Dünkü yazımda, okurum Önder Özer'in tasavvufla ilgili sorusunu cevaplamıştım. Ancak daha fazla bilgi vermek amacıyla aynı konuya bugün de devam ediyorum.Ezelde Allah'tan başka varlık olsaydı, o zaman iki öncesiz varlığın bulunması gerekirdi ki bu, İslâm inanışına aykırıdır. Çünkü bundan iki Tanrı'nın varlığı anlamı çıkar. Allah'tan başka hiçbir varlık bulunmadığına göre ezelde zatıyla tek olan Tanrı, bilinip tanınması, sıfatlarının işleve geçmesi için varlıkları yaratmak istemiş ve bu isteğiyle yaratıklar, O'ndan, O'nün zatından varlığa çıkmıştır.Gerçek varlık O'dur. Öteki varlıklar, kendi kendilerine var değil ancak O'nunla vardırlar. Güneşi düşünebilirsiniz. Işınlar güneşten çıkar. Işınların varlığı güneşe dayalıdır. Güneş olmasa ışınlar olmaz. Böyle olmakla beraber ışınlara güneş denmez, güneşin ışıklan denir. Dalgalar deniz değil, denizin biçimlenmesinden ibarettir. Deniz olmasa dalga olmaz.Geçici görünümlerDalganın varlığı denize bağlıdır. İşte bütün bu yaratıklar da Allah ile var olmuştur, bunların varlığı Allah'a dayalıdır. Her varlığın gerisinde Allah vardır.Bu anlamıyla vahdet-i vücut düşüncesinin, İslâm'a aykırı bir yönü de yoktur. Bu anlamı çağrıştıracak ayetler de vardır."Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zâü) oradadır. Şüphesiz Allah(ın rahmeti ve nimeti) boldur. O (her şeyi) bilendir" (Bakara: 115), "(Yer) Üzerinde bulunan her şey yok olacaktır. Yalnız Rabbinin celâl ve ikram sahibi yüzü kalıcıdır" (Rahman: 27), "Allah ile beraber başka bir Tanrıya yalvarma. O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun yüzü(zatı)ndan başka her şey helak olacaktır. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz" (Kasas: 88) ayetleri, tüm varlıkların geçici görünümlerden ibaret olduğunu, tek kalıcı varlığın Allah olduğunu vurgulamaktadır.Eş anlamlı değildirAma vahdet-i vücudu Yunan Panteizmi ile eş anlamlı kabul etmek doğru değildir. Panteizme göre evren, Allah'tır. Evrenin dışında bir tanrı yoktur. Vahdet-i vücutta ise tam tersine, Evren Allah'ın bir görüntüsüdür. Evren varlıkları gölge varlıklardır. Gerçek varlık Allah'tır. Hakikatte evren yoktur, Allah vardır. İnsan için hedef, geçici bireyliğini, bireysel varlığını gerçek varlıkta eritip ebedi huzura kavuşmaktır.Ancak ilk mutasavvıflar, işi bu felsefi boyuta getirmemişlerdi. Onlara göre âlemi Allah yaratmış olsa da Allah ayrı, âlem ayrıdır. İnsan, Allah sevgisiyle bireysel varlığını unutabilir. Allah, onun beşeri varlığını alıp ona kendi varlığını verir ki bu yüksek mertebeye fena fillah (Allah'ta yok olma) ve baka billah (Allah ile var olma) denilir. Daha geniş bilgi için "İslâm Tasavvufu" adlı eserimi okumanızı tavsiye ederim.
Önder Özer adlı okurumun, üç sorusundan ikisini dünkü yazımda cevaplamıştım. Okurumun üçüncü sorusunu, hatırlatmak için bir kez daha veriyorum: "Tasavvuf kelimesinin anlamı, 'Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu, varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan dini ve felsefi akım'dır. Varlık birliğinin anlamı ise, 'Yaratılanla yaratanın bir oluşunu, tek kaynaktan geldiğini savunan tasavvuf görüşü, vahdet-i vücut'tur. 'Yaratılanla yaratan bir kaynaktan geldi' görüşü dinimize uygun mudur?"Cevap: Tasavvuf kelimesinin kaynağı hakkında çeşitli görüşler varsa da en ağırlıklı görüş, bu kelimenin, yün anlamındaki "sûf" kelimesinden türemiş olmasıdır. Mutasavvıflar, bedensel rahat ve konfordan kaçınmak için kıldan, yünden yapılmış kaba kumaşlar giymeyi âdet edinmişlerdi.Yün gömlek giymeye tasavvuf, bu gömleği giyene mutasavvıf denmiş ve böylece nefislerinin rahatıyla uğraşmayan, bedenden çok ruhun gelişmesi için çalışan akıma "Tasavvuf" adı verilmiştir. Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: "Yetmiş Bedir gazîsine yetiştim, giysileri yün idi."Yün elbise giymekOnlar dünya ziynetini bıraktıkları, açlıklarını giderecek, ayıplarını örtecek kadar bir geçimle yetinip ahiret kaygısına düştükleri için yün giysiyi tercih etmişlerdi. Çabalarını Mevlâ'ya hizmet yoluna harcadıkları, himmetlerini ahirete çevirdikleri için nefsin zevklerini ve rahatını sağlamaya dalmamışlardı.Az geçimle yetinme, nefsin arzu ettiği yumuşak giysilerden kaçınma prensipleri, ilk zahitlerin bu isimle anılmalarının temel nedenidir. Onların yoluna girmek isteyen müptedî (ilk başlayan), kendisini kıt kanaat geçinmeye alıştırmalı, yemeğinin giyimi gibi olması gerektiğini bilmelidir ki yolunda bilinçle yürüsün. İşte yün elbise giymekte bu anlama işaret de vardır.Kendisinden yarattıİlk mutasavvıflarda vahdet-i vücut (varlık birliği) düşüncesi yoktur. Cüneyd-i Bağdadî, tevhîdi, "Kadîmi, yani öncesiz olan Allah'ı, muhdesten (yani sonradan var olan yaratıklardan) ayırmaktır" şeklinde tanımlamıştır.Varlık birliği düşüncesi, Muhyiddin ibn Arabî ile birlikte İslâm tasavvufuna hakim olmuştur. Fakat bu sözle yaratılmışların, yaratanla aynı olduğunun kastedildiği sanılmamalıdır. Allah, yaratıkları başka bir varlıktan değil, kendisinden yaratmıştır. Çünkü ezelde Allah'tan başka bir varlık yoktur. Evreni yaratmak dileyince bu varlıklar Allah'ın kendi düşüncesinden hasıl olmuştur.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Sayın Süleyman Ateş, insanların çok hassas olduğu konularda bize verdiğiniz değerli bilgiler için size çok teşekkür ediyorum. Sizden aşağıdaki soruları cevaplamanızı rica diyorum.1- Hasta olan bir kişi, doktorlar kesin çözüm bulamadığında hocaya götürülür. Hoca, hastayı okuduktan sonra kendisine bir muska verir. Bu, İslâm'a uygun mudur?2- İnsanlarımız genellikle Kur'ân-ı Kerim'i evlerinde yüksek yere koymak isterler. Bunun bir nedeni var mıdır? Yoksa bu davranış halkımız arasında bir gelenek midir?3- Tasavvuf kelimesinin anlamı, "Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu, varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan dini ve felsefi akım" dır. Varlık birliğinin anlamı ise, "Yaratılanla yaratanın bir oluşunu, tek kaynaktan geldiğini savunan tasavvuf görüşü, vahdet-i vücut" tur. Dinimizce, "Yaratılanla yaratan bir kaynaktan geldi" görüşü uygun mudur? (Önder Özer)Cevap 1: İslâm'da şifa için hastaya dua edilir. Bazı ayetler şifa amacıyla okunur. Ama tedavi yollarına başvurulur, hasta doktora götürülür. Sonra da şifa Allah'tan istenir. Doktora götürmeden, bilimsel tedavi yollarına başvurmadan sadece dua ve okumayla yetinmek doğru değildir. Okuma, sebebi bilinmeyen manevi hastalıklara iyi gelebilir ama mikrobik hastalıkların, antibiyotik almadan sadece duayla geçmesini beklemek hatadır.Asıl şifa Allah'tandırPeygamberimiz, "Allah, hiçbir hastalık yaratmamıştır ki onun ilacını da yaratmış olmasın. Ey Allah'ın kullan, tedavi olunuz" buyurmuştur. Fakat normal tedavi çareleri aranırken dua ve okuma da hastaya moral verir, hastalığın çabucak iyileşmesine yardım eder. Çünkü asıl şifa Allah'tandır. Ama islâm'da muskacılık yoktur. Bu bakımdan bazı İslâm âlimleri bunu sakıncalı görürken bazılan da şifayı Allah'tan bekledikten sonra şifa için ayetler yazılıp taşınmasında sakınca görmemişlerdir.Cevap 2: İnsanlar, saygı için Kur'ân'ı kendi oturdukları yerden daha yükseğe koyarlar. Böyle bir vecibe yoktur ama bu, yerleşik bir gelenektir. Bu uygulama özellikle Türk halkında bir töredir. Araplar, oturdukları zeminin üzerine de Kur'ân'ı koymakta bir sakınca görmezler. Çünkü asıl saygı onun emirlerine uymaktır. Yoksa kâğıdı başa koymak değildir. Çünkü kâğıt, mürekkep insanların üretimidir. Asıl Kur'ân onun taşıdığı anlamdır. Onun anlamını uygulamak. İşte Kur'ân'a asıl saygı odur.* Bu okuyucumun tasavvufla ilgili üçüncü sorusunu yarınki yazımda cevaplayacağım.
Soru: Sayın Süleyman Ateş, sorularımı cevaplarsanız çok mutlu olacağım. Teşekkürler. (Ümit Çalışkan)1- İsa'nın yeryüzüne inişi, mehdi, deccal vs. türünden rivayetleri kökten reddetsem, itikadımda bunlara yer vermesem imanıma ya da Müslümanlığımın sıhhatine zarar verir mi?2- Tek sayıların çift sayılara üstünlüğü söz konusu mu? Bu mantığın izahı nedir? Hatta Buharî'de bir hadis okumuştum. İstinca yapınca taşı tekleyin diyor. Bu, "Allah birdir. Bir ise bir tek sayıdır. Demek ki tek sayılarla iş yapma zikrullahın bir çeşididir" şeklinde izah edilebilir mi?Cevap 1: Bu yazdığınız şeyler, imanın ve İslâm'ın esaslarından olmadığı gibi Kur'ân'da da bunların yeri yoktur. Kur'ân, İsa'nın öldüğünü vurgularken hâlâ İsa'yı beklemenin ne anlamı var? Onu Hıristiyanlar bekliyorlar ki, gelsin de Allah adına Hıristiyan olmayanları cezalandırıp cehenneme atsın.O, uydurulmuş bir masaldır. Maalesef bu masal Müslümanların arasında da yayılmıştır. Deccal meselesi de öyle. Bunu ayrıntılı bir şekilde yazmıştım. Tekrar o konuya dönmek istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki geleceği Allah bilir.Cevap 2: Tüm sayılar tekten doğmuştur, 1 sayısına 1 daha katınca 2 olur ve böylece sayılar uzayıp gider. Demek ki tüm sayıların kaynağı 1'dir. Nasıl Allah, varlıkların temeli ise 1 de sayıların temelidir. Temel 1 sayısıdır. Bunun dışında tek sayılar çift sayılardan üstündür, sayılar arasında fark vardır gibi bir kural veya hüküm yoktur.Kur'ân'da gökler yedi sayısıyla, evrenin yaratılış süresi altı sayısıyla, Allah'ın arşını taşıyan melekler de 8 sayısıyla gösterilmiştir. Ayrıca Fecr Suresi'nin 3'üncü ayetinde, çifte ve teke ant içilmek suretiyle hem çift hem de tek sayıların önemine dikkat çekilmiştir. Buna göre sayıları birbirinden üstün tutmak, herhangi bir kanıta, bilimsel bir veriye dayanmaz.Ezanı susup dinlemek gerekirSoru: Sayın hocam ezan okunurken neler yapmalıyız?(Yasemin Yavuz/Kuşadası)Cevap: Ezan sesini duyunca, "Aziz Allah" denilir ve susup ezanı dinlemek gerekir. Elbette ezan okunurken ezanın dinlenmesine mani olacak biçimde yüksek sesle müziği açık tutmak doğru olmaz. Müzik kısılır. Ama işi gücü bırakmak zorunluluğu yoktur. Saygı için susmak yeterlidir. Ayrıca müezzinle beraber ezanın sözlerini tekrar etmek güzeldir. Ezanın ardından şöyle dua edilir:"Allahım, ey bu yüce çağrının, başlayan namazın sahibi, Muhammed'e vesile (rızana ulaşma olanağı), erdem ve yüksek derece ver. Onu kendisine söz verdiğin Güzel Makam'a ulaştır. Sen sözünden caymazsın."
Soru: Adağın yerine getirilebilmesi için verilen süre ne kadardır? Örneğin, evimin tapusunu aldıktan sonra adağı ne kadar sürede yerine getirmeliyim? Adak, yoksul olan yakınlara dağıtılabilir mi? Dağıtilırsa paylaşımı nasıl olmalıdır? (Hüseyin Ural)Cevap: Adak, bildiğiniz üzere herhangi bir işiniz olduğu takdirde yerine getirilmesi üstlenilen, ibadet türünden bir şeydir. Mesela, "Evimin tapusunu aldığım takdirde dört rekât namaz kılacağım veya bir kurban keseceğim" diyen kimsenin, dileği gerçekleştiğinde, söz verdiği namazı kılması veya kurbanı kesmesi gerekir. Ama zamanı yoktur. Dileği olduğundan itibaren verdiği söz, üstünde borç olarak kalır.Elbette bir an önce dediğini yapması iyidir. Söylediğini yapmadan ölürse Allah'a borçlu gider. Adak, kişinin geçimini sağlamak zorunda olmadığı akrabaya dağıtılabilir. Dağıtım, kişinin kendi isteğine bağlıdır. İsterse sadece bir kişiye verir, isterse birkaç kişiye paylaştırır. Bütün ilmihal kitaplarında bu konu açıklanmıştır. İsterseniz "Yeni İslâm İlmihali" adlı eserimdeki "Adak" bahsine bakabilirsiniz.Peygamber Efendimiz sünnetleri evinde kılardıSoru: Sayın hocam, 20 Temmuz 2003 tarihli yazınızda şöyle bir ifade yer almıştı: "Namazları, peygamberimiz dönemindeki gibi kılmak gerekir." Bundan kastiniz nedir? Peygamberimiz namazlarını nasıl kılardı? Belki bu sorunun yanıtını daha önce verdiniz ama dikkatimden kaçtığı ya da anlamadığım için tekrar açıklarsanız sevinirim. (S. Dönmez)Cevap: Peygamberimizin namazı sade idi. Farzdan önce sadece kamet okunup namaza başlanırdı. Kametten önce ihlâs okunmazdı. Farz kılındıktan sonra herkes kendi içinden tespih ederdi (33'er kere subhanallah, elhamdülillah Allahuekber der veya içinden geldiği biçimde zikreder, dua okurdu.) Müezzinin komutlarıyla birlikte Ayetelkürsi okuma, tespih çekme, toplu dua yoktu. Farzdan sonra dileyen işine gücüne gider, dileyen mescitte ibadet ederdi.Peygamberimiz, sünnetleri evinde kılardı. Diğer insanların sünnet kılma zorunluluğu yoktu. Sünnet, nafile demektir. İsteyen, evinde veya mescitte istediği kadar nafile kılardı. Sabah ve akşam namazlarından sonra Mihrâbiye adıyla Lev enzelnâ veya başka tespihler okunmazdı. Cuma günü, sadece hutbeden önce iç ezan okunurdu. Ezandan önce Fatiha veya başka ayet, salavat okunmazdı. İşte Peygamberimizin namazı böyle sade idi. Bu eklemeler zamanla camilerde merasim haline getirilmiştir.
Soru: Küçük yaşlarda Topkapı Sarayı'nı gezmiştim. Geçenlerde bir vesileyle yolumuz İstanbul'a düştü. Çocuklarla birlikte bir defa daha bu mekânı ziyaret etme imkânımız oldu. Orada sergilenenler içinde bir eser hepimizin dikkatini çekti. Bu, bazı sultanların giydikleri "Sihirli Gömlek"ti. Hocam, yüce dinimiz İslam'da böyle bir şey var mı? Ne demek sihirli gömlek? Bunların üzerine binlerce ayet ve çeşitli dualar yazılmış.Osmanlı sultanları, gerçekten de bu gömlekleri giymişler mi? Eğer giydilerse niçin, ne maksatla giymişlerdir? (Selahattin Tekizoğlu)Cevap: Mutlu insanlar kendi iç aydınlıklarını başkalarında görürler. Cüneyd-i Bağdadi, kâmil insanı Güneş'e benzetir. Güneş, baktığı her şeyi aydınlık görür. Çünkü nereye baksa orayı aydınlatır, karanlık bırakmaz. İşte olgun insan da kendi olgunluğunu başkalarında görür. Ama eksik insanlar, hep eksiklik, kusur ararlar. Onlar da başkalarında kendi kusurlarını görürler.Herhangi bir Osmanlı sultanının sihirli gömlek giyeceğine ihtimal vermem. Çünkü sihir haramdır. Aynı zamanda halife sıfatıyla İslâm'ı da temsil eden bir hükümdar nasıl sihirli gömlek giyer? Olsa olsa, seferlerde koruyacağına inanılan bazı ayet ve duaların yazıldığı gömlek giymiş olabilirler ama ben onların böyle bir şey yaptığına da ihtimal vermiyorum.Oradaki sihirli gömlek de kim bilir ne maksatla yapılıp oraya konmuştur? Olabilir, onlar içinde Deli İbrahim gibi uçuk işler yapanlar da vardı. Kaldı ki her sergilenen şey, üzerine yazılı bulunan bilgilerin doğru olduğu da kuşkuludur. Meselâ Mukaddes Emanetler kısmında sergilenen Hz. Peygamber'in ayak izleri de bana göre efsaneden ibarettir.Miraca çıkan, Hz. Peygamber'in ruhaniyetidir. O anda Peygamber'in kesafeti letafete dönüşür, yoğunluk kalkar nur haline gelir. Nurun ağırlığı olur mu ki izi de olsun? Bu hususta kesin bir kanıt yoktur.Aydınlanmaya yardım çağrısıKars Belediyesi ile birlikte, Kars ve çevresindeki her fakir okulda küçük de olsa bir kitaplık oluşturabilme kampanyası başlattık. Bu kampanyayla henüz ders kitaplan dışında herhangi bir masal, hikaye, öykü kitabı okuyamamış çocukları, okunmayı bekleyen kitaplarla buluşturmayı amaçlamaktayız. Umarım kampanyamıza destek olur ve birlikte pek çok çocuğa kitap okutmuş, pek çok okula da kitaplıklar kurmuş oluruz. Bilgi için: erkandoganay@hotmail.com Kitapların ulaştırılacağı adres: Kars Belediye Başkanlığı Halkla İlişkiler Müdürlüğü Bilime, eğitime yardım, insana yardımdır. İnsanları aydınlatacak ve ileriye götürecek olan bilgidir. Peygamberimiz, âlimin mürekkebinin, şehit kanından da üstün olduğunu söyleyecek ölçüde bilime, okuyup öğrenmeye değer vermiştir. İmkânı olanları bu kampanyaya yardıma çağırıyorum.
Dünkü yazımda, Hz. Peygamber'in gece Mescid-i Aksâ'ya götürülmesine İsrâ, göklere yükseltilmesine de Miraç dendiğini hatırlatmıştım, devam ediyorum.Çoğunluğun kanısına göre, "uzak mescit" anlamına gelen Mescid-i Aksa, Kudüs'teki Süleyman Mabedi'dir. Ancak Mescid-i Aksâ'nın Kudüs'te olduğu hakkında kesin bir delil yoktur. Çünkü o zamanda Kudüs'te Mescid-i Aksa diye bir mabet yoktu. Süleyman Mabedi'ni, Hz. İsa'dan önce Nabukadnesar yıkmıştı. Kur'ân, Kudüs için mescit sıfatını kullanmaktadır. Hz. Peygamber'in yürütüldüğü Mescid-i Aksa, yine Mekke'ye yakın, Arafat bölgesindeki Ci'râne'de bulunan bir mescit de olabilir.Gerçekte Miraç, Hz. Peygamber'in, manevi göklere yükselmesi ve bazı ruhsal varlıklarla karşılaşmasıdır ki manevi olgunlaşmanın zirvesidir. O halde tamamen kendisinden geçmiş, Hakk'ın varlığında fena mertebesine ermiş Peygamber'in, normal bir insan gibi düşünüp birilerine danışması söz konusu olamaz. O halin mahiyetini idrak etmek mümkün değildir. Aslında her peygamberde Miraç'a benzer manevi yükseliş olaylan olmuştur. Hatta Peygamber'in izinde giden insanlar da bir an gelir ki beşeri varlıklarını unutup Hakk'ın varlığına geçer ve manevi gökleri dolaşabilirler.Güneş kadar olduBurada Niyazî-i Mısrî'nin yaşadığı bir olaya işaret etmek isterim. Niyazı, manevi yükseliş yolunda (sülûkünde) geceleyin aşkla Allah'ı anarken zikrin feyiz ve bereketiyle ortaya çıkan kalp ışığının, önce yıldız, sonra büyüyerek Ay ve sonra Güneş gibi görüntü verdiğini, en sonunda her yanı kaplayıp kendisini bilincinden geçirdiğini anlatmaktadır: "Ben o günlerde on iki konaktan beşinci konakta idim. Hiç kararım kalmamıştı. Nihayet 1060 senesi Muharrem ayının son on günü, ayın dördüncü cuma gecesinde sülük esnasında uyanıkken, evin içinde, karşımda bir yıldız gördüm.Onu baş gözümle gördüğümü zannettim de gözümü yumdum, baktım yine öyle görünüyor. Gözümü açtım, önceki gibi karşımda. O zaman anladım ki bu, kalp gözüyle görülüyor. Birkaç gün o yıldız gözümden kaybolmadı. Sonra büyüdü, Ay kadar oldu. Birkaç gün de böyle devam etti. Sonra Güneş kadar oldu. Birkaç gün de böyle gittikten sonra yine büyüdü, yükseldi, alti yönü kapladı. İlk gördüğüm zamanki ıstırabım, kalp çalkantım, nurun genişleyip altı yönü kaplayıncaya dek yavaş yavaş tamamen dindi."Bu hali; şeyhim, göz bebeğim Elmalılı Ümmi Sinan (kds.s.)'a söyledim. Dedi ki: "İbrahim Aleyhisselâm'dan kalan beşinci menzilin hali budur. Bu menzil onun ilk makamıydı. Onun ilk menzili, ittiba (izinde gitme) bereketiyle Muhammed Aleyhisselâm'ın ümmeti için beşinci menzil oldu. Fakat Allah'ın Elçisi için bir makam yoktur. Bütün makamlar, onun ayaklan altında bir tek adımdan ibarettir."Allah, bu en büyük ruhani yükselişin bereketine, dünyaya banş ve huzur, insanlığa nur indirsin.
Recep ayının 27'nci gecesi olan bu gece, İslâm dünyasında Miraç Gecesi olarak kutlanır. Hz. Peygamber'in geceleyin Mescid-i Aksâ'ya götürülmesine İsrâ, oradan göklere yükseltilmesine de Miraç denilir. İsrâ, geceleyin yürütmek demektir, ilk ayetinde bu sıra dışı yürütme olayını anlattığı için İsrâ adını alana surede, "Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde, ayetlerimizden bir bölümünü kendisine göstermemiz için Mescid-i Harâm'dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü" buyurulmaktadır.Kur'ân'da değil, hadis rivayetlerinde anlatılan Miraç'in, Hz. Peygamber'in henüz kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce Kabe'nin yanında uyurken gördüğü bir rüya olduğu rivayeti yanında peygamberlik geldikten 18 ay, yahut 5 yıl, yahut 7 yıl, yahut 12 yıl sonra vuku bulduğu rivayetleri de vardır. Hadisçilere göre Miraç'in vaktini gösteren rivayetler, Hz. Peygamber'in kendi sözü değildir. Ne Hz. Peygamber'in kendisi ne de sahâbîleri, "Miraç Gecesi" diye bir gece kutlamışlar ve o geceye özgü ibadetler yapmışlardır.Enes ibn Mâlik'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.), henüz peygamber olmadan önce Mescid-i Harâm'da uyurken üç kişi gelmiş, kendisini kaldırıp kalbini zemzem suyuyla yıkamış, içini hikmetle doldurmuş, sonra göklere çıkarmışlar. Her gök halkı, "Hoş geldin, safa geldin" diye Hz. Muhammed'i selamlamışlar.Ruhani bir yükselişÇelişkilerle dolu rivayetlerde ise Hz. Mu-hammed Tanrısal huzura vardığında elli vakit namazın farz kılındığı, sonra Hz. Muhammed'in yakarmasıyla Allah tarafından elli vaktin beşe indirildiği anlatılır. Allah namazı farz ettikten sonra dünyaya dönmekte olan Hz. Muhammed'in rastladığı Musa'nın önerisiyle Cebrail'e de danışarak beş kez Allah'a dönüp, "Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet" şeklinde başvuruda bulunması akıl ve mantığın alacağı bir şey değildir.Allah, verdiği emri, henüz tebliğ edilmeden değiştirmez. Çünkü bunun bir hikmeti yoktur. Allah, bir an sonra değiştireceğini bildiği bir şeyi emretmez. Kaldı ki ruhanî bir yükseliş olan Miraç olayını yaşayan insan, o esnada beşerî iradesini yitirir, normal düşünce sınırlarını aşar.Kur'ân'da yüce Allah'ın, bir gece vakti, Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüttüğü kulu Muhammed'in, gittiği yerde Allah'ın harika olaylarına tanık olduğu anlatılmaktadır. Ayetten, bunun uçma falan değil, normal yürüme olduğu anlaşılır. İşte bu gece yürütme olayına İsrâ denilir. Hz. Muhammed'in, gittiği Mescid-i Aksâ'da tanık olduğu harika olaylar ise O'nün manen yüceler âlemine çıkışıdır. Yürümesi, normal bedensel bir hareket Miracı, (yüceler âlemine yükselişi) ise ruhsal, mantal bir olaydır. Zaten Buharı rivayetinde bunun, bir vizyondan ibaret olduğu anlatılmaktadır.* Miraç ile ilgili yazıma yarın devam edeceğim.