Türkiye'nin Irak savaşında ABD'nin yanında yer alması kesinleşmiş görünüyor. Ancak bu "yer alma"nın, üslerin ve limanların kullandırılması, Kürt göçmenlerin bakımının ötesinde unsurlar taşıyıp taşımayacağı belli değildir.Üslerin kullanılma şekli de açıklanmamıştır, ancak hazırlıklara bakılırsa bu konuda belli bir aşamaya gelinmiş olduğu anlaşılmaktadır."Bunların ötesi" Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak'ın yeni düzeninde aktif rol almasıdır. Bu rol Kuzey Irak'ın "kontrolü" de olabilir, bunun ötesinde bir rol de olabilir. Ancak bu çok zor bir karardır. Yeni hükümetin bu kararı vermesi kolay değildir. Bu, askeri değil siyasi bir karardır.Bağdat ve sonrasıBu karar verildiği anda Türkiye, Ortadoğu haritasındaki kesin yerini ABD'nin yanı olarak belirlemiş demektir. Bu, aynı zamanda "dönüşü olmayan" bir karardır.AKP'nin siyasi köklerinde İsrail dolayısıyla anti-Amerikan bir yan olduğu gibi, Araplarla dayanışmayı öne çıkaran bir duygu da bulunmaktadır. AKP hükümeti için böyle "sert" bir kararı almak hem zordur, hem de bir anlamda kendi kökleriyle ilgili bazı "köprülerin" atılması anlamına gelmektedir.Dünya petrol rezervlerinin yüzde 65'ini barındıran Ortadoğu'nun "yeni bir düzen"e sokulması ABD'nin ve yakın müttefiki İngiltere'nin en yakın hedefi durumundadır.Bu hedef içinde Suudi Arabistan ve Emirlikler'de belli bir değişim sürecinin başlaması da yer almaktadır. Bu Arap rejimleri ABD ile hep yakın ilişki içinde olmalarına karşın Ortadoğu'nun iç gelişmelerinde ve siyasi İslam'ın çerçevesinde farklı politikalar yürütmektedir.Ortadoğu'da "değişim" Irak'la başlayacak, ama Bağdat'ta durmayacaktır. En azından ABD yönetiminin açık hedefi budur.AKP hükümetinin bundan sonraki bütün gelişmelerle birlikte karar alma "sıkıntıları" artacaktır. Bu sıkıntının içinde Kuzey Irak politikası da özel bir önem taşımaktadır. Bu bölgenin geleceğinde Türkiye'nin göstereceği etkinlik ve taşıyacağı ağırlık konusunda karar vermek de adım atmak da kolay olmayacaktır.Savaşsız çözülebilirse...Savaş için tahmin edilen zaman, 2003 Ocak ayının sonu ya da Şubat ayının başıdır. Bu bir aylık zaman aralığında Türkiye'nin politikaları netleşmek zorundadır.Ankara'nın "iki arada bir derede kalmış" havasından sıyrılması, iki taraflı yürütülecek pazarlıklar ve "savaşsız çözüm" yolunda girişimler için önemlidir.Türkiye Irak savaşının biçimi ve sonuçlarından en çok etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. Bu savaşın çok ağır bir "fatura"sı olacaktır. Bu fatura hem siyasidir hem de ekonomiktir.Her durumda Irak geriliminin ya da "Saddam Hüseyin krizi" nin savaşsız çözülebilmesi her bakımdan Türkiye'nin çıkarınadır.
AKP, seçim kazanır kazanmaz toplumun beklediği mesajları vererek desteğini artırdı. Bu partinin kaynaklarına bakarak, kuşkulu yaklaşımları olanlar da bu hükümete "kredi açılması gereğini" kabul ederek yıpratıcı tavırlar almadılar.Hükümetin kuruluşundan önce belli olan bir "şans" daha vardı. Geçen koalisyon hükümeti ekonomideki en olumsuz dönemi yaşamış, en ağır kararları almış ve yeni hükümete çok elverişli bir zemin bırakmıştı.Bu zemin üzerinde hızlı kararlar alınarak ilerlemeler sağlanması beklenirken, hükümet içinde önemli uyum sorunları ortaya çıkmaya başladı.Bakanların çelişik açıklamaları kamuoyuna bir uyumsuzluk göstergesi olarak yansırken temel ekonomi konularında da hükümetin ipleri eline almakta zorlandığı görülmeye başlandı.Öncelik karmaşası...Bunun dışında, Avrupa Birliği meselesine büyük ağırlık veren hükümetin istemediği bir şekilde türban meselesi ortaya çıktı. Bunun ardından üniversiteler ve YÖK ile bir gerilim yaşanmaya başlandı.Bu hükümetin öncelikleri arasında ne YÖK vardı ne de üniversiteler, ne türban vardı ne de öğrenci affı. Ama hükümet erkânı birden kendilerini bu meselelerin içinde buldular.Ayrıca Tayyip Erdoğan'a başbakanlık yolunu açacak olan anayasa ve yasa değişikliği hükümetin birinci ve en önemli meselesiymiş gibi ele alınmaktadır.Seçimin hemen öncesinde ve sonrasında AKP sözcülerinin vaat ettikleri anayasa ve yasa değişiklikleri bundan ibaret değildir. Ama şu anda sadece bu "yol açma" konusu birinci faaliyet alanına dönüşmüştür.Sabır sonsuz değildirBuna karşılık ekonomi alanında seçimden hemen sonra açıklanmış olan "acil eylem planı"nın bir tek maddesi, "mali miladın ertelenmesi" gerçekleşmiştir.Ekonomide hem maddi hem manevi olarak avantajlı bir aşamada görev başına gelmiş olan hükümetten daha net ve hızlı kararlar beklenmektedir. Ancak henüz gerçek bir canlanma yolunda adım atılmamıştır.AKP hükümeti büyük bir destek ve "kredi" ile gelmiştir. Geleneksel partileri, AKP'den çok daha köklü partileri sandığa gömmüş olan Türk halkının sabrının sonsuz olduğunu kimse düşünmemelidir. Verilen krediler de öyle çabuk tükenir ki, buna en çok hükümet şaşırır kalır.Gazetelerin "köşe" yazarlarıBasındaki rekabet bir süre önce önemli bir yanlışa neden oldu. Yeni isimler, yeni imzalar aranırken "basın dışına" çıkıldı. Üniversite öğretim üyeleri değil ama, asıl yanlış "başka işi olan" kişilerin, asıl "geçim kaynağı" başka ticari işler olanların da "yazar" yapılması oldu.Üniversite öğretim üyeleri bu "yanlış" içinde sayılamaz. Ama hem üniversitede unvanı, görevi olan hem de herhangi bir şirketin yönetim kurulunda bulunan kişiler de kuşkusuz bu kapsama girer.Gazetecilikte en önemli ilkelerden biri; gazetecinin, köşe yazarının gazetecilik dışında bir işi olmamasıdır. Bu ilke gazetecinin, yazarın çıkar kaygılarının etkisi altında kalmamasının güvencesi olarak görülmektedir. Batı'nın birçok önemli yayın organı, bünyesinde çalışan gazetecilerin borsa kağıtlarına sahip olmasını da yasaklamaktadır. Birkaç yıl önce başlamış olan bu "yanlış" şu anda büyüyerek devam etmektedir. Bunu söylerken, halen gazetelere düzenli yazı yazan herhangi bir kişinin "kimi çıkarların etkisiyle" yorum yaptığını söylemiyoruz. Ama kural ve ilkeler bu ihtimallerin önlenmesi içindir.
Savaş hızlı bir şekilde kapımıza geliyor. Bu kez şartlar birinci Körfez Savaşı'ndan oldukça farklı. Çünkü Amerikan yönetimi Irak'ta tam bir "düzen değişikliği" sağlayıp, bunun ardından bütün Ortadoğu ve çeşitli Arap rejimlerine yönelik bir planı uygulamak istiyor.Bu planda Türkiye'nin hem maddi hem manevi yerinin önemli olduğu anlaşılıyor. Türkiye'nin Batı sisteminin içinde bulunan tek "Müslüman" ülke olması olayın manevi yanıdır. Olayın maddi yanı ise Amerika'nın "savaş" ve "düzen" planları içinde Türkiye'nin toprağı ve askeriyle yer almasıdır.Dışarıda kalınabilir mi?Genel plan, genel kurgu biliniyor. Amerikan yönetiminin sözcüleri yaptıkları planın çeşitli yönlerini zaten söylüyor ya da ima ediyorlar.Ancak planın ayrıntıları bilinmediği için Türkiye'nin rolünün ne olacağı bilinmiyor. Yine de tahmin edilen, Türkiye'den önemli katkı ve destek istendiğidir.Türkiye, eğer Amerikan planının içinde talep edildiği gibi yer alırsa bölgede İsrail ile "tam müttefik" durumunda görülecektir.Buna karşılık hem NATO, hem de ABD ile diğer bağlantılar nedeniyle Türkiye'nin tümüyle bu işin dışında kalması mümkün değildir.Kamuoyu savaşa karşıTürkiye açısından önemli bir gerekçe de Kuzey Irak'taki gelişmelerdir. Burada, bağımsız ya da yeni Irak içinde "federe" Kürt devleti yönündeki adımlar, Türkiye'nin "işin içinde" olmasını gerektirmektedir.Durum, gerçekten birkaç açıdan zordur. Türk kamuoyu da Irak'ta savaşa karşıdır. Araştırmalarda bu karşıtlık oranı yüzde 80'lerin üzerine çıkmaktadır.Bir süredir Amerika'nın Ankara üzerindeki baskılarının yoğunlaştığı görülmektedir. Birinci Irak Savaşı'nın tecrübesi, bu savaşın Türkiye açısından yaratacağı maddi zararın da büyük olacağını göstermektedir.Evdeki pazar...Türkiye bu aşamadaki zorlukların ötesinde, halen "yönetim" sorununu çözebilmiş değildir. AKP hükümetinin çok yeni olması, tam "yapılanamamış" olması yanı sıra deneyiminin hiç denecek kadar az olması Türkiye açısından önemli bir durumdur.Seçim öncesinde kağıt üzerinde yapılmış planların, programların her zaman hayatın gerçekleriyle tam örtüşmediğini bilmek için siyaset yapmaya gerek yoktur.Savaş herkes için kötüdür!Bugünkü zor durumun yeni yönetimi bunalttığı da görülmektedir. Bu durumda, zorlukları ve gelişmeleri, elbette belli ölçülerde kamuoyu ile paylaşmak yeni açılar kazandırdığı gibi güç de getirebilir.Bütün bunların ötesinde:Savaş kötü bir şeydir...Büyük çıkarlar uğruna masum insanların ölümüne neden olmak kötüdür.Bu, hem Bin Ladin için, hem Saddam Hüseyin için, hem de George W. Bush için geçerlidir.
Dervişin biri eşeğinin üzerinde uzun süre yol aldıktan sonra varlıklı birinin evine konuk oldu. Eşeğini pek seviyor, ona değer veriyordu derviş. Kendisini karşılayan hizmetkâra eşeğinin yularını verip ev sahibinin sofrasına oturduktan sonra aklına eşeği geldi.Hizmetkârı çağırdı ve sordu: "Benim eşeğe yemek verdin mi?" Hizmetkâr "vereceğim" diye cevap verdi. Sonra aralarında şu konuşma geçti:"Benim eşek saman ve arpanın iyisinden yer, ona göre ver olur mu?""Hiç merak etme derviş, en iyi samanı ve arpayı vereceğim.""Semerini indir, sırtını bir güzel tımarla.""Hiç merak etme derviş, benim işim budur, çok iyi yaparım.""Ben eşeğimi çok severim, ne olur, yatacağı yeri biraz temizle de rahat uyusun zavallı.""Hiç merak etme derviş, onun rahatı için elimden geleni yaparım."Derviş uyumak için konuk odasına geçmiş, hizmetkâr da aklında dervişin istekleri olmasına rağmen "Aman, şimdi yorgunum, sabah bakarım" deyip gitmiş yatmış.Gece boyunca derviş hiç doğru dürüst uyuyamamış, rüyasında sürekli olarak eşeğini çeşitli eziyetler altında görüyormuş. Sabaha kadar bu rüyayla dönüp durmuş, bir ara uyanınca aklına eşeğine bakmak gelmiş, ama hizmetkârın kendinden çok emin sözleri aklına gelince kalkmaktan vazgeçip tekrar yatmış.Hizmetkâr ise sabah erkenden kalkmış, eşeğin yanına gitmiş. Eşek toz toprak içinde aç, susuz yatıyormuş. Hizmetkâr eşeği kaldırmış, dervişi kandırmak için sağını solunu silmiş, sonra canlansın diye değnekle vurmaya başlamış.Derviş evden çıkarken gelmiş eşeği teslim etmiş ve hemen ortadan kaybolmuş. Derviş sevgili eşeğine binerken onu böyle canlı canlı görünce memnun kalmış, ev sahiplerine veda etmiş, yola çıkmış.Daha birkaç dakika gitmiş gitmemiş ki, eşeğin dizleri bükülmeye başlamış, iyice ağırlaşmış ve birkaç adım sonra da çöküp kalmış.Bu hikâyeden birçok sonuç çıkarılabilir:*Çok havalı konuşanlara hemen güvenme, işlerini denetle...*Sevdiğin insanları başkasına emanet etme, gözün hep üzerinde olsun...*Sahte saygı gösterenlerin sahtekârlığına kanma...*Kendi işinin hep sahibi ol, başında dur...*Kendi işini kendin yap, ele güvenme...*Kendi karnını doyurmaya bakarken yakınlarının da doymalarını güvence altına al...*Sana dost ve bağlı gibi davranan, her zaman dost çıkmaz...
Öncelikle şu konuda karar vermek gerekiyor: Tayyip Erdoğan anti-demokratik bir yasa dolayısıyla haksızlığa uğramış mıdır uğramamış mıdır?Bu sorunun cevabı Türkiye'ye bakışla ilgilidir. Eğer siyasi İslam'ın büyük bir tehlike olmaya devam ettiğini düşünüyor ve bunun da "düşünce suçu" olarak kalmasını istiyorsanız ortada bir haksızlık görmezsiniz.Buna karşılık bütün düşünce suçlarının "yok olması", yani düşünce suçu diye bir şey kalmaması gerektiğini, bunun için de görüş ve eğilim farkı gözetmeden tam demokratik bir ortam sağlamanın şart olduğunu düşünüyorsanız ortada bir haksızlık var diye düşünebilirsiniz.Sadece Erdoğan mı?Tayyip Erdoğan'ın siyasi haklarını alması ve önümüzdeki Siirt seçiminde milletvekili seçilerek Başbakanlık koltuğuna oturmasının ilk adımı olan anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildi. Veto gerekçesi olarak "kişiye özel yasa" çıkartılamayacağı gösterildi.Burada yine ilk soru çevresinde durup düşünmek gerekiyor. Söz konusu anayasa değişikliği sadece Erdoğan'a siyasi haklarının iadesi anlamına gelmiyor, düşünce suçu kavramı çerçevesinde kalan bir kısıtlamanın ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Şu anda bu değişiklik Erdoğan'ın yolunu açacak ama yeni yasal durumdan yararlanan sadece Erdoğan olmayacak.Arapsaçına döndürmedenAKP, CHP ile de anlaşarak değişikliği olduğu gibi çıkartacak ve yasa tekrar Cumhurbaşkanı'nın onayına gidecektir. Bu kez Cumhurbaşkanı'nın veto hakkı yoktur.Birinci ihtimal: Cumhurbaşkanı Sezer "ben uyarımı yaptım, Meclis ısrar etti, bu konuda çatışmaya gerek yoktur" diyerek değişikliği onaylar ve "çatışma ortamı" yaratılmaz.İkinci ihtimal: Cumhurbaşkanı Sezer yasayı onaylar ve Anayasa Mahkemesi'ne başvurur. Bu durumda, süreç işleyecek ve Tayyip Erdoğan Siirt seçimine katılıp milletvekili olarak Meclis'e gelecektir. Eğer Anayasa Mahkemesi bundan sonra Cumhurbaşkanı'nın isteği yönünde bir karar alırsa işler yine arapsaçına dönecektir. Bu kez tekrar Erdoğan'ın milletvekilliği iptal edilecek ve ağır bir siyasi çatışma ortamına girilecektir.Üçüncü ihtimal: Cumhurbaşkanı Sezer değişikliği onaylar ve doğrudan referanduma gider. Bu referandum kuşkusuz "hukuki" değil "siyasi" bir referandum olacaktır.Sandıktan "olsun" çıkarHalk oyunu "Tayyip Erdoğan başbakan olsun mu, olmasın mı" diye kullanacaktır. Ve bu durumda hiç kimsenin kuşkusu olmasın, sandıktan "olsun" çıkacaktır.Bu ihtimalde de Cumhurbaşkanı görevinde kalamaz.Cumhurbaşkanı'nın veto hakkı sadece "hukuki" değil "siyasal ve toplumsal" sonuçlarıyla da değerlendirilmek zorundadır.Cumhurbaşkanı'nın, demokratik gelişmeleri bütün boyutlarıyla desteklemek, teşvik etmek ve hızlandırmak gibi önemli bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bu sorumluluğun içinde, sonradan büyük gerilimlere yol açacak çatışmaların başlatıcısı olmamak da vardır.
Bu cinayetin nedeninin bulunması için Hablemitoğlu'nun yazdıkları, savunduğu görüşler vesaire didik didik edilecek. Ve hiç kuşku yok ki bütün izler, varsayımlar bir noktada duracak.Üç yıl önce Ahmet Taner Kışlalı öldürülmüştü. Birileri yakalandı durdu, ama bu cinayetin işlenme nedeni henüz ortaya çıkmadı.Hâlâ Bilmiyoruz!..Kışlalı daha yeni bir cinayet sayılır. Biraz daha eskiye gidelim:1980 öncesinde olayların çığırından çıkmasına neden olan suikastlerden biri AP milletvekili, Hamido olarak tanınan Hamit Fendoğlu'nun bombalı mektupla öldürülmesiydi. O dönemde bombalı mektubu eylemlerinde İrlanda Cumhuriyet Ordusu IRA kullanıyordu ve Türkiye'de başka bir örneği görülmemişti.Abdi İpekci cinayeti çözüldü mü? Bu cinayete adı karışan herkes ortalarda. Biri hapisanede, diğerleri ortada, ama bu cinayetin neden işlendiği, hangi ilişkiler zincirinin sonucu olduğunu hâlâ bilmiyoruz.Uğur Mumcu cinayeti bütün ülkeyi sarsmıştı. Suikastte kullanılan bomba türünün "profesyonel" olduğu söylenmişti. Yıllar geçti, bu cinayeti kimlerin planladığı, kimlerin işlediği henüz ortaya çıkmadı, çıkarılamadı.Çetin Emeç cinayeti... Yıllar geçti, yine ortada dişe dokunur bir şey yok.Bahriye Üçok cinayeti... O da bombalı paketle öldürülmüştü. Yine ortada bir şey yok.Prof. Muammer Aksoy evinin girişinde öldürülmüştü, ortaya çıkmış hiçbir şey yok.Bunlara daha pek çok cinayet, bombalı suikast eklenebilir.Daha üniversite kapısındaki bombalı katliam bile aydınlanmamış, adliyenin dosya yığınları arasında tarihin derinliklerine itilmiştir.Aynı bataklıktayız...Abdi İpekçi 1979 da Çetin Emeç 1990'da, Uğur Mumcu 1993'te, Ahmet Taner Kışlalı 1999'da öldürülmüştü. Bütün bu cinayetler işlendiği sırada Türkiye'de cumhurbaşkanları vardı, başbakanlar vardı, içişleri bakanları vardı. Bütün bu cinayetler "faili meçhul" kaldılar. Her cinayetin ardından o sırada yetkili olanlar, devletin en üst görevlerinde bulunanlar hemen hemen aynı açıklamaları yaptılar, aydınlatma sözü verdiler. Ama hepsi yıllardır "faili meçhul" kaldı.Doç. Hablemitoğlu cinayeti de bu zincirin bir parçasıdır. Bu açıdan "kim ya da kimler" sorusunun ötesinde bir sonuç vardır: Ülke bir kez daha gerilecek, ruhlar kararacak; insanlar bunalacak, korkacak, birbirlerinden kuşkulanacak, gelecekten umutlarını yitirecek ve Türkiye bir bataklıkta kalmaya devam edecektir.Bu bataklığın adı "faili meçhul cinayetler" dir. Ve Türkiye dışardan bakıldığı zaman hâlâ "faili meçhul siyasi cinayetlerin ülkesi" olarak görülmeye devam edecektir.Türkiye'nin bir üst lige geçmek için uğraştığı günlerde böyle bir cinayetin amacının ne olduğunu anlamak zor değil.
Dünya Bankası Türkiye Direktörü'nün bir açıklaması dün gazetelerin iç sayfalarındaydı. Chhiber'ın söylediği şuydu:"Son 10 yılda finans ve enerji sektörlerinin düzenlenmemiş olması nedeniyle ve kamunun harcama yanlışlarıyla Türkiye 70 milyar dolar kaybetmiştir.Bu rakam Türkiye'nin girdiği borç sarmalının kaynağını açıklıyor. 70 milyar dolar aynı zamanda her Türk vatandaşının cebinden en az bin dolar alınmış olduğunu da gösteriyor.Hesabı kim verecek?70 milyar doları havaya uçuran "kötü yönetim" in bütün başoyunculan evlerine döndüler.Son on yıl denildiği zaman bazı yüzler sırayla beliriyor: Demirel, Çiller, Yılmaz, Ecevit, Bahçeli...Son on yılın kötü yönetimine damgasını vuran bu "başoyuncular" sandığın şaşmaz adaletiyle "gönderildiler." Ama havaya uçmuş olan 70 milyar doların hesabı, sadece borçların faizini ödeyen bütçenin hesabı kimden, nasıl sorulacak?Finans ve enerji sektörlerinin düzene sokulması için "bağımsız kurullar" oluşturulması ve yeni yasal düzenleme yapılmasına "kötü yöneticiler" önce direndiler. Sonra Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası baskısıyla bu kurullar oldukça gecikmeli olarak oluşturuldu.Kurullar bağımsız olmalıBu kurulları "oluşturmak" da hiç kolay olmadı, çünkü iktidar ortağı her parti "kontenjan" istiyordu. Kurulların partilere ve partililere göre paylaşılmasında Ankara yine bir sakınca görmedi.Bu "bağımsız kurullarla" ilgili olarak uyanan bazı soru işaretleri seçim öncesi AKP sözcüleri tarafından dile getirilmişti. Ancak çözümün bu kurulların "bağımsız" niteliğini ortadan kaldırmak değil, tam tersine, güçlendirmek olduğu bilinmektedir.Kurulların amacı parti ve siyaset ilişkilerinden bağımsız olarak karar alınmasını sağlamaktır. Bu kurulların "mali" açıdan Meclis denetimi altında olmaları ne kadar doğalsa, kararlarını alırken "tam bağımsız" olmaları da o kadar "şarttır".Sistemi bozarsanız!..AKP hükümetinin içinde bağımsız kurullara yönelik "farklı" bir yaklaşım bulunmaktadır. Kurulların bağımsızlığı eski tarz politikaya, yeni siyasetin elinin sürekli ekonominin içinde olmasına alışmış olanları rahatsız etmektedir.Ama bu düzenle oynamanın maliyeti ve faturası vardır. Geçen on yılda Türk halkının 70 milyar doları eski zihniyetin yanlışlarıyla çarçur edilmiştir. Bu sistemi bozmak bir 70 milyar doların daha buhar olması tehlikesine kapıyı açmak olur.Bu da, bundan böyle hiçbir siyasinin üstlenebileceği bir sorumluluk değildir.
Yirmi sekiz yıl önce, gazeteciliğe ilk başladığımda izlemem ve haberlerini derlemem istenen ilk konu Kıbrıs'tı. Barış Harekâtı'nın üzerinden kısa bir süre geçmişti. Aslında derlenecek, yapılacak haberler Kıbrıs'a ilişkin oturaklı beyanatlardı.Şu anda köşesine çekilmiş bir emekli diplomata bunu anlattım, o da şunu söyledi:"Seninki bir şey değil, ben 42 yıl önce Dışişleri Bakanlığı'na girdiğimde ilk Kıbrıs dairesine verilmiştim. 42 yıl sonra gazetelerde aynı sözleri okuyunca benim durumumu düşün..."Bir ara Kıbrıs'tan o kadar bıkkınlık gelmişti ki, "gazetede bir sayfanın okuyucu tarafından okunmadan çevrilip geçilmesini istiyorsan o sayfanın tepesine Kıbrıs haberi koy" denirdi.Baykal ne söyledi?!28 yıl boyunca Kıbrıs'a ilişkin olarak "derinlemesine" hiçbir tartışma yapılmadı. Biraz farklı bir şeyler söyleyenler hemen malum sıfatlarla susturuldu. Bu arada Kıbrıs'ın Türk tarafında tuhaf şeyler de oldu, bombalar patladı, insanlar, gazeteciler öldürüldü...Dün Deniz Baykal'ı Meclis kürsüsünde dinlerken yine yıllar öncesine gittik. Baykal 28 yıldır duyduğumuz aynı sözleri tekrarladı, ama Kıbrıs'ta hangi noktaya gelindiğini ve bir çözüm için ne yapılması gerektiğini söylemedi.Baykal dedi ki: Kıbrıs'taki 200 bin Türk vatandaşının güvenliği ve refahı için her şeyi yapacağız...28 yıl boyunca bu sözler onlarca bakan, başbakan ve sair yetkilinin ağızlarından o kadar çok söylendi ki, Baykal'ın ağzından bir kez daha duymanın bir sakıncası yok.Yok da...Bunları görmüyorsanız...*Kıbrıs'taki "milli dava" konusunda 28 yıl boyunca hiç kimseyi ikna edememişseniz...*Kıbrıs Türkleri Rumlara göre on kez daha fakirse...*28 yıl boyunca Türk tarafında taş üstüne taş konulmamışsa...*Kıbrıs Rum yönetiminin bütün gerçekten Kıbrıslı Türklere "Kıbrıs Cumhuriyeti" kimliği ve pasaportu vermeye hazırlandığını bilmiyorsanız...*Kıbrıs Rum tarafı "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak AB'ye girdikten sonra bütün Türklerin o yeni pasaporttan alacağını bilmezden geliyorsanız...*AB'nin Türk tarafına da bir süre sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'nin parçası olacak şekilde davranmaya hazırlanmasının anlamını kavramıyorsanız...*Kıbrıs Rum tarafının Türk tarafıyla ekonomik ve ticari ilişkilere geçme planı yaptığını izlemiyorsanız...*28 yıldır tekrar edilen laflarla hayatı idare eder, muhalefet yapar "gibi" yapmaya devam edersiniz.Rum tarafı sevinir!Çözüm isteniyorsa ve Kıbrıs'ta "korunacak vatandaşların mevcudiyeti" sorununu ortadan kaldıran bir çözüm isteniyorsa "uzlaşma" gerekir."Uzlaşma" da karşılıklı tavizlerle bir orta noktada buluşmak demektir.Eğer 28 Şubat'a kadar bu orta noktada buluşulmazsa Kıbrıs Rum tarafı çok sevinecektir. Çünkü "Berlin Duvarı" planlarını yürürlüğe koymaları ancak bir zaman meselesi olacaktır."Berlin Duvarı" olayını da artık anlatmayalım.