldığı alana "metâf" denir. Tavafa Hacer-i Esved köşesinden başlanır, Kabe sola alınmak suretiyle Kabe'nin etrafı dolaşılır. Yine Hacer-i Esved'de bitirilir. Tavaf dört çeşittir: 1- Kudüm tavafı, 2- İfada (ziyaret) tavafı, 3- Sader (veya veda) tavafı, 4- Tatavvu' tavafı.1- Kudüm tavafı: Mekke'ye varır varmaz yapılacak bir saygı ve selamlama tavafıdır. Dışarıdan gelenler için bu tavaf sünnettir.2- İfada tavafı: Buna "ziyaret tavafı" da denir. Arafat'tan indikten sonra yapılan tavaftır. İşte bu tavafın ilk dört dolanımı, haccın rükünlerinden biridir. Bunu yapmak farzdır.3- Sader veya veda tavafı: Hac ibadetleri bittikten sonra yapılan aynlış tavafıdır. Hac ibadeti bununla son bulur.4- Tatavvu' tavafı: Afakî (taşradan gelenler) için nafile namazdan evlâdır.Gücü yetenlerin, ikinci sırada sayılan ifada tavafını yapmaları gerekir. Çünkü bu farzdır. Sadece dua etmek yeterli değildir. Ama diğer tavaflar nafile olduğu için dileyen tavaf eder, dileyen oturup dua eder, namaz kılar, zikreder. Gönlünden nasıl geliyorsa öyle yapar. Yalnız huzurlu tavaf, nafile ibadetten iyidir.Soru: Kurban kesmek hacılıkta şart mıdır?Cevap: Temettü' ve kıran haccı yapanlara kurban kesmek vaciptir. İfrâd haccı yapanlara kurban kesmek vacip değildir. Onlar dilerlerse nafile olarak kesebilirler. Fakat kurbanlar yenmeyecek, sokaklarda kokmaya terk edilecekse ifrâd haccı yapanların kurban kesmeyip sadaka vermeleri daha iyi olur.Temettü' ve kıran haccı yapıp da kurban bulamayan veya kurban almaya parası olmayanlar, bayramdan önce üç gün, evine döndükten sonra yedi gün olmak üzere on gün oruç tutarlar. Günümüz şartlarında en uygunu, ifrâd haccına niyet etmek, durumu müsaitse döndükten sonra keseceği kurbanı fakirlere dağıtmaktır. Parası sadaka olarak verilse de olur. Çünkü o, zaten kurban kesmek durumunda değildir.* Bu okuyucumun "şeytan taşlama" ile ilgili sorusunu yarınki yazımda cevaplayacağım.
Soru: Sayın hocam, aşure gününün dinimizdeki önemi nedir?Cevap: Peygamberimiz Medine'ye geldiğinde Yahudilerin aşure günü oruç tuttuğunu duyunca kendisi de Musa'nın kurtuluşu anısına o gün oruç tutmuştur.Aşure günü hakkında iki görüş var. Birine göre aşure, Fıravun'un zulmünden kurtulan İsrailoğullarının, bu kurtuluş günü anısına tuttukları oruç günüdür. Diğerine göre Nuh'tan beri bütün samî dinlerde bulunan, İbrahim soyundan gelen Kureyş Araplarınca da İbrahim'den kalma bir oruç günü olarak bilinen bir gündür. Her iki görüşü destekleyen hadisler vardır:"Peygamber, Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin, aşure günü oruç tuttuklarını gördü. Onlara, 'Oruç tuttuğunuz bugün nedir?' dedi. 'Bu, Allah'ın, Musa'yı ve kavmini kurtardığı, Firavun'u ve kavmini boğduğu büyük bir gündür. Musa, o gün şükür için oruç tuttu. Biz de o gün oruç tutarız' dediler. Allah'ın Elçisi (s. a. v), 'Benim Musa'ya yakınlığım sizden fazladır' deyip o gün oruç tuttu ve o gün oruç tutmayı emretti."Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği bir başka hadis: "Câhiliyye devrinde Kureyş, aşure günü oruç tutardı. Allah'ın Elçisi de câhiliyye devrinde o gün oruç tutardı. Medine'ye gelince yine o gün oruç tuttu ve o gün oruç tutmayı da emretti. Ramazan orucu farz kılınınca aşure günü oruç tutmayı bırakü. Dileyen tuttu, dileyen tutmadı."Eski bir gelenektirBilindiği üzere aşure günü, Muharrem'in onuncu günüdür. Peygamberimiz, Muharrem'in onuncu günü oruç tutmuştur. Esasen bu oruç, Kureyş Araplarının eski bir geleneğidir. Câhiliyye Araplarında Ramazan'da da oruç tutulurdu. Kur'ân-ı Kerîm, eski tevhîd dinlerinden kalmış olan Ramazan orucunu farz kılmış, diğer oruçlar hakkında bir hüküm getirmemiştir. Bunlardan Hz. Peygamber'in nafile olarak tuttuğu oruçlar sünnet olarak kalmıştır.Aşurenin İslâm tarihinde siyasi bir yönü de vardır. Hz. Hüseyin'in 10 Muharrem 61 (1 Ekim 680)'de Kerbelâ'da şehit edilmesinden sonra Şiîler için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin'in öcünü alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiflerin her yıl kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları matem orucu, Şî'î- Fatımî devletinin himayesinde törenlerle icra edilmiş, bu törenler İran'da gelenek halini almıştır. Dinde yasak olan bu tür matem, Şiî inancının canlı tutulmasında etken olmuştur.Müslüman Türklerin geleneğinde önemli bir yer tutan aşure, Muharrem'in onuncu günü başlamak üzere daha sonraki günlerde de pişirilip dağıtılan tatlının (aşure) adı olmuştur. Aşure aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilir ve halka dağıtılırdı. Anadolu'da zengin aileler ve esnaf örgütleri tarafından pişirilen aşure sebilciler, duâgûlar (dua okuyanlar) ve halkın katıldığı törenlerle dağıtılırdı. Günümüzde de aşure orucu tutmak ve aşure tatlısı pişirmek bütün canlılığıyla sürmektedir
Bir okuyucum, medyumların ruhlarla iletişim kurup kuramadıklarını soruyor. Ruhlar iki kısımdır: Azapta (tutuklu) olan ruhlar, nimette (serbest) olan ruhlar. Azapta olan ruhlar, birbirleriyle görüşmeye fırsat bulamazlar. Serbest olan ruhlar ise birbirleriyle buluşup konuşurlar. Her ruh, amelde kendisinin dengi, kendi derecesinde olan arkadaşıyla beraber olur. Hz. Peygamber (s.a.v.), Miraç'ta Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi birçok peygamberlerin ruhlanyla görüşmüştür.Ölenlerin ruhlarının, hem kendi aralarında hem de dirilerin ruhlanyla buluşup konuşabildikleri hakkında pek çok delil vardır. Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah, öldükleri sırada canları alır, ölmeyenleri de uykularında, sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir." (Zümer, 39/42)İbn Abbas, bu ayetin tefsirinde diyor ki: "Bana ulaştığına göre dirilerin ruhlarıyla ölülerin ruhları birbirleriyle buluşup birbirlerine sorular sorarlar. Sonra Allah, ölülerin ruhlarını tutar, dirilerin ruhlarını bedenlerine gönderir." Saîd ibn Cübeyr de, "Uykuda, dirilerin ve ölülerin ruhlan birbirleriyle görüşürler" demiştir ( el-Cevâhir fî Tefsîri'l-Kur'ân, 18/161). Uykuya dalan kişinin, bedenine canlılık veren kısmı değil fakat insana insanlığını veren şuur kaynağı ruhu (yani ruh-i insanîsi) bedenin etkisinden kurtulur, Allah'ın iradesine girer.Dinin temel öğretileriBöylece o ruh, hem ölmüşlerin, hem de başka dirilerin ruhlanyla buluşup görüşebilir. Ancak medyum denilen kişilerin gerçekten ruhlarla iletişim kurdukları, onlardan mesaj aldıkları hakkında bir kanıtımız yoktur. Bize anlatılanlar, rüyayla ilgilidir. Rüya halinde sağ insanın ruhu, ölmüşlerin ruhlarıyla görüşebilir, onlardan mesaj alabilir.Bu mesaj, kendi şahsını ilgilendirir, başkalarını bağlamaz. İnsan ibadetle, derin aşk ve sevgiyle ruh gözünün üstüne çöreklenmiş olan cisim örtüsünü kaldırabilirse ruhlarla görüşebilir. Bu durumda artik onun iradesi kendi elinde değildir. Bilincine geldiğinde ise o hal kaybolur. Bu, ermişlere nasip olan bir yüce makamdır.Medyumlar böyle ermişlerden midir? Onu düşünmek gerekir. Hele hele büyük ruhlarla görüştüğünü, onlardan mesaj aldığını iddia eden kişiler, görüştüklerini iddia ettikleri zatların hayatlarında yazdıkları eserlere ters, Kur'ân'a ters savlar ortaya atmaktadırlar. Bir büyük ruhun, Kur'ân'a ters bir mesaj vermesi mümkün değildir. Ya bu iddianın sahibi şöhret peşindedir yahut ona ruh diye kendisini takdim eden varlık gerçekte ruh değil, cin şeytanıdır. Ne olursa olsun, Hz. Peygamber'den sonra hiç kimsenin sözü bizi bağlayıcı değildir. Onun getirdiği dinin temel öğretilerine karşı düşünceleri reddederiz ve o tür düşünceleri şeytan telkini sayarız.
Soru: Erkeklerin altın takı takması ve ipek giysi giymesi haram kılınmıştır. O dönemde özellikle erkeklerin, maddi eşitsizlikten dolayı insanların birliğinin ve huzurunun bozulmaması için olduğunu duymuştum. Altın ve ipek sadece erkeklere mi haramdır? Bu Kur'ân hükmü müdür? Bu yasak dönemsel midir? Yoksa kıyamete kadar geçerli bir hüküm müdür?Cevap: Prof. Kâmil Miras'ın Tecrîd-i Sarîh Tercüme ve Şerhi'nde geniş açıklamasına göre bir evlilik simgesi olan altın alyans takmakta bir sakınca yoktur.Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, giydiği ipek elbiseyi çıkarıp attığı, "Bu, korunanlara yaraşmaz" dediği (Buhârî, Müslim) rivayeti yanında Dûmetu'l-Cendel emiri Ukeydir'in, kendisine hediye olarak gönderdiği altın işlemeli, saf ipek elbiseyi giydiği, imrenerek elbiseye ellerini süren sahâbîlerine, "Siz buna imreniyor musunuz? Andolsun cennette, Sa'd'ın mendilleri bundan daha güzeldir" dediği (Tirmizî, Müslim) de rivayet edilmektedir. Başka bir rivayette de Hz. Ömer, Şam'da bir kasaba olan Cabiye'de Müslümanlara hitaben, "Peygamber (s.a.v.) ipek giymekten menetti. Ancak iki, üç, dört parmak yeri kadar ipek giyilmesine müsaade etti" demiştir.Hz. Peygamber'e dayandırılan rivayetler, gerçekten doğru ise haram değil ancak erkekler için ipek giymenin mekruh olduğunu gösterir. Çünkü böyle bir iki kişinin aktardığı sözlerle haram hükmü konamaz. Kaldı ki haram hükmü koymak, sadece Allah'ın hakkıdır. Kur'ân, insanların Allah adına hüküm koyma yetkilerinin olmadığını vurgulamaktadır: "Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü, 'şu helâldir, şu haramdır' demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar" (Nahl: 116).Karışık ipek veya ipekle işlenmiş, yahut ipek sırmalı, saçaklı elbise giymekte hiçbir sakınca yoktur. Hz. Ali'nin torunu, Hz. Hüseyin'in de oğlu olan, ibadet ve takvasından dolayı da Zeyne'l-Âbidîn (dinin süsü) sıfatiyle anılan Alî Zeyne'l-Âbidîn'in hazz (ipek ve yün karışımından yapılmış) sarı bir elbisesi vardı. Onu cuma günleri giyerdi (İbn Sa'd, Tabakat: 5/217). Bir rivayete göre de Alî Zeyne'l-Âbidîn, kış gelince yün-ipek karışımı bir elbise alır, kışı geçirdiği o elbiseyi yazın satar, parasını sadaka verirdi. Yazın iki Mısır Aşmonî elbisesi alır, kâh birini, kâh ötekini giyer, "Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü kim haram etti?" (A'râf Suresi: 32) derdi.İki bayramda kendisine kovada nebîz yapılır, alkollenmeye bırakılmadan, taze olarak verilirdi. Yağlanır (krem sürer), kınayla sakalını boyar, ihrama girerken yıkanıp koku sürünürdü. Sardığı sarığının ucunu arkasından sarktırdı (İbn Sa'd, Tabakat: 5/217-218).Bu rivayetlerden erkeklere ipek giymenin ve altın kullanmanın, haramdan ziyade mekruh olduğu, uygun olmadığı anlaşılır. Erkeğin süsü, güzel ve temiz giyinmektir. Aşırı süslenmek, takılar takmak erkeğe yakışmaz. Ama kadınlara süslenmek meşrudur.
Dünkü yazımda, bir okurumun, "Huri kelimesi ne anlama gelir?" şeklindeki sorusunu cevaplamaya başlamıştım. Bugün de aynı konuya devam ediyorum."Onlarda bakışları kısa (yalnız kocalarına bakan) öyle dilberler de var ki, bunlardan önce onlara ne insan, ne de cin dokunmuştur. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlar yakut ve mercan gibidirler" (Rahman: 89/56-58) ayetlerinde de müminlere verilecek eşlerin, kocalarından başkasına bakmayan, daha önce insan ve cinin dokunmadığı, inci mercan gibi beyaz, al yanaklı, çadırlarda kapalı, güzel huriler olduğu belirtilmektedir.Yakut, değerli kırmızı madendir. Mercan da kalker kabuklu bir deniz hayvanının parçalandır. Bunlar, kırmızı mücevher olarak kullanılır. Bu dilberlerin, yakut gibi kırmızı, inci gibi beyaz olmaları, tenlerinin beyazlığıyla yanaklarının ve dudaklarının kırmızılığını ifade ettiği gibi dişlerinin inci gibi küçük, düzgün ve beyaz olduğunu da belirtir. Bu dilberler, maden içinde saklı yakut ve sedefi içinde el sürülmemiş inci gibidirler."(Cennetteki müminlerin) Yanlarında da, yalnız kendilerine göz dikmiş, iri gözlü eşler vardır. Saklı yumurta gibi bembeyaz eşler" ayeti de el sürülmemiş o dilberlerin beyazlığını vurgulamaktadır.Mantıklı bir yanı yok"Onlarda da iyi huylu, güzel kadınlar var. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Çadırlara kapanmış (gün yüzü görmemiş) huriler. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Bunlardan önce onlara ne insan, ne de cin dokunmuştur" (Rahman: 89/70-74) ayetlerinde de müminlerin gideceği daha çarpıcı olan ikinci cennette de yine inananlara hayırlı, iyi huylu, güzel, çadırlarda kapalı, kendilerinden önce bir insan veya cin eli değmemiş hurilerin verileceği vurgulanmaktadır.Şimdi bu ayetlerde müminlerin, kara üzümlerle evlendirileceği mi ifade ediliyor? Bu iddianın ciddi, mantıklı bir yanı var mı? Bunlar gülünç ve cahilce iddialardır.Burada bir hususa dikkati çekmek isterim: Ayetlerde erkekler çoğul olarak anıldığı için onlara verilecek güzel huriler de çoğul olarak anılmaktadır. Hiçbir ayette bir erkeğe birkaç kadın verileceğinden söz edilmez."Türklerin eşleri güzeldir" dediğimiz zaman nasıl bir Türk'ün birkaç eşi olduğu anlamı çıkmazsa, bu ayetlerden de cennette bir müminin birkaç eşi olacağı anlamı çıkmaz. Erkekler çoğul olunca haliyle onların kadınları da çoğul olur. Çünkü her erkeğin eşi birlikte anılınca bunlar çoğul olarak söylenir. Yani ayetlerde bir erkeğe birkaç huri veya eş verileceği ifade edilmemiş, inananların, huri kızlarıyla evlenecekleri belirtilmiştir ki bundan her erkeğin bir kız alacağı anlaşılır. Bir erkeğin 70 veya daha çok huriyle evleneceği hayalleri, ön yargıların Kur'ân'a yüklenmesinden başka bir şey değildir.Bu konudaki rivayetleri de bu ayetler muvacehesinde değerlendirmek gerekir.