Bağdat Halifesi El Mamun atlara çok meraklıydı. Büyük bir hara kurmuş, değerli atlar yetiştiriyor, başkalarının yetiştirdiği atları da alıyordu.Bir gün çok güzel bir Arap atı getirdiler, El Mamun atı görür görmez hayran kaldı, oldukça yüklü bir para verip satın aldı. Artık hep bu ata biniyordu.At o kadar güzel ve alımlıydı ki, bütün Bağdat atı izliyor, konuşuyordu.Bağdat'ın varlıklı ve etkili kişilerinden biri olan Ömer de at seviyordu ve El Mamun'un atına tam anlamıyla kafayı takmıştı. Önce gitti, ödediği paranın iki katını önerdi, ama ret cevabı aldı. Üç katini önerdi, El Mamun'un cevabı yine "hayır" oldu. Atını seviyordu ve satmayı kesinlikle düşünmüyordu.Ömer ise bu atı ele geçirmekten başka bir şey düşünmüyordu.Bir gün halifenin tek başına şehir dışına çıkacağını öğrendi. Bir plan yaptı...Halife şehir dışında atnın üzerinde keyifle ilerlerken yolun kenarında eski püskü giysiler içinde, yüzü sarılı, hasta gibi kıvrılmış bir dilenci gördü.El Mamun iyi biriydi, aslında Ömer'den başkası olmayan dilenciyi o halde görünce üzüldü, atından indi, yanına gitti."Haydi gel" dedi, "Yakında bir saray var, seni oraya götüreyim, yedirsinler, içirsinler, derdine baksınlar..."Dilenci titrek bir sesle "Sağolun efendim, ama günlerden beri ağzıma bir şey koymadım, yürüyecek takatim yok" diye cevap verdi.Bunun üzerine halife dilencinin koluna girdi, onu kaldırdı ve atının üzerine oturttu. Titrek dilenci oturur oturmaz dirildi, dikildi ve atı mahmuzlayıp koşturmaya başladı.El Mamun o anda dilencinin atını almak için uğraşan Ömer olduğunu anladı ve arkasından koşarak durması için bağırmaya başladı.Ömer bir süre daha atı koşturduktan sonra arkasından koşmaya devam eden El Mamun'un "Dur, sadece bir şey söylemek istiyorum" diye bağırdığını duydu. Merak etti ve uygun bir mesafede atı durdurdu.El Mamun önce biraz soluklandı sonra konuşmaya başladı:"Atımı çaldın, şu anda seni durduramam, elimden bir şey gelmez. Ama senden önemli bir şey istiyorum. Atım sende kalsın ve istediğimi yaparsan geri almak için de herhangi bir şey yapmayacağım.""Nedir isteğin"diye sordu Ömer."Atımı nasıl, hangi kurnazlıkla ele geçirdiğini sakın kimseye anlatma, bu olay ikimizin arasında sır olarak kalsın."Ömer şaşırdı, "Neden" diye sordu.El Mamun anlattı: "Çünkü bu olayı bütün Bağdat, hatta çevre şehirlerdekiler bile duyar. Başkaları da seninle aynı kurnazlığı yapmaya kalkar. Ama asıl kötülük yol kenarında bekleyen hasta ve fakir insanlara olur. Bu olayı duyanlardan hiçbiri artık yol kenarında bekleyen aç ve hasta insanlara yardım etmek için durmaz. Hatta benim başıma gelen onların da başına gelmesin diye hızlanıp, geçer giderler..."
Fransa Devlet Başkanı Chirac ile Almanya Başbakanı Schröder'in Türkiye'ye görüşme tarihi vermek konusunda anlaşmış olmalarıyla Avrupa'nın 12 Aralık'ta "sözünü tutacağı" kesinleşmiştir.Avrupa sözünü tutmuştur çünkü Türkiye de bütün sözlerini tutmuş, bundan sonrası için de sözlerine sadık olacağını göstermiştir.12 Aralık'ta belki Fransa ve Almanya'nın anlaştığı gibi biraz "uzak" olan Temmuz 2005 tarihi çıkacaktır, belki de devam eden görüşmeler ve pazarlıklar sonucu bu tarih biraz daha geriye gelecektir.Ama esas olan kesinleşmiştir, Türkiye Avrupa Birliği tam üyelik görüşmeleri için tarih alacaktır.Neden Temmuz 2005Fransa ile Almanya'nın bir de "2004 raporu"ndan söz etmeleri biraz kafaları karıştırmıştır. Ancak yapılan açıklamada tarih, "şartlı" bir tarih olarak belirtilmemektedir.Türkiye'nin ve Türkiye ile aynı bakış açılarını paylaşan Avrupa ülkelerinin istedikleri tarih 2004 baharıdır.Fransa ile Almanya'nın bu tarihin bir yıl daha ilerde olmasını önermelerinin iki nedeni bulunmaktadır.Birinci neden bu ülkelerin iç kamuoyları ve politik dengeleridir. Her iki ülkede de sağ partiler Türkiye'nin AB üyeliğine karşıdır ve bunu iç politikada ve Avrupa politikalarında kullanmaktadırlar.Yakın bir tarih, yakın bir üyelik olacağı, hatta kamuoyu görüşme tarihini üyeliğin gerçekleşmesi gibi algılayacağı için iç politikada sıkıntıları bulunan iki lider 2005'i uygun görmüşlerdir.Tarihin ileri alınmasının bir nedeni de Brüksel'deki Avrupa Komisyonu'nun isteğidir. Komisyon, 2004 baharında 10 ülkenin üyeliğinin başlayacağını, bunun hem fiili çalışma açısından hem de çeşitli fonların kullanılması açısından sorunlar getirdiğini, bir de Türkiye ile görüşmelerin başlaması durumunda pratik ve mali sorunların artacağı gerekçesiyle 2005 yılını önermiştir.24 kriter ve KıbrısGörüşme tarihi 2005 Temmuz ayı da olsa, 2004 baharı da olsa Türkiye'nin bütün yükümlülüklerini yerine getirmek için yeterli süresi olacaktır.Elbette bu, önceki yıllarda alıştığımız gibi oturup oturup son anda harekete geçerek yapılamaz.2004'te ya da 2005'te, görüşmeler başladığı anda Türkiye'nin üyelik için gerekli olan 24 temel kıstasın büyük çoğunluğunu yerine getirmiş olması gerekmektedir.Şu anda "sorun" olarak Kıbrıs görüşmeleri henüz ortada durmaktadır. Eğer 12 Aralık zirvesine kadar Denktaş ile Klerides "Annan Planı"nın "ilkeler bildirisi" bölümünü imzalarlarsa iki lider de "Birleşmiş Kıbrıs hedefi için çalışan liderler" olarak Kopenhag zirvesine davet edileceklerdir. Bu davetin anlamı, Kıbrıs barış sürecinin yoluna girdiğinin Avrupa tarafından kabul edildiğidir.Eğer bu imza gerçekleşmezse iki tarafa tekrar 2003 Şubat ayı sonuna kadar Birleşmiş Milletler tarafından süre verilmesi söz konusudur. Bu tarihin anlamı da yine "Kıbrıs Cumhuriyeti nin AB üyeliğiyle ilgili resmi süreçlerin önümüzdeki mart ayında başlayacak olmasıdır.Avrupa liderleri, içlerinden birçoğunun kabul ettiği gibi görüşme tarihini 2004'e alabilirler. Ama tarih Fransa ve Almanya'nın anlaştığı gibi 2005'te kalsa da 12 Aralık "Avrupa Bayramı" olarak kabul edilmeli ve bütün Türkiye 2 yıl sonrasının "mükemmel" Türkiye'si için seferber olmalıdır.
Bu hafta Ankara'nın "cesaret haftası" olacak. Bu "cesaret" dört boyutlu gösterilmek zorunda. Birinci boyut, Meclis'in hiçbir kompleks ya da takıntı göstermeden Avrupa Birliği uyum yasalarını çıkartmasıdır.Bunun yanında Adalet ve Kalkınma Partisi ve CHP'nin uygulamalarla ilgili net çıkışlar yapması gerekmektedir. Bu uyarılar, "Kafası karışık" bazı kamu görevlileri ve kurumları açısından önemlidir.Mesajlara devamİkinci "cesaret boyutu" Tayyip Erdoğan'ın son dış temaslarıyla ilgilidir.Bu temasların en önemlisi, kuşkusuz 10 Aralık'ta Washington'da, Beyaz Saray'da gerçekleşecek olan Bush görüşmesidir.Buna bir ölçüde bağlı olan "üçüncü boyut" da Avrupa ülkelerinin karar vericilerine yönelik mesaj yağmurunun devam etmesidir.Bu "cesaret" ve "basiret" hem Ankara'ya hem bütün sivil toplum kuruluşlarında "son hafta" da sürmelidir.Artık herkes görmeli"Cesaret" in dördüncü boyutu ise en büyük"cesaret"in ve "basiret"in gösterilmesi gereken konudur: Kıbrıs.KKTC yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gerçek bir "devlet" olamamıştır.Buna rağmen KKTC'yi kurmuş ve yaşatmaya çalışmış olanların bakış açısının farklı olması doğaldır. Ama Kıbrıs sorununun "çözüm" sınırına gelmiş olduğunu onlar da görmek zorundadır.Güney Kıbrıs, "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak Avrupa Birliği üyesi olduğu andan itibaren Kuzey Kıbrıs'ın hiçbir şansı kalmayacaktır.Asıl cesaret nerede...Kıbrıs'ta çözüm için "cesaret" gösterilmesinin diğer yanında Türkiye'ye AB üyeliği yolunun açılması bulunmaktadır.KKTC yetkilileri son anda yine çözüme gidebilecek süreci tıkama çabası içindedirler.Bu tıkama çabalarının sonuçta hem Kıbrıs Türkleri'ne hem de bütün Türkiye'ye zarar vereceğini görmek istemiyorlar.Ankara'nın Kıbrıs konusunda atacağı "cesur" adımlar asla "teslimiyet" ya da "Kıbrıs'ı satmak" değildir.Cesaret, bu suçlamaları göze alarak düzgün bir çözüm için kararlı davranmakla gösterilecektir.Kopenhag Zirvesi 12 Aralık'ta toplanacak.O gün Avrupa liderlerinin verecekleri kararın önemini artık herkes biliyor.O zaman: "Cesaret, biraz daha cesaret..."YolsuzluklarAKP ile CHP'nin birinci ve ikinci partiler olarak seçilmelerinin nedenlerinden biri, önceki dönemlerdeki "yolsuzluk" söylentilerinin ayyuka çıkmış olmasıydı. Türk halkının büyük çoğunluğu Ankara'da büyük yolsuzluklar olduğunu ve bunların üstlerinin örtüldüğü kanaatindeydi.Tayyip Erdoğan dün uzun bir aradan sonra "yolsuzluklar" konusunu açtı. Bu konuda yapılacak her şey halkın desteğini alacaktır. Tek şartla: Takiplere, siyasi hesaplaşma karışmadıkça...
Bir süredir yeni bir "Polyanna'cılık" türü ortaya çıkı. Bu tür davranış biçimi siyaset ortamında çok net bir halde görünüyor..."Polyanna" eski bir çocuk kitabıdır, aynı addaki küçük kız hayattaki her şeye iyi tarafından bakar, hep iyimserdir. "Polyanna'cılık" deyimi bu kitabın kahramanının dünya görüşünden çıkmıştır.Bizim "Polyanna"lar bu küçük kız gibi saf değil. Eğer "Polyanna" gibi saf olsalardı, iyimserliklerinin tek endeksi "iktidara yakınlık" olmazdı.Derin anlam peşinde...Altı yıl önce Çiller'in DYP'si Erbakanın RP'si ile Refahyol hükümetini kurdu. Bizim Polyanna'lar hemen bu koalisyonun "derin" anlamlarını anlatmaya başladılar.Soru soranlar, farklı düşünenler onlar için "oyun bozan ebedi muhalifler"di.Refahyol'un hiçbir "derin anlamı" olmadığı ortaya çıktığı zaman, iktidarsever Polyanna'lar hızla yeni güç merkezlerine doğru yer değiştirdiler.1999'da Ecevit başbakan oldu, MHP de koalisyona katıldı, iktidarsever Polyanna'lar bu kez Ecevit övgüleriyle işe başladılar. İkinci görevleri ise MHP'nin "değiştiğini" anlatmaktı.Keşifler ve icatlar!?Ecevit'in "büyük devlet adamlığı"ndan kuşku duyanlar, MHP'ye ilişkin soru soranlar yine "ebedi muhalif, "oyun bozan" hatta "entelektüellik hastalığı" olanlardı, iktidar seven, güç seven Polyanna'lar için farklı düşünen herkesin "küçümsenmesi", dikkate alınmaması gerekiyordu.Ve geldik 3 Kasım 2002'ye, AKP iktidar oldu. Aynı Polyanna'lar bu kez de Tayyip Erdoğan ve AKP'yi keşfettiler. Keşfettiler, çünkü sadece iktidar odaklı oldukları için, siyasete sadece iktidar açısından baktıkları için her yeni iktidarı, ancak iktidar olduğu anda fark eder, keşfederler.Erdoğan'ı da sevdilerŞimdi Tayyip Erdoğan'ı "keşfettiler" ve tabii ki sevdiler. AKP de görmek istedikleri gibi bir partidir. Son bir aydır da bütün dikkatleri Erdoğan'ın ve partisinin önemine yoğunlaşmıştır.Bu Polyanna'lar her zamanki gibi iktidarın tartışılmasını, soru sorulmasını istemiyorlar. AKP ve Erdoğan iktidar olmuştur, onlar için "iş bitmiştir." Daha doğrusu her zamanki işleri yeniden başlamıştır. Soru soranlar, tartışanlar azarlanacak, "size ne oluyor" diye küçümsenecektir.Akılları varsa...Bütün iktidarlar bu Polyanna'lardan çok memnundur. Refahyol da memnundu, Ecevit çok memnundu, MHP de memnundu. Onlara iktidar olduklarını, güç olduklarını hissettirenler bu Polyanna'lardır. Ama bu Polyanna'lar aynı zamanda en büyük kuyu kazıcıdırlar, onların çektiği cilalar, parlatmalar muktedirlere yollarını şaşırtır.Kendi güçlerini, kendilerini abartmalarına neden olur. Böylece hata yapmaya başlarlar.Sonra o iktidar gider, başkası gelir ve bizim Polyanna'lar tekrar "geçmişe mazi yenmişe kuzu" deyip yeni geleni cilalama görevlerini sürdürürler.
Türkiye, şu anda tam anlamıyla bir "dörtlü kuşatma" altındadır. Kuşatmanın birinci ayağı Avrupa Birliği'dir. Dolayısıyla bu, gönüllü olarak girilen bir kuşatmadır. Birliğin en ağırlıklı ülkeleri Türkiye'nin istediği bir hareket yönünün ortaya çıkması için çeşitli taleplerine karşılık beklemektedirler.Ve burada "ikinci kuşatma" konusu ortaya çıkmaktadır: Kıbrıs. Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki durumu bellidir. Ancak hem Avrupa Birliği hem de Amerika bu meselenin artık dünyanın ve Avrupa'nın gündeminden çıkması konusunda en kararlı tavrı göstermektedir.Stratejik zorunluluk...Üçüncü kuşatma, iki yıldır mecburen katlanılan bir kuşatmadır ve yine ucu Amerika'dadır. Bu Uluslararası Para Fonu'nün kuşatmasıdır. Yeni hükümetin durumu, görüşleri ve devam eden programda meydana gelebilecek "delikler" konusunda IMF de tekrar kuşatma durumuna geçmiştir. Ortada Türkiye'ye açılmış 30 milyar doların üzerinde bir kredi vardır ve IMF bu kuşatmasını sürdürmek zorundadır.Dördüncü kuşatma da yine ABD imzalıdır. Konu bu kez Irak ve Saddam Hüseyin'dir. İkinci Irak savaşının hedefi net olarak belli olmuştur ve bu ülkenin tümüyle yeniden yapılandırılması söz konusudur. Strateji böyle olunca da Türkiye'nin hem askeri hem siyasi hem de uzun vadeli hedefler açısından "işin içinde" olması gerekmektedir. Bu kuşatmada ABD'nin yanında ingiltere de bulunmaktadır.Kendimiz ettik!..ABD hem IMF'in fiili "patron"udur hem de Kıbrıs'ta çözüm sağlanması için en etkili ağırlığı oluşturmaktadır.İngiltere Irak ve genel olarak Ortadoğu politikalarında hem ABD'nin en yakın müttefikidir hem de Kıbns konusunda "garantör" dür. İngiltere aynı zamanda Avrupa Birliği'nde "mütereddit" Almanya ve Fransa'nın Türkiye'ye ilişkin tavrını değiştirtebilecek tek güçtür.Düğümler birbirine bağlanmıştır. Bunları birbirinden ayırmak artık Türkiye açısından mümkün değildir. Kuşatmanın dörtlü hale gelmesi elbette birçok güçlüğe yol açmaktadır.Biraz geriye dönüp bakarsak üç kuşatma konusunun Türkiye'nin kötü yönetilmesi nedeniyle bu noktaya geldiğini görebiliriz. Ekonominin kötü yönetimi IMF kuşatmasını getirdi. Kıbrıs konusunda aktif ve etkili politikalar izlenmemesi yine Kıbrıs'ı bu en son anda kuşatma alanına dönüştürdü.Bunlara bir de Avrupa Birliği için kaçırılmış olan trenleri ve heba edilen zamanlan eklersek ortaya "kendimiz ettik kendimiz bulduk" görüntüsü çıkar.Kuşatma hızlanacakAma sonuçta olan olmuş, bütün kritik konular, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek dört temel konu birbirine bağlanmıştır.Bu dörtlü kuşatmanın içinden çıkmak için eskimiş, kaba bakış açılarından, düz mantıklardan sıyrılmak ve inisiyatif kullanmak gerekmektedir. Bu dörtlü kuşatma da AKP hükümetinin "acemilik" dönemine rastlamıştır. Bu nedenle "kuşatıcılar" da hızla duvarlan örmektedir.Böyle bir dönemde Türkiye'nin, örneğin türban gibi tıkız ve anlamsız konularla uğraşmaya ne zamanı vardır, ne de bunlara enerji harcayabilir.
Siirt seçim sonucunun iptal edilmesiyle birkaç sıkıntı konusu aynı anda halledilmiş oldu. Birincisi, Tayyip Erdoğan'ın daha kısa bir sürede Meclis'e girmesi ve başbakan olmasıdır. Yüksek Seçim Kurulu'nun gerekçeli kararının yayınlanmasının ardından işleyecek seçim süreci yaklaşık üç aylık bir zaman yaratmıştır. Bu sürede Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olmasını engelleyen yasal değişiklikler kolayca yapılır ve Erdoğan Siirt seçiminde aday olabilir.YSK 'aynı adaylarla' derseAncak bu da Yüksek Seçim Kurulu'nun kararına bağlıdır. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu, Siirt seçiminin aynı adaylarla tekrarlanması gerektiğine karar verebilir.İkinci konu "Jet" Fadıl Akgündüz'ün durumuna ilişkindir.Bu kişiyle ilgili tutuklama ve yakalama kararları milletvekili seçilmesi dolayısıyla durdurulmuş ve dokunulmazlığının kaldırılması Adalet Bakanlığı'na ve Meclis'in kararına kalmıştır.Seçim sonucunun iptaliyle birlikte Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliği düşmüştür. Yüksek Seçim Kurulu'nun kararı seçimin eski adaylarla tekrarı yönünde olursa bu mesele de çözülmemiş olacaktır. Ama yine de dünden itibaren Fadıl Akgündüz sade bir vatandaştır ve hakkındaki yasal işlemlerin uygulanması gerekir.Akgündüz'ün durumuBu iki meselenin çözümü de sonuçta Yüksek Seçim Kurulu'nun kararına bağlıdır. Eğer YSK seçimin yenilenmesinin yeni adaylarla da yapılabileceği kararını alırsa AKP'nin işi iki yönden de kolaylaşmış olacaktır.Erdoğan'ın milletvekili ve başbakan olması en kısa sürede gerçekleşecek, bu büyük sıkıntı böylece ortadan kalkmış olacaktır.Eğer Fadıl Akgündüz hakkında seçim öncesinde yasal süreç işler ve bu kişinin adaylık durumu ortadan kalkarsa, dokunulmazlıklarla ilgili tartışma da gündemin alt sıralarına taşınacak ve AKP yine rahatlamış olacaktır.Fadıl Akgündüz ile ilgili dokunulmazlık tartışması gündemde kaldığı ve bu kişi hakkında Meclis'in karar alması sözkonusu olduğu takdirde kamuoyu sürekli olarak bir grup AKP milletvekilinin durumunu hatırlamaya ve konuşmaya, CHP de bu konuyu sıcak tutmaya devam edecektir.Siyasi mi, hukuki mi?Ancak Fadıl Akgündüz, Yüksek Seçim Kurulu kararı ile "bertaraf" edilirse dokunulmazlık tartışması da eski sıcaklığını kaybedebilir.Yüksek Seçim Kurulu, AKP'nin çok sıkışık olduğu iki konuda rahat bir nefes almasını sağlamış oldu. Eğer bu kararın devamı, yani yeni adaylarla seçim yapma imkânı da gelirse AKP iyice rahatlayacaktır.Yine de kamuoyunun önüne yeni bir soru gelmiş olmaktadır:Yüksek Seçim Kurulu'nun seçimin üzerinden bir ay geçtikten sonra aldığı bu karar "hukuki" midir, "siyasi" midir?Yakın geçmişimiz en yetkili hukuk mercilerinin bile "siyaset" dışında kalamadığının örnekleriyle doludur. Çok fazla "kötü örnek" gördüğümüz ve yaşadığımız için Yüksek Seçim Kurulu'nun kararının niteliği hakkında tartışma çıkması kaçınılmazdır.
Meclis Başkanı AKP'li Bülent Arınç'ın adı, kendi tavrı sonucu, türban meselesiyle birleşti. Arınç, seçim öncesinde söylenenlerin tersine, türban meselesini gündemin ön sırasına getirmiş oldu.Bunun karşılığı da, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının Arınç'a yaptıkları "yıldırım hızı ziyaret" oldu.Türban meselesi hakkında son birkaç yıldır, binlerce saat konuşuldu, binlerce sayfa yazı yazıldı. Yargılamalar oldu.Kaşınmayacaktı...Şunu hatırlamamızda yarar var: Türban, son birkaç yıl öncesine kadar sorun değildi; kamusal alanda dini ya da da siyasi inanç sembolleriyle zorlama yapılmaması toplumun kabul ettiği ve uyduğu bir kuraldı. "Siyasi islam" in geleneksel partileri Refah-Fazilet bu kuralı bozdular ve türban eylemleriyle güç gösterisine giriştiler. Böylece Türkiye'de bir türban meselesi yaratılmış oldu.AKp, seçim öncesinde iktidar adayı olduğu anlaşılacağı andan itibaren bu meseleyi kullanmayacağı, "kaşımayacağı" yönünde mesajlar verdi. Bu mesajlar olumlu karşılandı ve AKP'nin "İslamcı" siyaset yapmayacağının güvencesi olarak görüldü."İlk adım"mı!..AKP'li Arınç ise Meclis Başkanı olmak için "ağırlık" koyarken konunun ardında yine türban vardı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, devletin en üst düzeyinde türban ortaya çıkacaktı. Meclis Başkanı, temsil ve protokol görevleri nedeniyle "eşli" olmak zorunluluğu olan durumlarda türbanı "protokol"e sokmuş olacaktı. Ve öyle oldu."Kamusal alanda", yani resmi kurumlarda, okullarda, Meclis'te yasal olarak giyilemeyen türbanı devletin en tepesindeki ikinci kişi "resmileştirmiş" oldu.Bunu bir "ilk adım" olarak görenler çoktur. Arkasının bazı kamu kurumlarında türbanın yolunun açılması olarak gelmesini bekleyenler çoktur. "Siyasi islam" son yıllarda bu konuda güçlü bir beklenti yaratmıştır. Bu kesim AKP'yi desteklemiş ve AKP iktidar olmuştur. Ve onların AKP'nin türbana ilişkin bütün yasakları kaldırmasını bekledikleri açıktır.Mesaj bütün toplumaTam karşıdaki "kuşkulu" çoğunluk da Arınç'ın tavrıyla atılan ilk adımın arkasının geleceği şüphesine düşmüştür. AKP erkânından gelen her adıma artık başka bir gözle bakılması kaçınılmaz olmuştur.Komutanların "yıldırım" hızıyla Arınç'ın makamına girip çıkmalarının, sadece AKP'ye değil bütün topluma mesaj olarak planlanmış olduğu açıktır."Türban" en önemli "sembol" olmuştur. Bu sembolü yaratan ve gerilim konusuna dönüştürenlerin bu mesaja karşı bir "adım" planlamaları durumunda belki kendi "cepheleri" memnun olabilir. Ama bu durumda "karşı cephe" de büyür ve kenetlenir.İkinci bir "28 Şubat süreci" daha yaşanırsa, bunun sorumlusu sadece Arınç ve onun çizgisindekiler olur.
Kuşkunun, kaygının, korkunun fazlası ineği de hasta eder. Mevlânâ'nın "mutsuz inek" hikâyesi bunu anlatıyor:Yemyeşil bir adada tek başına yaşayan bir inek varmış. Bütün gün otları yiyor, semiriyor, fazla kımıldamadan duruyormuş. Gece gelince ise karanlıkta çevresindeki otları göremiyor ve telaşlanmaya başlıyormuş. "Eyvah yarına yiyecek bir şey kalmadı, tek başıma bu adada açlıktan öleceğim" diye kurdukça dertleniyor, dertlendikçe kuruyor-muş.Bütün gece bu kuşku ve korkularla uyuyamıyor, kıvrana kıvrana sabahı ediyormuş. Geceyi bütün bu kuşku ve korkular içinde uyuyamadan geçirdiği için de sabah olduğunda bir deri bir kemik kalıyormuş.Sabahın ilk ışıkları adayı aydınlatınca birden çevresinin yeşilliklerle dolu olduğunu görüyor, seviniyor yiyebildiği kadar yiyormuş.Sonra yine gece oluyor ve aynı korkular ineğin kafasına doluyor, yine sabaha bir deri bir kemik ve korkular içinde ulaşıyormuş.Zaman böylece akmış gitmiş, ama inek hiçbir zaman bir önceki geceyi ve o sabahı hatırlayamadığı, kafasında birara-ya getiremediği için gündüz semirmeye gece korkup zayıflamaya devam etmiş.Mevlânâ diyor ki: Yarına ilişkin kuşku ve kaygıları büyütmek her tarafı yeşillik dolu bir ineği bile mutsuz eder.Selahattin, gücünün en yüksek noktasındayken; bütün düşmanları kendinden korkar, halkı ise hem saygı gösterir hem de çekinirken hastalandı.Doktorlarına kendisine doğruyu söylemeleri için ısrar etti ve söyletti: Birkaç günlük ömrü kalmıştı.Kendisine bir kefen dikmelerini söyledi. Kefen hemen dikildi, Selahat-tin'e getirildi.Selahattin kefeni adamlarına verdi ve şehre gönderdi.Selahattin ölene kadar adamları her yerde dolaştılar ve sürekli olarak şöyle bağırdılar:"Hem Batı'yı hem Doğu'yu yenen, topraklarına topraklar katan, hazinesini dünyanın en büyük hazinelerinden biri yapan Büyük Selahattin mezarına sadece bu kefeni götürecek!"Bir sufi bilge ömrünün sonuna geldiğini hissetti. Müritlerini yanına çağırdı ve haberi onlara verdi. Sonra sordu: "Beni nereye gömeceksiniz?"Müritleri Büyük Cami'nin bahçesini seçmişlerdi bile. Bilge biraz düşündü, "Hayır" dedi."Beni şehrin dışında, fahişelerle suçluların gömüldüğü mezarlığa gömün."Müritler şaşırdılar, "neden" diye sordular."Onlar yaptıkları yanlışları, günahları gizleyemediler. Onun için diğer insanların tepkilerini çektiler. Bense bütün insanlar gibi çoğu yanlışımı gizledim ve böylece başkalarının saygısını sağladım. Onların yanında olmalıyım ki, gerçekten fark-lıysam farkım ortaya çıksın, eğer değilsem de onların arasında olayım."