Lahana turşusu

28 Kasım 2002

Haber dünkü Zaman Gazetesi' nde yer aldı. YÖK'ün yıldönümünde protesto gösterisi yapan öğrencilerin görüntüleri televizyon ekranlarından bütün ülkeye yansımıştı. Ankara' daki gösteride, iki polis bir protestocu öğrenciye "çok kızdı", onu bir depoya sokup aşırı bir görev duygusuyla dövmeye başladılar. Bu olayı gören çevredeki insanlar tepki gösterdi. Tam teçhizattı iki polisin silahsız ve sopasız bir öğrenciyi dövmeleri olayı izleyenleri rahatsız etmişti. Müdahale eden kişilerle iki polis arasında tartışma çıktı, bu arada bir üçüncü polis duruma müdahale etti ve öğrencinin bırakılmasını sağladı.Suçu önlemek suç!Bu olayı kameramanlar aynntılanyla çekmişti, ekranlarda herkes gördü.Ve dünkü haber: Olayı soruşturmakla görevli emniyet müfettişleri öğrenciyi depoya sokup döven polisleri suçsuz, buna karşılık halkın müdahalesi üzerine serbest bırakan polisi suçlu bulmuşlardı.Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye bir söz vardır. Birileri perhizin bozulması için lahana turşusunu tekrar masaya koymaktadır.Polisin yetkileriyle ilgili bir tartışma da aynı anda devam etmektedir. Bazı emniyet yöneticileri yeni kuralların polisin elini kolunu bağladığını, polisi çalışamaz hale getirdiğini savunmaya devam etmekte ve çeşitli örnekler göstermektedir.Polisin görevi nedir?Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol güvenlik güçleri de bugün bizde itiraz gören kurallara göre çalışmakta ve "halkın güvenliğini" sağlamaktadır. Avrupa'da bu tartışmalar çoktan bitmiştir. Kuşkusuz oralarda da itirazlar olmuş, bizdeki gibi "lahana turşusu" olaylar yaşanmıştır.Oralarda hiç kimse hiçbir yasa dışı, kural dışı olayı savunmamış, tam tersine bütün olayların üzerine kararlılıkla gidildiği için bu meseleler çözülmüş, bitmiştir.YÖK gösterisinde depoya sokulup dövülen öğrenci ağır bir suç işlemiş olabilir, hatta bir polisi yaralamış olabilir. Ama polisin görevi onu depoya sokup dövmek değildir, kurallara uygun şekilde yakalayıp adalete teslim etmektir.Bu bilincin en alta kadar etkili bir şekilde yayılabilmesi için en üstten başlayan kararlılığın her an ve her olayda gösterilmesi gerekmektedir.Herkes öğrenecekSon olaydaki emniyet müfettişlerinin kendi personelini koruma tavrının sonucu, buna benzer başka olayların tekrarlanması olur.Türkiye gönüllü bir perhize girmiştir, bu perhizin amacı Avrupa Birliği üyeliğinin ötesinde, ülkenin en gelişmiş hukuk kurallarına, hayat kurallarına göre yaşaması ve yönetilmesidir. Bu perhizi lahana turşusuyla bozmak için her fırsatı kullanan ya da direnenler Türk halkına ve Türkiye'ye zarar verdiklerini görmek ve öğrenmek zorundadır.Güvenoyu da bittiAbdullah Gül hükümeti Meclis'te güvenoyu aldı. Beklendiği gibi CHP ret verdi. Artık "çalışma" dönemi başlayacak. Başbakan Gül' ün teşekkür konuşması yine yumuşak ve yapıcıydı.Önemli olan, günler geçtikçe, sorunlar masalara yığılmaya başladıkça aynı yapıcı tavrı sürdürebilmek. Hükümetin unutmaması gereken en önemli durum, Türkiye'nin bütünüyle bu hükümetin başarılı olmasını istediğidir. Gül bütün ülkenin, kendilerine oy vermeyenlerin de hükümeti olduklarını tekrarladı. Bu yaklaşımın devamı, hükümetin başarısının güvencesi olur. Tersini ise şu anda kimse düşünmek, aklına getirmek istemiyor.

Devamını Oku

Aux Europeens

27 Kasım 2002

Avrupalılar'aAvrupa ülkelerininsayın devlet ve hükümet başkanlarına,bakanlarına,Avrupa vatandaşlarınaBu yazı ya da açık mektup, size daha kolay ve doğrudan ulaşabilmesi amacıyla Fransızca yazıldı ve yayınlanıyor.Türkiye'nin geleceği iki hafta sonra Kopenhag'da belirlenecek.Türkler Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum ve Arap Türkler dahil, olumlu bir karar, yani Avrupa Birliği ile görüşmelerin başlaması için tarih verilmesini beklemektedir.Demokrasi eksiklikleri nedeniyle çok acı çekmiş olan Türkler şu anda her anlamda gelişmiş ve demokratik bir toplum için sağlam bir iradeye sahiptirler.Tabii ki, birçoğunuzun ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de, Türk halkının girdiği demoratikleşme sürecini engellemeye devam eden örgütlü kişiler bulunmaktadır.Avrupa, bir halkın demokratik ve çağdaş özlemleri ile kendi geleceklerini Ortadoğu'ya sıkışmış bir Türkiye'de gören çevreler arasında bir tercih yapacaktır.Türkiye, 80 yıldır Müslüman bir ülke olarak dünyadaki en özgün laiklik örneği olmuştur. Türkiye aynı zamanda, insanlığın zenginliğini yaratan çeşitli kültür ve inançlardan oluşan bir mozayiğin yaşadığı topraktır.Evrensel bütün alanlarda büyük potansiyellere sahip olan bu büyük toplumu itmek hem Avrupa hem Türkiye açısından büyük zaman kaybına yol açacaktır.Türkler Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum ve Arap Türkler de dahil, mükemmel demokrasi, ekonomik gelişme ve dokunulmaz insan hakları yolunda yürümeye devam etmek için bir moral dayanak beklemektedir.Bunun dışında getirilen kanıtlar, asıl karar alındıktan sonra ya önemsiz ya da çözümü kolay ayrıntılardır.Birleşmiş Avrupa'nın temellerini atan fikirler Türkiye ile daha güçlü olacak, Türkler de Cumhuriyetin ilk gününden beri hedef aldıkları geleceğe ulaşacaklardır.Bayanlar ve baylar, hayal kırıklığına uğramayacaksınız.

Devamını Oku

Gül ve Baykal

26 Kasım 2002

Yıl 1979'du. Ecevit hükümetinin Dışişleri Bakanı Prof. Gündüz Okçun, Şah'ın kaçmasından sonra yeni bir iktidarın kurulduğu Tah-ran'a gitti. Biz de gazeteci olarak bu geziyi izliyorduk.Tahran'da yeni başbakan, "laik" ve demokratik partilerin temsilcisi olarak Mehdi Bazergân'dı. Bazergân'ın ofisine gittik. Başbakan'in iki sekreteri vardı, biri normal giyimli bir kadın diğeri "kapalı" bir kadın. Bazergân'a bu durum sorulunca verdiği karşılık şu olmuştu: "İkisi de ülkemizin gerçeğidir, bu iki sekreter toplumdaki ittifakı temsil etmektedir."Humeyni geliyordu...O sırada radikal İslamcı gruplar, Hu-meyni'nin yerleştiği Kum şehrini bambaşka bir dini-siyasi merkeze çevirmişlerdi. Başkent Tahran'da ise küçük bir grup radikal İslamcı her gün ana cadde boyunca yürüyor, Amerikan Elçiliği'nin önünde gösteri yapıyor, birkaç saat sonra dağılıyordu. Aynı olay her gün tekrarlanıyordu. Ama en şiddetli sloganlarla yürüyen bu grup giderek kalabalıklaşıyordu.Birkaç ay sonra Bazergân da kendini hapisanede buldu. Amerikan Elçiliği işgal edildi. Kum'dan gelen Humeyni ve diğer dini liderler iktidara tam olarak el koydular.Baykal'ın kaygısıGözümüzün önünde bu manzara bulunmaktadır. Bu manzaranın yok olması da kolay değildir. Bu manzarayı, gözümüzün önünden yok edecek ve eski bir tarih sahnesine dönüştürecek olan şu andaki AKP yönetimidir.Bu manzaralar henüz gözümüzün önünden gitmediği için kuşkular, kaygılar da yaşamaya devam etmektedir.Bu nedenle anayasanın değiştirilmesi gibi bir konu ortaya atılınca Deniz Bay-kal "Bu da nereden çıktı" diye aynı kaygıyı dile getirmektedir.Bu kaygı o kadar öne çıkmaktadır ki, Deniz Baykal kendisini birdenbire 1982'de askeri yönetimin yaptığı ve halka onaylattığı anayasayı savunurken bulmaktadır.Baykal kuşkulandığı için demokratik dünyanın en gayri demokratik anayasasını savunmak zorunda kalmaktadır.Başka çıkış var mı?AKP'ye karşı, Tayyip Erdoğan'a karşı, Abdullah Gül'e karşı bu kadar kaygılı olmanın biraz fazla olduğunu savunanlar vardır. Çünkü kim olursa olsun, herhangi bir kişinin peşin olarak suçlu ilan edilmesi hukukun temel ilkelerine, toplumsal etiğe ve yapıcı siyaset anlayışına uygun değildir.AKP yönetiminin bugüne kadar yapacağını söylediği ana konularda henüz herhangi bir "suç" işlenmiş değildir.Ama yılların biriktirdiği kaygıların da birkaç günde ya da haftada yok olmasını kimse bekleyemez.Bu kaygıları yok edecek olan, hükümetin "icraat'larıdır. Bu icraatlar kaygı alanlarını aşar, kaygıların gereksiz olduğunu kanıtlarsa AKP'nin önü biraz daha açılır.Baykal'ın aynı kuşkucu tavrı Kıbrıs meselesini de kapsamaktadır. Burada ise "kuşku" icraatın elini kolunu bağlamaya yönelik bir tavra dönüşmektedir."Şüphe" kendi başına kötü bir duygudur. "Şüphe"nin muhatabının hem çok dikkatli olmak ve hem de bu ruh halinin yarattığı bulutlan dağıtmak için azami çabayı göstermekten başka çaresi yoktur.

Devamını Oku

Dört büyük mayın ortada

25 Kasım 2002

Siyasette ve ülke yönetiminde en tehlikeli işlerden biri "karnından konuşmak" tır. "Karnından konuşmak," fikrini açıkça söylemeden, çevresinde dolaşmak, dönebilecek şekilde formüller kurmak, ama hiçbir zaman net olmamaktır.AKP sözcüleri bir süredir, "karnından konuşma" yöntemini benimsemiş gibi davranmaktadır. Bu tavır "mayınlı alan" için de geçerli olmaya başlamıştır."Mayınlı alan" da dört esas mayın bulunmaktadır.Birinci mayın: Türban meselesi... Bu sorun zamana yayılarak, geniş bir toplumsal uzlaşmayla ve siyasi meydan okumalar alanından çıkarılarak cözümlenebilir. Tersine zorlamalar bu meseleyi "mayın"a dönüştürür.İmam hatipler ve anayasaİkinci mayın: İmam hatip liseleri... İmam hatip liseleri, benzeti diğer meslek okulları gibi, belli bir alanda uzman eleman yetiştirmektedir. Bu alanda çalışan uzman, "din görevlisi" dir. İmam hatip liseleri, buna karşılık farklı bir işlevle yüklenmiş, "milli görüş" hareketinin taraftar ve militan yetiştirme alanı olarak kullanılmıştır. Bunun devamı imam hatip mezunlarının diğer lise mezunları gibi bütün üniversite haklarından yararlanması olarak gelmiştir.İmam hatip liselerini tekrar "avantajlı" bir konuma, din görevlisi yetiştirme işlevinin üzerinde bir konuma çıkarma çabasının onaylanması mümkün değildir. Bu girişim ikinci mayını iktidarın kendi kendine yerleştirmesi anlamına gelir.Üçüncü mayın: Anayasa değişikliği... AKP'nin "sivil" bir anayasa için harekete geçmesi hem doğaldır hem de destek bulacak bir girişimdir. Ancak bu anayasa değişikliği ya da yeni anayasa yapma girişimi, eğer toplumsal bir uzlaşmayla ve geniş bir katılımla başlamazsa sonuç AKP'nin anayasası olur. Bu kez yeni bir iktidar da gelir kendi anayasasını hazırlar. Bu mücadele böylece devam eder gider.Dokunulmazlık...AKP, geniş bir katilim ister gibi yapıp kendi anayasasını, kendi "takıntıları" ve kendi açıları çerçevesinde yapmaya kalkarsa en büyük mayın ortaya çıkar ve bu mayının gürültüsü de, vereceği zayiat da çok büyük olur.Dördüncü mayın: Milletvekili dokunulmazlığı... Tayyip Erdoğan seçim öncesi yaptığı konuşmalarda, siyaset kurumunu yıpratan bu meselenin çözüleceği vaadetti. Hatta, milletvekilinin hiçbir dokunulmazlığı olmaması gerektiğini, nasıl bütün vatandaşların en geniş demokratik haklardan yararlanması gerekiyorsa, milletvekilinin de aynı haklara sahip olmasının esas olduğunu söyledi.Şimdi ise belli bir "yan çizme" eğilimi ortaya çıkmıştır. Bu tavır devam ederse AKP iktidarı kendi kendine bir mayın daha yaratmış olur. Bu mayın AKP'yi de siyasi yıpranma zeminine sürükler.Bu mayınlar vardır. Henüz yerin altındadır ve kimseye zarar vermeleri söz konusu değildir. Ama AKP ilk iktidar keyfi içinde bu mayınların üzerine doğru yürürse, bunları çok da kolay patlatır.Avusturya ve bizAvusturya seçimi dünya kamuoyunun en dikkatle izlediği seçim olarak pazar günü gerçekleşti. Geçen seçimde yüzde 29 oyla iktidar ortağı olan neo-faşist Özgürlük Partisi bu kez yüzde 10'da kaldı. Birinci gelen merkez sağdaki Halk Partisi yüzde 42 aldı. İkinci gelen Sosyal Demokrat Parti'nin oy oranı da yüzde 37.Barajın yüzde 4 olduğu Avusturya'da seçim sisteminin yapısı yüzde 42 ile tek başına iktidar imkânıvermiyor. Bu oranlarla ilk üç parti sırasıyla 79, 69 ve 19'ar sandalye kazandı. Yüzde 9 oy oranıyla dördüncü olan Yeşillerin de 16 sandalyesi oldu. Sonuçta birinci gelen merkez sağ parti neo-faşist parti ile koalisyon kuracak.Bizde ise oyların yüzde 45'i parlamento dışında kaldı. Yüzde 35 oy alan parti Meclis'te anayasayı bile değiştirmeye yakın bir güçle temsil ediliyor. Yani ülkenin üçte birinin oyunu alan parti Meclis'in üçte ikisine egemen olabiliyor. Seçim sistemi tartışması yapılırken bu açık örnekleri görmek gerekiyor.

Devamını Oku

Türban tepeden geldi

21 Kasım 2002

Devlet protokolünün ikinci kişisi TBMM Başkanı'dır. Yıllardır bir yara haline getirilmiş olan türban meselesi dünden itibaren devletin ikinci kişisinin eşinin başında, tekrar gündemin ilk sırasına getirilmiştir.AKP sözcüleri seçim kampanyası sırasında bu meselenin hassasiyeti dolayısıyla birinci mesele haline getirilemeyeceğini çeşitli kereler tekrar etmişlerdi. Seçim sonrasında da gerek Tayyip Erdoğan gerekse Abdullah Gül aynı yönde davranmışlardır."Namus borcu"AKP yönetiminin getirdiği ve CHP tarafından da benimsenmiş olan açı, türban meselesinin öncelikle zamana bırakılması, sonra da toplumsal bir uzlaşma çerçevesinde çözülmesinin yollarının aranması şeklindeydi.Bu bakış genel bir destek görmüş ve aranan toplumsal uzlaşma ilk aşamada sağlanmıştı.TBMM Başkanı Bülent Arınç ise, seçim kampanyası sırasında türban meselesinin bir "namus borcu" olduğunu söylemiş, ama olaya iyimser bakmak isteyen herkes de bu "ton farkını" miting meydanının sıcaklığına vermişti.Arınç'ın son "jesti" o sözlerinin miting heyecanının ötesinde anlam taşıdığını gösteriyor. Meclis Başkanı olarak Cumhurbaşkanı'nı uğurlarken türbanlı eşinin protokolün en ön sırasında yer alması kuşkusuz bilinçli bir tavrı göstermektedir.Oyun devam ediyorTürban meselesini, birkaç yıl önce "mesele" haline getirmek ve türbanlı gençleri militanlaştırmak için "siyasi İslam"ın sahneye koyduğu oyunun sona ermediği anlaşılmaktadır.Türban olayının önyargı ve gerilimlerden uzak bir şekilde, rahat ve demokratik bir ruhla çözülmesi ancak iki tarafın da aynı duyguda birleşmesiyle mümkündür.Bu duygunun özeti şudur:Temel hak ve özgürlüklerin özümsenmesi, buna karşılık da bu hakların toplumda bölünmeye neden olacak şekilde kullanılmamasıdır.Arınç, Meclis'in yeni başkanı olarak türban meselesini "erken gündeme alma" eğiliminde olduğunu gösterirken, yüzde 35'lik oy desteğinin kendisine bu "çıkış" hakkını sağladığını düşünüyor olmalıdır.Kafa göstermek...İstanbul taksici argosunda "kafa göstermek" diye bir deyim vardır. İki araç karşı karşıya gelir, ikisi de birbirine yol vermek istemez ve biri "kafa gösterir", yani hafif bir hamle yapar ve diğerinin geri çekilip yol vermesini bekler. Eğer diğer araç olgunlukla geri çekilirse "kafa gösteren" kazandığı "zafer"in keyfi içinde önden gider. Ama eğer diğer araç bu "kafa gösterme"ye kızar ve o da "kafa gösterirse" bu çekişme en olmayacak yerlere kadar gidebilir.Bülent Arınç, Meclis Başkanı kimliğiyle "kafa göstermiştir". Aracın içinde bulunan ve aynı kaderi paylaşan insanlar ona, bu hareketinin yanlış ve anlamsız olduğunu anlatmak durumundadır. Çünkü Bülent Arınç'ın bugünkü makamı ve partisinin aldığı yüzde 35 oy ona "kafa gösterme" hakkı vermemektedir.Bu tarz, beklenen toplumsal uzlaşmaya bir nebze katkıda bulunmaz, tam tersine uzlaşma ve hep birlikte rahatlama zamanını biraz daha erteler.

Devamını Oku

Samimiyet sınavı

20 Kasım 2002

Tayyip Erdoğan, partisinin ilk grup toplantısında, siyaseti ve siyasileri en çok yıpratan konulardan birinin üzerinde durdu. Konu milletvekillerinin, bakanların "iş takibi"yapmalarıdır.Milletvekillerinin, vatandaşların sorunlarıyla tek tek ilgilenmeleri yeni bir mesele değildir.Sade vatandaşlar sık sık haksızlığa uğrarlar, hakları olan herhangi bir taleplerini kolay kolay elde edemezler. Bu duruma vatandaş alışıktır, ikide bir bürokrasiye, bürokrasinin vurdumduymazlığına çarpar.Böyle durumlarda sorunu çözecek en önemli araç "beyefendi"yi devreye sokmaktır. Özellikle iktidar partileriyle herhangi bir ilişkisi olanlar bir "beyefendi"ye ulaşır ve onun bir telefonu ya da bir notu ve kartıyla sorununu çözer.İşin masumiyeti kalmadıZaman içinde bu "masumiyet" hali yerini daha "profesyonel" ilişkilere bıraktı ve gerçek anlamda iş takipçiliği başladı. Kamu kaynaklarının ihaleler yoluyla "paylaşımı"nda milletvekilleri ne yazık ki çok etkili olmaya başladılar. Bu "iş takipleri" sırasında "beyefendi" lerin yumruklarını kullandıkları hatta silahların bile çekildiği hatırlanacaktır.Milletvekili iş takibi yapar, çünkü gelecek seçimde kampanya için "destek" gerekecek, "bağış" gerekecektir.Dokunulmazlık kalkmalıdırSiyasetin yıpranmasıyla ilgili ikinci önemli mesele "dokunulmazlık"tır. Gelişmiş demokrasilerde "milletvekili dokunulmazlığı" diye bir kavram yoktur. Milletvekili sadece siyasi faaliyetleri kolaylaştıran bazı imkânlardan yarar-lanır, ama kürsüden bile olsa herhangi birine hakaret ederse, bunun hesabını verir. Yasalara göre suç olan bir fiili överse yine hesabını yargı önünde verir. Hele hele "ekonomik suç" ya da "adi suç" işleme durumlarında hesabını herkesten fazla verir. Çünkü demokratik sistem, milletvekilinin bütün topluma örnek olmasını ister.AKP'nin tek başına iktidar olabilecek desteği sağlamasının nedenlerinden biri, "eskilere" ve onların yarattığına inanılan kirliliğe tepkidir. Burada yine anahtar kavram "dokunulmazlık" olmaktadır.Yalnız Fadıl Akgündüz değil...Milletvekili lojmanlarının kullanılmaması ve satışa çıkarılması sembolik bir tavırdır. Milletvekilinin ayrıcalıklarına karşı olduklarını böylece göstermişlerdir.AKP'nin ilk samimiyet sınavı da bu alanda olacaktır.Fadıl Akgündüz'ün dokunulmazlığının kaldırılması ile ilgili karar büyük olasılıkla hemen alınacak ve bu kişiyle ilgili "ekonomik suçlar" in davaları görülebilecektir.Aynı şekilde, şu anda AKP saflarında olan diğer milletvekillerinin de yine "ekonomik suç"larla ilgili soruşturma ve davaları bulunmaktadır. Akgündüz'ün dokunulmazlığını kaldıracak olan Meclis'in bu milletvekillerinin de dokunulmazlıklarını kaldırması şarttır.Eğer anayasa değişikliği bu işlemlerden önce gerçekleşir ve dokunulmazlık zırhı temelden kaldırılırsa söz konusu bütün yargılama süreçleri kendiliğinden işleyecektir.AKP'nin bu konuda göstereceği samimiyet, bugün topladığı desteği korumasını sağlar. Tersi durumda ise AKP de samimiyet sınavında geçer not alamaz.

Devamını Oku

Abdullah Gül

18 Kasım 2002

Türkiye'nin yeni başbakanının Abdullah Gül olacağı, bu satırlar yazıldığı sırada kesinleşmiş gibiydi. Elbette "Burası Türkiye, son anda her şey olabilir" diye düşünenler olacaktır.Ancak bu konuda anlamsız bir pazarlık ortamına girilmesinin gereksiz bir gerginlikten öteye bir sonucu olmayacağı da ortaya çıkmış bulunmaktadır.Abdullah Gül, Erbakan'ın Refah-Fazilet hareketleri içinde öne çıkmış, daha farklı bir üsluba sahip olması nedeniyle de dikkati çekmiş bir siyasetçidir.Erbakan'ın çatışma ve gerilim politikalarının hiçbir yere götürmeyeceğini, yakın tanımlardan biri olarak 28 Şubat süreci içinde görmüş, yaşamış ve Refah Partisi içinde muhalefet hareketinin başına geçmiştir.Siyasi İslam'ın "iç" halleri...Bu muhalefet hareketinin, Erbakan ve Erbakancı kadrolara ne şekilde muhalefet ettiğini, hangi farklı görüşlerle ortaya çıktığını anlamak kamuoyu açısından pek mümkün olmamıştır.Çünkü siyasi İslam'ın geleneklerinde, demokratik geleneklerle tamamen zıt bir tartışma üslubu vardır. İçinde olmayan ne konuştuklarını, ne tartıştıklarını pek anlamaz.Refah Partisi'nin ilk kez iki adayın yarıştığı kongresinde de bu "gizli tartışma" tarzı egemendi. Nihayet kongre sonunda oy kullanıldığı zaman partinin gerçekte neredeyse tam ortasından ikiye bölünmüş olduğu ortaya çıktı."Yenilikçi" adı verilen bu kadro Refah'ın başına geçmek için Erbakan'dan icazet alamamış ve kongreye, ayrı grup olarak ağırlık koymuştu.Yenilikçiler'in üç ismiAbdullah Gül'ün başkan adayı olduğu "yenilikçi" grup bu kongreyi az farkla kaybettikten sonra hızla yeni parti örgütlenmesine geçti. Bu arada İstanbul'da, daha çok kendi sorunlarıyla meşgul olan Tayyip Erdoğan ve ekibi "yenilikçi"lere katıldı.Bunun ardından da Refah Partisi'nin kapatılmasıyla birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi doğdu.Bu örgütlenmenin ve yeni oluşumu yaratmanın önde olan üç ismi vardı. Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ve Abdullah Gül.Tayyip Erdoğan artik hareketin tartışılmaz lideridir. Abdullah Gül başbakan olacaktır. Bülent Arınç da çok büyük olasılıkla Meclis Başkanlığı'na getirilecektir.Gül hızlı ve etkin olmalıAbdullah Gül, kişisel özellikleri açısından ya da muhafazakâr kişiliği açısındanTürkiye'de başbakanlık görevine gelmiş birçok başka siyasiden çok farklı değildir. Bu yüzden, bu açıdan yapılacak eleştirilerin çok fazla bir önemi bulunmamaktadır. Önemli olan Abdullah Gül'ün başbakan olarak "icraatı" ve asıl liderin Meclis ve hükümet dışında bulunmasından dolayı ortaya çıkacak sorunları çözme tarzıdır.Bugün birikmiş sorunlar Türkiye'nin başbakanının birçok konuda çok hızlı ve etkili davranmasını gerekli kılmaktadır. Eğer Gül bu hız ve etkinliği göstermezse "emanetçi" konumuna düşer ve bu da yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olur.AKP hükümeti daha kurulmadan büyük bir krediyle yola çıkmaya hazırlanmaktadır. Bu da Abdullah Gül'ün sorumluluğunu azaltmamakta, tam tersine artırmaktadır.

Devamını Oku

İyi haberler programı

18 Kasım 2002

Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan "bir yıllık hükümet programı" hem hafta sonuna hem de başbakan atamasına denk geldiği için ekonomistler tarafından henüz ele alınmadı.Bu bir yıllık program tümüyle "iyi haberler" programıdır. Sadece "iyi haberler" verilmektedir, ama bunların nereden, hangi kaynaklardan karşılanacağına ilişkin bilgi verilmemektedir.15 bin kilometrelik duble yol, Boğaz'a tüp geçit, demiryollarının canlandırılması ciddi harcamalar gerektiren yatırımlardır.Bunun yanında konut hamlesi de ekonomiyi bir süre için canladıracaktır, piyasaya belli bir para girmesini sağlayacaktır. Bu da sadece bir dönemlik bir canlanmadır. Daha önce çeşitli hükümetler, özellikle de Özal hükümetinin ilk döneminde bu tür canlandırma çalışmaları yapılmıştır.Kaynak meselesi...Bunun yanında vergilerle ve mali milatla ilgili vaatler de gelir azaltıcı kararlardır. Verginin tabana yayılmasından söz edilmektedir ama bilinmektedir ki bu kısa dönemde başarılabilir bir iş değildir.Genel sağlık sigortası da yine kaynak gerektirdiğinden, şu anda en büyük kara delik olmaya devam eden sosyal güvenlik sistemindeki kara deliği küçültücü değil büyütücü olacaktır.Bu programda verilen "iyi haberler"e kimsenin itirazı olamaz, kimse "hayır yapılmasın" diyemez. Ancak bütün bu programın verilen süre içinde, bir yıl içinde hayata geçirilebilmesi için ciddiyetle kaynak gösterilmesi zorunluluğu vardır.Ekonomistler bu programın analizini kuşkusuz çok daha ayrıntılı olarak yapacaklardır. Ancak ilk bakışta sorun olarak bu kaynak meselesi görülmektedir. Ekonomi dünyasından konuştuğumuz uzman kişiler de kaynak meselesine dikkat çekmektedirler.Girişimde cesaret varAKP hükümetinin başarılı olması, halkın, özellikle de son krizlerden en fazla darbe yemiş kesimlerin durumlarının düzeltilmesi için çok geniş bir destek bulunmaktadır.AKP hükümeti henüz kurulmamış, "dosyaları" almamış, mevcut durumla ilgili tam bilgi sahibi olmamıştır. Buna rağmen böyle kapsamlı ve ayrıntılı bir program açıklanması gerçekten "cesur" bir harekettir. Kamuoyu bu programın gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini izleme ve denetleme imkânına sahiptir. Bu açıklama hükümet göreve başlamadan yapıldığına göre, yeni yönetim bir süre sonra "biz durumu tam bilmiyorduk, o yüzden biraz fazla vaatte bulunmuşuz" demeyecektir.İcra hızlı ve akıllı olursaBu programın bir kenarında da kaçınılmaz olarak Uluslararası Para Fonu bulunmaktadır. Ve programın çeşitli bölümlerinin yürüyebilmesi için de bu kuruluşla yeniden anlaşma gereği doğacaktır.IMF; bundan önceki üçlü koalisyona "siyaseten" güvenmediği için işi son derece sıkı tutmuştur. Tek partili AKP hükümetine karşı nasıl bir politika izleyeceği bilinmemektedir. Kuşkusuz bu politikanın belirlenmesinde Washington yönetiminin bakışı da birinci derecede etkili olacaktır.Bu programın verilen tarihlerde yürüyebilmesi için Bakanlar Kurulu'nün oluşumu da önem taşımaktadır. Programda verilen bütün konu başlıkları "ic-ra"nın çok hızlı ve akıllıca hareket edebilmesini gerektirmektedir.Bugünün iyimser havası içinde gelebilecek sıkıntılara dikkat çekilmesi "iyi gözle" görülmez. Çünkü toplumun "iyimser" olmaya, iyi şeyler beklemeye, iyi haberler duymaya ihtiyacı vardır.Önemli olan, iyi haberlerin gerçek iyi haberler olmasıdır.

Devamını Oku