Türkiye Büyük Millet Meclisi uzun zamandır ilk kez farklı bir havada açıldı. Beş yıl bu çatı altında görev yapacak olan milletvekillerinin çok büyük çoğunluğu "yeni". Geçen dönemin ve geçmiş dönemlerin kötü alışkanlıkları ve kişisel bozulmalarının bu "yeni" kadroda bulunmadığını düşünerek bu beş yıla başlamak zorundayız.Geçici Başkan Şükrü Elekdağ açılış konuşmasında Türkiye'nin özelliklerini ve geleceğe bakışını "dışarının" anlayabileceği şekilde özetledi.'Yerim dar, yenim dar' olmaz...Bu Meclis'e ve içinden çıkacak olan AKP hükümetine karşı, ona oy vermemiş yüzde 65'in de "önyargılı" yaklaşmadığının belirtileri bütün toplumda görülüyor.Herkes "yeter ki işler yürüsün" diyerek yeni hükümetin beklentileri yerine getirmesini bekliyor.Kurulacak AKP hükümetinin herhangi bir "mazereti" yoktur. Tek başına iktidar olmuştur. Toplumun iktidardan beklentileri ve beklemedikleri, istemedikleri kendilerine çok açık olarak anlatılmıştır.Hükümetin "yerim dar, yenim dar" beceriksizliğine girmesi için hiçbir neden yoktur. Seçimin ilk sonuçlarını bir ölçüde "soğuk" karşılayan Batı merkezlerinden gelen işaretler de bu "deneme"nin destek alacağını göstermektedir. IMF'in de ekonomik programın sosyal yönüyle ilgili rötuşlara göz yumacağının işaretleri gelmektedir.Meclis'in büyük çoğunluğunun "yeni" olmasına karşın CHP'nin getirdiği 178 kişilik grubun çok deneyimli ve yeteneğini kendi alanlarında kanıtlamış kişilerden oluştuğunu da belirtmek gerekir.Bu kadronun yapacağı uyarıları da Meclis'te mutlak çoğunluğa sahip olmasına rağmen AKP erkânının kulaklarını iyi açarak dinlemesi gerekmektedir.Dikkat edin, kırılır!Yunan filozof Epiktetos köledir. Bir gün efendisi ayağındaki prangayı biraz sıkın da kaçmasın der. Epiktetos "Efendim, dikkat edin kırılabilir" diye uyarır. Efendi kulak asmaz, adamları sıkmaya devam eder. Epiktetos tekrar "Efendim, kırılabilir" der. Ve az sonra çat diye bir ses çıkar ve Epiktetos tek kelime söyler: "Kırıldı."3 Kasım'da sandığın evlerine gönderdiği siyasiler "kırılacak" kelimesini duymadılar, duymazdan geldiler. Ve kırıldı.AKP'ye de sık sık "Dikkat et kırılır" cümlesinin söylenmesi mümkündür. Eğer onlar da Epiktetos'un kölesi gibi duymaz ve gereken dikkati göstermezler-se kırılır.Her kırılmadan sonra da uzun tedavi ve nekahet dönemleri Türkiye'nin gerektiği gibi gelişmesini önledi.Dikkat edin, kırılır.
Kıbrıs meselesi ilk kez 50'lerde Türkiye'nin gündemine düştü. Rum milliyetçileri Türkler'i kaçırmak amacıyla ilk terör eylemlerine bu sırada girişmişlerdi. Bundan sonra da Kıbrıs, gündemden hiç çıkmadı.Anlaşmalar, görüşmeler, tekrar anlaşmalar, garantiler, tekrar bozulan anlaşmalarla 1974'e kadar gelindi. Rum milliyetçileri bu kez Atina'daki askeri cuntanın desteklediği bir darbe yaptılar. Ve o dönemdeki CHP-MSP hükümeti müdahale kararı aldı ve Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşti.Bu harekât, Kıbrıs Rum milliyetçileri ve Yunan askeri cuntasının oyununu bozarken dünya kamuoyunda "anlayış"la karşılandı.Batılı bu sorundan bıktıAncak bu anlayış havası giderek değişti ve Türkiye dünya kamuoyunda "işgalci" olarak algılanmaya başlandı. Bunun diplomatik ve siyasi alandaki sonucu Türkiye'nin Kıbrıs meselesinde tamamen yalnız kalması oldu. Güney Kıbrıs'taki Rum yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti 'nin yasal temsilcisi olarak kabul edildi. Türkiye'nin desteğiyle ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ise tanıyan olmadı.1974'ten bu yana Türk tarafı Kıbns meselesinde hep "anlaşmayan taraf olarak görüldü. Dolaylı görüşmeler, doğrudan görüşmeler, arabulucular vs. her şey yapıldı, Batılı güçler de kamuoyları da bu meseleden "bıktı".Ortada makul bir plan varBu arada Güney Kıbns ekonomik olarak gelişip gerçekten zengin bir ülke olarak Avrupa Birliği üyeliğine yaklaşırken, Kuzey Kıbrıs yoksul, üretimsiz ve Türkiye'den giden kaynaklarla yaşayan bir büyük köy olarak kaldı.Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliğinin kesinleşmesiyle de Türk tarafı bir anlamda sıkışmış oldu. Çünkü Batı'nın tanıdığı "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin AB üyesi olmasıyla Kuzey Kıbrıs "hukuken" Türkiye tarafından işgal edilmiş bir Avrupa toprağı olma durumundadır.ABD ve Avrupa, Türkiye'nin üzerinde önemli bir "anlaşın" baskısı oluşturmuştur. Bu baskı vardır, ama Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin son önerisi de temelde çok makul ve hakkaniyetli unsurlar taşımaktadır. Baü, bu planın hızla görülüp sonuca varılmasını istemektedir.Kıbrıs olayı tarihi ve insani acıları ve aske-ri-stratejik anlamının ötesinde Türkiye için hem siyasi hem ekonomik bir başarısızlıktır. Kıbrıs'taki statükonun aynen devamı özellikle Kuzey Kıbrıs'ta bir kesimin çok işine gelmektedir.Evet, "milli dava" ama...Son barış planında Türk tarafına yönetim açısından önemli güvenceler sağlanmış olmasına rağmen Türk toplumunun sözcüleri "olumsuz" yorumlarla tartışmayı başlatmışlardır.Kıbrıs'ın adı yıllardır "milli dava"dır. Ancak bu milli davanın en büyük savunucusu olarak ortaya atılıp bol bol bağırıp çağıranlar Kuzey Kıbrıs'ta ekonomik gelişmenin sağlanması için tek taş koymamışlar, Türk toplumunun kurumlarının gelişmesi ve güçlenmesi için parmak kımıldatmamışlardır.Kıbrıs Türk toplumunun liderlerinin artık bu meselenin Türkiye'nin ve dünyanın gündeminden çıkması, barış içinde ve insan haklarının egemen olduğu bir düzenin kurulması için adım atmaları gerekmektedir.Kıbrıs için "ah vah" dönemi çoktan bitmiştir. Gerçekçi bir anlaşmayla yeni toplumsal uyumun sağlanması kaçınılmaz olmuştur.
Yine hayat sıkıştı, kimse işin içinden çıkamıyor.Milli bir özelliğimiz burada ortaya çıkıyor. İleriye bakarak, olasılıkları hesaplayarak yorum yapmak yerine günün akışında davranarak yarının sorunlarının temelini en derin biçimde atmayı başarıyoruz.Erdoğan 'lider'dirAKP'nin seçimden birinci parti çıkacağı aylar öncesinden belli olmuştu. Bunu gören ve söyleyenler çeşitli suçlamalarla karşılaştılar. Ama toplumdaki dalgayı iyi izleyenler haklı çıktı.AKP'ye verilen oyların önemli bir bölümünün Tayyip Erdoğan'ın "kişisel" özelliklerine ve temsil ettiği farklı değerlere verildiği de belliydi.Erdoğan AKP'nin genel başkanı ve "lideri"dir. Birçok siyasi parti genel başkanı "lider" değildir, ama Erdoğan liderdir.Bu durumda varolan siyasi sisteme göre Erdoğan'ın başbakan olması doğaldır. Bu göreve gelmesinin önündeki yasal engeller, yine alışılmış kolay ve alaturka usullerle aşılmaya çalışılırsa yarının daha önemli sorunlarının da temelleri bir kez daha atılmış olur.Sezer ve Baykal haklıAKP'nin bulduğu kolay yol, başbakanın parlamento içinden atanmasını öngören anayasa maddesinin değiştirilmesidir. Bu tür bir "pratikliğe" hem Cumhurbaşkanı Sezer hem de Deniz Baykal karşı çıkmışlardır. Karşı çıkmakta haklıdırlar, çünkü bu maddenin Meclis dışından atama yapılmasına imkân sağlayan şekilde değiştirilmesi başka koşullarda büyük sakıncalara yol açabilir.Bu arada, Tayyip Erdoğan bu konudaki tartışmalara katılırken "milli iradenin verdiği iktidar paylaşılamaz" şeklinde bir görüş açıklamıştır.İktidar paylaşılırParlamenter demokrasi tam tersine, "güçlerin ayrılığı" ilkesini getirerek "milli iradenin verdiği iktidarın" denetlenmesini ve paylaşılmasını öngörmektedir. Bu nedenle yargının siyasetten tam anlamıyla bağımsız olması gerekmektedir. Yine aynı nedenle özgür bir basının "dördüncü güç" olarak görev yapması gerekmektedir.Bazı hukukçuların önerdikleri yol, Erdoğan'ın başbakanlık görevine gelmesi için, daha uzun olsa da daha doğru olan yoldur. Bu öneride ara seçimin yerel seçimle birlikte yapılmasını sağlayan anayasa değişikliği söz konusudur. Bu şekilde sistem bozulmamış olacak, buna karşılık Erdoğan başbakanlık için bir yıl kadar bekleyecektir.Yüzde 35'in istediği olmalıKuşkusuz bugünkü durum da çok özenilecek bir durum değildir. Erdoğan'ın AKP'nin tartışılmaz lideri olması dolayısıyla başbakan, kim olursa olsun, bu süre boyunca başbakan yardımcısı gibi bir konumda kalacak, dolayısıyla bazı konularda gerçek bir inisiyatif kullanma imkânına sahip olamayacaktır.Erdoğan'ın yasaklı olması halkın yüzde 35'inin Erdoğan ve partisine oy vermesini engellememiştir. Bu yüzde 35 Erdoğan'ın başbakan olmasını istemektedir.Erdoğan başbakan olmalıdır. Ancak bunun için sistemde dalgalanma yaratacak zorlamalara da gerek yoktur.
Gazetelerin "mutfağı" olan yazı işlerini okuyucu çok az bilir. Yazarların isimleri, resimleri çıkar, muhabirlerin isimleri bazen de resimleri çıkar. Mutfaktakiler hep "isimsiz" ve "resimsiz"dir.Onların isimlerinin ve resimlerinin çıkması için çok "özel" durumlar gerekir. Zamansız ve anlamsız ölüm de bir özel durumdur. Necdet Saraç'ın ismi ve resmini okuyucu böyle görecek.Necdet, şaşırtıcı bir gelişme olduğunda, öncesini ve ayrıntısını bilmediği olaylarda "Bu ne iştir patron?" diye sorardı."Bu ne iştir Necdet?" diye biz şimdi ona soruyoruz.Bu ne iştir Necdet, dünyanın bu saatinde milyonda belki milyarda bir ihtimal neden senin başına geldi?Son büyük keyfi...Necdet Saraç ile Cumhuriyet'te tanıştık. O çok gençti. Ciddiyeti, işi kavraması, birikimiyle hemen ayırt ediliyordu.Hep iyi bir okur, nitelikli bir aydın, çalışkan bir gazeteci oldu. Bilmediğini bilirmiş gibi yapan "yarım'lardan değildi.Davudi sesiyle sert tartışmalar yapması, tanımayanların çekinmesine yol açar ama tanıdıkça asıl niteliğinin dost canlılığı olduğunu görürlerdi.Cumhuriyetten sonra Sabah'taydık. Necdet yine yazı işlerinin dev karıncasıydı.Sonra Yeni Yüzyı/'ın kurulması ve gelişmesinde hep birlikte çalıştık. Kerem, İsmet, Gürsel, Bilal, Haşmet, Aytekin, Ali ve halen bulundukları her yerde en iyi gazeteciler olarak çalışmaya devam eden bütün arkadaşlarımızla...Yeni Yüzyıl'in "siyaset" alanında fark yaratmasının mutfaktaki gizli mimarı Necdet oldu.Vatan örgütlenirken siyaset sayfalarının yönetimi için Necdet'i aradık. "Tamamdır, padre padrone" dedi ve geldi.4 Kasım tarihli Vatan'in seçim sayfalarının bütün gazetelerden çok daha iyi olması son büyük keyfiydi. "Necdet farkını koydun" diyenlere gözleri parlayarak keyifli kahkahalarla cevap veriyordu.Şairin dediği gibi...Necdet ile artık kitap tartışamayacağız... Türk ve dünya siyasetinin binbir ayrıntısı üzerinde keyifli ve eğitici gezintiler yapamayacağız... "Birkaç yüz gram ver formuna kavuş" diye dalga geçemeyeceğiz...Necdet, ilk gençlik ve gazetecilik anılarımı yazmam için çok ısrar ederdi. Sonuçta teybi açıp ikimiz konuşarak bunu yapmaya karar vermiştik. Ama artık teybi açıp iki yanına oturamayacağız...Bir şair demişti ki:Bütün ölümler erkendir.
Seçim sandığı en büyük temizliği merkez sağda yapmıştır. Son 8 yılını kendi bindiği dalı kesmekle geçiren merkez sağ halkın en ağır cezalandırdığı kesim olmuştur.ANAP ile DYP arasındaki fark ise, DYP'nin eski Demirelci geleneğinin ANAP'ın Özalcı geleneğine göre daha köklü olduğu şeklinde ortaya çıkmıştır.Bu sonuç da merkez sağdaki "toplanma adresi"nin DYP olması gerektiğini göstermektedir. Bu "toplanma" da çok uzun ve yorucu bir dönemin yaşanması anlamına gelmektedir.Söylemez mi, Bayar mı, Ağar mı?ANAP'ta görevi ve siyaseti bırakacağını açıklayan Mesut Yılmaz'ın yerine açık bir talip çıkmış değildir.DYP'de ise uzun süredir Tansu Çiller ile kader birliği yapmış olan Ufuk Söylemez uygun bir üslupla "göreve hazır" olduğunu açıklamıştır. Söylemez dışında "göreve hazır" bir başka isim de geçen seçim öncesi DYP'den ayrılıp ikinci kez bağımsız seçilmiş olan Mehmet Ağar'dır. Ağar'ın DYP içinde belli etkinliğe sahip olduğu bilinmektedir.Bu kesimdeki üçüncü isim de DTP Genel Başkanı olarak DYP ile seçim ittifakı yapmış olan Mehmet Ali Bayar'dır.Bayar da son seçim çalışmaları sırasında DYP örgütüyle yakın bağlar kurmuş ve ileriye dönük mesajlar vermiştir.Ancak Tansu Çiller henüz gitmiş değildir. İlk açıklaması "gitme" yönünde olmakla birlikte henüz kamuoyu önüne çıkıp bu tavrını açıkça söylemiş değildir. Ayrıca Çiller'in fazla uzun olmayan siyasi hayatında söylediğinin tam tersini yapma ya da sözünü hemen unutma örnekleri çok fazladır.DYP'nin ocak ayında büyük kongre toplaması için çalışma başlarken, "Ne olur Çiller bizi bırakma" gösterileri de başlamıştır.Partinin eli bollaşınca...Ocak ayı başında siyasi partiler hazine yardımlarını alacaklardır. DYP'nin alacağı yardım 9 trilyon liradır. Böylece, seçim kampanyası için her şeylerini harcamış bulunan parti yönetiminin tekrar "eli bollaşacak"tır.Siyasetin en büyük yozlaşmayı yaşadığı son dönemde "maddi imkânı" çok olan genel merkez yönetimlerinin kaybettiği pek görülmemiştir. Çiller'in de bir süre ortaya çıkmayarak "havanın serinlemesini" beklediği, sonra da "partinin tabanından gelen ısrarlara dayanamayarak" tekrar aday olma hesabı yapması mümkündür.Kuşkusuz Çiller'e bu aklı verenler vardır. Bu erkân, merkez sağdaki toparlanmanın kaçınılmaz olarak DYP'de gerçekleşeceği ve partinin başında kim olursa "4 yıl sonrasının başbakanının" da o kişi olacağı hesabındadır.Demirel "el atarsa"...DYP'nin kurucusu olan Süleyman Demirel'in de son olarak Semra Çetin ile yaptığı konuşmadaki değerlendirmeler, onun da merkez sağın toparlanması ve yeniden şekillenmesi konusunda girişimleri olacağını göstermektedir. Demirel'in bu işe "el atması" gelişmeleri hızlandırabilir.Ancak kesin olan şudur ki Çiller elindeki imkânları kullanır ve yerinde kalmayı başarırsa merkez sağdaki dirilme 4 değil 40 yıl sonra ertelenmiş olacaktır.Çünkü merkez sağın bütün temel fikir ve dayanakları şu anda Tayyip Erdoğan ve AKP'nin eline geçmiştir.Erdoğan ve AKP'nin merkez sağ politikaları, günün gerçeklerine uygun olarak yürütmeleri durumunda kendilerini aynı yolun yolcusu sayan "dışardakiler" tekrar ortaya çıkmak için bir seçim dönemi daha beklemek zorunda kalabilirler.
Piyasalar asla önyargılı davranmamış, ilk günden itibaren "kredi" vermişlerdir. Dolar ve faizler düşmüş, borsa yükselmiştir.Bu kredi aynı zamanda bir "mesaj"dır.Ana muhalefet partisi CHP, kredi vereceğini ilk günden açıklamış ve bu yönde davranmıştır.Bu kredi de aynı zamanda bir "mesajdır.Toplumun farklı duyarlıklarını yansıtan ve kimisi "sözcü" niteliğinde olan insanlardan hiçbiri AKP'yi peşin olarak yargılamaya kalkmamıştır.Bu da bir "mesaj"dır."Yarının görevleri"Cumhurbaşkanı Sezer, dün önce Tayyip Erdoğan'ı, onun ardından da Deniz Baykal'ı kabul etti.Görüşmelerin ardından Baykal'ı dinledik. Baykal da, bundan sonrasına ilişkin olarak Cumhurbaşkanı'nın "Bugünkü işbirliği havasının daha da ileri götürülebileceği" düşüncesinde olduğunu aktardı. Sezer herhangi bir "peşin kuşku" anlamına gelecek hiç bir ifade kullanmamıştır. Ayrıca başbakan ataması konusunda AKP yönetimiyle, yani yetkili Genel Başkan olan Tayyip Erdoğan ile danışarak davranacağını uygun bir dille açıklamıştır.Bunlar da devletin en tepesinin AKP hükümetine çok önemli kredileridir.Cumhurbaşkanı, anayasal düzene Meclis'in iki tarafının birlikte sahip çıkması konusuna değinmiştir.Bu da hem kredidir, hem "mesaj"dır.Yeni siyasi tablo içinde; ülkenin yüzde 45'inin Meclis'te temsil edilmediği ve hükümetin oy tabanının yüzde 35 olduğu bir yapıda muhalefet görevinin farklılaştığını Baykal çok açık anlatıyor.Sezer'e "yarının görevlerine" ilişkin görüşünü anlatırken bu dönemde Cumhurbaşkanlığı makamının öneminin ve sorumluluklarının da artacağını söyledi.Bugünkü yapıda muhalefet anlayışı da değişti, ama ülkenin tümünü temsil eden Cumhurbaşkanı'nın sorumlulukları da değişti.Baykal'ın bu görüşüne karşılık Cumhurbaşkanı Sezer "neden" sorusunu sormadığı için konu daha "derine" gitmedi.Her olumlu adımda...Bu diyalog da temelde AKP'ye açılan bir kredidir, ama diğer krediler gibi bu da "mesaj" içermektedir.Hükümet, toplumun benimseyeceği önemli her adımı attığında "kredileri" de artar. Ancak bir yanlış bazen bütün kredileri bir anda siler. Erdoğan'ın ve AKP'nin diğer kurmaylarının bugüne kadarki konuşmalan bu kredilerin bilincinde olduklarını gösteriyor.Bu yaklaşım ne kadar uzun sürer, bugünkü işbirliği havası ne kadar gerçeklik kazanırsa, gerilim ve kavga istemeyen toplumun beklentileri de o kadar gerçekleşmiş olur.***Seyircisiz futbolFenerbahçe'nin tarihi zaferi, uzun süredir böyle bir duyguyu tatmamış olan bütün Fenerbahçelileri çok sevindirdi. Ama futbolu bunun ötesinde ve başka bir "savaş türü" zanneden çağdışı yaratıklar bütün futbol keyfini yok etmek için ellerinden geleni yaptılar.Kendilerine ister Fenerbahçeli, ister Galatasaraylı, ister Beşiktaşlı, ister Trabzonsporlu desinler bu azınlık bir süredir bütün stadyumlardaki çirkinlikler için birbirleriyle yarışmaktadır.Bunlar için her futbol maçı, anlamsız bir "savaş" gerekçesi olmaktadır. Fenerbahçe 5-0 galip ve Fener seyircisi arasındaki bu yaratıklar sahaya her şeyi atmaya devam ediyor, hatta bıçak atıyorlar. Bunun adı sevinç değildir ve ancak üp terimleriyle tanımlanabilir.Bu işin sahibi Futbol Federasyonu mudur, Spor Bakanlığı mıdır; her kimse, bir an önce bu çirkinliklerin sona ermesi için harekete geçmelidir.Kulüp yöneticileri de kendi taraftarı diye bu yaratıklara sahip çıkmamalıdır.Gerekirse bir ay, iki ay, bu sezon, bütün futbol maçları seyircisiz oynansın, yeter ki bu gerilim sona ersin.
Ankara- CHP lideri Deniz Baykal, bundan böyle Ankara'da "birlikte yaşamak," üstelik uyumlu ve işbirliği halinde yaşamak mecburiyeti üzerine geleceği kuruyor.Fransa'da genellikle devlet başkanı hangi partiden seçilmişse mecliste de aynı parti çoğunlukta oluyor ve yarı başkanlık sisteminin gerektirdiği tam uyum böylelikle sağlanıyordu.Ancak bundan önceki iki dönemde devlet başkanı, mecliste çoğunlukta olan dolayısıyla da hükümet olan partiden değil, karşı taraftaki partiden seçildi. Böylece ortaya "Cohabitation" deyimi çıktı. Bu deyim Türkçeye hem "birlikte oturmak" hem "birlikte yaşamak" diye çevrilebilir. Tabii bu "birlikte yaşamak", uyum içinde, kavgasız dövüşsüz ya da çok az kavgayla yaşamak anlamına geliyor.Kerhen değil, akılla...Türkiye'nin siyasal sisteminde aslında "birlikte uyumlu yaşamak" kavramına fazla gerek yok. Çünkü yürütmenin bütün ana kolları hükümetin elinde toplanmış durumda. Cumhurbaşkanı'nın fazla yetkisi yok, muhalefet partilerini de iktidar kolayca bastırabilir.Ancak Ankara'da, hem AKP tarafından esen rüzgâr hem de CHP liderinin bakış açısı, "kritik alanlara" girilmedikçe uyumlu bir "birlikte yaşama" dönemi geçireceğimizi gösteriyor.Baykal, ikili bir sisteme gidildiğini daha önce de görmüş ve söylemişti. Tabii bu ikili sistemde özlemi CHP'nin iktidar, AKP'nin muhalefet olmasıydı. Bu gerçekleşmedi, tersi gerçekleşti.Baykal seçim meydanlarında "tek başına iktidar" istemesine rağmen CHP'nin oy oranını yüzde 22 dolayında bekliyordu. Gerçi bazı önde gelen partililer son iki günde fazla havaya girmiş ve CHP'yi her yerde birinci parti ilan etmeye başlamışlardı ama Baykal kendi beklentisinin "gerçekçi" olduğunu tekrarlıyor.CHP'nin dibe vurduğu 1999 yılından bu yana yüzde 120 dolayında bir oranda oyunu artırmış olması tabii Baykal'in yüzünü güldüren bir sonuç ve gerçekten önemli bir başarı.Ancak diğer yanda da her siyasetçinin birinci amacı olan başbakanlık bulunuyor. CHP'nin ve AKP'nin aynı oyu alması, buna karşılık iki partinin daha barajı aşması durumunda meclis aritmetiği çok farklı olacak ve bugün 2-3 partili koalisyonları ve Baykal'in başbakanlığını konuşuyor olacaktık.Cicim ayları ve sonrası...Peki CHP oyunu yüzde 20'lerin daha üzerine çıkaramaz mıydı? Bu tartışmada yakın tarihin bazı olumsuzlukları fena halde devreye giriyor. Çalkantılı bir SHP dönemi, Çiller ile yapılmış olan "garip" koalisyon dönemi, istanbul Belediyesi'ndeki İSKi yolsuzluğu bunlardan bazıları. Biraz daha geri gidildiği zaman da belli bir kesimin, kuşaktan kuşağa aktarılan "tek parti" ve "katı devletçilik" anıları bile ortaya çıkıyor.CHP, özellikle seçim dönemlerinde bu tarihi birikimin yarattığı olumsuzlukları henüz aşmış değil. Bunun partinin içinde de çok tartışıldığı anlaşılıyor. Hatta Ecevit'in "CHP mirasını sırtından atarak" DSP'yi kurması da bu birikimden kurtulmak çabası olarak niteleniyor.Sonuçta Baykal CHP'nin bundan sonraki stratejisini "sabotajcı değil sorumlu muhalefet" üzerine kurmuştur. Bu da, Avrupa Birliği girişimleriyle başlayacak bir "ortak yaşam" in başlaması anlamına geliyor.Bu dönem de her beraberlikteki gibi, "cicim ayları" olarak geçecektir. Kavga dövüş istemeyen, iş yapılmasını bekleyen halkın talebine uygun olarak "birlikte yaşanacaktır. "Cicim ayları" sonsuza kadar devam etmez, taraflardan biri bir ya da birkaç hata yapar ve "birlikte yaşama"nın ikinci aşamasına geçilir.
Ankara- AKP genel merkez binasına yaklaşınca, tabelasında bakmadan bu partinin iktidara geldiğinianlamak mümkün. Bina çevresinde mevzilenmiş naklen yayın otoları, kıpır kıpır bir muhabir ordusu, kutlama için gelmiş vatandaşlar, kutlama çiçekleri, birbiriyle kucaklaşan insanlar; kapılardan giren çıkan, merdivenlerde inip tırmanan insanlar; ellerinde kağıtlarla, dosyalarla yürüyen insanlar. Herkesin yüzünde keyifli bir gülümseme...Fiili başbakan durumundaTayyip Erdoğan sigara içmiyor, yardımcıları da yanında içmiyor. Binanın hiçbir köşesinden sigara kokusu gelmiyor.Erdoğan ile, başbakan adayının belirleneceği toplantıların ilkinin öncesinde konuştuk. Bütün binada, bütün insanlarda görülen rahatlamışlık Erdoğan'da biraz daha da belirgin. Seçim öncesinde, hatta seçim gecesinde gerginliğini zaman zaman açığa vuran Erdoğan artık rahatlamış, ne yapacağını bilen, kafasında planları hazır "fiili başbakan" olarak konuşuyor.Erdoğan "yasaklı", milletvekili adayı olamadı, genel başkanlıktan da bir süre resmen ayrı kalacak ama Türkiye'yi yönetecek.Bu durum, Avrupa Birliği'ne ilişkin öncelikli adımlarla birleşince AKP iktidarının önceliği de kaçınılmaz olarak "demokrasi" sorunları oluyor. Erdoğan da Türk halkının AB üyeliğini birçok Avrupa ülkesinden daha fazla istediğinden, halkın yüzde 80'inin bu hedefi desteklediğinden yola çıkarak birinci önceliği belirliyor.Bu hedef için üç adımı herkes biliyor: İşkence konusunda kalıcı önlemlerin alınması, düşünce ve fikrin her türlüsünün suç olmaktan çıkarılması, siyasetin bütün yasaklardan arınması.Bu adımlarla birlikte AB'nin Türkiye'den beklediği son adımlar atılacak ve Tayyip Erdoğan'ın resmen başbakan olmasının yolu da açılacak.Çelişme olasılığı düşükErdoğan'ın koyduğu ilk hedefler ve demokrasi adımları, herhangi bir merkez partisinin hedeflerinden farklı değil. Benzer hedefler zaten CHP'nin programında da seçim bildirgesinde de yer alıyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Meclis'teki iki partinin arasında önemli bir "tenakuz" çıkması ihtimali oldukça düşük.AB için birlikte çalışacaklarını ilan eden Erdoğan ile Baykal'ın diğer konularda da anlaşarak demokratikleşme adımlarını hızlandırmaları doğal olacaktır.Tayyip Erdoğan'ın tartışmaya açmak istediği seçim sistemi değişikliği şu anda Meclis dışında kalmış partilerden de destek alabilir. AKP'nin önereceği sistemde yüzde l oy alan bir parti bile Meclis'e bir temsilci gönderebilecek, grup kurmak için gereken sayı azaltılacağı için de Mec-lis'te önemli bir "çokseslilik" sağlanacaktır.Toplumun desteğini alırAKP'nin seçimden aylar önce birinci parti ilan edilmesinin, parti kadrosunun çeşitli konularda zihni hazırlık yapmasına yaradığı görünüyor. Tabii ki, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne verdiği "ulusal belge"deki taahhütlere bakıldığı zaman, yapılması gerekenleri bütün açıklığıyla görüyoruz. AKP ve CHP'nin bu konularda görüş ve hedef birliği içinde olmaları da Meclis'in çalışmalarını hem kolaylaştıracak hem hızlandıracaktır.Erdoğan'ın, Avrupa Birliği konusunda Mesut Yılmaz'in önemli çalışmalar yaptığını ve ilişkiler kurduğunu belirtmesi ve bundan sonraki çalışmalarda Yılmaz'ın katkısını isteyeceklerini söylemesi de siyasette çoktandır unuttuğumuz farklı bir tarzdır.Aynı şekilde, özellikle Türk cumhuriyetlerinde büyük etkinliği bulunan eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in devreye sokulması da herkes için çok yararlı bir yaklaşım olacaktır.Erdoğan'ın birkaç gündür TV'lerde ve dün de bize anlattığı proje ve çalışmalara toplumdan sadece destek gelir. Yeter ki vaadedilen hızla bu işlere girişilsin.Türkiye'de birçok iktidarın ilk günlerini hatırlayanlar yine de bir "rezerv" koyuyor: İlk heyecan böyle başlar, sonra koltuk hemen ısıtır, demokrasi de yine başka bahara kalır... Erdoğan "Böyle olmayacak, samimiyetimizi bütün ülke görecek" diyor.