Ne olacak bu CHP?

17 Aralık 2002

Seçime birkaç ay kala, sosyal demokrat ya da demokratik sol kesimde bir kargaşa hakimdi. DSP'den ayrılanların Yeni Türkiye hareketi, Kemal Derviş'in çark etmesiyle boşa düşerken Kemal Derviş'li CHP yeni ilgi odağı oldu.3 Kasım'a yaklaşırken AKP'den kuşku duyan kesimler için yeni kadrolarla takviye edilmiş CHP bir çekim merkezi olmaya başlamıştı.Muhalefette "yeni tarz"Bu dönemde bir ilginç durum ortaya çıktı. CHP'de birçok yeni ve fikri olan insan bulunmasına rağmen tek sözcü olarak Genel Başkan Deniz Baykal göründü. Kemal Derviş "şöyle bir" göründü, kayboldu. Bunun nedeni de parti kulislerinde Derviş'e sempati olduğu kadar özellikle Anadolu'da tepki olduğu biçiminde anlatıldı.Seçim yapıldı, CHP yüzde 20'nin altında kaldı, ama tek ve ana muhalefet partisi olarak Meclis'e girdi. Bu sonuçların ardından CHP "yeni tarz" bir muhalefet yapacağını ilan etti. Bu, bundan önceki muhalefet üslupları gibi "yıkıcı" değil "yapıcı" olacaktı.Ne yapıcı ne yıkıcı!CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ana muhalefet lideri olarak dün Kıbrıs konusunda açıklama yaptı. Bundan önce de hükümet programı üzerine konuşurken, AKP'nin anayasa değişikliği girişimine karşı çıkmış ve 1982'nin "askeri anayasası "nı savunmak durumunda kalmıştı.Kıbrıs konusundaki "CHP çıkışları" bugüne kadar yabancısı olmadığımız "bir karış toprak", "milli dava", "asla pazarlık yapılamaz" gibi idare-i maslahatçı sloganlar çerçevesinde dolaşmaktadır.Anayasa ve Kıbrıs'a ilişkin "CHP'li tavırlara" bakıldığı zaman ne "yapıcı" ne de "yıkıcı" bir muhalefetten söz etmek mümkündür. Bunlar sadece eski dönem "klasikleri"dir. Bunlar, 40 yıldır aynı teraneleri tekrarlayarak durumlarını idare eden bazı yazarların, kısmen MHP'nin, epeyce de Genç Parti'nin kokusu sinmiş kalıplardır.AKP denetimsiz kalabilirCHP'nin üzerinde durduğu bir diğer konu milletvekilli dokunulmazlığıdır. Eğer bu konu ana muhalefetin tek konusu olarak kalır, AKP'nin "yakalanmış tek açığı" olarak bütün çalışma bunun üzerine kurulursa, çabuk bıktırır.CHP'nin eskimiş kalıplarla siyaset yapmasının, tek muhalefet partisi olarak tıkız meselelere sıkışmasının sonucu "göstermelik ve etkisiz muhalefet" durumuna düşmesi olacaktır. Bu durumda da AKP hükümeti gerçekten denetimsiz kalacaktır.Daha kötüsü de var...CHP'nin bazı kurmayları, seçim arifesinde iktidara çok yaklaşıldığı havasındaydı. Bunun böyle olmadığı çok çabuk ortaya çıkmış olmasına rağmen böyle bir hava içine girildi. CHP asıl bunun nedenini aramak, iyi aramak ve bunu halkla paylaşmak zorundadır."Bunun nedenlerini biz biliyoruz, ama şimdi söyleyemeyiz" tavrı CHP'ye bir ışık görerek yanaşmış olan kitleyi partiden tekrar soğutur.3 Kasım fırtınasından ayakta çıkan iki partiden biri CHP'dir. Ama bu, ayakta kalmanın garantisi değildir. Yenilendiğini, geliştiğini göstermeyen siyasilerin ve partilerin bir çırpıda gidebildiklerini daha 45 gün önce gördük.

Devamını Oku

15+10+1

15 Aralık 2002

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği tartışmasına katılan kimileri, bu işin suya düşmesi ihtimallerine içten içe sevinmeye devam ediyorlar. Bir büyük laf yine tekrar ediliyor: "Türkiye büyük ülkedir, Avrupa Türkiye'ye muhtaçtır." Bu lafın arasındaki fikir Türkiye'yi AB hedefine doğru çalışmasını durdurmaya teşvik etmektir.Avrupa Birliği hedefinin içinde ekonomik ve siyasi şeffaflık vardır. En çok da bu "şeffaflık" meselesinin bazılarını rahatsız ettiği anlaşılmaktadır.Önce sayılara bakalımTürkiye, tam üyelik görüşmeleri için 2003 ya da 2004 gibi erken bir tarih istemiş ancak 2004 sonunu alabilmiştir."Koşulsuz" diye bir tarih söz konusu değildir. Tam üyeliğe kadar sürekli "izleme" yapılmakta, sürekli raporlar hazırlanmaktadır.Türkiye tartışmalarında sürekli olarak "siyasi" boyutlar konuşulmuş, ekonomik boyuta çok az değinilmiştir.Avrupa Birliği üyesi 15 ülkenin toplam nüfusları 377 milyondur. Yeni 10 üyenin toplum nüfusları 76 milyondur. Türkiye'nin nüfusu 67 milyondur.Avrupa Birliği üyesi 15 ülkede kişi başına düşen gelir 23.380 euro'dur. Yeni 10 üye ülkede kişi başına ortalama gelir 5.315 euro'dur. Türkiye'de kişi başına ortalama gelir 2.200 euro'dur.10 yılda ne yaptılarAvrupa Birliği üyesi ülkelerde her vatandaş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına göre 10 kat daha zengindir. Yeni 10 ülkenin vatandaşları ise yaklaşık 2,5 kat daha zengindir.AB'nin yeni 10 üyesinin 8'i (Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Macaristan) demokratik düzene geceli henüz 10 yıl olmuştur. Bu 10 yıl içinde ekonomilerini düzene sokmuşlar, Kopenhag kriterlerini yerine getirmişler, Türkiye'den daha "zengin" olmuş ve gelişmişlerdir.İki Kıbrıs varRauf Denktaş 28 yıldır Kıbrıs Türk toplumunun ve KKTC'nin başındadır. KKTC'de üretim yok gibidir. Kıbrıs Rum kesiminde, AB'nin Kıbrıs Rum Cumhuriyeti olarak üye alacağı Güney Kıbrıs'ta 753.000 kişi yaşamaktadır ve kişi başına gelir 15.100 euro'dur. Yani her Kıbrıslı Rum her Türk vatandaşından 7 kat daha zengindir.Köşelerine çekilsinler...Türkiye ile birlikte adaylık statüsünde olan Romanya ve Bulgaristan kişi başına gelir düzeyini 2 bin euro'ya yakın düzeye getirmeyi başarmışlardır.15'ler ve 10'larla Türkiye'nin ekonomik kıyaslaması yapıldığında rakamların arası fazla açıktır. Önümüzdeki 2 yılda ve son 10 yılda Türk ekonomisine verilmiş zararın giderilmesi de gerekmektedir.Bu gerilemenin sorumlularının artık susup köşelerine çekilmelerinin zamanı da gelip geçmiştir.

Devamını Oku

Karınca, ırmak.

14 Aralık 2002

Bilinir ki Sultan Süleyman hayvanların dillerinden anlar, onlarla konuşabilirmiş. Sufi kültürünün büyük yazarlarından Feridun Attar, Sultan Süleyman'ın başından geçen bir olayı anlatıyor.Sultan Süleyman bir gün ormanın ıssız bir bölgesinde dolaşırken bir karınca ailesine rastlar. Bütün karıncalar kendi dillerini, hallerini bilen Sultan Süleyman'ı tanımaktadır. Hepsi gelirler, tek tek selamlar, hatırını sorarlar.Ancak bir karınca hiç yanına yaklaşmaz ve dev bir çerçöp yığınını taşımaya devam eder. Süleyman meraklanır, onun yanına yaklaşır:"Ey küçük karınca bütün kardeşlerin geldiler benim hatırımı sordular, sohbet ettiler. Bir tek sen başını bile çevirmeden işine devam ettin.""Evet", der karınca, "Benim kaybedecek zamanım yok, bu çerçöp yığınını kaldırmam gerek..."Sultan Süleyman meraklanır:"Ama bu yığına ve sana bakıyorum, bütün ömrün boyunca bu işle uğraşsan yine de tamamlaman mümkün değil..."Karınca durur, Süleyman'a döner:"Bak, büyük sultan! Bu yığının altında benim eşim var. Son yağmurda sular bunları sürükledi, getirdi ve benim eşim bunların altında kaldı... Senin söylediğini ben de biliyorum... Bütün ömrümce çalışsam yine de bu yığını aktarıp eşimi çıkarmam çok güç... Ama o benim eşim, benim sevgim onun için çalışmamı gerektiriyor... Eğer sen de insan olarak sevgiyle bir insan için çalışırsan... Başkaları için çalışırsan... Kalbinden hiç sevgiyi eksik etmezsen... Benim ne demek istediğimi anlarsın..."Sultan Süleyman eğilmiş, karıncaya yardım ederken, verdiği ders için teşekkür etmiş.Bir ırmak dağlardan iniyor, kayaları bataklıkları aşıyor, ovalardan vadilerden geçerek yoluna devam ediyormuş.Bir yandan da içinde, onu yeni ufuklara, yeni diyarlara açılmak için zorlayan bir sesin yükseldiğini hissediyormuş.İçinden gelen bu sesi dinliyor, ama aynı yerlerde gezmeye devam ediyormuş.Bir gün kendini iyice zorlamış, ilerlemiş ve bir çöle ulaşmış. Burada ilk kez düş kırıklığına uğramış. O dağ, bayır, ova, vadi dinlemeyen ırmak, çölün kıyısında kalakalmış. İlerlemeye çalışıyor, ama suyu kumların arasında dağılıyor, buhar olup uçuyormuş.Orada çaresiz dururken, rüzgârın yanına geldiğini hissetmiş. Rüzgâr ırmağın kulağına fısıldamış: "Ben çölü aşabiliyorum, sen de aynısını yapabilirsin..""Nasıl" demiş ırmak, "Çöle karıştığım zaman ölüyorum, yok oluyorum...""Hayır" diye cevap vermiş rüzgâr, "Ben şimdi sana doğru çok kuvvetle eseceğim, sen de güçlü bir şekilde çölün içine gideceksin, ama bu kez ikimizin güçleri birleştiğinden damla damla buharlaşmayacak, güçlü bir bulut olacaksın..."Irmak yine sormuş: "Bunun ne faydası olacak?""Çünkü dostum, bir bulut olarak suyu ve hayatı başka yerlere götürebileceksin. Eğer başkalarına faydan olsun, yardımın olsun istemiyorsan, kendi başına kalıp damla damla yok olacaksın. Ama ben ve sen birleşince güçlü bulutların insanlara, ihtiyacı olanlara hayat götürecek..."

Devamını Oku

En iyi değil ama iyi

13 Aralık 2002

Avrupa liderlerinin Türkiye'ye görüşme tarihini biraz belirsiz bir şekilde, 2004 yılı sonuna vermiş olmalarının geçici bir sonucu Türkiye'deki dar görüşlü ve sorumsuz çevrelerin seslerini yükseltmeleri olacaktır.Nitekim birkaç ufuksuz ve kompleksli ses hemen çıkmıştır. Ama bu seslerin kısılmasını ve yok olmasını sağlayacak olan, yine Türkiye'nin yürüyüşüne devam etmesidir.Türkiye rayına oturduAvrupa Birliği maratonunun ardından birkaç açık sonuç çıkarabiliriz.Türkiye sonuçta "raya oturmuş"tur. Bu ray da bellidir, yol da bellidir. Türkiye'nin siyasal ve hukuksal reformlarına devam etmesinin hiç kimseye bir zararı olmayacak, tam tersine, bu yolda sağlam yürüyüş sürecektir.Hükümet ve AKP'liler son diplomatik maratondan alınlarının akıyla çıkmışlardır. Yaptıkları siyasi çıkartma, arkasına geniş bir toplumsal destek almış, sonuçta birkaç ay önce, bir yıl önce kimsenin tahmin etmediği bir sonuç alınmıştır.Avrupa kamuoylarında, özellikle Almanya ve Fransa kamuoylarında Türkiye imajı hiç de parlak değildir. İskandinav ülkelerinde ise yerleşmiş önyargılar vardır. Buna şaşırmamak gerekiyor. Türkiye uzun yıllar bu ülkelerin medyalarına, dolayısıyla kamuoylarına hep "zam, zulüm, işkence, yolsuzluk, çete, faşizm, fundamentalizm, hapisane, kitap toplatma, yazar hapsetme" gibi kavramlarla birlikte yansımıştır. Bu kamuoylarının da haklı ya da haksız edindikleri imajları, yargıları silmek için Türkiye'nin biraz daha çaba göstermesi gerekmektedir."Milli dava"nın ötesindeTürkiye, son birkaç aydır birkaç hızlı hareket yapmış olmasına rağmen Kopenhag kriterleri denilen demokrasi ilkelerinin tamamına ulaşmış değildir. Şu anda Meclis çalışmaktadır ve çalışmaya devam etmek zorundadır.Bunun yanı sıra "uygulama?" denildiği zaman sorun kalmadığını gösterecek somut adımların da atılması, bunları hazmetmemiz ve hazmettiğimizi göstermemiz gerekmektedir.Kıbrıs meselesi, Türkiye'nin ya da Denktaş'ın "milli dava" sözünün ötesinde bakmak zorunda olduğu bir meseledir. Bir Kıbrıslı Türk dün şunu söyledi: "Denktaş yine müzakere için süre istedi. Peki 28 yıldır ne yapıyordu?" Bir başka Kıbrıslı Türk de şunu söyledi: "Hem Türkiye hem de Kıbrıs Türk toplumu çağdaş medeniyet toplumuna uzanmalıdır."Kıbrıs meselesini, Türkiye ile Yunanistan yine Avrupa Birliği platformu üzerinde halledeceklerdir. Bu mesele artık Denktaş ve grubuna, Klerides ve grubuna bırakılmadan çözülecektir.İki yıl çabuk geçer!Türkiye'nin herhangi bir şekilde moralini bozmasına ne gerekçe vardır ne de gerek vardır. Başbakan Abdullah Gül'ün Kopenhag'da yaptığı basın toplantısındaki üslubu bu açıdan çok açıktır. Eğer hükümet moralini bozmazsa, toplum da bozmaz.Ve 2004 aralığı göz açıp kapayıncaya kadar gelir.Asıl herkesin bunu aklında tutması ve buna göre çalışması gerekiyor.

Devamını Oku

O tarih,bu tarih...

12 Aralık 2002

Bu yazı yazılırken Kopenhag'daki belirsizlik devam ediyordu. "Tarih" bugün kesinleşmiş olacak. O "tarih" ya da bu "tarih"...Türkiye ne istedi? "Tarih" biraz daha yakın olsun, biraz daha zaman kazanalım, sonraki olası pürüzleri de hızlı bir şekilde halledelim...Aynı anda ne yapıyor? Yeni bir "demokratikleşme" paketinin ilk bölümünü Meclis'ten geçiriyor, ikinci bölümünü de hızla gündeme alıyor...Bunlar 11 Aralık 2002'nin işleri midir?Uyumlu koalisyon devri!Yoksa bunlar ve daha da fazlası, 1999'da Türkiye'nin adaylığı kesinleştikten hemen sonra mı yapılmış olmalıydı?Türkiye'yi son 3,5 yıl garip bir koalisyon yönetti. Garabet büyüktü: Üç partiden biri Avrupa Birliği taraftarıydı ve bu yönde kuvvetle çalışıyordu. İkincisi Avrupa Birliği karşıtıydı ve kuvvetle bu yönde çalıştı. Üçüncüsü, kendine demokratik-sol adını takanı ise hangi taraftarı olduğunu pek bilemiyor, Türkiye'nin geleceği konusunda kararsız kalıyordu.Bu üç partili koalisyon dönemine, zamanın başbakanı "uyumlu koalisyon" adını verdi. Hâlâ da bu koalisyon döneminde neler olduğunu, her üç partiyi de Türk halkının neden cezalandırdığını anlamış oldukları kuşkuludur.Karamsarlığa yer yokSon on yıldan fazla bir süredir Türkiye'yi "vizyonu dar" hükümetler yönetti. Bu "vizyon darlığı" Türkiye'yi iyice daralttı.Bu "vizyon darlığı" Türkiye'nin hâlâ en temel demokratik reformları tamamlayamamış olmasının nedeni.Vizyon darlığı her zaman büyük düşünmeyi engeller. Bildiğimiz bütün isimler hep küçük düşündüler ve Türkiye'yi küçülttüler. Onun için bir sandıkla hepsi üfürüldü, savuruldu, tarihin derinliklerine gönderildi.Verilecek "tarih" ne olursa olsun, Türkiye'nin silkinmesi, hem de kendi takvimine göre büyük bir hızla silkinmesi gereği ortadadır.Avrupa Birliği bir toplum modeliyle gelmiş, Türkiye de bu modeli benimsemiştir. Hedefler de bellidir, temizlik yapılacak alanlar da bellidir.Herhangi bir karamsarlığa da artik yer kalmamıştır. Avrupa liderleri her durumda Türkiye'nin yerinin Avrupa olduğunu onaylamaktadır.Artık yolumuz açık...Türkiye'nin bütün "gerekleri" yerine getirmesinin AB'nin ötesinde, Türkiye'nin gelişmiş bir toplum olması için yapılması gereken şey olduğunu da toplum olarak hazmetmiş durumdayız.Yol açılmıştır.Bu yolu tıkamak isteyenler olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ama bu yolun açılmış olmasında en büyük iradeyi, kararlılığı Türk halkı göstermiştir. Seçimde göstermiştir, sivil toplum örgütlerinin güçlerinin boyutuyla göstermiştir, toplumsal potansiyeliyle göstermiştir.Yol açıktır, tarih elbette zaman kazanmak açısından önemlidir, ama o kadar. Daha önemli değildir.Yolun bundan sonrası tümüyle Türkiye'nin toplumsal gücünü seferber etmesiyle, tahminlerden çok daha kısa olacaktır.

Devamını Oku

Yolun başı

11 Aralık 2002

Bugün Avrupa Birliği liderlerinden gelecek karar, çok daha iyimser beklentiler içinde olanlarda düş kırıklığı yaratabilir.Elbette en iyisi 2003 sonu ya da 2004 başında Avrupa Birliği ile Türkiye'nin tanı üyelik müzakerelerine başlamasıdır.Böyle bir tarih çıkarsa Türkiye'nin bütün kesimleriyle çok hızlı bir çalışma ve uyum dönemine girmesi gerekir. Aynı durum 2005 için tarih verilirse yine geçerlidir.İç temizlik zamanıTürkiye son on yılda çok ama çok zaman kaybetmiş, kısır çatışmalar ve iç bunalımlarla kendi ayağına kendisi çelme takan insan durumuna düşmüştür.Dünyayı bilmeyen, tatile çıkmayan, çocuk okutmayan "liderler" eski dünyanın eskimiş alışkanlıkları içinde Türkiye'nin elini kolunu tutmuşlar, dünyanın gidişini hiç anlamamışlardır.Bugün Türkiye'nin kendini kısıtlayan bu ortamdan çıkışının ilk günü olacaktır. Tarih 2004 olursa çok iyidir, 2005 olursa da olur.Bu, Türkiye'nin bütün iç temizliğini yapması için 2 yıl zamana sahip olması demektir. Hatta bu temizliğin daha hızlı yapılması durumunda tekrar AB'ye başvurup "Biz üstümüze düşen her şeyi yaptık, bu tarihi gözden geçirin, biraz daha geri alın" deme imkânı da vardır.Türkiye'ye tarih verildiği andan itibaren saatler daha da hızlı çalışacaktır. Artık hiç kimsenin hiçbir konuda bir bahanesi kalmayacaktır.Türkiye'nin son yürüttüğü AB kampanyası da "sivil toplumun" seferber edilmesi durumunda nasıl bir gücün yaratılabildiğinin önemli bir örneği olmuştur.Toplumun bütün dinamikleri, Türkiye'nin geleceğini Batı'da gören bütün kesimler, demokrasi ve laik cumhuriyetin güvencesinin aynı ilkeleri savunan ve koruyan bir aile içinde daha güçlü olacağına inananlar dünya çapında bir siyasi kampanya için birleşmişlerdir.Bu potansiyel bütün eksiklerimizin giderilmesi yolunda da aynı coşkuyla seferber edilmelidir.Eğer tarih 2005 olarak çıkarsa, önümüzdeki iki yılın en mantıklı şekilde kullanılması şarttır.Türkiye, Avrupa'nın sınırının ucu olacaktır. Verilecek her tarih, bunun tescil edilmesi demektir.Kötümserlik anlamsızAvrupa Türkiye'nin doğu sınırlarında bitecektir. Bu, Avrupa Birliği açısından da yepyeni bir yaklaşımın "hazmedilmesi" olacağı için, onların da zamana ihtiyaçları vardır.Görüşme tarihi ilan edildiği anda, bu tarih ne olursa olsun artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır. Avrupa'nın mütereddit kamuoyu da Türkiye'nin artık Avrupa'nın bir parçası olduğunu kabul etmiş olacak, bundan sonra bütün ilişkiler buna göre ilerleyecektir.Evet, tarih 2004 olarak benimsenirse bu, Türkiye'nin "hızının" devamı açısından daha iyidir, ama 2005'in onayı da Türkiye'nin Avrupa içindeki yerinin resmen onayıdır.2005 tarihi üzerine karamsar yorumların yapmanın, kötümser senaryolar üretmenin anlamı yoktur. Her durumda Kopenhag'dan Türkiye'nin Avrupa'nın parçası olduğu ve geleceğin bu birliktelik üzerine kurulacağı kararı çıkacaktır.

Devamını Oku

Savaş neye yarar?

9 Aralık 2002

Türkiye'nin en önemli konusu Avrupa Birliği olarak siyasi gündemin başında yer alırken bir başka önemli konu daha arka planda kalıyor. Bu, Amerikan yönetiminin muhtemel Irak savaşı ve bu savaşın Türkiye'yi Çok fazla yakından ilgilendiren sonuçlandır.Batı kamuoyu uzun süredir bu savaşı tartışıyor. 11 Eylül saldırılarının ardından Bush yönetimi gündemin önüne Irak ve Saddam Hüseyin meselesini getirirken bu savaşın psikolojik temellerini hemen atmaya başladı.Kritik oyunAKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan bugün Washington'da sadece Başkan Bush ile değil Amerikan üst yönetimindeki "savaş kabinesi" nin hemen tüm üyeleriyle görüşecek.Bu görüşmelerde kuşkusuz diğer acil konumuz olan Avrupa Birliği'nden tarih alınması konuşulacak ve Amerikalı yöneticiler bu konuda son ana kadar Türkiye lehine çalışacaklarını söyleyecekler.Ancak Amerikan yönetiminin asıl konusu kuşkusuz Türkiye'nin AB üyeliği değil, Irak savaşının siyasi ve lojistik altyapısının hazırlanmasıdır.Amerikan halkı, 11 Eylül saldırıları sonrasında büyük bir çoğunlukla "savaş yanlısı" görünüyordu. Ancak bu terörist saldırının acılarının sıcaklığı geçince Irak savaşını destekleyenlerin oranı bazı kesimlerde yüzde 50'ye, hatta daha da altına kadar indi.Sağduyu ne diyorAvrupa Birliği ve Türkiye konusu tartışıldıkça bazı Batılı liderler gerekçe olarak kendi halklarının Türkiye'ye ilişkin yargı ve kanaatlerinin olumsuz yanlarını ortaya koyan kamuoyu araştırmalarını gösteriyorlar.Tayyip Erdoğan da bugün Amerikalı yöneticilerle görüşürken, yine Amerikalıların yaptırdığı bir araştırmaya göre halkının yüzde 85'inin Irak savaşına karşı olduğu Türkiye'yi temsil edecek.Türkiye'deki sağduyu, Amerikan yönetiminin Ortadoğu politikasından kuşkuludur ve Irak'ta savaş istememektedir.Avrupa kamuoyları da bu kadar büyük oranda olmasa bile, sonuçta epey uzaklarında yapılacak bir savaşı istememektedir.Amerika'da çok güçlü savaş aleyhtarı kampanyalar yapılmakta, sesini duyurma imkanı olan insanlar; yazarlar, Hollywood'un birçok starı ve yönetmeni "sorumlu entelektüeller" olarak bu kampanyaların başını çekmektedir. Bunlar gerçekten stardır, filmleri çok iş yapan, on milyonlarca insana ulaşan yönetmenlerdir, ama savaşa karşı imza toplamakta, imza atmaktadırlar. Madonna'nın eski kocası oyuncu ve yönetmen Sean Penn kendi cebinden Amerikan gazetelerine koca koca ilanlar vererek bu savaşın olmaması gerektiğini anlatmaktadır. Eski başkanlardan Carter da açık bir şekilde savaşa karşı kampanya yapmaktadır.Savaşa hayır...Körfez Savaşı'nın Türkiye'ye maddi ve manevi maliyeti büyük olmuştur. O savaştan bu savaşa kadar Kuzey Irak'ta çok farklı gelişmeler yaşanmıştır. Bu durumda Türkiye'nin yeni bir Irak savaşında "aktif" olmasının gerekçelerinden çok, bu savaşa karşı çıkması ve onu engellemesi için gerekçeleri vardır.Savaşa ve her türlü savaşa ilke olarak karşı olmanın özel bir anlam kazandığı bir dönemdeyiz. Bütün stratejik hesapların, bütün çıkar hesaplarının önünde insan hayatının, insanın yer almasının insanlığı asıl ilerletecek duygu olduğu bir dönüşüm çağındayız.Bunun için savaşa hayır demek ve savaşı önlemek için çaba göstermek zorundayız.

Devamını Oku

Son 5 gün değil

8 Aralık 2002

Avrupa liderlerinin bu hafta verecekleri kararla her iki tarafın, hem Türkiye'nin hem de Avrupa'nın üzerinden ağır bir yük kalkacak. Kararsızlık, arada kalmak, herhangi bir karardan daha ağır bir yüktür.Türkiye'nin, Avrupa'nın bir parçası olduğunun tescil edilmesi ve bütünleşme sürecinin fiilen başlamasıyla iki tarafın alacağı yeni sorumluluklar olacaktır.Fransa Devlet Başkanı ile Almanya Baş-bakanı'nın "ortak eğilim" olarak tespit ettikleri "Temmuz 2005" tarihi, "koşullu" bir tarih değildir. Türkiye'nin diğer "ev ödevleri" ni tamamlayacağı veri alınarak belirlenmiş bir tarihtir."Koşul" meselesiAB'nin tam üyesi olana kadar, yani bu ailenin içinde yer alınmasını sağlayacak bütün kriterlere uyum tamamlanana kadar, aslında her şey "koşullu" dur.Türkiye bugün, görüşmelerin başlaması için gerekli bütün "temel koşulları" yerine getirdiğini ve bazı eksikleri hızla tamamlayacağını söylemektedir.Avrupa liderlerinin Türkiye'ye görüşme tarihi vermeleri de bunun doğrulanması, onaylanmasıdır.Bundan sonra yine "koşullar" vardır;* Eğer, artık "Avrupa toprağı" olacak Kıbrıs Adası'nda yeni yapılanmaya ciddi ve aktif katkılarda bulunmazsanız...* Tekrar popülist ekonomi politikalarına döner, ekonomi yönetiminde ipin ucunu kaçırırsanız...* Ekonomide kısa dönemli canlanma sağlamak hevesiyle enflasyonu hortlatırsanız...* Demokratik gelişmeleri, "bize bu kadarı yeter de artar" diye durdurursanız...* Kitap toplatmaya ve "fikir suçu" diye bir suç türünü yaşatmaya devam ederseniz...* "Uygulama" sıkıntılarını "münferit olaylar" olarak görmeye ve mazur göstermeye devam ederseniz...* "İşkence yi tümüyle, hem uygulamada hem kafalarda silmezseniz...* Demokrasinin "herkes için" olduğunu unutur, "bir tarafa demokrasi" oportünizminin kafaların dibinde var olmasını engellemezseniz...* Laik demokraside bütün inançların "eşit" olduğunu unutursanız...* İslamcı "renkleri" ağır basan bir toplum hevesinin rafa kalktığının güvencelerini sağlamazsanız...* Toplumun ve insanların hayatının her kesiminde birinci hedefin "gerçek kalite" olduğu bilinciyle davranmazsanız...* Her türlü ilkelliği "görüldüğü yerde" ezmezseniz...Bu hafta Kopenhag zirvesinden alacağınız hiçbir tarihin hiçbir anlamı olmaz. Tarihler tarihleri kovalar ve siz de olduğunuz yerde "saymaya" ve "sayıklamaya" devam edersiniz.Hangi ruh haliyle...Avrupa Birliği üyeliği bütün toplumun farklı bir "ruh durumu" na kilitlenmesidir. Bu "ruh durumu" da asla "biz bir sürü fedakârlık yaptık, taviz verdik, şimdi sıra avantalarda" sığlığı değildir.

Devamını Oku